34. bölüm · KIZIL ÇELİK
🔗3.1🔗
"Pusu!"
Gözümden bir damla yaş düştü günler sonra ilk defa. Dudaklarıma süzüldü ve kendi tuzlu gözyaşımın tadı ağzımda yayıldı. Sesimi duyduğu anda etrafa bayık ve sıkkın bakışlar atan kahve hareleri saniyesinde beni buldu. Baştan aşağı titredim çünkü haftalar sonra ilk defa kahve gözlerini görmek kalbim adına hiç iyi değildi.
Koyu kahvelerini görmüştüm ya, işte şimdi mutluydum.
İçime kor gibi bir ateş düştü o anda. Mahcubiyet ateşiydi bu. Utançla yanaklarım kızardı. Beni kurtarmak için hayatını tehlikeye atmıştı ve haftalardır bu hastanenin farklı yerlerinde yaşam mücadelesi veriyordu.
"Büke," Üç hafta sonra onun sesini ilk defa duymak içimde bir yerlere dokundu. Özlemiştim. Sesini... bakışlarını... Kısacası her şeyini, her şeyiyle özlemiştim onun. Kısa sürede o kadar bağlanmıştımki ona, üstelik sadece bağlanmaklada kalmamıştım. Daha fazlası... Aşık olmuştum.
Doktorun ve hemşirenin burada işi bitmiş olacak ki bana kısa bir baş selamı vererek dışarı çıktılar. Bakışlarımı zorlukla Pusu'dan çekerken odanın içinde gezdirdim. Oda zaten küçüktü ve Kızıl Çelik timiyle birlikte Enisa ile Yarbay Turan'ın da burada olması odayı kalabalık yapmıştı. Dudaklarımı büzerek timdeki askerlere bir baş selamı verdim ve aynı şekilde karşılık aldım.
"Ee komutanım, ölümede fake attığınıza göre, sizin evlenme vaktiniz geldi, geçiyor." Demir'in kısaca geçmiş olsun demek yerine söyledikleri odada sessiz kıkırtılar yarattı. Kızıl Çelik timi komutanından çekindiği için ve saklayarak gülerken, Yarbay Turan ve Enisa kahkaha atıyordu.
Bense sadece tebessüm ettim. Eğer evleneceği kişi bir başkasıysa o vakit bir zahmet geçsindi. Ya da ben onu geçirirdim.
Pusu genel olarak takındığı ciddi ve kaşları çatık haliyle Caner'e karşılık verdi. "Bana bak lan, sana buradan bir geçiririm fake mi, real mi anlayamazsın. Fayanslarda izin çıkar, temizlenmesine de izin vermem ibret-i alem diye kalırsın orada." Verdiği şaka karışık ciddiyet içeren cevap benim sesli gülmeme neden olurken timdekilerde artık kendini tutamayrak kahkaha attı.
"Komutanım, siz beni çok ama çok yanlış anladınız herhalde. Ben sizin iyiliğiniz için söylüyorum, yakışıklı, karizmatik ve kadınların dibi düşecek bir adamsınız ama beş, bilemediniz altı yıla bu halinizden eser kalmaz. Evde kalırsınız maazallah!" Ciddi misin der gibi baktı ona karşısındaki adam. Gerçekten Caner'in her kahvaltıda en az iki porsiyon yürek yediğini düşünüyordum. Aksi taktirde bu cahil cesaretinin kendisine nereden geldiğine dair bir açıklaması olamazdı.
"Lan oğlum, sen kahvaltıda yürek mi yiyorsun? Bas git gözüm görmesin seni!" Hiddetle diklendiğinde Caner etkilenmemiş gibi omuz silkti ve elindeki bir kutu çikolatayı birkaç adım atarak komedinin üzerine bıraktı.
"Bu ne, Demir?"
