13. bölüm · KIZIL ÇELİK
🔗1.3🔗
"Şüphe, insanın içini kemiren en büyük azaptır. İnsan, inandığında ya da inkâr ettiğinde huzur bulur; ama şüphe içindeyse, bu karanlık uçurumda ne bir dal bulabilir tutunacak, ne de bir zemin bulabilir basacak."
Fyodor Dostoyevski - Karamazov Kardeşler
_______________
Burada oldukça; insanın içinde şeytan olduğunu değil, şeytanın içinde insan olduğunu düşünmeye başlıyordum. Herkesi teker teker inceliyor, insanın zaman geçtikçe nasıl daha da köreldiğini fark ediyordum. İnsan ne menem bir varlıktı? Nitekim yirmi altı seneyi aşmış hayatımda hâlâ çözememiştim.
İnsanı çözmek imkansızdı. Lakin buradaki, insanım diyerek gezen köpekleri...
İmkansızdan da öte.
Nankördü buradakiler. Gözlerini, açgözlülükle birlikte hırs bürümüştü. İlerliyorlardı ve ilerlerken ezip geçiyorlardı. Ayaklarının altında ezilen yüzlerce, belki de binlerce masum cana acımıyor, aksine kendilerini üstün hissederek zevk alıyorlardı.
Sadistlerdi. Zarar verdikleri kadın, çocuk ve askerlerin çığlıklarından zevk alıyorlardı. Akan kanlarından, ruhların terk etmesine sebebiyet verdikleri bedenlerden gurur duyuyorlardı.
Esir aldıkları masumları aç bırakarak, her akşam sultan sofrasında ziyafet çekiyorlardı. Onlarca çocuk açlıktan hayatını kaybederken kahkahalar atıyor, o gün yaptıkları eziyetleri birbirlerine anlatıyorlardı.
Tek amaçları huzurla yaşayıp, dünyayı terk etmek olan mazlum insanları evlerinden, yurtlarından ediyorlardı. Bunları yaparken de tek amaçları daha fazla topraktı. Daha fazla para, daha fazla silah, daha uyuşturucu...
Daha fazla!
Daha fazla!
Daha fazla!
Dur durak bilmiyorlardı ve mazlumun canını yakmaktan asla çekinmiyorlardı.
Biz, bordo bereli ve Delta askerleri bu gibi durumlara alışmıştık maalesef. Genç bir kızın tecavüz edilerek, geleceğinin elinden alınması. Daha on dört yaşında bir çocuğun kaçırılıp, eline silah verilip, askerlerle savaşması için dağa gönderilmesi. Bunun gibi daha nice zulümler bizim için alışagelinmiş durum haline gelmişti.
Bunları söylemesi kolaydı. Peki ya bire bir şahit olmak? Hatta ve hatta bunları yaşamak? Bir insanın bu kadar şeyi kaldırabilmesi mucizeydi fikrimce. Lakin binlerce masum vardı yaşadıklarına rağmen hayata tutunmak için her şeyi yapan.
Bizler, yani askerler elimizden gelenin de fazlasını yapmaya çalışıyorduk. En başında canımızı ortaya koyuyorduk. Açıkçası bundan zerre kadar da pişmanlık duymuyorduk. Aksine gurur duyuyorduk. Şu anda ben, Alev ve daha dün tanıştığım iki askerin de yaptığı gibi.
Yeni aldığımız görev sonucunda bugün bahsedilen yere gelmiştik. Burası dağda ki bir mağaraydı. Daha önce de istihbarat görevleri sebebiyle bu tip yerlere gelmiştim lakin bu mağara farklıydı. Daha berbattı. Sürekli kulakları dolduran çocuk ve kadın çığlıkları, kulaklarımın sağır olması için dua etmeme sebebiyet veriyordu. Zor tutuyordum kendimi onları gidip kurtarmaya çalışmamak için. Beklemeliydik. Sabretmeliydik fakat benim sadece bir günde tüm sabrım tükenmişti.
Mağaranın çoğu yerinde eski ve yeni bir sürü kan lekeleri vardı.
