20. bölüm · KIZIL ÇELİK
🔗2.0🔗
"Adını duydum, içimde yıldızlar kaydı. Sanki bütün evren onun ismini fısıldıyordu da ben sadece ona ait olduğumu anlıyordum."
Atticus Poetry
_______________
Kulaklarını dolduran çığlıklar, feryatlar ve yakarmalar gözlerinin dolmasına neden oluyordu Pusu'nun. Annesinin gözünden aktığını bildiği her bir yaş, kendisinin yüreğindeki yangına körük oluyordu. İçindeki sıkıntı, nefes alışverişlerine mani oluyor, dişlerini birbirine bastırıyordu.
Tunga ailesinde ki sıradan bir gündü bu maalesef. Pusu'nun babası her zamanki gibi dışarıda bir şeye sinirlenmiş, hıncını ve sinirini eşinden çıkarıyordu. Ona zulüm ediyor, dövüyordu. Eşi Mavera Hanım ise hem kendi, hem de çocukları için katlanmaya çalışıyordu bu duruma. Ama maalesef çalışıyordu çünkü her geçen gün gücünü kaybeden çelimsiz bedeni, aldığı zararı kaldıramayacak hâle gelmişti.
Bıkmıştı artık genç kadın. Yaşadıklarından ve yaşayacaklarından. Ölümü her geçen saniye daha çok hissediyordu. Eceli, başucunda duruyor, onun kulağına ölümü ve sonu fısıldıyordu. Ama ne olursa olsun dayanmaya çalışıyordu Mavera, dayanmak zorundaydı; onun iki çocuğu vardı ve iki çocuğuna kendisinden başka bakacak kimse yoktu.
Evet, belki de çocuklarının ikiside kendi isteği ve iradesi sonucunda değil, kocasının zorla onunla birlikte olması sonucunda dünyaya gelmişti. Lakin bu, Pusu ve Enisa'nın kendi çocuğu olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Ki zaten, Mavera Hanım'ın tek gerçeği olan bu iki can, yaşamak için tek gerçeği ve umuduydu. Yaşam amacına sonuna kadar inanıyordu kadın; onun yaşama amacı çocuklarıydı ve sırf çocukları için çektiği zulümlere katlanıyor, göz yumuyordu.
Pusu bağdaç kurarak oturduğu yatağında ileri geri sallanmaya başladı. Günler geçtikçe farklı hareketler sergiliyordu ve ergenlikte gelişmeye başlayan duygu ve düşünce psikolojisi bu evde resmen harap oluyordu. Annesine çok bağlı bir çocuktu, Pusu. On dört yaşındaydı ve ergenliğin getirileriyle saçma sapan hareketler yapmayan, annesine bir of bile demeyen bir çocuktu. Babasının şiddeti, hakaretleri ve baskısı üzerinde büyümüştü ama bu, onun hal ve hareketlerini kötü yönde hiç etkileyememişti. Hırçın değildi, onun yerine başka bir çocuk olsa hiçbir şeyi umursamadan evi terk edebilirdi ama o, sırf annesi ve minik kız kardeşi Enisa için katlanıyordu babasına.
"Yapmaaaa!" diye bağıran annesinin feryadı doldurdu kulaklarını. Annesinin koruyamıyordu. Annesini, babasından koruyamıyordu ve annesi her geçen gün daha da acı çekiyordu. Yükümlü olmadığı vicdan azabı, yüreğine çöktü. Boğazına kaya gibi bir yumru oturduğunu hissetti. Yutkunmak istedi ama olmadı, yutkunamadı. Gözleri doldu.
Annesinin bir defa bile isyan ettiğini görmemişti ve Mavera Hanım, çocuğuna her zaman isyan etmenin kötü bir şey olduğunu söyleyerek yetiştirmişti. Pusu, Mavera Hanım gibi bir annesi olduğu için çok şanslıydı lakin babası, hayatını alt üst ediyordu. Artık dayanamıyordu ve isyan ediyordu.