"Çikolata komutanım. Hasta ziyaretinde ne götürülür bilmediğim için çikolata getireyim dedim. Hem tadını beğenirseniz sizin kız istemenizde de bundan alırız. Pahalı da bir şey bu." Pusu dişlerini birbirine sürterek tiz bir ses çıkarttı. Sanırım gittikçe sinirleniyordu ama Caner sadece çikolata getirmişti. Yani onu düşünmüştü.
"İyi etmişsin, eyvallah ama getirmen gereken şey bu değildi."
Merakla sordu. "Nedir komutanım?"
"Çelenk,"
"Anlamadım."
"Senin gibi birinin cenazesi herhangi bir şekilde mi olsun, oğlum? En sevdiğin çiçeklerden kendine bir çelenk yaptırmalıydın ki farkını ortaya koyasın. Arkandan, 'herkes gibi gitti.' demesinler diye diyorum."
Caner'in beti benzi atarken yutkunma sesini ben bile duydum. Arkasını dönmeden geri adımlar atarken omzuma çarptı ve korku dolu gözlerle daha fazla oyalanmadan odayı terk etti. Birkaç dakika önce çıksaydı daha iyi olabilirdi bence.
Bakışlarımı tekrar Kızıl Çelik timine çevirdim. Vera yerde olan bakışlarını Pusu'ya çevirerek, "Geçmiş olsun, Komutanım," dedi.
"Eyvallah," diye yanıt verdi o da.
Timdeki diğer herkeste geçmiş olsun dileklerini sunarken sıra bana gelmişti. Neden Yarbay Turan benden önce bunu yapmıyordu ki? Ben herkes gittikten sonra onunla konuşacaktım. Gerçi Yarbay Turan geçmiş olsun demezdi ki herkes gibi. O, "Lan oğlum, o an at gözlükler mi takıyordun? Niye görmedin tehlikeyi?" diye azarlardı.
Pusu sabırsız bakışlarını bana dikerek sert bir nefes verdi. Anlaşılan o da benimle yalnız kalmak istiyordu.
"Abiiii," diyerek geldiğimden beri onuncu kez kollarını abisine dolayan Enisa yine aynısını yapmıştı. "Seni çok özledim." dedi gözleri dolu dolu.
Pusu bakışlarını benden çekerek kız kardeşine çevirdi. "Bende abicim, bende." Oysa ki onun kaç gündür burada olduğunu bildiğini bile sanmıyordum. Bilinci kapalıda olsa kalbi özlemiştir belki. Yirmi bir gündür Enisa ile buradaydım ve aralarındaki abi-kardeş ilişkisini az çok tahmin edebiliyorum.
Enisa zar zor abisinden çekilirken Yarbay Turan birkaç adım atarak Pusu'nun yanında bitti. Yarbayın yanına adımlamasıyla yatağında tam olarak oturma pozisyonunu alırken yüzü saniyelik olarak acıyla kasıldı. Yarası acımış olmalıydı ve onunki acıdığında benimde canımın yandığını hissettim.
Aşk böyle bir şey mi?
Yarbay benim tahmin ettiğimin aksine onu timinin önünde azarlamak yerine omzuna hafif bir sille çakararak, "Geçmiş olsun, evlat," dedi ve o da Caner'in arkasından çıktı.
Şimdi ise çıkması gereken timin geri kalanıydı. Merak ediyorum ne zaman çıkmayı düşünüyorlar acaba? Sabırsızca herbirine bakarken bakışlarımı Altay Komutanın üzerinde durdurdum. Ona timi çıkarması için umutla bakarken o bana muzipçe gülümsedi.
"Tim, gidiyoruz." dediğinde rahat bir nefes verdim. Başta Kerem olmak üzere hepsi kapıya yönelirken Altay Abi yanıma adımlayarak kolunu omzuma attı. "Hadi Teğmen, çıkıyoruz." Bende mi?
"Bende mi?" diye sordum safça. Hem ben daha geçmiş olsun bile diyememiştim.