Burası is kokuyordu. Hayatımda hiç bu kadar is kokusundan nefret etmemiştim. Her soluk aldığımda ciğerlerimi dolduran hava, kokusu yüzünden nefret etmemi sağlıyordu.
Buraya ikili sistemle gelmiştik. Yani ben ve Vera öyle gelmiştik. Burada tanıştığım iki erkek askerle ilgili tam olarak bilgim yoktu. Uzun süreli bir iletişimde kuramamıştık. Pusu Komutan bize, onlara güvenmemizi söylemişti. Bizde güvenmeyi seçmiştik.
İkili sistem, buradaki teröristlerin belirli zaman aralıklarıyla bir dağa, bir şirkete gidip gelmesiydi. Burasıyla şirket arasında arabayla sadece üç saat olduğu için hiçbir teröristi zorlamıyordu. Zaten ikili sistemle buraya gelen sadece bizimle beraber toplamda on kişi vardı.
Biz, yani Vera ve ben, haftanın üç gününü burada, üç gününü şirkette ve bir gününü de evde geçirecektik. Tabii ki onlar bizim ıstırahat için evde kaldığımızı sanacaktı.
Üstelik bizim belirli bir süre Vera ile birlikte farklı bir evde kalmamız gerekiyordu. Bir köyde, kalabalık bir evde kalmamız fazla dikkat çekerdi. Eminim ki bizi takip ediyor olacaklardı. Güvenlerini kazanmak için bunu yapmalıydık. Bu süre zarfında ise iki yakın arkadaş olarak timden farklı bir evde kalmamız en doğrusu olacaktı.
Bu mağaraya geldiğimiz zaman boyunca hem bilgi toplayacak, hem de iki adamın tam olarak güvenini kazanacaktık. Bunun doğrultusunda da içlerine daha da sızacaktık.
İşimizi en kolay halletmemizin yolu ise iki baş teröriste daha yakın olmaktı. Biz de zorluk çekmeden daha yakın olmaya çalışacaktık.
Dışarıda hafiften yağmur çiseliyordu. Çok değildi ama yıllardır yağmuru sevmiyordum. Ürkütücü geliyordu bana. İçimi garip bir his sarıp sarmalıyordu.
Derin bir nefesle doldurdum ciğerlerimi. Yarın bir toplantı vardı, beni ya da diğerlerini toplantıya almamışlardı. Çeşitli bahaneler sunsalar da biz biliyorduk ki, hâlâ bize tam olarak güvenmiyorlardı.
Elimdeki sigarayı söndürdüm. Bağımlı değildim ama arada sırada içiyordum. Şu anda işim yoktu. Yani eğer mağaranın dışında bekçilik yapmak iş sayılmıyorsa. Beni ve Vera'yı buraya dikmişlerdi ve biz biliyorduk ki şu anda bile bizi inceliyorlardı.
Cebimden sigara paketini çıkarttım ve bir tane daha patmaklarımın arasına tutuşturdum. Çakmağı dudaklarıma yaklaştırıyordum ki Vera'nın ince sesi kulaklarımı doldurdu.
"İçme bence," derin bir iç çekme sesi duyuldu. "Çok içtin bugün." Yarım paketi devirmiştim can sıkıntısından.
Dediğini yaptım. Sigarayı paketin içine yeniden koydum. Gözlerimle etrafı tarayarak birkaç adımda yanına tünedim.
"Ne düşünüyorsun?" diye sordum bakışlarımı karşıdaki dağa dikerek. Hiçbir şey yoktu. Bomboş, sessiz bir dağdı. Daha doğrusu burası sessizdi. Sadece tiz bir bebek çığlığı dolduruyordu kulaklarımı.
Burada tektik ve görüş açımızda kimse yoktu. Yine de işimi garantiye almak için sesimi kısık tutmuştum.
"Ne hakkında?" diye sordu emin olamayarak.
"Burası hakkında."
