4. bölüm · KIZIL ÇELİK
🔗0.4🔗
"Adı yok, şehit!
Kefenin, Vatan,
Tabutun; Cihan,
Düşünüp, övün,
Yaşıyor ünün..."
Hüseyin Nihal Atsız
________________
|Ayçıl Büke Karahanlı|
|9 Yıl Sonra|
Gözlerimi kısarak dürbünün açısını değiştirdim ve kırmızı noktanın kafasına değdiği bir teröristi daha indirdim.
Gecenin en karanlık sularındaydık. Yine, vatanımı korumak için çıktığım görevlerden birindeydim. Canım pahasına burada çatışıyor, bizim vatanımızı ele geçirmek isteyen insanlığın yüz karası olan bu haydutları yer yüzünden silmek için sadece tek bir kurşunumu kullanıyordum.
Etrafımda mermiler cirit atıyor, bu karanlık gecede minik ışık huzmeleri yaratıyordu. Ama artık bu mermilerin dört bir yanımda gezinmesi bana farklı gelmiyordu. Ya da ürkmüyordum bir merminin bana saplanmasından. Seve seve alışmıştım ben bu duruma. Ne kadar sürmüştü bilmem. Sanırım iki yıl
kadardır Delta Askeriydim. Vatanına aşık bir Delta Askeri.
İlk başlarda istemeden baş koyduğum bu yola, severek devam etmem uzun sürmemişti. Lakin şu anda görevime aşıktım. Bakın iş demiyorum, bizim ki para kazanmak için yapılan ve menfaat gerektiren bir eylem değildi. Bizimki, insanlık için olan ve gerekirse canını feda edeceğin bir görevdi. Allah şahit, bu görevimi yapmaktan gurur duyuyordum.
Kulağımın yanından geçen bir mermiyle sert bir nefes verdim. Dibinde bir mermi patlaması kulağımın sızlamasına neden olmuştu. Silahımı daha iyi bir açıyla bir santim kadar sağa kaydırdım ve kurşunların isabetinin beni bulma ihtimaliniz düşürmek için ayağımın altındaki kayaya ayağımla asıldım ve kendimi biraz aşağı çektim.
"İz, kuzeybatıda hemen kabak gibi duruyor orada, onların keskin nişancısı. İşini bitir!" Komutanımın keskin sesi kulaklarımı doldurdu. En küçük bir hataya tahammülü olmadığı ses desibelinden bile anlaşılıyordu. Birilerinin hayatları sadece saliselere bağlıydı ve o saliseleri kullanıp kulanamamak şu anda bana kalıyordu. Şu anda ellerinde kalan son keskin nişancılarının tek bir kurşunumla hayatla arasındaki bağı kesersem, işimiz kolaylaşırdı.
Nişan aldım, nefes bile almadan, ona nefes bile aldırmadan işaret parmağımı oynattım ve dünyayla arasındaki bağı kestim. Düşünmeden, göz kırpmadan ve vicdanımı devreye sokmadan. Onlar dünyada ölmeyi en çok hak eden lanet varlıklardı. Neyse, cehennemin en dibinden bir VIP bilet kazandılar. Yana yana kullanırlar artık.
Bir leş.
Bir leş.
Bir leş.
Gün doğana çatışmaya devam ettik. Yorulduk, terledik, donduk. Ama biz pes etmedik. Bizden bir kişiye bile zarar gelmezken, onlar sürekli azaldı. Azaldıkça kendilerine takviye çağırdılar ve çatışmaya devam ettiler.
"Fiko, Kral siz gidin Abbas'ı alın." Seyrekleşen kurşunlarla Komutanımız timden iki Askeri, yılanın başını ele geçirmesi için gönderiyordu. Bana ise Fiko ve Kral'ın arkasını korumak kalıyordu.
Abbas, tüm Türk halkının kabusuydu. İnsanların canını alıyor, çocukları kaçırıp dağa götürüyor, kadınları satıyordu. Bununla da kalmıyor ve nükleer silahlarla insanları zehirliyor, gencecik parlak öğrencilere madde satıyordu.
Onun işini hukukun halletmesi gerekiyordu yani onu kanun önüne sunma işi bize kalıyordu. Fakat bana kalsa onları kanuna falan bırakmam, direkt olarak kendi kanıyla boğardım. Benim için zor olmazdı böyle bir şey, hatta sadece saniyelerimi alırdı. Ah, biz emir kullarıydık ve emir demiri keserdi. Tabir-i caizse komutan ne derse onu yapardık ve aski bize düşmezdi.
***
Çalan kapıyla birlikte üniformamı düzelterek kapıya adımladım. Kaşlarım kavislendiğinde kapıyı yavaşça açtım ve personel askerlerden birini gördüğümde kulbunu tuttuğum kapının tamamını açtım.
Elini şakağına dayayan askere düz bakışımı sürdürdüm. "Delta Personel Askeri Teğmen Kanat emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!" Gür sesiyle kişisel tanıtımını yaptı personel asker.
