18. bölüm · KIZIL ÇELİK
🔗1.8🔗
"Türk Askeri düşmanına zulmetmez; ama bir yanlışını da unutmaz. Cevabı gecikir, ama geldimi de tarihe yazılır."
İsimsiz Subay - Güneydoğu Görevi Sonrası Notlarından
_______________
|Ayçıl Büke Karahanlı|
Çatışma sesleri yavaş yavaş durulurken ben hâlâ aynı pozisyonda duruyordum ve hiçbir şekilde yer değiştirmemiştim. Elimdeki tabancanın tetiğine basıyor, nişan aldığım şeref yoksununun dünyayla arasındaki ilişkiyi kesiyordum ama aklım bambaşka bir yerdeydi.
Nişan aldım ve tetiğe bastım.
Bir leş...
Soğuk hava yüzüme sertçe çarpıyor, gözlerimin dolmasına sebebiyet veriyordu. İçimdeki günlerdir beni saran rahatsızlık hissi, tetiğe her bastığımda hafifliyordu.
Kurşun sesleri resmen sustu. Yerini sadece rüzgarın çalılara vurduğunda çıkan ses kaldı. Ve bir de sadece kendiminkini duyduğum nefes seslerim.
Şimdi timin geri kalanının yanına gidecektik ve ben hepsini çok özlemiştim. İçim anında kıpır kıpır oldu ve Taylan'ın verdiği komutla hepimiz ayaklandık. Bakışlarımı direkt olarak Mehriban'a çevirdim. Buralara ve silahlara alışık olduğunu düşünmüştüm ama nefesleri sıklaşmış, gözleri şok içinde aralanmıştı. Ne olursa olsun bu gibi şeyler onu korkutuyor olmalıydı.
Birkaç adımda yanına tünedim. Bir elini elimin arasına alacaktım ama yine bunu benden önce Caner yaptı. Ne oluyordu bu Caner'e?
"İyi misin, Mehriban?" diye sordum gözlerimle vücudunda mekik dokuyarak. Bir şeyi yok gibi duruyordu. Tabii burada gördüğü eziyetler sebebiyle yüzünde oluşan yara ve morlukları saymazsak.
"İyiyim abla." diye cevap verdi fısıldayarak, korktuğu için fısıldayarak konuşuyordu. Ve... Ve titriyordu, soğuktan mı, yoksa korkudan mı bilmiyordum ama Mehriban tir tir titriyordu.
Bunu ben dışında biri de fark etmiş olacak ki Caner üzerindeki siyah, askeri ceketi çıkararak Mehriban'ın omuzlarına bıraktı. Kızcağız şaşkınlıkla bir adım öteye kayarken rahatsız olmuş gibi elini Caner'in büyük elinden kurtardı.
Konuşmadı ama başını yere eğerek böylesinin onun için daha iyi olduğunu belirtti. Zaten o da üzerine gitmedi. Rahatsız olmuştu ve zaten normal hayatında da mı böyleydi bilmiyorum ama Mehriban tesettürlü bir kızdı. Onu şu ana kadar bir defa bile başında örtü olmadan görmemiştim. Tamam çarşaflı değildi ama bilekleri bile görünmüyordu. Tabii ki tesettürlü olmasa bile bu tarz temaslardan hoşlanmıyor olabilirdi ama kendisine uymadığının uyarılarını bakışlarıyla veriyordu.
"Hadi," dedi Taylan eliyle ileriyi işaret ederek. "Bizi buluşma noktasında bekliyor olmalılar." Tam ilk adımımı atacakken aklıma gelen şeyle bir anda duraksadım.
"Taylan," dedim başımı ondan taraf çevirerek. "Bana Qara'yı yakaladıklarını söyle!" dedim içimde tepinmeye başlayan zürafalar eşliğinde. Eğer o şerefsizi yakalamışlarsa Türkiye'ye döndüğümüzde en ağır şekilde intikamımı alacaktım. Bana onu öldürmem için yalvaracaktı ama öldürmeyecektim. Yakalanmadıysa da sorun yoktu. Vega Kara Üssüne bildirerek yeni görevimi ilan eder, o Qara denen teröristi ele geçirirdim.