"Midem bulandı," bakışları arkamızdaki mağara girişine kaydı. Kısa bir an etrafımıza göz gezdirip cümlesini devam ettirdi. "Bunlara alışığız ama, alışık olmak midemin bulantısını engellemiyor." dedi açıkça. Ona sonuna kadar katılıyordum. Bu gibi şeylere alışık olmamız, hissettiklerimizi değiştirmiyordu maalesef.
"Haklısın." demekle yetindim.
"Ev hazır mı sence?" Sorusuna net cevap verdim.
"Bilmiyorum. Gidince göreceğiz." Eve daha önce hiç gitmemiştik. Nasıl bir yer olduğu bize sürpriz olacaktı çünkü ev işini Kerem halletmişti. En azından hallettiğine inanıyordum.
"Kerem'e güvenmekle hata ettiğimizi düşünüyorum." Dudaklarından bir kıkırtı firar etti. "Öyle söyleme!" dedim ama içten içe katılıyordum. Kerem'in her işine güvendiğimiz söylenemezdi.
"Yalan mı?" Cevap vermedim. Yalan değildi çünkü.
"Ee," diyerek söze girdi. Normalde konuşan biri değildi ama benim yanımda kendini yakın hissettiğini düşünüyordum. "Timden memnun musun?"
Gülümsedim.
"Fazlasıyla. Herkes çok samimi," dedim yüzümdeki minik tebessümle.
"Öyle." dedi topuzundan firar eden bir tutam kızılını kulağının arkasına sıkıştırarak.
"Kaç yaşındasın?" diye sordum konudan bağımsız.
Gözlerini bir defa daha etrafta gezdirdi. Konuşurken etrafımızda kimsenin olmadığına emin olmamız gerekiyordu. Aynı zaman da resmen fısıldayarak konuşuyorduk.
"28, sen?"
"Bir ay sonra 27." demekle yetindim.
Açıkçası hiç yirmi sekiz gibi durmuyordu. En fazla yirmi beş derdim.
"Altay Komutanımla aranızda bir şey mi var? Yanlış anlama, cevaplamak zorunda değilsin. Sadece merak ediyorum." Birkaç gün önce farklı etmiştim ama beni ilgilendirmediğini düşünerek ilgilenmemiştim. Gerçi hâlâ beni ilgilendirmediğini düşünüyordum. Maksat sohbet dönsündü.
Bıkkın bir nefes verdi. Sanki bu soruyu cevaplamak istemiyor gibiydi. Benim için fark etmezdi. Çokta meraklı bir insan değildim bu tarz konularda.
"Hiçbir şey." demekle yetindi fakat bir şeyler olduğu belli gibiydi. Yine de üstünde durmadım. Beni ilgilendirmiyordu neticesinde.
Sessizlik bizi tekrar içine çekti. Gözlerim gökyüzüne kaydı. Yağmur dinmiş, yerini eşsiz renkleri kendinde barındıran gökkuşağı almıştı. Güzeldi. Küçüklüğümden beri gökkuşağını sevmişimdir. Sevmediğim yağmurdan sonra gelen gökkuşağını seviyordum.
Sanki doğanın bir temsilcisi gibiydi. En güzel renkleri kendinde barındırıyordu ve nedense bana tarifsiz bir güven veriyordu. Evet, gökkuşağı bana güven veriyordu.
"Hey! Yemek yiyeceğiz!" Arkamızdan gelen sesle aynı anda bıkkın bir nefes verdik. Yemek yetmeyecektik lakin yemiş gibi yapmak bizi zorluyordu. Doğrusu bu kısacık süre zarfında gına gelmişti.
Yüzüme farklı bir ifade kuşanarak arkamı döndüm. Elinde silahı karpuz gibi taşıyan bir teröristti bize seslenen. Zehir suratına tezat yeşil gözleri, bizi baştan sona inceliyordu. Kör olası mahlukat!
"Geliyoruz!" dedi Vera, sakin bir sesle.
"Hızlı!"
***
|
Ertesi Gün|
Bugün, dünden ve ondan önceki günden farklı gibiydi. Zirâ, mağaranın duvarlarının üstüme üstüme geldiğini hissetmemin başka bir açıklaması olamazdı.