"Sen timden değil misin, abim?"
"Ama..."
"Aması, maması yok, hadi!"
Bu bana reva mıydı ya? Sevdiğim adamdan beni ayırıyorlardı resmen. "Abi ben kalayım, daha geçmiş olsun bile demedim." Umutla Yüzbaşımıza baktığımda onun çatık kaşları eşliğinde bize baktığını fark ettim. Bakışları direkt olarak Altay Tuna abinin omzumdaki kolundaydı. O kolu koparıp atmak ister gibi bakıyordu.
Altay Komutanda bu bakışları fark etmiş olmalı ki omzumdaki kolunu usulca benden çekti. "Hadi, de geçmiş olsun da gidelim." Ben sevdiğim adamla yalnız olmak istiyorum ama!
"Abi siz gidin, ben gelirim."
Bana sanki Pusu Komutandan intikam almak ister gibi baktı lakin bizden başka birinin ani çıkışıyla bu parıltılar kayboldu. "Altay Tuna hadi, gidelim biz artık." Vera bana kurtarıcımmış gibi bakarak Altay Komutanımı çeke çeke dışarı çıkardı. Rahat bir nefes vererek kapının kapanmasını bekledim.
Dudaklarımı birbirine bastırarak bakışlarımı direkt olarak Pusu'nun koyu harflerine diktim. "Enisa, hadi bizi yalnız bırak abicim." Enisa'da onu onaylayarak odadan çıktığında derin bir nefes aldım. Ben ona utandığım için kaçamak bakışlar atarken o, beni daha da utandıracak bir şey yaptı.
"Yanıma gel, Büke," Yana kaydı ve yatağında boşluk bırakarak bana baktı.
Ayaklarım benden bağımsız ilerlerken direkt yanına oturmak yerine çapraz olacağımız şekilde yatağına oturdum. Dudaklarımla dişlerime eziyet ederken elimi tuttu ve dudaklarına götürdü. "İyi misin?" diye sordu derin bir nefes alarak.
"Bu soruyu benim sormam gerekmiyor mu?" diye sordum merakla. Benim bir şeyim yoktu, günler sonra bilinci açılan kişi kendisiydi.
"Bizde çoğu şey ters işliyor, bilirsin." dedi göz kırparak. Onu başımla onayladım.
"Ben iyiyim, sen nasılsın." dedim ve hemen ardından ekledim.
"Pusu, ben sana karşı çok mahcubum. Anlamıyorum, neden önüme atladın? O kurşunun hedefi sen değildin ki, neden böyle bir şey yap-" Devamını getirmeme müsaade etmeyerek sözümü kesti.
"Tartışılacak bir konu değil, olması gereken oldu." Hayır, olması gereken olmamıştı. O kurşunun hedefi bendim ve beni bulması gerekiyordu. Geçiştirilip, herhangi bir şekilde kapatılacak bir konu değildi ama gözlerini açalı daha yarım saat bile olmadığı için bu konuyu bir daha açmak üzere erteledim.
"Sen hiç uyumadın mı?" diye sordu önüme gelen bir saç tutamını kulağımın arkasına sıkıştırırken.
"Uyudum."
Sert bir nefes verdiğini işittim. Çok olmasa da uyumaya çalışmıştım ama göz altlarımda mor halkalar oluşmuş olmalıydı. "Büke'm," Hitabı karşısında kalbim sekteye uğrarken, "Hı?" diye yanıt verdim.
"Kaç gün oldu?"
"Yirmi bir gün oldu." Bakışlarımı kaçırdım.
"Karar verildi mi?" Gerçekten mi? Daha uyanalı yarım saat bile olmamıştı ve sorduğu ilk sorularda benimle ilgiliydi. Ben bu adam için ne tür bir iyilik işlemiş olabilirdim ki?