"Yakalamışlar!" diye cevap verdi, yüzündeki tebessümüyle. Anlaşılan Qara'dan intikam almak isteyen tek kişi ben değildim. O halde sıraya girsinlerdi.
"İyi." diye geveledim dilimin altından. Bu iyi haberdi ve hatta günlerdir süren işkence hayatıma bile bedeldi. Yalvartacaktım o döl israfını.
"Lan Caner!" diye bağırdı Taylan, seke seke ilerlemeye başlayan Caner'e. Evet, adam yavru ceylan misali seke seke ilerliyordu kayalarda. "Yavru ceylan gibi sekiyor namussuz!" diye söylendi sesini yükselterek.
"Lan çok eğlenceli!" diye bağırdı aynı şekilde sekmeye devam ederken. "Siz de deneyin." Aman yok kalsındı. Benim şu anda yürümeye bile mecalim yoktu birde sekecek miydim? Başka zamana artık!
"Aman kalsın!" dedim bende karşılık olarak. Bakışlarımı merakla Taylan ve Mehriban'a çevirdim. "Siz istiyorsanız sekin. Valla ben çok yorgunum." dedim dudaklarımda ki geniş gülümsemeyle.
Mehriban başıyla nazikçe reddederken, Taylan dişlerinin arasından şırıltılı bir nefes vererek Caner'e katıldı. Baya baya o da sekmeye başladı. Evet, iki koca adam çocuk gibi sekerek yürüyordu şu anda. Aramızda bir kıkırtı sesi duyuldu, bu benden gelmemişti. Yanımda ki sessiz kızdan gelmişti ve bakışlarımı tebessümle ona çevirdiğimde utanarak gözlerini kaçırdı. Utanmıştı güldüğü için, oysa gülmek utanılacak bir şey değildi ki. Gülmek her kadının, her kızın hatta herkesin hakkıydı.
Caner ve Taylan seke seke, benle Mehriban ise normal bir şekilde yürüyerek buluşma noktasına geldik. Dudaklarım sevinçle yanaklarıma doğru kavislenirken, gözlerim parladı. Nefeslerim sıklaştı ve tam olarak karşımda bana hüzünle bakan Vera'nın yanına koştum. Hiç beklemedim ya da Vera'nın rahatsız olabileceğini umursamadım. Kollarımı sert bir şekilde boynuna sardım. Gözlerimin dolduğunu hissettim ama ağlamadım. Çok sürmeden onunda kollarını sırtımda hissettim ve içli bir nefes aldı.
"Ayçıl," diye fısıldadı sessizce.
"Vera," diye fısıldadım ama cevap vermedim. Ne zaman ya da nasıl oldu bilmiyordum ama ben kendimi Vera'ya yakın hissediyordum. Çok kısa bir süre içinde onu bir silah arkadaşından ziyade dost olarak görmeye başlamıştım ve ben, esir düştüğümde bile sürekli onu düşünüp durmuştum.
Yavaşça ondan ayrıldığım da merakla beni baştan aşağı süzdü. "Bir şeyin yok dimi?" diye sordu sesindeki endişeli tınıyla.
Aslında vardı ama bunu ona söyleyecek değildim. Bunun yerine, "Yok."demekle yetindim. Cevabımın hemen ardından rahat bir soluk bıraktı, Vera.
Vera'dan uzaklaşıp dudaklarımda ki tebessümle ve sarsak adımlarla Kerem'e ilerledim. Kerem, gözlerindeki yoğun duyguyla ve hüzünle bana bakıyordu. "Ayçıl," dedi harfleri uzatarak.
Konuşmadan kısa bir süre ona da sarıldım. Kerem'le de iyi anlaşıyordum. Hatta timde Vera'dan sonra en iyi anlaştığım kişi diyebilirdim.
Geri çekildiğim de yavaş adımlarla Altay Komutan'a adınladım. Onunla çok fazla iletişimimiz olmasa da aramızda bir sorun yoktu. Altay Komutan, genel olarak herkesle mesafeliydi. Fakat bu sefer beni şaşırtarak, bir adımla yanımda bitti ve elini kafama koyarak başımı göğsüne gömdü. Bir ağabey edasıyla saçımı okşayarak sarıldı bana. Ben de ona aynı şekilde karşılık verdim.