Ruhum burada kaldıkça daralıyordu. Hayatım boyunca karanlıktan korkan bir insan evladı olmamıştım lakin burada farklıydı. Karanlık etrafa bir akbaba misali çöktüğünde, kadınların acı çığlıkları mağaranın duvarlarında yankılanmaya başlıyordu. Ne ben, ne de diğer askerler uyuyabiliyordu. Tabii ki uyuma gibi bir niyetimiz yoktu lakin daha dinç olmak için bir saatlik de olsa uykuya ihtiyaç duyuyorduk.
Vicdan, özellikle de akşamları beliriyordu içimde. Kanımı, canımı alıyor gibi hissediyordum. Kulaklarımızı dolduran acı çığlıklara rağmen onları oradan çekip alamamak, beni mahvediyordu. Öyle ki çekip vursalar daha az canım yanardı.
Küf ve is kokusu, geçen gündür kendini gösterdiği gibi, bugünde gayrı ihtiyari bir biçimde ciğerlerime doluyordu. İlk defa aldığım nefesten bu kadar tiksiniyordum.
Mağarada ki esir olan kadın ve çocuklar ağlarken, ben elimde olmamasına rağmen boğuluyor gibi hissediyordum. Boğazım yanıyor, burnumun ucu sızlıyordu. Aynı zaman da gözlerime yaşlar akın ediyordu.
Bir tek sebebim vardı gidip oraları yakıp yıkmamam için. Beklemeliydim. Sabır, kalbimi ve ruhumu doldurmalı, aldığım nefese karışmalıydı. Başka bir çaresi yoktu.
Bir çığlık sesi daha doldurdu kulaklarımı. O an sağır olmayı bir kez daha diledim. Keşke sağır olsam da bu çığlıkları işitmesem... And olsun ki onlardan kalmıyordum, ama dayanamıyordum da. Tüm devrelerim atıyordu ve burada delirecek gibi oluyordum. Boğazım düğümleniyor, omuzlarıma bir kaya oturuyordu.
Her geçen saniye ruhumun yıprandığını hissediyordum. Delta askeriydim ben. Yıllarca en zorlu eğitimlerden geçmiş, en zorlu görevlerde bulunmuştum. Amma velakin bir kadın çığlığı, bana tüm eğitimlerimi ve geçmişimi unutturuyordu.
Yattığım döşekten usulca doğruldum. Bu odada sadece beş kişiydik ve dördümüz askerdi. Diğer bir kişi ise buraya ikili sistemle gelmişti. Tabii ki o bizim aksimize bir terör örgütü üyesiydi.
Gözlerim direkt olarak benim gibi döşeklerinde doğrulmuş olan diğer üç kişiye kaydı. Hemen sonra ise mışıl mışıl uyuyan pisliğe. Çığlık seslerini hepimiz gibi o da işitmişti ama onun için normal bir şey olduğu için rahat bir şekilde uyumaya devam etmişti.
Acılı bir feryat daha doldurdu kulaklarımı. Zorlukla geri ittim gözlerimde akmayı bekleyen bir damla yaşı. Odadaki herkesin sık nefesleri hızlandı. Yutkunamadım. Boğazıma bir kaya oturmuş gibiydi. Gözlerimde asılı kalan birkaç yaş birikmişti. Oturup sarsıla sarsıla ağlama dürtüsü oluşmuştu içimde.
Oysa ben hiç ağlamazdım. Her şey çok normal gelirdi bana. Ama bunlar normal değildi. İçeride bir kadının yaşadıkları, attığı acı çığlıkları ve feryatları normal değildi.
Gözlerim Vera'ya kaydı. Boş duvara bakıyordu ve ayın içeriye sunduğu loş ışık içeriyi aydınlatıyordu. Mavi gözleri dolmuş gibiydi. Gibi değil, gözleri dolmuştu. O da benim gibiydi. Dayanamıyordu masumların burada yaşadıklarına.