"Yeter artık!" diye tısladı dişlerinin arasından. Dayanamıyordu artık. Babasının kendisine vurmasını sineye çekiyordu ama annesinin acı çığlıkları karşısında tepkisiz kalamıyordu.
Hışımla ayaklandı ve içinde bir volkan misali siniriyle kapıya yöneldi. Tam dışarı çıkacaktı ki onu durduran şey kız kardeşi Enisa'nın sesi oldu. Enisa daha bir yaşını doldurmamış bir bebekti ve uyandığında fazlasıyla huysuz olabiliyordu. Enisa ağlamaya başladığında odadan çıkmaktan vaz geçerek kardeşinin uyuduğu beşiğe yöneldi. Bıkkın bir nefes verdi.
"Enisa'm," diye fısıldadı bebek kardeşini kucaklarken.
Enisa, abisinin kucağında yerini bulduğunda ağlamaları seyrekleşti. Daha az ağlıyordu ama bu, ağlamadığı anlamına gelmiyordu. "Şşt." diye fısıldadı kardeşini kucağında hafifçe poh-pohlarken.
Enisa'nın ağlamaları kesilmiyordu ve bu, Pusu'yu telaşe içerisine sokuyordu. Kardeşi bir yaşındaydı ama tam olarak ona bakabildiği söylenemezdi. "Acıktın mı?" diye sordu, ama bu soruyu daha çok kendi kendine sormuştu. Acıkmış mıydı acaba?
Şu anda dışarı çıkıp mutfağa gidemezdi, eğer odadan çıkarsa babası kız kardeşinin ağlama seslerini duyar, ve daha çok sinirlenirdi. Sinirlendiğinde ise Enisa'ya bile zarar verebilirdi. Kendi kendini önemsemiyordu ama kız kardeşinin zarar görmemesi için elinden gelen her şeyi yapardı.
Bir elini kız kardeşinin sırtına dayayarak hafif hafif okşamaya başladı. Enisa yavaş yavaş susmaya başlamıştı ama hemen sonra ikilinin kulaklarını dolduran ses, Enisa'nın derin bir çığlık atmasına neden oldu.
"Yapma!" diye bağırdı Mavera Hanım. Kemer sesi duyuldu. Babası, annesine kemerle vuruyor olmalıydı. Düşüncesi bile Pusu'nun nefeslerini sıklaştırdı.
"Anne," diye fısıldadı kendi kendine. Sağ gözünden iki damla yaş akmıştı ve kardeşi daha da fazla ağlamaya başlamıştı. "Enisa, lütfen sus." Enisa daha da fazla ağlamaya başladı, annesi ağladıkça, Enisa da ağlıyordu. Pusu bunu hissetmişti.
"Şşt Eni, anne iyi." diye fısıldadı öne arkaya adımlar atarken.
"Api," dedi Enisa ağlamalarının arasından. Daha yeni yeni bazı kelimeler dilinden dökülebiliyordu ve o kelimelerin arasında api de vardı. Doğrusu abi demek istiyordu.
"Abim," diye fısıldadı Pusu. Ne yapması ya da ne demesi gerektiğini bilmiyordu. Onun da yaşı daha küçüktü ve kardeşinin susması için ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Elinden bir şey gelmiyordu. "Sen böyle ağlayınca benim yüreğim dağlanıyor, yapma böyle." Kardeşinin onu alamayacağının bilincindeydi fakat o, beyhude bir umutla bu sözleri sarf etmişti. Zira, dudaklarının arasından dökülen kelimelerde yalan yoktu, hakikat akıyordu.
O saniye mucizevi bir şey oldu. Enisa, abisinin sözleri üzerine sustu, hemde susması saniyeler bile almadı ve bu, Pusu'nun gözlerinin şaşkınlıkla aralanmasına neden oldu. "Ne?!" diye soludu şaşkınlıkla. Kardeşinin susması tek bir cümleye mi bağlıydı? Şaşırtıcıydı. Bunu not etti.
