7. bölüm · KIZIL ÇELİK
🔗0.7🔗
"Türk, her zaman zor durumda, güçlüklerin içindedir. Ama unutmayın ki Türk, imkansızı başaran bir millettir.
~
_________________
|Ayçıl Büke Karahanlı|
Üstümü son kez düzeltip, dalgın halimi üzerimden atmaya çalışarak banyodan dışarı çıktım. Ben çıktığım anda, arkamdan Araz girdi.
"Sabahanız xeyir!" diye seslendi neşeli ses tonuyla, kapıyı kapatırlen. Günaydın demek istiyordu.
"Günaydın," dedim kısık çıkan sesimle.
Dünden beri fazla dalgın ve düşünceliydim. Kulaklarımın dün işittiği kelimeler, şoka uğramama sebep olmuştu ve saatler geçse de o şoku üzerimden atabilmiş değildim.
Nedense ben dışında bir kişinin daha zincirlerimin olduğunu bilmesi ve zincirlerimin ne anlama geldiğini anlaması... Üstelik yıllar geçse de bunu unutmaması. Benim için çok farklı geliyordu.
Sadece farklı değil, aynı zamanda çok gerici.
Hayatım boyunca hiçbir zaman insanların benimle ilgili ne düşündüğünü umursamamıştım ama bu... Konunun benim üzerimde olan etkisi mi yoksa, bu kişinin yıllar önce ki Pusu Komutan olması mıydı sebebi bilmiyordum ama içimdeki bu girdap normal değildi.
Derin bir nefes aldım. Yarın görevim fiilen başlıyordu ve ben, aklımdaki saçma sapan düşüncelerle görevi riske atabilirdim.
Gözlerim yatakta oturan Vera'ya kaydı. Uzun, turuncuya çalan kızıl saçlarını örüyordu. Bunu yaparken bile üzerinde bir ciddiyet vardı. Bu, onun mesleğinin bir getirisi miydi yoksa normalde de mi böyleydi bilmiyorum ama en az Pusu Komutan kadar ciddiydi.
Hızlı adımlarla odadan çıkarak alt kata, mutfağa indim. Gelen kokulardan birilerinin kahvaltıyı hazırlamaya başladığını anlamak zor olmamıştı.
Mutfağın kapısından girdiğim anda beni, arkası dönük bir şekilde yemek yapan Pusu Komutan karşıladı. Ocağın başında birşey pişirirken, Kerem'de dolaptan birşeyler çıkarıyordu.
Pusu Komutan olduğunu arkası dönük olmasına rağmen nasıl mı anlamıştım?
Bende bilmiyorum.
Boğazımı temizleyip içeri birkaç adım daha attım. "Yapabileceğim birşey var mı komutanım?" diye sordum Pusu Komutana.
Arkasını dönmeden yanıtladı sorumu. "Soğüşleri doğrayabilirsin," Sesinde, her zamanki emir tınısı vardı. Sanki bana bir görev veriyor gibiydi.
"Emredersiniz komutanım!" dedim emir vermemesine rağmen. Çünkü biz, üstlerimizin bizden istediği her şeyi emir olarak algılamalıydık.
Oyalanmadan Kerem'in yanına yetiştim. O da dolaptan çıkardığı zeytinleri iki kaseye ayırıyordu. "Günaydın!" dedim burada olduğumu hatırlatmak ister gibi. Kerem bugün benden de dalgın duruyordu ve eğer şu anda durmazsa, zeytin kasesi taşacak gibi görünüyordu.
İrkilerek elindeki kaşığı sertçe masaya bıraktı. Kaşığın tahta masaya çarpınca çıkardığı ses, Pusu Komutanın bakışlarının odağına girmemize yol açmıştı. Gözleri ikimizin üzerinde gezip bakışlarını tekrar önüne çevirdi ve kaseye elindeki yumurtaları kırmaya devam etti.
"Günaydın," dedi Kerem durgun bir ses tonuyla. Her zamanki enerjisinden bugün eser yoktu. Yüzünde her zaman yerini koruyan gülümseme, yerini kasvetli bir havaya bırakmış gibiydi. Gözlerinin altında koyu halkalar oluşmuş, akı kızarmıştı. Gece uyumamış gibi duruyordu.
"İyi misin?" Sorumla başını bana çevirdi. İyi durmuyordu ve "iyi misin" diye sormam saçma olmuştu. Cevap vermedi. Yalan söylemek istemiyordu ve şu iki hafta içinde Kerem'in ne kadar dürüst biri olduğunu anlamıştım.