"Hayır, sen vurulunca Yarbay Turan bağlantılarını kullanarak bir aylığına karar toplantısını ertelettirdi." Gözlerim doldu. Bu toplantı, benim geri kalan tüm hayatımı etkileyecek, hatta belki de ikinci defa tahmin ettiğim tüm kaderimi değiştirecekti.
Babam bir vatan haini çıktığında benimde başım belaya girmişti çünkü hem kızıyım, hem de yıllar öncede benim tesise girmeme bir şekilde yol açan kendisiydi. Zaten çok yakın zamanda üsteki askerlerden ikisinin köstebek çıkması sorun yaratırken, benimde bir vatan haini olmadığım meçhuliyet taşımaya başlamıştı.
Yirmi gün önce yapılması gereken toplantı, üyelerin birinin -Pusu- hastanelik olmasıyla Yarbay Turan sayesinde ertelenmişti. Lakin toplantıya az bir zaman kalmıştı ve ben Pusu'nun yaşamı dışında yirmi bir gündür hiçbir şeyi umursamadığım için aklımdan çıkmıştı
Gözümden akmak için direnen yaşları geri iterek anlık bir cesaretle kollarımı ağırlık yapmayacak şekilde Pusu'nun boynuna doladım. Anında o da kollarını belime sardı ve beni kendine çekti. Nefesini boynumda hissederken boynuma sert bir nefes verdiğini hissettim.
"Hadi uyuyalım." Söyledikleriyle gözlerim şok içinde aralandı ve kollarımı ondan çektim. "Ne demek uyuyalım?" diye sordum şaşkınlıkla.
"Doktor dinlenmemi söyledi, belli ki seninde ihtiyacın var." Dudağımı ısırarak biraz düşündüm. Onunla birlikte heyecanımdan dolayı uyuyabileceğimi sanmıyordum. Taş kesilir kendimi rezil ederdim.
"Günah!" dedim aklıma gelen ilk bahaneyle.
"Niye bir şey mi yapacağız? Korkma, bende evlenmeden olmaz diyorum, sadece uyuyacağız nesi günah?" Boğazıma tükürük kaçtığı için ben öksürürken Pusu yüzünde ki muzip tavırla komedinin üzerindeki sürahiden su doldurdu ve bana uzattı. Uzattığı suyu oyalanmadan alarak bir dikişte bitirdim.
"Nasıl yani?"
"Ha, senin için nikah çokta önemli değilse beklemeyelim, hemen şimdi hocayı çağırayım dini nikahı kıysın." Ne diyordu bu adam böyle? Amacı beni bu genç yaşımda kalpten götürmekse aynen böyle devam etsin, doğru yolda.
"Be... Ben..." Dudaklarındaki gülümsemeyle beni yarası olamayan tarafına çekti ve kendisiyle beraber uzandırarak üzerimizi örttü. Saniyeler içinde boynumda onun nefesini hissederken ben hâlâ girdiğim şokun içinden çıkamamıştım.
***
"Pusu! Saçmalama, doktor en az üç gün müşahede altında kalmalı, dedi!"
"Hatun ben iyiyim, ne diye endişe ediyorsun ki? Ben hastanede kaldığım sürece iyileşemem." Bu adam beni gerçekten çıldırtacaktı.
Pusu beni yanına çekip uyumamı söylediğinde ilk iki dakika uyuyamayacağımı düşünsemde sonrasının karanlıktan ibaret olması çabucak bilincimin kapandığını gösteriyordu. Ben sevdiğim adamın kollarında, onun kokusuyla birkaç saat deliksiz uyuduğumu zannederken uyandığımda saatin sabah altı olduğunu öğrenmiştim. Neredeyse on saat deliksiz uyumuştum ve hayatımda yaşadığım en rahat uyku deneyimiydi.