Bunun gibi şeylere iki yıllık Delta Askeri hayatımda birçok defa şahit olmuştum. Lakin bire bir bunları işitmek, görmek...
Kalbime çıkarması güç bir hançer saplıyordu.
Konuşmuyorduk. Daha doğrusu konuşamıyorduk. Birilerinin bizi duyma ihtimali vardı.
Döşekten ayaklandım ve ses çıkarmadan Vera'nın yanına ilerledim. Hepsinin gözlerini üzerimde hissediyordum ama umurumda değildi. Yanına oturduğumda anlamaz gözlerle bana bakmasını seyrettim.
Ellerimi kaldırdım. Evet konuşamazdım ama işaret dili yapmamam için hiçbir sebep yoktu. Delta Eğitiminde tabii ki işaret dili eğitimi de almıştık.
"İyi misin?" değildi. Ama yine de kendimi sormaktan alı koyamamıştım. Benden de beter gözüküyordu. Daha doğrusu öyle bakıyordu. Gözlerinde asılı yaşlar vardı ve hüzünlüydü.
Gözlerini yumdu. İyi değildi. Ama cevap vermesini istiyordum.
Göğsü aldığı derin nefesle kabardı. Benim yapamadığımı yaparak yutkundu. Hemen sonra ise bir çığlık sesi daha doldurdu kulaklarımızı. Sağ gözümden akan bir damla yaş ıslattı yanağımı. Aktı ve dudağıma süzüldü. Ağlamamam gerekiyordu ama engel olamamıştım.
Vera'nın da kapalı göz kapaklarının arasından bir damla yaş süzüldü. Çok zordu. Onların yaşadıkları çok zordu. Acı feryatlarını ve çığlıklarını kimse duymuyordu. Kimse kurtarmıyordu onları.
Ama and olsun. And olsun buradaki tüm esirleri kurtaracağım. Özgürlüklerini onalara geri vermek için canım pasına her şeyi yapacaktım.
Onlar artık şerefsizlerden merhamet dilenmeyecekti. Öyle ki ben de Ayçıl Büke Karahanlı'ysam, onlardan bu yaptıklarının intikamını alacaktım. Gerekirse Şehadet şerbetimi bu görevde içecektim ama bu masumları kurtardıktan sonra.
O gece ağladım. Ses çıkarmadan, gözyaşlarıma özgürlüğünü verdim. Dakikalarca belki de saatlerce gözyaşlarım yanaklarımı ıslattı. Ağladım, ama kendim için değil. O masumlar için akıttım yaşlarımı. Son kez...
***
Kuruyan dudaklarımı yaladım. Başımızda bir şeyler anlatan adamı daha dikkatli dinlemeye koyuldum.
Dün bu haftalık mağarada ki son günümüzdü. Bugün şafak vakti kalkmış, şehre inmek için hazırlanmıştık.
"Daha dikkatli olacaksınız şirkette. Sezenler var. Yavaş yavaş sezenleri yok etmeye çalışıyoruz ama art arda gelen ölümler dikkat çeker." Terörist, uzun ve kirli olan sakallarını okşadı. Üzerinde bir şarval ve cepken vardı. Yüzü gözü pis, sakalları paslıydı. Gözlerinin biri kördü. Boyu kısaydı ve hafif kilosu vardı.
Kod adı, Havar'dı.
İki terörist diye bahsettiklerimizden biri buydu. Biz ikiliyi ortak sanarken, burada onların ortak olmadığını öğrenmiştik. Meğer yılanın başı Qara, kuyruğu ise Havar'mış.
"Anladınız mı?" diye sordu kayık ağzıyla. Şivesi farklıydı. Konuşurken şivesi kayıyordu ve arada cümlelerine İngilizce, Arapça ve Azerice kelimeler katıyordu. Belirli bir dili yoktu. Tıpkı belirli bir devleti olmadığı gibi.
"Evet." dedim ağzımın içinden. Sesimi onlarla konuşurken değiştiriyordum.