"Kerem konuşmak istersen buradayım." dedim yanında olduğumu hissettirmek istercesine. Bir derdi vardı ve bu gözlerinden dahi okunuyordu.
"Sağ ol," dedi kısık çıkan sesiyle. Döktüğü birkaç tane zeytini, bir kağıt peçeteye toplarken elinin üzerine elimi bıraktım ve geri çektim. Bu süre zarfında Pusu Komutanın bakışlarını üzerimizde hissediyordum ama aldırmadım.
"Sen bırak, ben devam ederim." dedim ve elimi geri çektim. "İyi görünmüyor- sun, gidip dinlen," dedim dudaklarımı yukarı kıvırarak.
Cevap vermedi. Onun yerine başıyla onaylayıp mutfağı terk etti. Gözlerim arkasından takılı kalmıştı ve o çıktıktan saniyeler sonra içeriye Gölge yani Taylan girdi. Gözleri ilk bana kaydığında selam verircesine gülümsedi. Aynı şekilde karşılık verdim.
"Komutanım," dedi omuzlarını dikleştirerek. Pusu, elindeki tahta kaşığı ağırca mermer tezgaha bırakarak arkasına döndü.
"Kalkhan timinin komutanı sizi çalışma odasında bekliyor."
Elimdeki peçeteyi tezgahın yanındaki çöpe atarken, kulağımda onlardaydı.
"Geliyorum. İşin yoksa gel yerime şu menemene bak." derken ellerini yıkayıp bana bir bakış atarak mutfaktan dışarı çıktı.
"Emredersiniz komutanım!" diyen Taylan hızla tezgahın başına geçti. Başını bana çevirerek gülümsedi. "Günaydın," derken sesindeki ağır tını, selam verirken bile belli oluyordu. Ağır biriydi, Taylan. Hareketleri, konuşmaları ve cüssesi bu teorimdeki en büyük etkendi. Her zaman az ve öz konuşurdu.
"Günaydın," dedim bende ona gülümseyerek. Çıkardığım söğüşleri yıkadıktan sonra doğradım. Benim söğüşleri doğardığım zaman diliminde Taylan menemeni pişirmiş ve tavayı tahta, büyük masanın üzerine bırakmıştı.
Kahvaltıkları masaya dizerken çalan kapıyla gözlerimiz birbirleriyle buluştu. Biz ve Kalkhan timindeki herkes şu.anda evdeydi. Gelen dışarıdan birileri olmalıydı. Adımlarımız aynı anda mutfaktan dışarıya ve ardından dış kapıya yöneldi.
Üniformamdaki silahı kontrol ettikten sonra Taylan'a başımla onay verdiğimde, o da kapıyı açtı. Her ihtimale karşı tedbirli olmamız gerekiyordu. Taylan kapıyı açtığında, gözlerim direkt kapının önünde duran kişiye kaydı.
Dışarıya bir soluk bıraktım. Gelen, köylülerden bir genç kızdı. Yirmili yaşlarının başında, zayıf, orta boylu, kocaman yeşil gözleri olan bir genç kızdı. Yüzünde eşsiz bir gülümseme vardı ve bunu gizlemeye çalışıyor gibiydi.
"Sabahınız xeyir, əsgərler!" dedi neşeli bir ses tonuyla. Gözleri bir bana, bir de Taylan'a kayıyordu ve heyecanlı gibiydi.
Elindeki bir tabak gözlemeye benzeyen yemeği Taylan'a uzatarak başını yana eğdi. "Anam kəndə əsgərlər gəldiyini eşidəndə sizlərə qutab bişirdi. Yiyəsiniz deyə," Sesinde bir heyecan vardı. Köyün muhtarı buraya bir süreliğine taşınacağımızı biliyordu. Anlaşılan köyün muhtarı halka asker geldiğini söylemişti.
Yüzümüzde maske yoktu ama bizi bilenlerde normal bir Türk askeri olarak bileceği için yüzümüzü görmeleri bir sorun teşkil etmiyordu. En azından bu kızın görmesinin bir sorun teşkil edeceğini sanmıyordum.
Genç kız, bizim tabağa uzaylı gibi baktığımızı fark ettiği anda yüzünü düşürdü. O eşsiz gülümsemesi yavaşça yüzünden kaybolmuştu çünkü ikimizde hiç konuşmamıştık.
Bunu fark eden Taylan, yüz ifadesini değiştirmeden kızın elinden tabağı aldı.