Ağlama sesleriyle beraber genç kadının yakarışları da durmuştu. Ya eşi onu bırakmıştı, ya da çocuğunun odasından ses geldiği için elini ağzına dayamıştı. Sesinin çıkmaması için her zaman bunu yapardı. Eliyle ağzını kapatır, hıçkırıklarını avucuna saklardı.
***
Pusu, içindeki huzursuz gerilimle yerinde doğruldu. Alnında boncuk boncuk terler birikmiş, nefes alışverişleri sıklaşmıştı. Yavaşça sırtını yatak başlığına dayadı. Yine benzer bir rüya görmüştü. Annesini kaybettiğinden beri bu gibi kabusları çok fazla görüyordu ama bir süre durulmuştu. Şimdi ise, aylar sonra bu rüyayı tekrar görmeyi beklemiyordu ve pek hayr-ı alâmet değil gibi hissediyordu.
Aklındaki saçma sapan vesveseleri def etmeye çalışarak birden ayaklandı ve odasındaki banyosuna yöneldi. Soğuk bir duş alsa iyi olacaktı.
Banyodan çıktığında kahverengi, dalgalı ve gür saçlarından damlayan su damlaları, çıplak göğsüne doğru süzülüyordu ve bu gerçekten güzel duruyordu. Kaslı ve geniş omuzları vardı ve bunlar, hafif yanmış tenine yakışıyordu.
Oyalanmadan üzerine spor için uygun birkaç kıyafet geçirdi ve saçlarını eliyle dağıtarak daha fazla oyalanmadan kendini evden dışarı attı. Hava sıcak olduğu için saçlarını kurutma gereği duymamıştı çünkü dışarı çıktığı anda kurumaya başlayacaktı.
Asansöre bindiğinde hiç karşılaşmak istemediği biriyle karşılaştı. Yüzünde memnun olmadığını hafiften belirten bir ifade oluşmuştu lakin bunu, karşısındaki kadının anladığını sanmıyordu, Pusu.
"İyi akşamlar, komşu." dedi Yıldız Hanım işveli bir tavırla. Yıldız Hanım, Pusu'nun yeni taşınan üst komşuydu. Yıldız Hanım, çocuksuz dul bir kadındı. Yaşı daha gençti ama eski eşinden anlaşmazlıklardan dolayı ayrılmıştı. Güzel bir kadın sayılırdı ve alt komşusu da gayet yakışıklı, ilgi çekici ve bekar bir adamdı. Daha ismini bile bilmiyordu lakin yine de her gördüğü yerde Pusu ile konuşmaya çalışıyordu. Ne kadar Pusu bundan kaçmaya çalışsa da. Çünkü karşısındaki kadının bariz ilgisini üzerinde hissedebiliyordu ve bu onun hoşuna giden bir durum değildi.
"İyi akşamlar, Yıldız Hanım." dedi aralarındaki mesafeyi ve resmiyeti ses tonundan belli etmeye çalışarak.
"Ay geçti, hiç görünmüyorsunuz?"
Pusu'nun kaşları çatıldı. "Görünmem mi gerekiyordu?" diye sordu anlamaz bir ses tonuyla.
"Ah, beni yanlış anladınız sanırım. Öyle demek istemedim, sadece merak ettim." dedi genç kadın Pusu'ya doğru bir adım atarak. Pusu, apartmanın on birinci katında oturduğu için asansörün inmesi biraz uzun sürüyordu.
"Merak edecek kadar yakın olduğumuzu düşünmüyorum." Keskin sesiyle söylediği kelimeler, Yıldız Hanım'ın gözlerinin şokla aralanmasına sebep oldu. İlk defa karşı cins biri tarafından böyle bir tepkiye maruz kalıyordu. Oysa ki o, kendisinin peşinden koşan erkeklere alışkındı.
