21. bölüm · KIZIL ÇELİK
🔗2.1🔗
|Ayçıl Büke Karahanlı|
"Kuntay Pusu Tunga."
İsmi gerçekten çok güzeldi ve nedenini bilmediğim bir şekilde kalbim hızlanmaya başlamıştı. Nedensizce içimi tarifsiz bir his sarıp sarmalamıştı ve ismini öğrendiğimden mi bilinmez kendimi daha mutlu hissediyordum. Daha mutlu ve daha iyi. Evet, ben Kuntay Pusu'nun yanındayken kendimi daha iyi hissediyordum. Rahat olmak doğru bir tabir olmazdı ama daha rahat ve güvende...
O, benim için timde ki diğer askerlerden farklıydı sanırım. Sebebi tam olarak belli değil ama ben onun yanında olmayı, onunla konuşmayı ve sohbet etmeyi seviyordum. Onun yanında olmak beni mutlu ediyordu ve onu görmediğim zamanlarda bile hayali gözlerimin önüne düşüyordu. Sanırım ben ona çekiliyordum...
Duyagularım gerçekti ve ona çekiliyordum. Aşk denilincek kadar çok ve yoğun değillerdi ama duygu ve düşüncelerime hakim olamıyordum. Özellikle de onun adını duyduğunda, kafesinden kaçmak isteyen bir kuş misali göğüs kafesimi döven kalbime.
Sanırım ona çekilmekten daha fazla hisler besliyordum. Galiba ondan hoşlanıyordum. Galiba değil, ben ondan hoşlanıyordum ve bundan eminim. Zira onun ismini duyunca hızlanan kalbimin, kendisini görünce telaştan dünyanın en sakar insanına meydan okumama sebep olan ellerimin başka bir açıklaması olamazdı. Örneğin dün yaşadıklarım gibi.
Dün Pusu, ah Kuntay Pusu bizi sabahın en erken saatlerinde idmana çağırmıştı. Saatler süren idmandan sonra yemekhaneye her zamanki gibi birlikte gitmiştik. Fakat bizden bir dakika sonra gelen ve hemen yanıma oturan Kuntay Pusu yüzünden elimdeki çatalı yere düşürmüştüm. O anda timdekiler derin bir sohbete daldığı için fark etmemişti ama ben, Kuntay Pusu'nun maskesinin hafifçe gerilmesinden bana güldüğünü anlayabilmiştim. Fazlasıyla rezil bir andı ve eğer o anda yüzümde maske olmasaydı, yanaklarımın kızarmasından dolayı o utandığımı anlayabilirki. Ki zaten anlamış olma ihtimali bile vardı.
Dudaklarımı birbirine bastırarak yanımdaki sandalyede oturan adama diktim gözlerimi. Sözümü tutmuş ve ismini söyler söylemez gidip üzerimdekileri üniformamla değiştirmiştim. Aslında spor yapmak için giydiğim kıyafetlerin bir sakıncası ya da fazla açık olduğunu düşünmüyordum. Spor için uygunlardı nihayetinde.
Spor salonuna geri döndüğümde beni üzerindekilerini üniformalarıyla değiştirmiş bir adet Yüzbaşı Kuntay Pusu karşıladı. Yüzüne her zamanki ciddiyetini takınmıştı ve bana, "Yeni bir görev var, Yarbay Turan incelememizi istiyor. İstersen diğerleri gelene kadar dosyayı inceleyebiliriz." demişti. Bende hafiften heyecanlı bir şekilde kabul etmiştim. Eski timimdeyken bu kadar hızlı görev gelmiyordu. Aksine bazı zamanlarda -özellikle uzun süreli görevlerden sonra- iki ay boyunca görev almadığımız oluyordu. Fakat burada farklıydı. Öyle ki, diğer görevin bitiminin daha ikinci haftasına yeni gitmiştik.
Yeni görevi daha incelemeye başlamamıştık. Pusu ve ben yan yana oturuyor, dosya ise masada, tam ortamızda açılmayı bekliyordu. Aramızda biraz mesafe vardı ama uzaktan bakıldığında çok fazla belli olacağını düşünmüyordum.
Bakışlarımı ondan kaçırarak boğazımı temizledim. Zaten yanında olduğumda atış hızı arşa çıkan kalbime söz geçiremiyordum, bakışlarımı da özgür bırakmamam gerekiyordu. Aksi taktiri iyi olmazdı.
Elimi dosyanın kapağına atarak başımı yanımdaki adama çevirdim. "İsterseniz başlayalım, komutanım?" dedim ve yutkundum. Koyu kahverengi gözlerini tam olarak gözlerime dikmişti ve buradan bakınca çekmeye de niyeti yokmuş gibiydi.