"Teşekkür ederiz," dediğinde kızın kaşları havalandı. Neye şaşırmıştı ki?
"Mən sənə inanmıram, sən türk əsgərisən?" Taylan'ın dudakları duyduklarından sonra yukarı kavislendi. Kızın şivesi, konuşması ve sesindeki enerjik tını onu gülümsetmişti. Beni de öyle.
Sesindeki alaylı tınıyı gizlemeyerek genç kızın sorusunu yanıtladı, Taylan.
"Hee Türk askeriyem." dedi.
"Mən həyatımda ilk dəfə türk əsgərlərini görürəm. Siz bizim əsgərlərdən daha əzəmətli görünürsünüz." Bizim, kendilerinin askerlerinden daha heybetli olduğumuzu belirtiyordu ve sesinde bir hayranlık vardı. Bu, Taylan'ın gülümsemesinin daha da büyümesine sebep oldu.
Bu çocuğu haftalardır bu kadar gülümserken görmemiştim.
"Teşekkür ederim Küçük Hanım. Annene de teşekkürümü ilet." dedi Taylan.
Bende ona katıldım. "Teşekkür ederiz," dedim yemeği kast ederek.
Kızın kaşları, Taylan'ın söylediklerinden sonra çatıldı.
"Küçük Hanım?" diye sordu anlamını merak ettiğini belli ederek. Yüzünü bir merak ifadesi kaplamıştı.
"Balaca xanım," dedi Taylan bilmiş bir tavırla. Azeri Türkçesi hepimizden iyiydi.
Genç kızın kaşları daha da çatıldı. Bu hitaptan hoşlanmadığını yüz ifadesinden belli ediyordu.
"Mən onu çatdıracağam, çatdıracağam. Balaca xanım deyəndə nəyi nəzərdə tutursunuz? Mən balaca deyiləm! Mənim iyirmi iki yaşım olacaq!" diye nefessiz bir şekilde homurdandığında Taylan'ın ağzından gür bir kahkaha kaçtı. Kahkaha atıyordu? Taylan?
Şu iki haftada bir defa bile gerçekten güldüğünü görmemiştim ama bu yabancı kız, birkaç cümlesiyle onun kahkaha atmasına sebep olmuştu.
Kızın bu neşeli ve enerjik tavrı benim gibi onunda gülmesine sebep olmuştu.
Ben tabii ki kahkaha atmamıştım.
"Buyurun, balaca xanım, anan sizi gözləyir. Plitəni sonra göndərəcəm." Kızı adeta kovmuştu ve bunu alaylı bir ifadeyle yapmıştı. Kız, yüzündeki ağlamaklı ifadeyle bir şeyler söyledi.
"Sənin balaca səsin anandır. Pis adam!" Bunları söylerken ağzından küfür eder gibi çıkmıştı. Taylan ise bunu umursamayarak kapıyı yüzüne kapattı.
Şaşkınlıkla baktığımı gören Taylan, beni kolunun altına alarak mutfağa ilerlemeye başladı. "Neye şaşırdın bu kadar?" diye sorarken hala yüzünde bir tebessüm vardı. Beni kolunun altına almasını yadırgamazken açıkça cevap verdim. "Kızı resmen kovdun, Taylan. Yaptığın ayıp!" Ağzından bir kahkaha daha çıktı. Bu çocuk bugün fazla gülüyordu.
"Gölge!" diye gürleyen ses irkilmeme sebep oldu. Gözlerim merdivenlerden inen adama, yani sesin sahibine kayarken yüzüme bir şaşkınlık ifadesi kondu. Pusu.
Taylan kolunu omzumdan çekerek bir adım öne adım attı. Elini şakağına dayayarak asker selamı verdi. "Emredin komutanım!" Bende hazır ol pozisyonunu almıştım.
Koyu kahve gözleri, ikimizinde üzerinde gezindi. Dilini alt dudağının üzerinde gezdirerek gözlerini, Gölge'nin kehribar gözlerine dikti.
"Yok birşey!" dedi gözlerini kısarak. Neden böyle bir tepki verdiğini bilmiyordum.
Merdivenlerden indikten sonra mutfağa doğru ilerlerken çenesiyle Gölge'nin elindeki tabağı işaret etti. "Elindeki ne?" diye sordu umursamaz bir ifadeyle.
Gölge bir tabağa, bir de karşısındaki komutana bakarak cevap verdi.