Havar, bakışlarını Vera'ya çevirdi. Onu baştan aşağı süzdü ve bunu çok rahatsız edici bir biçimde yaptı. Sapık herif. Dudaklarını yukarı kıvırarak başını minik bir açıyla eğdi.
"Sen," dedi dişlerini birbirine sürterek. İğrenç ve rahatsız edici bir ses çıkmıştı.
"Adın ne?" diye sorarken Vera'ya bir adım yaklaşmıştı.
"Elira." dedi Vera yüz ifadesini hiç değiştirmeden. Derin bir nefes almıştı ama göğsü neredeyse hiç oynamamıştı. Gergindi ama bunu dışarı hiçbir şekilde yansıtmıyordu.
"Elira,"
Başıyla onaylamakla yetindi, Vera.
Yüzümde ki garip ifadeyle teröristin gidişini izledim. Ta ki Havar'ın çarpık sesi kulaklarımı doldurana kadar. "Sevdim seni, Elira!" O an yüzümde ki garip ifade kayboldu ve yerini tiksinti aldı. Doğrusu bu Vera da olduğu gibi bende de çok kısa sürmüştü.
Buradan yarım saat boyunca yola yürüyecektik. Bu yüzden oyalanmadan yürümeye başladık. Yolda, bizi bekleyen araçlara binerek ve bir saat sonra araç değiştirecektik. Değiştirdiğimiz araç ise bizi şirketin yakınında bir yere bırakacaktı. Gerisi ise bize kalıyordu. Çünkü o gün ikili sistemle dağa çıkan teröristlere tatil günüydü. Günlerini istedikleri gibi değerlendirebiliyorlardı. Tabii bir istisnai durum oluşmadıkça.
En azından öğrendiklerim bunlardı.
"Ne düşünüyorsun?" Vera'nın fısıltı gibi çıkan sesiyle kendime geldim. Doğrusu Vera sorana kadar ben de ne düşündüğümün farkında değildim. Dalgındım. Açıkçası bunu belli etmemek için dün geceden beri hiç konuşmamıştım da.
Gözlerim bizim önümüzde ilerleyen iki gruba kaydı. Aramızda konuştuklarımızı duymayacakları kadar mesafe vardı.
"Bilmem," dedim omuzlarımı silkerek. Gerçekten de ne düşündüğümü tam olarak bilmiyordum. Bugün beynim çorbaydı. Kafamda çalan mehter marşının ve kulaklarımı dolduran kadın çığlıklarının farklı bir açıklaması olamazdı. Doğrusu sadece bu kadarla da sınırlı değildi.
"İyi misin?" diye sorduğunda dudaklarım alayla iki yana kıvrıldı.
"Şu anda cevap vermeyip, dünün intikamını almayı düşünüyorum." diye cevapladım sorusunu.
"Öyle mi?" diye sordu aynı alayla.
"Öyle."
"İyi değilim." Cevabını bildiğim soruyu sormuştum dün gece. Ve şimdi de cevabını bildiğim sorunun yanıtını almıştım. Bu yüzden hiç şaşırmadım.
"Ben de," iyi değildim. Bunu saklamama gerek yoktu. İyi değildim çünkü dün bir kadın belki de tecavüze uğrarken ben hiçbir şey yapamamıştım. Elimden hiçbir halt gelmemişti.
"Ne yapacağız?" diye sordum, görevi hızlandırmak istediğimi ses tonumdan belli ederek.
"Bilmiyorum. Ama bir şey yapmamız gerekiyor." Gözlerini önümüzde oynayan ikiliye dikti. "İşi hızlandırmamız gerekiyor ama her şey çok karışık." Fısıldaşarak konuşuyorduk.
"Öyle," demekle yetindim.
Boğazını temizledi, Vera. Bir şey söylemek istiyor, ama söyleyemiyor gibiydi. Üzerinde bir çekingenlik vardı ve bunu bakışlarından belli ediyordu.
"Ne düşünüyorsun?" Aynı soruyu bu sefer ben sordum.
Omuzları dikleşti. "Kafam çok karışık." Benim de öyleydi. Ama yine de sebebini sordum. "Neden?"