Uyanmam güzelde olsa uyandıktan sonra her şey sarpa sarmıştı. Yarbay Turan arayıp, bize toplantının üç gün sonraya çekildiğini söylediğinde telaşla bunu Pusu'ya söylemiştim ama keşke söylemeseydim. Adam hışımla kalkmış, üsse gitmek için taburcu olmak istemişti. Yapması gerekeni yaparak doktoru onun taburcu olmasına izin vermediğinde bağlantılarını kullanarak kendini taburcu ettirmişti.
Delirecektim! Ya dikişleri patlarsa? Bir insan kendi canını hiç mi düşünmez? Hiç düşünmüyordu bu deli adam. "Ya hayır!" dedim sertçe. İyileşmeden hastaneden çıkmasına izin vermezdim. Daha uyanalı şunun şurasında yarım gün bile olmamıştı. Merak ediyorum hangi kafayı yaşıyordu.
Sırtına çantasınıda takarak derin bir nefes aldı. Bakışlarını bana dikerek, "Hadi gidelim." dedi rahat rahat. Olay çıkarmama ramak kalmıştı.
Kollarımı birbirine doladım. "Nereye Hatun?" diye sordum onun sesini taklit etmeye çalışarak. Bana dünden beri Hatun diye sesleniyordu ve asla hoşlanmadığımı söyleyemezdim. Çok hoş bir hitaptı ama bu, şu anda ona karşı kullanmaktan çekineceğim anlamına gelmiyordu.
"Vayyy," dedi kafasını aşağı yukarı sallayıp, dudağını büzerek. "Yakıştıramadım Hatun, daha özgün bir ikna yöntemi beklerdim. Taklit," Dilini damağına vurdu. "Fazla klasik."
"Pusu!" dedim dişlerimin arasından ama o arada Pusu hızlı adımlarla odadan çıkmıştı. Hemen peşinden gittim. Çıldıracaktım!
"Konuşmayacak mıyız?" Cevap vermek yerine arabanın camından dışarıyı seyretmeye devam ettim.
"Ayçıl,"
"Komutanım, şu anda konuşmamızı gerektirecek bir durum yok. Eğer bir şey söylemek istiyorsanız buyurun, dinliyorum sizi." Yüz ifadesini görmüyordum ama kaşlarını çattığından adım kadar emindim.
Ben onu umursamamaya devam ederken o yeniden sertleşmiş sesiyle arabayı kullanan Taylan'a seslendi. "Taylan!" Sesi fazlasıyla sert çıkarken, hıncını Taylan'dan çıkarmak istiyor gibiydi.
"Klimayı aç lan, üşüdü Teğmen!" Sesindeki imayı anlıyordum ama takılmadım. Umurmazlıktan gelmeye devam ettim. Aklını başına devşiremesi gerekiyordu, insan kendi canını, sırf hastanede kalmamak için hiçe sayar mıydı? Yanımdaki dağ ayısı gayette sayıyordu!
Daha önce hiç gelmediğim Pusu'nun oturduğu siteden içeri girdiğimizde meraklı bakışlarımı etrafta gezdirdim. Fazlasıyla büyük bir siteydi ve buradan bile evlerinin içininde büyük olduğu anlaşılıyordu. Sakin ama tek kişinin kalacağı türden evler değil gibiydi.
Bildiğim kadarıyla kız kardeşi Enisa bu ilçede yaşamıyordu. Belki de yanına sürekli arkadaşları kalmaya falan geldiği için büyüktü. Acaba bu arkadaşların içinde cinsiyeti kadın olanlarda var mıydı? Olabilirdi, neticesinde ben medeni bir insandım.
Demeyi çok isterdim ama asla medeni değildim. Farklı cinsten iki arkadaşın aynı evde kalması hiçte normal değildi bir kere! Ah, ben ne yapıyordum? Saçma sapan bir şekilde havadan sudan kapıp kafamda senaryolar kurmaya da başlamıştım. Böyle olmazdı ama!