Asansörün kapılarının açılmasıyla nezaketen ilk olarak Yıldız Hanım'ın geçmesini bekledi ve hemen ardından kendini asansörden dışarı attı. Birkaç saniye daha o kadınla aynı ortamda bulunsaydı bıkkınlık geçirebilirdi.
***
Vega Kara Üssün'ün otoparkında arabasını bırakarak spor salonuna doğru ilerlemeye başladı. Burada, Delta Askerleri için yapılmış bir spor salonu vardı ve askerler fırsat buldukça buraya gelir, spor yapardı. Kendisi ise buraya en çok gelen askerlerden biriydi.
Arabadan inmeden önce her zamanki siyah maskesini yüzüne geçirmişti çünkü görevde belirlenen hainlerden sonra üstte maskesiz gezmek yasaklanmıştı. Sadece bu da değil, askerlerin birbirlerine kod adları dışında herhangi bir isimle ya da kendi isimleriyle hitap edilmesi de yasaklanmıştı. Hain haberinden sonra Vega Kara Üssü'ne bazı kurallar getirilmiş, zaten çok sıkı olan önlemler daha da sıkılaştırılmıştı
Spor salonu binanın içerisinde, bodrum kattaydı. Tahmin edilenin aksine boğuk değil, gayette ferah bir salondu.
Kapıyı açarak salona adımladı. Gözleri direkt olarak koca spor salonun koşu bandında spor yapan kadın askere kaydı. Kadın olduğu giydiği kıyafetten anlaşılıyordu ve kadın, Pusu'nun olduğu tarafa arkası dönüktü. Kadını daha fazla incelemeden ısınma hareketlerini yapmaya başladı.
Kadın, koşu bandının hız seviyesini arttırarak daha hızlı koşmaya başladı. Kapı ve nefes sesinden içeriye birinin girdiğini anlaması zor olmamıştı. Yine de istifini bozmadan koşusuna devam etmiş ve arkasını dönüp kimin geldiğine bakmamıştı. Kimin geldiği onu ilgilendirmezdi neticesinde.
Genç Kadın, saçlarının dağıldığını ve toplama ihtiyacı hissettiğinde koşu bandını durdurdu ve bakışlarını ağırlık kaldıran adama çevirdi. Adam ona bakmadığı için koşu bandından indi ve ağırca yüzündeki maskeyi çıkardı. Yaklaşık iki saattir burada spor yapıyordu ve fazlaca terlemişti. Tokayı çıkararak uzun, dalgalı saçlarını özgürlüğüne kavuşturdu. Birkaç saniye saç diplerine masaj yaptı ve saçlarını tekrar at kuyruğu bağladı. Adamın bakışlarının kendisinin üzerinde olduğunun bilincinde maskesiyle yüzünü kapattı.
"Neden beni izliyorsunuz?" diye sordu gayet kendinden emin bir şekilde. Hemen sonra ise bakışlarını adama çevirdi.
"Tanıdık geldiniz." diye yanıtladı sorusunu muzip bir ses tonuyla. Tam da o anda genç kadının gözleri şokla aralandı. Bu sesi tanıyordu.
"Komutanım?" dedi, anında kalbi teklemişti.
"İz Asker?" diye sordu Pusu sesindeki bariz imayla.
Evet, genç kadın İz Asker'di ve Pusu bunu kadın maskesini çıkardıktan sonra anlamıştı. Aman Allah'ım, İz Asker'i burada görmek, Pusu'yu heyecanlandırmıştı ve heyecan, Pusu için çok yabancı bir duyguydu.
Pusu çömeldiği yerden usulca ayaklandı. Bakışlarını doğrudan karşısındaki genç kadının ela gözlerine dikti. Herkes kahve olarak bilebilirdi, o gözler elaydı ve bunu sadece ona yakından bakan biri anlayabilirdi. Nedensizce bir anlık Pusu, kendini özel hissetmişti. Neydi bu sikimsonik duygular?