"Ne oldu, asker?" diye sordum sadede gelmesini isteyerek. Zaten yorgundum işlerimi halleder halletmez kendimi yatağıma atacaktım.
"Yarbay Turan Ali Soytürk sizi odasına çağırıyor, komutanım." dedi fazlasıyla kalın sesiyle. Gerçekten sesi çok kalındı.
"Geleceğimi söyle." dedim ve tam kapıyı kapatacakken asker konuştu: "Acilmiş, komutanım." dedi, hafiften ürkmüş gibiydi de. Aslında ürkülecek bir tarafımda yoktu.
Sert bir nefes verdim ve konudan bağımsız bir soru sordum. "Nerelisin asker?" diye sordum tek kaşımı halandırarak. Askerin yüz ifadesi değişti ama sorgulamadan cevap verdi. "Ankara, komutanım."
"Vay, hemşeriyiz demek. Neresinden lan?" diye sordum dudağımın kenarı havalanırken. Hemşehrilerimle karşılaşmayı severdim. "Ankarılısınız?" diye sordu emin olmak isteyerek.
"Evet."
"Ben Kızılaylıyım" dedi memnun olmuş bir şekilde." Dudaklarım daha fazla kıvrıldı. Kesin bir yerden tanıdık çıkacaktı bu çocuk. Çünkü bende Kızılaylıydım. "Ben de, soyadın neydi lan senin?" diye sordum sohbeti sürdürerek.
"Kanatlı." Tahminimin aksine hiç tanıdık gelmemişti. Neyse, bu kadar sohbet yeterdi. "Tamam asker, sağ ol." dedim gitmesi için müsaade ederek. Yarbay Turan bekletilmekten nefret ederdi ve hatta yavaş insanlara tahammülü yoktu. Bugün hiç azar işitmemiştim ve bugünü aynen bitirmek istiyordum bu yüzden askerin arkasından bende merdivenlere ilerledim.
Tesiste asansör vardı ama ben inerken merdiven kullanmayı daha çok seviyordum. Sebebini bende bilmiyordum ama merdivenlerden inmek eğlenceli geliyordu. Sanırım bir yanım her zaman çocuk kalacaktı.
Yarbay Turan'ın odasının kapısının önüne yetiştiğimde omuzlarımı dikleştirerek kapıyı birkaç defa çaldım. Anında komut geldiğinde kapıyı açıp içeriye adımlamakta gecikmedim. Odanın ortasına adımlayarak, "Delta Askeri Teğmen İz, emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!" diye tekbir getirdim.
"Otur, asker!" dedi eliyle masasının önünde duran tekli koltuklardan birini göstererek. İkiletmeden gösterdiği yere kuruldum ve bakışlarımı doğrudan ona diktim. Bakışlarınıdaki ağırlık ve her zamankinden birazcık fazla olan ciddiyet, kaşlarımın usulca çatılmasına neden oldu.
"Lafi hiç dolandırmak istemiyorum." diye bir giriş yaptığında huzursuzca yerimde kıpırdandım. Başımla ağırca onu onayladığımda konuşmasına devam etti. "İyi bir askersin, evlat. İki küsür yıl gibi kısa bir sürede, potansiyelini ortaya koyan ve rütbesine rağmen buÿük işler başarmış bir askersin." Övüldüğümü hissetmedim, Yarbay Soytürk kimseyi övmezdi. Dedikleri hakikatmış gibi konuşuyordu ve kendimi övmeyi bende sevmem ama hakikatti.
"Seni övmüyorum, olayı daha iyi kavraman için gerçek olan şeyleri kısaca anlatıyorum." Farkındaydım ve onu onayladım. "Evet, komutanım," dedim ellerimi dizlerime yekeştirerek.
"Biliyorsun ki sizden daha zorlu görevler alan, sorumlulukları daha yüksek olan ve aynı zamanda daha büyük işler başarmış askerlere sahip timler var. Bunu tabii ki biliyordum ve salak değildim. Yani demek istediğim söylediklerinin nereye bağlanacağını tahmin edebiliyordum.
"Salak bir kadın değilsin!" dedi sert ve ürkütücü bir sesle. Tüylerim ürperdi o an. "Değilim, komutanım," dedim net bir şekilde. Dudağının kenarı anlık bir şekilde seğridi ama gülümsemedi.
"Bahsettiğim tiplerden bir olan Kızıl Çelik timinin keskin nişancısını çok yakın hit zamanda şehit verdik." Şimdi sesine hüzün bulaşmıştı ve sert çehresinde bir burukluk oluşmuştu. Şehit denilince ses tonu bile değişiyordu. Gözlerimi birkaç saniye yumdum. Mekanı cennet olsun.
"Allah rahmet eylesin." dedim buruk ve sakin bir ses tonuyla.
"Vatan sağ olsun!"