Cevap vermedi ve bunun yanında gözlerini de çekmedi. Böyle olmazdı ama şimdi kaçıp gidecektim buradan.
"Komutanım," dedim ısrarla, yine cevap gelmedi.
"Komutanım!" diye de ısrar ettim. Hadi ama neden cevap vermiyordu?
"Hı?" dedi gözlerini üzerimden çekmeden.
Tam ağzımı açıp konuşacaktım ki buna engel oldu; "Biliyor musun, gözlerin kahverengi değil." dedi, gözleri gözlerimdeyken.
"Bilmiyorum." dedim. Gözlerimin kahverengi olduğunu düşünüyordum oysa ki.
"Gözlerin ela." dediğinde nutkum tutuldu. Gözlerim şaşkınlıkla aralandı ve ellerim heyecandan birbirine kenetlendi. Gözlerimin ela olduğunu bilmiyordum ya da daha doğrusu hiç sorgulamamıştım. Hayatımda ilk defa biri bana göz renginin ela olduğunu söylüyordu ve bu kişi yanımdaki sandalyede oturan adam, komutanımdı.
"Hah?" diye fısıltı gibi bir ses firar etti dudaklarımdan. Şaşırmıştım doğrusu.
"Bunu," dedi ve saniyelik duraksadı. "Sana daha önce hiç kimse söylemedi mi?" Başımla reddettim.
Elini sandalyemin kenarına attı ve beni anında kendisine doğru yaklaştırdı. Gözlerim far görmüş tavşan gibi açılmıştı çünkü yaptığı şey çok ani olmuştu. Doğrusu nutkum tutuldu bu hareketi karşısında.
"Yakından bakmayan biri anlayamaz belki," dedi, gözleri gözlerimi esiri altına alırken. Aramızda sebebini anlayamadığım bir çekim vardı ve beni ona, onu bana çekiyor gibiydi. "Ya da dikkatli bakmayan biri." dedi kendinden emin, erkeksi bir tavırla. Sanırım bu adam yakından daha da karizmatik duruyordu.
"Siz bana dikkatli mi bakıyorsunuz?" diye sordum çenemi dikleştirerek. Yüzünü yüzüme yaklaştırdı ama yüzümde rahatsız olduğumu belirten herhangi bir ifade olsaydı bunu yapmayacak gibiydi. Şu anda yüzlerimiz arasındaki mesafe çok aza inmişti. Nefes alışverişleri yüzümü süpürüyor, kalp atışlarımı işitiyordu. Ve bunların hepsinin farkında olmak benim heyecanıma heyecan katıyordu.
"Sence?" diye sordu tek kaşını kaldırarak. Yüzünde muzip bir ifade belirmişti. Ne konuşuyorduk biz şu anda? Buraya ne için gelmiştik, ne konuşuyorduk. Hiç etik değilmiş gibi geliyordu ki, bence bir komutan ile bir askerin bu şekilde konuşması gerçekten de hiç etik değildi. Olmazdı böyle!
Yine de hareketlerim düşüncelerimin aksini belirtir nitelikteydi. Yüzümü onun yüzüne bir santim daha yaklaştırdım. Şimdi benim de nefeslerim onun yüzüne çarpıyordu. Acaba o da benim gibi heyecanlanıyor mu, diye içimden geçirmeden edemedim.
"Sanırım beni dikkatli inceliyorsunuz." dedim.
"Sanırım?" Yüzündeki hayret dolu ifadeyi umursamadan sandalyemi ondan uzaklaştırdım. Bu kadar hız kalbime zarardı.
Dosyanın kapağını açarak incelemeye başladım. Bu sırada onun homurdanma sesleri kulaklarımı dolduruyordu ve bu çocuksu hareketi beni içten içe eğlendiriyordu. Sessiz bir kıkırdamanın dudaklarımdan firar etmesine engel olamadım.
"Eğleniyor musun?!" diye sordu hayretle.
İfademi toparladım. "Asla!" İşte bu kocaman bir yalandan ibaretti. "Neyse komutanım, başlayalım artık." dedim derin bir nefes alarak.
Bıkkın bir nefes verdi. "Başlayalım bakalım."
***
Gözlerim sürekli olarak yanımdaki adama kayıyordu. Gözleri koyu kahveydi ve beni bir yerlere sürüklüyordu. Babama... Babam da onun gibiydi aslında. Onun kadar heybetli, onun kadar ciddi ve onun gibi koyu kahve gözlü. Ama Pusu'da daha farklı bir şeyler var gibiydi. Beni kendisine çeken, aramızda bir çekim gücü var gibiydi ve bu çekim çok güçlüydü.