"Nasılsın?" diye sordu Pusu aralarındaki resmiyeti kaldırarak. Nedensizce bu kadınla konuşurken resmi takılmak istemiyordu.
"İyiyim komutanım, siz nasılsınız?" Karşısındaki kadının gayet resmi ve ciddi sesi karşısında yüzünü butuşturmamak için kendini zor tuttu. Kendisi dışında timin diğer üyeleriyle konuşurken hiçte resmi olmuyordu ama! Fırsat buldukça sohbet ediyordu!
"İyi," dedi memnuniyetsiz bir tavırla. Hemen sonra ise yeni bir soru daha sordu: "Senin burada ne işin var? Daha yeni ben kurtulmadım esirlikten." dedi kadını baştan aşağı süzerek. Tövbe Yarab! Siktirler olsun, süzmez olaydı! Bakışlarını telaşla tekrardan kadının yüzüne çevirdi. Aksi bir yerine bakması pek münasip kaçmazdı çünkü kadının giydikleri normal değildi. Kıyafet bile denmezdi çünkü yarım yamalaktı!
Üzerinde, askılı bir spor atleti ve tüm vücut haltlarını ortaya koyan siyah, dar bir tayt vardı. "Siktir!" diye boğuk bir şekilde tısladı dişlerinin arasından.
"Efendim?" diye fısıldadı karşısındaki kadın.
"Spor mu yapıyordun?" diye sordu Pusu. Saniyeler sonra gözleri şokla açıldı. Ne demişti o? Spor mu yapıyorsun? Spor salonunda başka ne yapabilirdi ki? Rezilliktir ama bu!
"Ne?!" dedi Ayçıl, hemen sonra ise ekledi. "Bir dakika?" Dudaklarının arasından alaycı bir kahkaha firar etti. "Spor salonunda başka ne yapabilirim ki?" dedi omuz silklerek.
Parmaklarıyla burun kemerini sıktı, sert bir nefes verdi. "Üzerinde neden üniforman yok?" diye sordu ona bakmadan. Bakmasının hoş olacağını düşünmüyordu çünkü o, daha önce hiçbir kadına bakma gafletinde bulunmamıştı. Karşısındaki sevdiği ya da tim arkadaşı da olsa saygısını korurdu.
Ayçıl elini beline dayadı. "Sizin de yok." dedi gayet sakin bir tavırla.
Pusu bıkkınca soludu; "En azından ben, üzerimi kapatacak şeyler giydim!" dedi gözlerini kaçırarak. Utanıyordu? Utanıyordu! Delta Askeri Yüzbaşı Pusu, utanıyordu.
Ayçıl'ın kaşları şaşkınlıkla havalandı. "Ben," dedi eliyle kendini göstererek. "Üzerimi kapatmayacak şeyler giydim?" diye sordu inanmayarak. Oysa giydikleri gayette üzerini kapatıyordu. "Hem, istediğimi giyerim. Bana bakan herhangi bir göz görürsem de," başını ağırca sağa eydi. "O gözleri oymaktan çekinmem." dedi kendinden emin bir ifadeyle. Neticesinde göz oymak, deneyimlemediği bir şey değildi, işi zor olmazdı.
"Ona ne şüphe!" dedi ve bıkkın bir nefes verdi. Uzatmaya gerek yoktu. Tamam, kendisi de biliyordu Ayçıl'a karışma hakkı olmadığını -üstelik tim arkadaşlığı dışında bir ilişkileri yokken- ama yine de karşısında ki kadına birinin bakma ihtimali katlanılabilir gelmiyordu.
"Ama yine de... Biri sana baktıktan sonra gözlerini oysan da sadece için rahatlar." diye de saçma bir şekilde devam etti.