"Qutab komutanım. Muhtar köye askerlerin geldiğini haber vermiş olmalı. Köylülerden biri getirdi." dedi. Köylüler ve muhtar bizi normal askerler olarak bildiği için geldiğimizi bilmeleri sorun teşkil etmiyordu. Buraya gelmemizin sebebini herkes zorunlu yurt dışı görevi olarak bilecekti. Kimse bizim Delta Askeri olduğumuzu bilmeyecekti.
"Kim getirdi, tam olarak biliyor musunuz?" diye sordu kara ve biçimli kaşları çatılırken. Kaşları biçimliydi ama hiç dokunulmamış gibiydi. Doğuştan kusursuz gibi duruyordu.
"Bilmiyoruz ama köylülerden biri olduğu çok belliydi." dedi Taylan.
Haklıydı. Kızın köylülerden biri olduğu çok belliydi.
"Bundan sonra daha fazla dikkat edin!" derken gözleri de kısa bir anlığına qubatlara kaymıştı. Emin değildim ama canı şekmişe benziyordu.
"Emredersiniz komutanım!" dedik aynı anda.
O önden, bizde arkasından mutfağa girdiğimizde, biz dışında herkesin masada olduğunu fark ettim. Herkes oturmuş ve yemek yemek için bizi bekliyorlardı. Sadece Kalkhan timinin komutanı eksikti ki, o da şu an arkamızdan girmişti.
Hepimiz masada yerlerimizi aldığımızda Araz'ın gözleri üzerime kaydı. Bana içten bir gülümseme sunarken, bende ona aynı şekilde karşılık verdim. Tatlı ve cana yakın bir kadındı, Araz. Güzeldi de. Kahvenin en koyu tonu olan gözlere ve kara kaşlara sahipti. Orantılı yüz haltları, bir bakanda bir daha bakma isteği uyandırıyordu.
"Bu ne?" diye soran Altay, yani Ateş komutanla gözüm ona kaydı. Çenesiyle qutabı göstermişti.
"Qutabmış komutanım." dedim genele sorduğu soruyu yanıtlayarak.
"Neyle yapılıyor bu qutab. Gözleme gibi bir şey mi?" diye sorduğunda sessiz kaldım çünkü bende ne olduğunu bilmiyorum. Azerbaycan'lı askerlerden biri ağzında ki zeytin çekirdeğini çıkararak cevap verdi.
"Komandir, bu qutab bizim mətbəximizin fast foodudur. Hər yeməkdə yeyilən xəmir yeməyi." diyerek açıklamaya başladı.
"Tadı güzel mi?" diye soran Demir'e döndü bakışlarım. Tadını bende merak etmiştim ama yeni tadlar denemeye açık biri olduğum söylenemezdi.
"Çox gözəldir, ən çox sevdiyim yeməkdir." diye yanıtladı Demir'in sorusunu başka bir Azeri asker.
Altay Komutan başıyla onaylandıktan hemen sonra bir soru daha sordu. "Ne var bunun içinde?" dedi eline bir qutab alırken. Merak etmiş gibi bir ifade vardı yüzünde. Ve nedense Vera, Altay'ın bu meraklı halini yüzündeki silik tebessümle seyrediyordu. Çok küçük bir tebessümdü. Hatta dikkatli bakılmazsa anlaşılmazdı.
Asker eline bir qutab alarak içine baktı. "Bu yaşıldır, komandir," dediğinde bende tabağıma bir tane aldım. Yeşillik severdim.
Herkes yemeğini yemeye başladığında, Kahkhan timinin komutanının ve Pusu Komutanın bakışlarını hepimizin üzerinde gezindiğini fark ettim. İkisinden biri bir şey söyleyecek ve doğru anı kolluyor gibiydiler. Pusu Komutanın koyu kahve gözleri herkesin üzerinde gezindikten sonra, benim kahvelerimin üzerinde konakladı. Gölzeri, gözlerimi esiri altına alırken boğazımda ki lokmayı zor yuttum. Gözlerinin fazla derin bakması beni geriyordu. Korkutmuyordu ama gerginlik tüm vücudumda kol gezerken, içimde bir şeylerin kıpırdadığını hissediyordum.
Bu,
Bu çok sikik birşeydi!
Gözlerimi kaçırmamak için kendimi zor tuttum.
Derin bir nefes alıp bakışlarını üzerimden çektiğinde, havaya sessiz, rahatlamış bir soluk saldım. Bu yaptığımı fark etmediğini umut ediyordum.