Yaşadıklarımız çok farklı gibi geliyordu ama aslında farklı değildi. İki normal insan olarak ben onun ismini öğrenmiştim. Fakat onun bana olan davranışları pek normal gelmiyordu. Yani... Kıskanıyor gibiydi.
"Dediğim gibi, eğer iki ekip halinde bu görevi üstlenirsek, işimiz çok daha kolay olur. Tabii ki Kızıl Çelik Timi bunu tek başına da halledebilir ama iki tim olması görevi kolaylaştırır." Aklım başka yerdeydi ama dediklerini de dinliyor ve bir tık geçte olsa algılayabiliyordum.
"Anlıyorum," dedim kendinden emin bir ifadeyle.
İç çekerek bana döndü. "Neyi?" diye sordu ciddiyetle. Sorusu afallamama neden oldu, onu dinlemediğimi mi düşünüyordu?
"Görevi iki tim üstlenirsek, daha kolay hâle gelir?" dedim tek kaşımı kaldırarak.
"Aferin," diye mırıldandı ve bu cevabı kaşlarımın çatılmasına neden oldu. Tamam komutanımdı ama hiç kimsenin bana işgüzar tavırlar sergilemesine izin vermezdim. Bu kişi komutanım da olsa.
Gözlerim tekrar onun yüzüne kaydı. Hiçbir zaman insanları incelemekte geri kalmazdım ama hiçbir zaman insanları tekrar tekrar incelemezdim. Bu adama çekildiğimin bir kanıtıydı ki; onu incelemekten hiç bıkmıyordum.
Yüz haltları çok belirgindi. Çenesinden şakaklarına kadar ama elmacık kemikleri yüzü kadar ortada değildi, kemikliydi ama fazla dikkat çekmiyordu. Doğrusu yüz haltları başka insanlarınkinden farklıydı ve bu ona çok başka bir hava katıyordu.
"Yüzümde bu kadar çok bakmana neden olacak ne var?" diye sordu başını dosyadan kaldırmadan. Dudağım yukarı doğru kavislendi. Onunla uğraşma sırası bendeydi. Sabah tutturmuştu üzerimdekileri değiştirmem için.
"Bilmem," dedim arkama yaslanarak. "Belki de çok yakışıklısınızdır." dedim utanmaz, haylaz bir çocuk edasıyla. Aslında belki de değil, çok yakışıklıydı.
Yüzündeki hayret dolu ifadeyle bakışları beni buldu, yerinde dikleşti. Bunu dememi beklemiyor olmalıydı ve yüzündeki şok ifadesine bakılırsa bayağı bir şaşırmıştı. Fakat bu ifadesini hemen toparladı, her zaman yaptığı gibi tek kaşını havalandırdı. Hemen sonra ise ani bir duygu değişimi yaşadığını gösterecek şekilde maskesi gerildi, gülümsemşti.
"Belki?" dedi başını hafiften yana eğerek.
Omuz silktim. "Belki." diye tekrar ettim onu. Sanırım şu anda gerçekten haylaz bir çocuk gibiydim, bu hoşuma gitmişti.
Birden elini sandalyemin kenarına attı. Bu çok ani olmuştu ve şaşırmaya bile fırsat bulamamıştım.
"Farkında mısın bilmiyorum ama," dedi ve sandalyemi ona yakınlaştırdı. "Sandalyeni benden uzaklaştırıp duruyorsun." Sandalye tekerlekliydi, bu yüzden ondan uzaklaşması çok normaldi. Fakat bunu kasti bir şekilde yapmamıştım.
"Fark etmedim." dedim. Onun kokusu ciğerlerime nüfus ettiğinde içim bir hoş olmuştu sanki. Her insanın kendisine has bir kokusu olduğunu okumuştum bir yerde. Sanırım bunu şu anda tam olarak anlayabiliyordum. Pusu Komutan'ın kokusunu daha önce hiç duymamıştım.
"Belli," dedi dişlerini alt dudağına geçirerek. Aman Allah'ım, bu çok farklı bir görüntü yaratmıştı. Bakışlarımı hemen yüzünden kaçırdığımda sert nefesini verdiğini hissettim. Ne olmuştu ki?
"Sana yakın durmamdan rahatsızlık duyuyor musun?" Ani sorusuyla başımı hışımla ona çevirdim. Bu anlamsız sorusunun sebebi neydi? Rahatsızlık duyduğumu gösteren bir hareket mi yapmıştım? Oysa ki bana yakın olması, beni rahatsız etmiyordu ki.