"İstediğimi giyerim." dedi Ayçıl kendinden emin bir ifadeyle. Kimsenin ona karışmasına tahammülü yoktu. Bu karşısındaki adam da olsa!
"Giyersin zaten, İz Asker!" Ayçıl'ın dudağının kenarı yukarı kavislendi. "Senden sadece bir şey rica edeceğim." dedi Pusu, bıkkınlıkla.
"Rica?"
"Evet rica."
"Bir karşılığı olacağını biliyorsunuz ama değil mi?" diye sordu emin olmak isteyerek.
Sinirle soludu. "Evet!" diye tısladı dişlerinin arasından.
"Neymiş?" dedi Ayçıl.
Pusu alt dudadığını ısırdı. Hayatında böyle bir kadın ne tanımış, ne de görmüştü. Farklı bir kadındı.
"Üstündekileri, askeri üniformalarınla değiştir. Ricam bu!" dedi tek nefeste. Neden bu kadar zorlanmıştı ki? Oysa ki emirde verebilirdi.
Ayçıl'ın kaşları anlamazca çatıldı. Bu adam ne istiyordu üstündekilerden? Salak bir kadın değildi. Kendisini kıskandığının farkındaydı ama neden? Kıskanmasını anlıyordu ama neden kıskandığını anlamlandıramıyordu.
"Bu mu?" diye sordu küçümseyeci bir tavırla.
"Evet bu, hem neden sorguluyorsun ki? Bu işte ricam." dedi takâtinin kalmadığını belli eden bir ses tonuyla.
"Yok komutanım, sorgulamıyorum. Tamam, değiştireceğim ama dediğim gibi; şartım var." dedi muzip bir tavırla. Sıra ona gelmişti ve bundan çok zevk alıyordu.
"Neymiş?" diye sordu omuzlarını dikleştirerek.
"İsminiz," dedi tek kaşını kaldırarak. Aşırı zevk alıyordu bundan. "İsminizi," dedi ve duraksadı. "Söyleyeceksiniz." Fısıldadı. Komutanına emir mi vermişti?
"Yuh!" dedi Pusu. Hayatında hiç bu kadar tuttuğunu koparan bir insan görmemişti. Hayır yani, kadın esir hayatından kurulduktan dakikalar sonra bile, yine aynı soruyu sormuştu. Üstelik tek bir ismini öğrenmek ona yeterli gelmemişti. Ne istiyordu bu kadın yahu! Hayır yani, ne yapacaktı Pusu'nun ismini?
"Söyler misiniz, komutanım. Siz söyleyin, bende gidip anında üzerimi değiştireyim." dedi şart koşarak.
"İsmimi öğrenince ne yapacaksın?"
"Doğrusu onu hiç düşünmedim. Ama yine de ben öğrenmek istiyorum. Sonuçta sizin isminizi üstleriniz dışında bilen tek asker olacak olmam, bence iyi."
"İyi mi?" diye sordu şaşkınlıkla.
"Hı hı!" diyerek başıyla da onayladı.
"İsmimi öğrenince gidip üzerindekileri değiştirecek misin?" diye sordu emin olmak isteyerek.
"Şüphe mi düştü sözüme? Teessüf ederim, kelimelerim teminatımdır." Kendinden emindi. Onun sözü sorguya düşemezdi, düşmesine neden olacak hiçbir eylemde bulunmazdı.
"İsmim," diye fısıldadı bir Acun Ilıcalı edasıyla. Bir araya reklam girmediği kalmıştı, yakında o da olabilirdi tabii.
"İsmin?"
Ayçıl'ın içi heyecanla dolmuştu. Sanırım şu sıralar çok fazla ya da her şeye heyecanlanıyordu. Kendisine çeki düzen vermesi gerekiyordu en yakın zamanda.
"Kuntay Pusu Tunga."
_____________
~Bölüm Sonu~