Pusu'nun oturduğu bloğun içine adım attığımız anda karşımıza bir kadın çıktı. Pusu'nun kolumdaki eli baş parmağıyla olduğu yeri okşarken ben oyalanmadan bir adım attım ki kadının sesi duraksamamıza neden oldu. Aynı anda Pusu'nun diğer tarafında olan Caner'de durmuştu.
"Aaa," dedi kadın abartı bir tavırla. "Bu ne güzel bir tesadüf, neredeyse bir aydır görmedik seni, bir şey mi oldu?" Tek kaşımı havalandırarak kadını baştan aşağı süzdüm. Sarı saçlarının dip boyası gelmiş, orta kilolu, uzun boylu, kahverengi gözlü dikkat çekici bir kadındı. Fakat benim dikkatimi çeken şey kadının senli benli konuşma biçimiydi. Neydi bu yakınlık? Bir komşuluk bu kadar yakınlık mı gerektiriyordu ki? Görevlerden zaman buldukça komşularıyla vakit mi geçiriyordu bu adam? Şahsen ben komşularımı doğru dürüst tanımıyordum bile.
"Bir şey olduğu yok, Yıldız Hanım. İşim gücüm var." Açıklama yapması sinirimi bozsada araya koyduğu hanım sınırı birazda olsa rahatlatmıştı beni. Belki de kadın bu konularda fazla rahattı ve sadce Pusu'ya özel değil, herkese karşı böyle samimiydi.
Ya da sadece Pusu'yaydı ve o da sadece bizim önümüzde hanımı eklemişti. Böyle bir şey ihtimal dahilinde bile olamazdı çünkü Kuntay Pusu Tunga böyle bir adam değildi ama bu trip atmamam için bir neden değildi. Zira ona fazlasıyla sinirliydim.
"Hmm, özlettiniz kendinizi. Bu arada kardeşleriniz sanırım." dedi bakışlarıyla sırayla ben ve Caner'i baştan aşağı süzerek.
"Kardeşim ve sevgilim." Kolunu tuttuğum adamın söyledikleriyle kadının yüzünde bariz bir şaşkınlık yer buldu. Yutkunduğunda bakışları beni buldu ve memnuniyetsizce beni yeniden baştan aşağı süzdü. Sanırım sevgilimin bekar olduğunu sanıyordu.
"Bekar olduğunu mu düşünmüştünüz?" diye sordum.
"Yani, daha önce hiç görmedik birileriyle gidip geldiğini. Ondan biraz şaşırdım, maruz görün." Yapmacık bir şekilde onu onaylarken daha fazla burada durmak istemediğim için Pusu'nun kolundan çekiştire çekiştire ilerletmeye başladım. Saniyeler içinde bana uyarak kadının yanında geçip gittik.
"Oha!" Asansöre biner binmez Caner'den bir şaşkınlık nidası döküldü. "Komutanım, Ayçıl, inanamıyorum siz sevgili misiniz?" Şaşkın bakışlarına aynı şekilde karşılık verdim. Mal bile anlardı şu zamana kadar aramızda bir şeyler olduğunu.
"Sus!" dedik yanımdaki adamla aynı anda. Birazdan yalnız kaldığımızda onunla ya hiç konuşmayacak, ya da her şeyin bir bir hesabını soracaktım. En başında da önüme atlamasının hesabını. Tamam, bende onun önüne atlardım ama o benimkine atlasın istemezdim.
"Tamam," dedi Caner omuzlarını indirip kaldırarak. Fakat dediğimizi yapıp susmadı ve ekledi. "Demek bu yüzden size bulduğum kısmetleri geri çeviriyordunuz. En sonki kıza 'Bacım bir git işine.' demiştiniz sebebi bu muydu? Demekki neymiş? Kısmeti yakında atamak lazım." Sinirden gözümün dönmesine ramak kalmıştı. Nasıl yani? Bu adam evlenin falan demekle kalmayıp, direkt olarak ona kısmet mi bulmuştu?