Anlamazca gözlerinin içine baktım birkaç saniye. Hemen sonra ise sorusunu yanıtladım: "Hayır. Rahatsız oluyormuşum gibi mi duruyor?" Rahatlamış bir nefes verdi. Yakınlığından rahatsız olmamam onu içten içe rahatlamış gibiydi. Demek bu kadar düşünceliydiniz, Pusu Bey?
"Hayır, sadece emin olmak istedim. Askerim olman bir şey değiştitmiyor, hiçbir kadını yakınlığımla rahatsız etmek istemem." dediğinde dudaklarıma konan efsunlu tebessümün çok geç farkına varmıştım. Çünkü yanımda oturan adamın gözleri direkt olarak dudağımdaki tebessüme kaymıştı. Maske takıyor olabilirdim ama kumaşın gerilmesinden gülümsediğim anlaşılabiliyordu. Tıpkı onun gibi.
"Sizi güldüren şeyi öğrenmek isterim, Bayan." Girdiği ani rol ve değişim şaşkınlıkla ona bakmama neden oldu. Ani bir şekilde role girmişti.
Boğazımı temizledim, ona aynı şekilde karşılık vermem en doğrusuydu. "Beni güldüren," dedim ve duraksadım. "Sizin bu düşünceli davranışlarınız." dedim açıkça içimi dökerek. Nedense bu adama kendimi çok yakın hissediyordum ve duygularımı açıkça dile getirebiliyordum.
Tek kaşı havalandı. "Hmm," diye bir ses çıktı dudaklarından. Tıpkı bir beyefendi gibi dikleştirdi omuzlarını. Üzerinde Delta Askeri üniforma olmasaydı onun bir beyefendi olduğuna inanabilirdim ama üzerindekiler bunu engelliyordu. Yine de bu şekilde, onunla birlikte role girmek hoşuma gitmişti. Bir süre devam ettirmek beni mutlu ederdi. "Davranışlarımın sizi etkilediğini mi ima ediyorsunuz, Genç Bayan?" diye sorduğunda kendimi kıkırdamaktan geri alamadım.
"İma etmiyorum, direkt bunu belirtiyorum aslında." dedim utangaç bir tavıra bürünerek. Oysa ki herhangi bir tavıra bürünmeme gerek yoktu, zaten utanıyordum şu anda.
"Affedin anlayamadım," dedi ve başını hafif bir açıyla sağa eğdi. "Benden etkilendiğinizi." dedi arsızca. Bu kadar da değildi. Ben, ondan değil, davranışlarından etkilendiğimi belirtmiştim. Neden böyle olmuştu ki şu an?
"Sizden değil," cümlemin devanı getiremeden konuştu. "Lütfen Bayan," dedi ve gözlerini kırpıştırdı. Şu anda yaşadıklarım çok çok farklıydı. Ben, Pusu Komutanım'ın sert, kesin ve taviz vermez hallerine alışmıştım oysa ki. Fakat şu anda bana bir şeyler söyleyen kişi ne otoriter, ne de sinirliydi; o şu anda tam bir İstanbul Beyefendisiydi. O şu anda Yüzbaşı Pusu değil de, sadece Kuntay gibiydi. Sadece Kuntay... Ve Kuntay ile tam olarak şu anda tanışıyordum. Sanki şu anda ciddiyeti bir organı olan bir asker değil gibiydi. Ciddi değil diyemezdim ama şu anda yanımda oturan adamın gözleri gülüyordu. Gözlerin gülmesi diye bir şey var mıydı bilmiyorum ama, Kuntay'ın gözlerinin çok güzel güldüğü inkar edilemez bir gerçekti. "Beni affetmeniz için sizinle güzel bir akşam yemeğine çıkayım?"
Teklifi kalpten gitmem için bir nedendi. Aslında af bir bahaneydi çünkü sadece oyun oynuyorduk. Ama o, benimle birlikte bir akşam yemeğine çıkmak istiyor, dolaylı yoldan olsa da bir teklifte bulunuyordu. Kalbimin göğüs kafesimi yırtıp bir kuş gibi uçmasına ramak kalmıştı. Adamın her sözüne hızlanıyordu, arsız şey.
"Ah," dedim maskenin altındaki dudaklarımı büzerek. "Bu nazik teklifinizi geri çevirmek istemezdim ama tanımadığım biriyle akşam yemeğine çıkmam ne kadar doğru olur, bilemedim." dedim omuzlarımı silkerek.
Çenesini dikleştirdi. Gözlerinde muzip bir parıldama oluşmuştu. "Tanışalım o zaman," dedi ve sıkmam için elini uzattı. Onun elinin aksine küçük olan elimi avucuna bıraktım. İkimizinde elinde eldiven vardı ve bu komik bir görüntü oluşmasına neden oluyordu. "Ben Kuntay. Kuntay Tunga." Pusu ismini söylememesi dikkatimden kaçmamıştı.