"Kardeşim," dedi, yeni tanışmış olmamıza rağmen beni kardeşi gibi görerek. Doğrusu bana o ağabey sıcaklığını veriyordu.
"Komutanım," diye yanıt verdim bende.
Yavaşça benden ayrılarak tüm vücudumu gözleriyle taradı. "Bir şeyin var mı? Yaralandın mı?" diye sordu endişeyle. Dudaklarıma geniş bir tebessüm kondu.
"Yaralanmadım, iyiyim." dedim bende birkaç adım gerileyerek. O da gülümsedi.
İşte şimdi geldik zurnanın zart, zırt, zort dediği yere! Pusu ne tepki gösterecekti? Kimse de olmamasına rağmen kalbim neden göğüs kafesimi dövmeye başlamıştı? Neden içimdeki küçük kız çocuğu mutlulukla dolmuş, zürafalar tepinmeye başlamıştı? Bunlar hiç hayra alamet şeyler değildi.
Gözlerindeki karanlık gözlüklere rağmen bakışlarını ve bakışlarının yakıcı özelliğini hisediyordum.
Aramızda bir sessizlik vardı ve gözlerimiz konuşuyor gibiydi. Aramızda bir boğaz temizleme sesi duyulduğunda, refleks olarak elim şakağıma dayandı. "Emredin komutanım!" dedim kısık çıkan sesimle. Sesim tarazlı ve kısık çıkıyordu.
Elini uzattı. Evet, evet! Sıkmam için elini uzattı. Yok dedenin nikahı!
Yüz ifademi hiç değiştirmeden birkaç adımda yanında bittim. Uzattığı elinin içine elimi bırakarak onun yaptığı gibi hafifçe sıktım. Onun elinde eldiven vardı ama benim elim çıplaktı. Ne demem gerektiğini bilmiyordum ama ilk defa onunla böyle absürt denilebilecek bir olay yaşıyordum. Dolayısıyla ne tepki vermem gerektiğini de bilmiyordum.
"Yaralı mısın, İz Asker?" diye sordu çenesini dikleştirerek. Bakışları, gözlerimi tutmuştu ve nedensizce gözlerimi farklı bir tarafa çeviremiyordum.
"Değilim Komutanım!" diye cevap verdim ses tonumu yükseltmeye çalışarak. Fakat sesim pesleşmişti ve bu rezil bir andı.
Herkesin kıkırdamaları kulaklarıma doldu ve bu, vücudumdaki tüm kanın yanaklarıma toplanmasına sebep oldu. Kolay kolay utanan bir insan değildim ama şu anda utançtan yerin dibine girmek istiyordum. Parmaklarımla üstünde durduğum toprağı kazımak ve kendimi oraya gömmek istiyordum. Sesim berbat bir şekilde pesleşmişti.
Fakat buna gülmeyen ve komik bulmayan tek kişi karşımdaki adamdı. Sesim kendiliğinden pesleşmemişti, hem hastaydım, hem de günlerdir ben su içmediğim için böyle olmuştu. Karşımda ki adam acı çektiğim için sesimin pesleşmesini komik bulmuyordu. Zaten bende komik bulmuyordum.
Pusu, bakışlarını herkesin üzerinde gezdirdi ve o anda herkes sustu. Hadi ama, bu neden hoşuma gitmişti ki?
"Helikopter üç yüz metre ileride bizi bekliyor!" diye seslendi tüm time hitaben. "Memleket özleminiz bugün sonlanacak, inşaAllah!" dedi dudaklarında ki minik tebessümle. Maskesi hafiften gergindi.
"Üç yüz mü?" diye sordu Kerem bıkkınlıkla. Ne yani üç yüz metre onun için çok muydu?
"Hayırdır?" dedi. "Çok mu geldi?" diye sordu tek kaşını kaldırarak.