Elimle fevri bir hareketle asansörü en yakın olduğumuz yedinci katta durdurduğumda ikili bana şaşkınlıkla bakıyordu. Asansörün kapısını açarak Caner'e yöneldim. "Çık Caner!"
Aslında o kadarda takılacağım bir şey değildi. Caner'in taşkınlıklarından biriydi ama gitmesini istememin bir değer sebebide Pusu'yla yalnız kalmak istememdi. Tabii ki de bunu dile getiremeyecektim. Lakin bahaneylede olsa kovmadığım sürece bu adamın gideceği yoktu.
"Eşyalar," Devamını getirmesine izin vermeden elinden iki poşetide alarak ona "nazikçe" yol gösterdim.
Tam Caner asansörden çıkacaktı ki Pusu'nun sesiyle duraksadı. "Enisa nereye gitti biliyor musun?"
"İlaçlarınızı almak için indi. Birde birkaç ihtiyacı varmış." Onu başıyla onaylayınca Caner gitti ve bende arkasından tuşa basıp kapının kapanmasını sağladım.
Enisa hastaneden çıktığımızda dünün aksine fazla sessizdi ve yolculuğun yarısında Caner'den onu bırakmasını rica etmişti. Pusu merak etsede kardeşine bir şey sormamış, bir şeye ihtiyacı olursa aramasını tembihlemişti.
Bakışlarım asansörde yanımda duran adam dışında her yere uğruyordu. Dudaklarımı büzerek klasik her apartmanda olan asansörü boş boş süzmeye devam ettim. Ona bakmamaya bir süre kararlıydım.
On birinci kata ulaştığımızda hiç oyalanmadan dışarı çıktım ama duraksamak zorunda kaldım. Katta dört daire vardı ve hepsinde bakışlarımı gezdirdim. Üçünün önünde renkli terlikler, ayakkabılar, hatta iki tanesinde kapı süsü varken bir tanesinde hiçbir şey yoktu. Oyalanmadan o kapıya yöneldim. Pusu'nun tek yaşadığını hesaba katarsak kapısının önünde hiçbir şey olmamasını normal karşılıyordum.
Fakat bizim kapının önü Boncuk sağ olsun hediyelik eşya dükkanı gibiydi. Nasıl boş zaman bulup böyle şeylerle uğraşıyordu bilmiyorum ama evimizin içininde pek sade olduğu söylenemezdi.
Pusu'nun yanımda bitip cebinden çıkardığı anahtarla kapıyı açmasını bekledim. O da sessizdi. Benim konuşmadığımı anladığında o da sessizleşmişti.
"Ayakkabıların kalabilir." Ona yüzümü buruşturarak baktım. Cidden mi? En hoşlanmadığım şeylerden biriydi eve ayakkabısız girmek ama kapı açılınca neden böyle dediğini anladım. Buradan sadece koridor ve mutfak gözüküyordu ve ikisinde de halı olmamakla birlikte parkeler toz tutmuştu.
Onu dinleyerek ayakkabılarla içeri girdim ve elimdeki poşetleri pormantoya bırakarak onu beklemeden mutfağa adımladım. Eğer dolapta bozulmamış bir şeyler varsa amacım ona çorba yapmaktı. Dolaba yöneldiğimde ne bekliyordum bilmiyorum ama bomboş bir buzdolabı beklemiyordum.
"Genelde ya dışarıdan, ya da üste yemek yerim. Evde yemek pişirdiğim zamanlar çok nadirdir." Arkamda duyduğum sese cevap vermek yerine başımla onayladım ve buzdolabının kapağını kapatarak arkamı döndüm. Fakat tam o anda birkaç adımda yanımda bitti ve kollarını iki yanımdan buzdolabına dayayarak beni hapsetti.
"Ne yapıyorsun?" diye sordum çatık kaşlarım eşliğinde.
"Daha ne kadar devam edecek bu?" Bunu gerçekten soruyor muydu? Daha bir saat bile olmamıştı ve o bunu fazlasıyla hak ediyordu.