Boğazımı temizledim ve yüzüme bir tebessüm kondurdum. "Büke Karahanlı." dedim Ayçıl ismimi kullanmadan.
"Ne kadar da güzel bir isminiz var..." dedi içtenlikle. Gerçekten de şu anda Pusu Komutan ile değil, Kuntay Bey'le konuşuyordum. Her geçen saniye bunu daha iyi anlıyordum.
"Teşekkür ederim."
"Anlamı ne?" diye sorduğunda omuzlarımı silktim.
"Bilmem." Oysa ki biliyordum ama söylemek istememiştim.
Bugün Kuntay ile tanışmıştım. Yüzbaşı Pusu'yu zaten tanıyordum ama Kuntay ile tanışmak gerçekten çok zevkliydi. Hatta şu anda bile kendimi komutanımla değil, yeni tanıştığım bir beyefendi ile konuşmuş gibi hissediyordum. Gözlerimi yanımda oturan adamın kahvelerine diktim. Saniyelerce baktım. Hiç unutmamak umuduyla hatrıma kaydetmek ister gibi. Bunun farkında olmak beni ne kadar utandırsa da, o da bana aynı şekilde karşılık vermişti.
***
"Güvertede gezer iken,
Aman kunduram kaydı.
Güvertede gezer iken,
Aman kunduram kaydı."
Diye mırıldanmaya devam etti aynı şarkıyı, Caner. Caner, Adıyaman'lı Caner.
Son iki haftadır yaptığı gibi yine Azeri Kız'ı Mehriban'ı, karakola götürmek için gelmişti. Mehriban'a güvenmeye başlamışlardı ama yine de tedbiri elden bırakmıyor, protokole uygun davranıyorlardı. Mehriban'ı suçlamıyorlardı lakin uzun süre terör örgütlerinin esiri altında olan birine de doğal olarak hemen güvenmiyorlardı.
Caner, Mehriban'a bir telefon almıştı. Telefonu ise karakolun siber bölümüne bağlanmıştı. Bu ne kadar mahremiyet ihlali gibi görünse de aslında gerekliydi. Telefonda neler yaptığından, mesajlaşmalardan ve telefon aramalarına kadar her şeyden haberdar oluyorlardı. Tabii ki Caner karakol çağırmadıkça hiçbir zaman Mehriban'ın telefonunda neler yaptığını karıştıtmayacaktı. Zaten karakolun protokoller dışında hiç çağırmamasına bakılırsa bir sorun yoktu.
Adım sesleri duyduğunda bakışları arabanın penceresinin dışına kaydı. Yüzünde her daim yerini koruyan miskin gülümsemesiyle arabaya doğru geliyordu. Rahatsız etmemek adına gözlerini genç kızın üzerinde daha fazla tutmadı. Hoş değildi neticesinde.
Mehriban her zamanki gibi hızlanan kalbine engel olamayarak arabanın arka koltuğuna yerleşti. Nedense bu adam kendisinin görüş açısına girdiği anda farklı ve yabancı duygular kaplıyordu içini. Yanlış duygular... Kalbi hızlanıyor, yanında konuşurken arada kekeliyor ve kalbi ihtiyacı olan tüm kanı yanakları için pompalıyordu.
Gözleri kendisine düz bakışlarla bakan adama kaydı. Adam çok normal bakıyordu. Acaba kendisi nasıl bakıyordu Caner'e.
"Selamünaleyküm."
"Aleykümselam." diye yanıt verdi Caner. Neden önüne dönmüyordu ki? Dönemiyordu ki! Neden bu kadının gözleri bu kadar dikkat çekiciydi ve insanda bakma isteği uyandırıyordu. İlk defa bir kadının gözlerinin içine böyle uzun uzun bakıyordu.
Daha fazla uzatmayarak önüne döndü ve arabayı çalıştırdı. Zira, kızın kızaran yüzü ve kaçıra durduğu gözleri dikkatinden kaçmamıştı.
Arabayı çalıştırır çalıştırmaz Cem Karaca'nın Çökertme şarkısı çalmaya kaldığı yerden devam etmişti. Genç kızın bakışları direkt olarak radyoya, hemen sonra ise Caner'e kaydı. Demek Caner Abi'si böyle şarkılar dinliyordu.
"Çökertmeden çıktım da Halil'im,
Aman başım selâmet.
Çökertmeden çıktım da Halil'im,
Aman başım selâmet."