O anda aklıma Yarbay Soytürk'ün herhangi birimiz yatalandığında bile başımıza nasıl tünediği geldi. Bizi bir defa bile hastanede yalnız başımıza koymamıştı. Belli etmezdi ama kılımıza zarar gelse canından can giderdi. Hiç unutmam hastanede baş ucumda sabahladığı geceleri. İlk başta bir şey demezdi ama sonra nasıl yaralanırsın diye bizi azarlardı.
Aradan geçen kısa süreli sessizlikten sonra Yarbay Soytürk konuşmasına devam etti. "İyi bir keskin nişancısın. Kızıl Çelik timinin de şu anda keskin nişancısı var. E, sizin timde iki tane keskin nişancı var zaten. Sana o timde ol demiyorum ama timin komutanının seçeceği isimler arasına seni de yazabilirim. Daha doğrusu yazmak isterim, asker!"
Kısa bir süreliğine düşündüm. Seçileceğim kesin belli değildi ama eğer seçilirsem de kendi timimi bırakmam o kadar kolay mıydı? Hepsi silah arkadaşımdı, hepsiyle çok güzel zamanlar geçirmiş ve onlara alışmıştım. Bir yanda da başka bir timin keskin nişancı eksiği vardı ve ihtiyacı olan o nişancı ben olabilirdim.
"Sana hemen şimdi cevap ver demiyorum. Düşün, taşın." Sert bir nefes verdim. Resmen arafta kalmıştım ve mantığımı devreye sokmakta çok zorlanıyordum. Timimden kesinlikle memnunum ve onlarda benden. Fakat farklı, daha zorlu görevler gerçekleştiren bir time girince de onlara ihanet etmiş olmam.
Kızıl Çelik timinin namını herkes gibi tabii ki bende duymuştum. Girdikleri bir görevi tamamlamadan asla çıkmazlarmış. En zorlu görevler daima onlara verilir ve yaptıkları başarılardan dolayı ödül alırlardı. Ama eminim ki onların amacı hiçbir zaman ödül olmamıştır.
"Tamam komutanım." dedim ani bir kararla ama içimde hiçbir kötü his yoktu. Sadece timimden ayrılacak olmamın hafif acısı vardı. Ya da belki de ayrılmayacaktım çünkü Kızıl Çelik timine girmek isteyen eminim ki çok kişi vardı.
"Kabul ediyorsun yani?" diye sordu Yarbay Soytürk tek kaşını havalandırarak.
Başımla onayladım. "Evet."
***
Sert adımlarla kendisini odasına çağıran Yarbay Soytürk'ün odasına ilerlerken yanından geçen ve kendisine selam veren askerlere bir baş selamıyla yanıt veriyordu. Yürüyordu ama yürüyüşünde bile bir ciddiyet vardı bu sessiz koridorda attığı adımların sesi duvarlarda yankılanıp kulaklarına ulaşıyordu. Nedensizce bu sesi hiçbir zaman sevmemişti ama alışmıştı. Zaten hayat her zaman böyle değil miydi? Sevmediğimiz her şeye ve herkese zamanla alışmıyor muyduk?
Üzerini odanın yanındaki aynada son kez kontrol etti ve bir sorun olmadığı teyit ettikten sonra elini kapı koluna uzattı. Tam kapıyı açacakken bunu kendisinden önce biri yaptı ve daha ne olduğunu anlayamadan başka bir askerle burun buruna geldi. Kapıyı açan asker dengesini aniden kaybederken düşmemesi adına Teğmenin kolundan tuttu ve kendisine doğru çekmek mecburiyetinde kaldı.
Burnunu çok ferah bir nane kokusu doldururken kendini hemen geri çekti ve askerin kolunu bıraktı. Örgülü saçlarından anlayacağı gibi kadın askerdi ve bu kadın askerin kod adı İz'di. İz Asker çarptığı kişinin bir Yüzbaşı olduğunu anladığında elini şakağına atarak selam verdi ve: "Kusura bakmayın, komutanım."
"Sorun değil." dedi sert sesiyle ve yana çekilerek İz Askerin geçmesine izin verdi. Asker hiç oyalanmadan buradan uzaklaşırken burnuna dolan nane kokusuyla kendisi buraya mıhlandı.
Başını iki yana sallayarak kendisini silkeledi. Ne saçmalıyordu, sapık gibi kadını mj koklamıştı, Allah Aşkına. Ah hayır, koklamamıştı. Koklamak zorunda kalmıştı çünkü kadın bilmeyerek burnunun dibine kadar tünemişti.
Pusu daha fazla oyalanmadan içeri geçti ve yeni keskin nişancısını seçmek adına Yarbay Turan ile birlikte time girmek isteyen keskin nişancılarının dosyalarını inceledi. Çok fazla dosya vardı ama o başarıları, nişancılığı ve daha birçok özelliğiyle tek bir dosyayı seçti. İz Askerin dosyasını.
Yine, yıllar sonra birbirlerini tanımadan karşılaşmışlardı.
Zaman gösterecekti; karşılaşmalarının sadece bir tesadüf mü yoksa kaderin onlara oynadığı bir oyun mu olduğunu.
______________________
~Bölüm Sonu~