"Əsgərlər," diyen Kakhan timinin komutanıyla bakışlarım ona kaydı. Kaşları çatık bir biçimde başlattığı cümleyi devam ettirdi. "Sabah əslində missiyanın ilk addımları atılacaq." Yarın, görevin ilk adımlarının atılacağından bahsediyordu.
"Bu səbəbdən səhər yeməyindən sonra bir planın təkrarlanması yaxşı olardı." Komutanın söylediğiyle hep bir ağızdan,
"Emredersiniz komutanım!"
"Siz əmr edin, cənab!" dedik gür bir ses tonuyla.
Yavaş yavaş dizginlenen gerginliğim görev kelimesini duyduğum anda tekrar belirmeye başlamıştı. Konu görev olunca her zaman soğuk kanlı bir insan olmuştum ama bu sefer farklıydı. Ya da farklı gibiydi...
***
Pusu Komutan ayakta durmaya bir son vererek arkasındaki sandalyeye oturdu ve yeni başladığı cümlesini devam ettirdi.
"Yarın bu ince görevin Teğmen İz, fiilen ilk adımını atacak ve şirketin IT depratmanında ilk iş gününe başlamış olacak." dedikten sonra gözleri bana kaydı. İçimdeki heyecanı dışarı yansıtmadığımdan emindim ama onun bu kadar derin bakması şüpheye düşmeme sebebiyet veriyordu. Bunu defalarca kendime belirtmiştim.
Gözleri her zaman çok derin bakıyordu.
Gülümseyince bile gözlerinde bir mana beliriyordu.
Ve bu benim koyu kahvelerine dönüp tekrar bakmama sebep oluyordu.
"İz, IT departmanında işe girecek fakat şirktetteki yüzde yirmilik çalışanlar arasında olacak," Bunu hepimiz biliyorduk fakat planın tekrar üzerinden geçildiği için hatırlatmak zorundaydı.
"Yüzde yirmilik kısım, şirketteki nükleer silah üretiminden de sorumlu olurken, geri kalanı şirketin sadece bir ilaç şirketi olduğunu biliyor. Ve sadece bir ilaç şirketinde çalıştıklarını sanıyorlar." dudaklarından kelimeler küfür eder gibi dökülüyordu.
"Fakat yüzde yirmilik olan kısım, şirketin bir nükleer silah üretim ve tasarım şirketi olduğunun bilincinde olarak çalışıyor ve buna yardımcı oluyor. Tabir-icaizse yüzde yirmilik kısmı teröristler oluşturuyor." diye de devam etti. Ben bunların hepsini biliyordum. Şirketin IT departmanında işe girecek ve o departmanda üretilmesi planlanıyor olan nükleer silahla ilgili bilgi toplayacaktım.
Ben, Vera ve Araz.
Belirli zaman aralıklarıyla şirkette farklı departmanlarda işe girecek ve üretilmesi planlanan nükleer silahla ilgili bilgi toplayıp, Deniz, Gölge ve Kalkhan timinden iki askerin şirketin veri tabanına sızmasına yardımcı olacaktık.
Şirkete, yüzde yirmilik kısımda işe girmek tabii ki çok zordu fakat üssün istihbarat bağlantıları ve kurduğumuz paravan şirketin yardımıyla bu bizim için çokta zor olmamıştı.
"İşimiz ağırdır," diyen Kalkhan timinin komutanıyla gözlerim ona kaydı. "Həm də çox çətindir."
Susması ile cümlesinin devamını Pusu Komutan getirdi.
"Ama Türk askerleri için imkansız diye bir şey yoktur!" Sesi kendinden emin ve yemin eder gibi çıkmıştı haklıydı.
Bu yüzyıllardır böyleydi. Türkler için imkansız diye birşey yoktu. Öyle ki; bizler Çin Seddi'ni aşmış cellatlardık.
Omuzlarım dikleşti.
"Yoktur, komutanım!"
"Xeyr, komandir!" dedik aynı anda.
İki komutan son kez planın üzerinden geçerken hepimiz tüm odağımızla onları dinledik. Plan ve amaç belliydi. Üç bilgisayarı ele geçirmek.
Evet görev zordu. Ama Türkler için imkansız diye birşey yoktu. Eğer varsa, biz imkanısızı sıradan bir adım gibi atar, mümkün kılardık.
Türklerin kanında vardı imkansızı imkanlı kılmak.
_____________________
~Bölüm Sonu~
🔗 Benim fav karakterim belli oldu nsmmsjdjs
🔗 Tabii ki Gölge 🖤🖤🖤