Caner şarkıya mırıldanarak eşlik ederken, Mehriban arada engel olamayarak ona bakıyordu. Ve ne zaman baksa, hızlı atan kalbinin hızı daha da artıyordu.
"Bitez'de yalısına varmadan Halil'im,
Aman koptu kıyamet.
Bitez'de yalısına varmadan Halil'im,
Aman koptu kıyamet."
Yol, araba tekerleklerinin altında akıp giderken, yaklaşık bir saat sonra karakola ulaştılar. Yol boyunca Caner'in çalma listesini dinlemişlerdi ve doğrusu Mehriban, Caner'in müzik zevklerini beğenmişti.
Mehriban ne kadar istemese de gözleri sürekli olarak arabanın sürücü koltuğunda oturan adama kaymıştı. Ve bu, sanki gözleri kendisinin iradesinin dışındaymış gibi olmuştu. Zira, Caner'de Mehriban'dan pek farklı değildi aslında. Gözleri arada bir, arka koltukta oturan ve bakışlarını sürekli kendisine çeviren kadına kayıyordu. Ve buna engel olamıyordu.
Her zamanki gibi karakolun sorgu ve imza işlemlerinin yapıldığı bölüme gittiler. Bir kadın Özel Harekat Polisi Mehriban'ı yönlendirerek odaya aldı. Mesleğini seven bir kadındı fakat yüzündeki ciddiyet azımsanacak gibi değildi. Yanında ilerleyen kadının her zaman gelmesine rağmen korktuğunun ve sürekli kendilerinin arkasında kalan ve başka bir polisle konuşan adama kaydığının farkındaydı. Bu kıza acımadan edemiyordu. Özellikle de yaşadıklarını, en çokta -hamile kalıp, düşük yaptığını- öğrendiğinden beri.
İçeriye girdiklerinde kadın polis gülümsemeye çalıştı ama kendisi bile geriliyordu. İçerisi tam olarak bir sorgu odasıydı ve Mehriban buradan nefret ediyordu. Odanın duvarları gri, zemini soğuk bir mermerdi. Odanın tam ortasında bir masa, üzerinde ise bir kelepçe halkası vardı.
"Geç otur, Mehriban." dedi polis, ılımlı bir ses tonuyla.
Mehriban başıyla onaylayarak her zamanki gibi sandalyeye oturdu. Genç poliste tam karşısına oturdu ve elindeki belgeleri masaya bıraktı.
"Nasılsın?" diye sordu ama bunu daha çok sorması gerektiği için sorar gibiydi.
"İyiyim." diye fısıldadı, Mehriban.
Polis, ellerini masanın üzerinde birbirine kenetleyerek içli bir nefes verdi. Nasıl başlayacağını bilmiyordu çünkü bugün ondan her şeyi anlatmasını isteyecek, sonra da iyi bir psikoloğa yönlendirecekti. Aslında kendisine kalsa hiç sormazdı ama protokoller bunu gerektiriyordu.
"Bir şey isteyeceğim ama..." alt dudağını dişleri arasına aldı. "Bu seni zorlayabilir."
"İste."
"Yaşadığın her şeyi, ayrıntılarıyla, hiçbir şeyi atlamadan anlatmanı istiyorum. Hiçbir şeyi atlama ama, senin her hangi bir şey diyip geçtiğin, çok önemli bir detay olabilir. Biliyorum, bu zor ama zaten hepsini bir günde anlat demiyorum. Ama kendini zorlamanı istiyorum." dedi dişlerini gıcırdatarak. Karşısındaki kızın anlaması için tane tane anlatmıştı hepsini.
O anda yaşadıkları bir film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden. Boğazına kaya gibi bir yumru otururken göz bebekleri titredi. Anlatamazdı ki. Nasıl anlatırdı yaşadıkları, ama onlar hiç kolay şeyler değildi. Hiç kolay şeyler yaşamamıştı.
"A... Ama," dedi dudaklarını büzerek. "Nasıl anlatayım?" dedi anlatmak istemediğini her halükarda belli ederek.
Sert bir nefes verdi. "Her şeyi illa ki bugün anlat demiyorum. Günlere bile bölebilirsin." dedi, genç kızın gözlerinin içine umutla bakarak.
Mehriban, çok güçlü biriydi. On beş yaşından beri çektikleri azımsanacak gibi değildi. Her insanın kaldırabileceği şeyler değildi. Kaçırılmış, esir edilmiş, şiddet görmüş ve hatta tecavüz bile edilmişti. Söylemesi kolaydı ama on beşinde hamile kalmış, on altısında düşük yapmıştı.