"Yok komutanım, çok gelmedi de," koluna girmiş olduğu Qara'ya bir tekme attı. "Bu yürüyemiyor ki anasını satayım! Sevgilisi gibi koluna mı gireceğim üç yüz metre?" diye sitem etti yüzündeki bıkkınlıkla. İşte buna ben bile gülerdim.
"Caner!" dedi. "Yardımcı ol arkadaşa."
"Hemen yardımcı olayım arkadaşa, komutanım." dedi Caner kaşlarını oynatarak.
Hep birlikte yürümeye başladığımızda dudaklarımda yorgun ve sarhoş bir tebessüm vardı. Kendimi huzura kavuşmuş gibi hissediyordum ama bir tarafımda da intikam ateşi yanıyordu. Kendimi bu karmakarışık duygu ve düşüncelerimle çok farklı hissediyordum.
Yanımda benimkilerin yanında adım ve nefes sesleri hissettim. Hemen sonra ise beni tanıdık ama bir o kadar da yabancı bir koku sardı. Beni sarıp sarmalayan çam ve barut kokusunu içime çektim.
O an kendimi bir farklı hissettim. Sanki yıllardır birini bekliyormuşum ve o kişiye bağlanmamak için kaçmak istiyormuş gibi. Fakat içimdeki bir dürtü de benim o kişiye zaten bağlandığımı ve işin işten geçtiğini söylüyordu. İkisini de dinlemedim ve tekrar ciğerlerime çektim aynı kokuyu. Barut kokusu hafiften genzimi yakarken, çam kokusu insanın içini ferahlatıyordu ve insanın içinde tekrar soluma isteğini harlıyordu. Eşsizdi.
Pusu Komuta'nın varlığını hemen yanı başımda hissettim. Yan yana yürümeye başladığımızda daha yavaş yürüyerek adımlarımızı birbirleriyle orantılı tutuyordu. Tamam, ben yavaş değildim ama onun da bacakları uzundu nihayetinde.
"Zincirler ne alemde?" diyen sesini işittim. Alay karışımı ciddiyetle söylemişti bunu ama kendimi bir anda farklı hissetmiştim. Neden böyle bir soru sormuştu ki?
"Yani komutanım," dedim ve bıkkın bir nefes verdim. "Bu zincir konusunda biraz saçmaladığımı düşünüyorum." dediğimde, genizden gelen bir sesle kısık bir şekilde güldü.
"Zincirlerinin olmadığını mi iddia ediyorsun?"
"Bende fazlasıyla varlar. Yani," dedim düşünceli bir tavırla. "İnsanın kendini bulma meselesi."
"Zincirlerini kırınca kendini mi buluyorsun?" diye sordu merakla. Bu sorusuna karşı ağzımdan onaylar mırıltılar çıkardım.
Bir anlığına duraksayarak yere eğildi ve çantasında bir su matarası çıkararak bana uzattı. Şaşkınlık anında beni bir yerlere sürüklemişti.
"Siz için, komutanım." diyebildim zorlukla.
"Senin için çıkardım." dediğinde içimi bir sıcaklık kapladı. Kalp atışlarım heyecanla hızlanmıştı ve bunun sebebini tahmin edebiliyordum.
"Teşekkür ederim." diyerek elindeki matarayı aldım ve bir dikişte yarısını içtim. Su, boğazımdan inerken soğuk bir hissiyat yaratıyordu ve ben bu soğuk hissiyatı çok özlemiştim. Kuruyan boğazımın ıslandığını hissettim.
Cevap vermek yerine bir baş selamı verdiğinde, matarayı ona uzattım.
"Hepsini içebilirsin. Bende bir tane daha var." Hiç itiraz etmedim ve matarada geri kalan suyu kana kana içtim. Çölde susuz kalmış bir bedevi gibi bitirdim tüm matarayı.
Ona uzattığım boş matarayı alarak çantasına koydu ve çantayı sırtlanarak ayaklandı. Tekrara yürümeye koyulduğumuzda kalbim hâlâ normalden hızlı kan pompalıyordu.
"Zincirler, daima kırılmak için vardır." Ciğerlerini derin bir nefesle doldurdu. "Bir kitapta okumuştum." dedi.