"Seni anlamıyorum. Devam edecek olan şey nedir Kuntay Pusu?" Anlamazlıktan geldim onu.
"Sorun ne? Seni anlamıyorum. Hastaneden çıktım diye mi?" Gözlerime ıstırapla baktığında onunla bir saatlikte olsa küsmem canını yakmış gibiydi. Oysaki benim onun canını yakmak gibi bir niyetim yoktu ki. Amacım aklını başına almasıydı. Ölümden dönmüştü ve akıllanması gerekiyordu.
"Sadece o değil, kurşunun önüne atlamanda ayrı bir mesele. Tamam, askeriz, canımızı diğerleri kadar istesekte önemseyemiyoruz ama sen umursamıyorsun bile, Pusu!" Sakindim bunları söylerken. Fakat acıda çekiyordum. Gözlerimin dolmasına engel olamamıştım.
"Konu sen isen canım umurumda olmaz evet. Emin ol o kurşun ben yerine sana saplansaydı çok daha fazla acı çekerdim. Olması gereken oldu derken ciddiydim. Sevdiğim kadına saplanacak kurşunun, sonum olmasını yeğlerim." Gözümden bir damla yaş süzüldü ve onun bakışları dudağımda duran o yaşı takip etti.
"Ama..." Devam etmeme kesin bir dille müsaade etmedi.
"Aması, maması yok! Ciddiyim. Sen ne yapardın, çok sevdiğin birinin hayatı tehlikedeyken canın umurunda olur muydu?" Olmazdı. Başımı sağa sola salladım bu yüzden.
"Pusu," Elimi kalbinin üzerine götürdüm. Elimin altındaki kalbin attığını hissetmek ister gibi birkaç saniye gözlerimi yumup huzuru buldum. Yaşıyordu, dualarım kabul olmuştu ve elimin altında olan bu kalp hâlâ atıyordu. Şükür sebebimdi. "Bu can artık sadece sana ait değil. İkimizin. Ve ben canım acısın istemiyorum. Canıma sahip çık, yakma." Bir damla daha aktı.
"Sen," diye fısıldadı. İnanamaz gibiydi. "Beni seviyorsun?" Gerçekten sorguluyor muydu?
"Pusu ben seni çok seviyorum." İşte o an kopma noktası olmuş gibi elleri yanaklarımı buldu ve usulca dudaklarımızı birleştirdi. Acemice, sindire sindire beni öpmeye başladığında aynı şekilde ona karşılık verdim. Hayatımdaki en güzel anlardan birini yaşıyordum. İlk öpücüğümü sevdiğim adamla yaşıyordum ve bu... Benim için çok özeldi. Üstelik ilkleri genel olarak önemsememe rağmen.
Dudakları nazikçe dudaklarımı ele geçirirken ona sadece teslim oluyordum. Aramızdaki bağ her geçen saniye daha da güçleniyordu ve benim ona olan aşkım her geçen saniye daha da artıyordu. Şu anda zaman dursun isterdim. Ama zaten bizim için her şey susmuştu, sesler, sözler, insanlar ve daha nicesi... Sadece ikimiz vardık.
Onun kapanan gözleriyle benim gözlerimde daha fazla direnmedi. Bir elim yanağına gidip sakallarını okşarken yanağımda bana ait olmayan bir damla ıslaklık hissettim. İlk başta anlamadım ama, Pusu ağlıyordu.
Zar zor geri çekildiğimizde gözlerimi araladım. Göğüs kafeslerimiz hızla inip kalkıyordu. "Büke'm," diye fısıldadı. "Seni çok seviyorum." Ve tekrar buluştu dudaklarımız.
O an bizim için bir milattı. Aşkımızın miladı.
________________________
🔗 Bölüm hoşunuza gittiyse beğenmeyi unutmayın. Sağlıcaklaaa!