Daha çocuk yaşta yaşamıştı bunca şeyi ve hepsi kan donduracak türdendi. Şu anda on yedi yaşında olabilirdi ama kendini fazlasıyla yaşlı hissediyordu. Kendisine yazılan kader, onun hayat enerjisini almış, yaşama isteğini kaçırmıştı. Affetsin, ölmek için Tanrı'ya az yalvarmamıştı.
Gözlerini birkaç saniyeliğine yumdu ve hızlanan nefeslerini düzenlemek adına bir süre bekledi. Anlatabilirdi... Yaşamıştı, anlatamayacak mıydı? Anlatırdı.
"On beşime yeni girmiştim." diyerek kendini toparladı ve anlatmaya başladı. "Bizim köy terör örgütlerinin uğrak noktasıdır. Bir, iki yılda bir gelirler, ya insanların mülkünü yağmalayarak gitmeleri için onları tehdit eder, ya da çatışmaları için eli silah tutan erkekleri kaçırırlardı. Genelde bunlar on beş, on yedi yaşındaki gençler olurdu." derken unuttuğu bir şey var mı diye sürekli duraksıyor ve o duraksamada belli etmeden nefesleniyordu.
"Ben çocukluğumdan beri onları hiç görmemiştim. Köy halkı teröristlerin geleceğinin haberini işittiğinde tüm çocukları toplayarak bir ahıra saklar, başlarına da annemi dikerdi. Daha doğrusu annem bunu gönüllü olarak yapardı. Üç yıl, tam üç yıl boyunca teröristler köye hiç uğramadı. Kurtulduğumuzu zannetmişti herkes. Meğer fırtına öncesi sessizlikmiş bu." Daha fazla devam etmek istemiyordu çünkü kendisi için olaylar tam olarak bundan sonra başlıyordu.
Dişlerini gıcırdattı ve kendini zorlayarak devam etti. Bu süre zarfında polis kendisini can kulağıyla dinliyor, önündeki kağıda notlar alıyordu. "Abla teröristler ahırı bastı. Anneme teslim olmasını söylediklerinde annem reddetti ve teröristler hiç acımadan, gözlerini bile kırpmadan annemi sekiz kurşunla öldürdüler. Sekiz, abla. Sekiz kurşunla aldılar annemin canını. Oysaki o gün sekiz Mayıs'tı. Benim doğum günümdü. Tesadüf..." Bir damla yaş gözünden, yanağına doğru usulca süzüldü. Ne kadar tutmaya çalışsa da nihayetinde özgürlüğünü bahşetmişti gözyaşlarına. Hatta çok bile dayanmıştı.
Polis kadın cebinden bir peçete çıkararak kıza uzattı. Ağlaması beklediği bir şey olduğu için yanına peçete almayı ihmal etmemişti.
"Sonra babam ve köylüler geldi." Kelimeler dudaklarından titrek nefesler eşliğinde ve boğuk çıkıyordu. "Babam, annemin yanında diz çökerek bittiğinde, teröristlerden biri -en yaşlısı- 'bunun da canını alın' dediğinde babamı da tam üç kurşunla öldürdüler. Benin canım babamı üç kurşunla öldürdüler, abla. Benim dünyamı tam on bir kurşunla aldılar, abla." derken hıçkırıklar eşliğinde ağlamaya başlamıştı. Annesinin, hemen sonra babasının ani ölümü onu mahvetmiş, hayatını alt üst etmişti.
Kelimeleri bir hançer kadar keskindi. Ve o hançer, hem kendisinin, hemde ne kadar belli etmesede polisin canını yakıyordu. Kiminkini yakmazdı ki?
Annesinin ve babasının ölümü onun yaz gibi cıvıl cıvıl olan dünyasını, ölü bir kışa çevirmişti.
Salya sümük ağlarken devam etti zorlukla. "Sonra aramızdan tam üç kız seçtiler. İkisi de arkadaşımdı. En küçükleri bendim. Sonra..." Nefes alamayacak duruma gelmişti. Devam edemeyecek kadar zorlanıyordu artık.
Nefes alamaz duruma gelmişti. Ciğerlerini havayla doldurmak bir eziyet gibiydi şu anda. Gözyaşı akan gözlerini yumdu ve dudaklarından bir inleyiş kaçmasına izin verdi.
"He... Hepimizi farklı teröristler aldı. Onlara ne oldu bilmiyorum, belki de o... onlar da öldü. Ama ben," kelimeler dilinden tam olarak dökülmüyordu ve kesik nefesler eşliğinde çıkıyordu.