"Bazen o zincirlere mahkum olmak en doğrusudur." Eğer ben, o gün zincirlere mahkum olmayı kabul etmeseydim asla bu dağ bayırda, elimde silahla ve vatanımı kanımın son damlasına kadar korumak gayesiyle burada yürüyor olmazdım. Ben asker olamazdım.
Pusu, karanlık gözlüklerinin ardındaki bakışlarımla göz teması kurmaya çalışarak bir an sustu. Yüzünü örten maskesinde bir gerginlik belirdi, gülümsemişti. İçten içe gülümseme nedenini sorguladım, hatta bir an sormayı düşündüm.
"Zincirler, seni köleleştirebilir de, özgürleştirebilir de." dedi, sesinde bir ağırlık vardı. "Bazı insanlar, zincirlerine boyun eğdiklerinde, içlerinde daha güçlü bir irade doğar. Diğerleri ise zincirlerinden kaçmaya çalışarak, her adımda daha fazla zayıflar. En güçlü insanlar, zincirleri gördüklerinde, onlardan kaçmak yerine onları kırmayı seçerler." dedi sesininde ki sakinlikle.
Bir an için susup, çevremizdeki manzaraya göz attı, sanki söyleyeceği her kelimeyi sindiriyordu. "Kendini sınırlandırdığını düşünüyorsan, zincirlerini görmüşsün demektir. Ve ne kadar görüyorsan, o kadar yakınsındır o zincirleri kırmaya. Ama unutma, İz Asker," dedi, şimdi daha sert bir tonla. "Zincirini kırmak, seni bir kahraman yapmaz. Sadece bir savaşçı yapar."
İlk defa onun açısından düşündüm. Zincir dediğim de farklı anlaşılıyor, hatta belki de anlaşılmıyor olabilirdi ama benim bahsettiğim zincirler; insanın ömrü boyunca kendini arama ve anlam bulma arayışıydı. Ve ben, kendimi bildim bileli, gerçekten bu ben miyim? diye sorgulamaktan kendimi alamıyordum. Kalıplaşmış şekillere girmek istemiyordum ve gerçekten kendimi bulmak istiyordum. Benim ne kahraman, ne de savaşçı olmak gibi bir talebim vardı. Sadece şu kısacık ömrümde şu ana kadar tam olarak keşfedemediğim kendim olmak istiyordum. Yine de bu konuyu daha fazla uzatmamak adına kısa süreliğine susmayı tercih ettim.
"Komutanım," dedim dudaklarımı ıslatarak. Ağzından kendi olduğuna dair bir ses çıktığında konuşmaya devam ettim. "Merak ettiğim bir şey var. Tabii ki söylemek zorunda değilsiniz ama..." Kıvranarak söylediğim şeyleri yarıda kesti Pusu.
"Sor."
İçli bir nefes aldım.
"Gerçek adınız ne?" diye sordum tek nefeste. Bunu daha önce sorduğumda donmuştu ve cevap vermemişti ama içimi kemirmek yerine bir daha sormak en iyisiydi.
"Pusu." diye cevap verdiğinde kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Kod adıyla, gerçek adı aynı mıydı?
"Gerçek adınız da mı Pusu?" diye sordum sesimdeki şaşkınlıkla.
"Sayılır." diye cevap verdiğinde kaşlarım havalandı. Yine de daha fazla ileri gitmedim. Anlaşılan iki ismi vardı ama ses tonundan ve davranışlarından bile ismini söylemek istemediği anlaşılıyordu.
"Anladım." demekle yetindim. Daha fazla ne o konuştu, ne de ben. İkimizde her zamanki sessizliğe gömüldük ve kendimizi helikopterin önünde bulduk. Helikopterin dönen pervaneleri yüzünden, bize sertçe hava çarpıyordu ve çıkan hava açık saçlarımı uçuruyordu. Havanın sertçe bize vurması gözlerimi doldurdu ve uzun saçlarımın yüzüme gelmesine sebep oldu. Saçları yüzümden çekmeye çalışarak helikoptere bindim ve saniyeler içinde herkes yerini aldı.