"Qara," dediğinde zangır zangır titremeye başlamıştı. Bu isim onun için tam bir kabustu. Onun hayatını kabusa çeviren bu isimdi ve Allah şahit ona az beddua etmemişti. "Bana... Beni tecavüz etti." dediğinde artık polisin bile dinlemeye takati kalmamıştı. El kadar kızın yaşadıkları onu içten içe mahvediyordu. "Abla," dedi içli bir nefesle. Hemen sonra ise dudaklarından bir inleme firar etti. "Çok ağladım, feryat figan. Yalvardım, yardım dilendim ama o gece..." Zangır zangır titriyordu ve dişleri birbirine çarpıyordu artık. "O gece ben o mağardaki odada yalnızdım." Konuşmaya mecali kalmamıştı ama kendini yine de zorluyordu.
"O gece ve ardı arkası kesilmeyen cehennem azabı gibi geçen geceler." dediğinde polisin de gözünden bir damla yaş düştü. Oysa ki o hiçbir zaman ağlamazdı ama bu kızın yaşadıkları onu ağlatmıştı.
Mehriban'ın yaşadıkları bir insanın kaldırabileceği türden şeyler değildi. Mehriban bile kaldırabilmiş miydi, muamma. Fakat her şeye, en başında kaderinin kara kalemle yazılmış yazgısına rağmen direnmeye çalışıyordu. Ayakta durmaya çalışıyordu ve ayakta durmak onun için hiç kolay değildi.
Az isyan etmemişti, Mehriban. Daha on altısında ölümüne şiddet gördüğü için çocuğunu düşürdüğünde; saatlerce, belki de günlerce isyan etmişti. Her şeye: kadere, yazgıya, hayata ve yaratana isyan etmişti defalarca. Ve doğru olmadığının bilincinde olarak o isyanlardan pişman değildi. Kim olsa aynı şeyleri yapardı ve belki de intihar ederdi.
Daha fazla konuşmadı, Mehriban. Poliste istemedi bunu doğal olarak. Mehriban dakikalarca, hıçkırıklar eşliğinde ağlarken, poliste sadece keskin bir sükunetle bekledi. Zira kendisinin bile içi kan ağlıyordu. Oysa ki yedi yıldır Özel Harekat Polisiydi ve bu tarz durumlara gayette alışkındı. Fakat şu anda karşısında oturan kızda farklı bir şeyler vardı. Yıllar önce vatanı için toprağa gömdüğü vicdanını sızlatan bir şeyler...
Mehriban'ın ağlamaları bir süre sonra seğrekleşmiş, hıçkırıkları yerini iç çekişlere bırakmıştı. Bu yüzden kenarda duran üç dosyayı açarak Mehriban'a uzattı. Bunları imzalaması gerekiyordu.
Mehriban, dosyaları imzaladıktan sonra polisi beklemeden kendini zorlukla sorgu odasından dışarı attı. Gözleri kararmaya başladığında ayakta durmakta zorlanır hâle gelmişti. Yerin ayaklarının altından kaydığını hissederken dengesini korumak gayesiyle elini duvara yasladı. Başında şiddetli bir ağrı kendini gösterirken nefes alışverişleri düzensiz hâle gelmişti. Yutkunmaya çalıştı ama boğazında oturan kaya hâlâ kaybolmamıştı.
Dengesini koruyamayıp tam mermer zemine düşecekken biri kolundan tuttu ve yere düşmesine engel oldu. Onu tutan kadın polisti. Endişeyle kızın yüzünü tarıyordu. "Mehriban,"
Bakışları hemen karşıyı buldu. "Caner Bey!" diye seslendi, kendilerinden uzakta, duvara yaslanmış adama seslenerek. Caner'in yanlarında bitmesi uzun sürmemişti. Gözleri anında baygın hâlde olan Mehriban'a kaydı. Ne olduğunu anlamamıştı ama kadına yaslanmış Mehriban'ı tek hamleyle kucakladı. Az temasta bulunmaya çalışıyordu ama kadın başını hemen adamın göğsüne yaslamıştı.
"Caner," diye nefes nefese fısıldadı, kucağındaki kadın.
"Mehriban," diye karşılık verdi.
"Beni," dedi kapalı gözlerinden yaşlar dökülmeye başlarken. "Onlara sakın vermeyin tamam mı?" dediğinde Caner'in içinin ve şu ana kadar hiç olmadığını düşündüğü kalbinin dağlandığını hissetti.
"Vermem," dedi Caner yemin eder gibi. Zira, Türk Askerinin tek bir sözü, başkalarının yeminlerine tekabül ederdi. Çünkü onların dilinden yalan dökülmezdi. "Canımı veririm, seni vermem."
"Söz mü?"
"Kurt sözü!"
_______________
~Bölüm Sonu~