Ben en köşeye geçmiştim ve hemen yanıma Mehriban oturmuştu. Bakışlarımı ona çevirdim. Yüzünde hüzün karışımı bir tebessüm vardı ve içten içe özgürlüğünü kutladığına emindim.
"İyi misin?" diye sordum Vera'nın bana uzattığı tokayla saçımı bağlayıp, askeri maskeyi yüzüme geçirerek.
Beni başıyla onaylayarak sırtındaki Caner'in kamuflaj ceketine daha da sarıldı.
"Komutanım," diyen Caner'e kaydı gözlerim. "Ben şey diyecektim. Yanlış anlamayın hâlâ çok gençsiniz ama evlenme yaşınız geçiyor sayılır. Hani, bizim oralardan da olur size helal süt emmiş birini bulsak? Nikahınızı kıysak? Valla bakın nikahınızı amcama kıydıracağım." diye her zaman açtığı konuyu tekrar açtığında herkes gibi bıkkın bir nefes verdim. Ama yani yeterdi, ama! Adam istemiyordu, neydi bu ısrar?
Yeter ama!
"Caner," dedi Pusu gözlüğünü çıkartıp öldürücü bakışlarını karşısındaki adama dikerek. "Sen bayrak direğini özlemişsin herhalde!"
İşte buna ben bile gülerdim.
***
Alnımdaki teri kanlı elimin tersiyle silerek, dışarıya sert bir nefes bıraktım ve dinlenmek adına kendimi arkamdaki sandalyeye attım.
Sabah Türkiye Cumhuriyeti'nin topraklarına adımımızı attığımız anda beni ve Mehriban'ı hastaneye kaldırmış ve kontrolleri yapmışlardı. İkimizde de ciddi bir sorun yoktu ama bir serum verilmiş ve bedenimizdeki yaraların tedavisi yapılmıştı. Bu süre zarfında ne kadar yorgun olursa olsun Vera hep yanımızdaydı ve onun hakkını ödeyemedim.
Hastaneden çıkar çıkmaz Mehriban'ı üssün izniyle Boncuk'un yanına, kendi evime bırakmıştım çünkü özel personeller dışında Vega Kara Üssüne herkesin girmesi yasaktı. Zaten Mehribanz, bir süre dinlendikten sonra ifadesi alınacak ve bildiği her şeyi anlatılması istenecekti. Mehriban hakkında bildiğim tek şey tüm ailesinin ve akrabalarının terör örgütleri tarafından katledilmiş olmasıydı. Bize bunu anlatırken bile hüngür hüngür ağlamış, en sonunda ise bedeni yorgun düşmüştü. Zaten üsse Mehriban'dan bahsettiğimiz anda onunla ilgili araştırmalar yapılmış ve bize tanıdığı herkesin terör örgütü tarafından katledildiği doğrulanmıştı.
Vega Kara Üssüne gelir gelmez Kızıl Çelik Timiyle beraber Yarbay Turan Ali Soytürk'ün karşısına çıkmış ve görev hakkında rapor vermiştik. Bizimle gurur duyduğunu belirterek, hepimize geçmiş olsun dileklerini sunmuştu. Tabii ki bununla kalmamıştı çünkü o Turan Ali Soytürk'tü; herkes dağıldıktan sonra beni ve Vera'yı odasına çağırmış, 'siz nasıl esir düşersiniz?' diğerek günlük fırça ve azarlama dozunu tamamlamıştı.
Vera ile vedalaştıktan sonra kendimi, yine şehir dışında olan ve üsse doksan kilometre uzaklıkta olan, teröristlerin sorgu için götürüldükleri ve her şeyden izole edilmiş olan Kaleçay Karakol'una atmıştım. Tabii ki o iki şerefsizle bire bir görüşecektim. İki diyorum çünkü ben hâlâ esirken Kızıl Çelik Timi Havar denen şerefsizi ele geçirmiş ve farklı bir helikopterle Türkiye'ye göndermişti. Tabii ki bu olayların hepsi AGOİB'in yani, Azerbaycan Görev, Operasyon və İstihbarat Bürosu'nun da onayıyla gerçekleştirmiştik.
Buraya gelir gelmez beni tanıyan Askeri Personeller gülümseyerek ilk başta Qara'nın kaldığı hücreye yönlendirmişlerdi. Beni yönlendiren arkadaş, benden önce Qara'yı biraz benzettiği için kırılsam da, fazla uzatmayıp Qara ile "medeni sohbete" başlamıştım. Ne olursa olsun ben medeni bir hanımefendiydim çünkü.
Fazla dinlendiğimi düşünerek ayaklandım ve elimi yumruk haline getirerek, kandan yüzü gözükmeyen teröristin yüzüne bir yumruk daha attım. Ah! Yine kırılma sesi gelmişti.
Bir çığlık sesi yankılandı hücrenin duvarlarında. Acılı bir çığlık sesi... Kolay kolay yaşanmayacak bir şey yaşandı ve dudaklarım yukarı kıvrıldı. Tamam, onu döverken rahatlıyordum ve içimdeki intikam ateşi yavaştan sönüyordu ama onun acı çığlığından ve ağlamalarından zevk almıyordum. Ama şu anda zevk almıştım ve kendimin sadist tarafını keşfetmiş gibi hissediyordum.
Sandalyede oturması bana batmış gibi parmaklarımı saçlarının arasına daldırdım ve sert bir biçimde çekerek onu yere fırlattım. Tek elinde olan ve diğeri açık olan metal kelepçenin, soğuk zemine çarpınca çıkardığı tiz ses duvarlarda yankılanmıştı.
Karnına gelecek şekilde bir tekme attım ve bir çığlık daha atmasına sebep oldum. Demek kadınlara tecavüz etmişti! Demek askerleri esir tutup, onları eziyetleriyle şehit etmişti! Adama bir şeyler yaparlardı ama!
Hızımı alamayıp bir tekme daha atacakken, baygın ama bir o kadar da yüksek sesi doldurdu kulaklarımı.
"Dur!" diye bağırdı nefes nefese. "Konuşacağım, dur!" dedi yalvarırcasına.
Dudaklarımın arasından bir kahkaha döküldü. Ondan böyle bir şey istediğimi hatırlamıyordum. Omu konuşturma görevi bende değildi. Hatta bizim görevimiz onu buraya getirmek bile değildi; sadece bilgisayarları ele geçirmekti.
"Sana konuş diyen oldu mu, lan haysiyetsiz?" dedim ve yorgunluğuma rağmen karnına bir tekme daha attım.
Öfkem hâlâ sönmemişti bu yüzden bacağında ki, sarılmış kurşun yarasına postalımla bastım. Basmakla kalmayıp, baskı uyguladığımda kulak zarımı patlatacak şekilde bağırdı. Yüzümü buruşturdum.
"Sayın Teğmen Ayçıl Büke Karahanlı." diye bir ses yükseldiğinde gözlerim yanımda ki cama kaydı. Askerler film izler gibi ellerindeki atıştırmalıklarla beni izliyorlardı.
"Lan adam bize sağ lazım!" diye bağırdı arkadaşım. "Ölmeden bırak." dediklerinde bıkkın bir soluk bıraktım. En tiksinç bakışlarımı yerde yatan pisliğe çevirerek odayı terk ettim.
Başımın döndüğünü hissettim. Hatta başım dönmeye başladı ve yanımda ki duvardan elimle destek aldım. Delta Askerlerinden biri telaşla yanıma gelerek koluma girdi. Yaralarım hâlâ tazeydi ve kendimi fazlasıyla yormuştum. Bana verilen serumdan sonra kendimi zorlamamam gerekiyordu ama ben zorlayarak iyi bir halt yemiştim.
Nefes alış verişlerim sıklaşırken dudaklarım yukarı kavislendi. Gözlerim kararmaya başlarken kendimi tamamen yanımda ki askere yasladım. Galiba bayılacaktım.
"Bayılacağım galiba." dedim nefes nefese.
Zaten son sözlerimde bunlar oldu. Çünkü gerisi zifiri bir karanlık ve son son uğultulardan ibaretti.
_________________
~Bölüm Sonu~