Başını yere eydi. "Onlar," dedi kıvranırken.
"Kimler?"
"Şu askerler varya, Pusu Komutanın onlara güvenin dediği," sesini daha da kıstı ve bana biraz daha yaklaştı. "Ben onlara tam olarak güvenemiyorum."
"Nasıl yani?" diye sordum sesimde ki şaşkınlık ifadesine engel olamadan.
"Kıs şu sesini!" diye çıkıştı. "Farklı bir şeyler var. Ayçıl ben insanı bakışlarından anlarım onlarda farklı bir şeyler var."
"Ama," dedim fakat devamını getiremedim çünkü sözümü kesti. "Kesin bir şey yok. Casus demek çok ağır bir itham olur. Ama yine de onlara güvenemiyorum. Sen de güvenme."
Üç gün önce onlarla tanışmıştım ve hiçbir şekilde onlarda farklı bir şey görmemiştim. Normal, iki istihbarat askeri gibiydiler. Hadi ama casusların da öyle olması gerekiyor zaten! Allah kahretsin!
"Nasıl anladın?" diye sorarken buldum kendimi.
"Dedim ya, bakışlarında bile farklılık var. Onlara casus demiyorum ama normal olmadıklarını düşünüyorum." derken kendinden emin gibiydi. Yine de, "Emin misin?" diye sordum beyhude bir umutla.
Gözlerini yumdu. "Evet,"
Ama bu sefer lanet gelsindi. Bu kadar görevin içinde bir de bununla uğraşacaktık. Üstelik kesin bir şey yokken.
Siktirler olsundu! Lanetler gelsindi! Taşlar yağsındı! Ama bu gerçek olmasındı. Bunca şeyin üstüne bunla uğraşamazdık.
"Siktirler olsun!" dedim dişlerimi sıkarak.
"Lanet gelsin!" diye devam etti, Vera aynı şekilde. Bence de gelsindi.
Yatım saat boyunca sessizlikle yürüdük. Aklımda saçma sapan sorular birikmişti. Plan bir düzen içinde tıkır tıkır ilerleyecekti ne güzel. Nereden çıkmıştı bu şüphe? Üç gündür mağarada bu iki askerle beraberdik lakin ben, Vera'nın aksine onlarda hiçbir farklılık fark edememiştim. Ya da dikkat etmemiştim. Anlaşıldı, şu saatten sonra artık çok daha dikkatli olmam gerekiyordu.
Gözlerimi karşımda oturan, ve asker olduğunu iddia eden adamlardan birine diktim. Cüsse olarak bir Delta Askeri olmanın tün şartlarını karşılıyordu. Ya da karşılıyor gibiydi. Üzerinde bir tişört vardı ve gözlerimi kollarına diktiğimde hiçbir yara izi olmadığını fark ettim. Sadece yara izi değil, tek biz çizik bile yoktu. Bizim aksimize. Bir Delta Askerinin vücudunda yara, olmazsa olmaz bir şeydi.
Gerçekten kafamın karışıklığına artık anlam veremiyordum. Yarım saat önce Vera'nın şüphesini öğrendiğimden beri çok daha dikkatli olmuştum. Öyle ki, asker olduğunu iddia eden adamların nefes alış verişlerini bile inceliyordum.
Tabii ki bunu dikkat çekmeden yapıyordum.
Hiçbir şey belli değildi. Belki de Vera'nın ki sadece bir kutultuydu. Belki de günlerdir gözüne girmeyen uyku onu şaşırtmıştı. Umarım öyleydi.
"Ayçıl," diye kulağımın dibinde fısıldayan Vera ile kendime geldim. Dibime kadar tünemiş, bana ters ters bakıyordu.
"Hı?" diye ağzımın içinden mırıldandım.
"Çok dikkat çekiyorsun, söylediğime pişman etme beni!" diye tısladı dişlerinin arasından. O ana kadar dikkat çektiğimin bile tam olarak farkında değildim. Gözlerimi hızla pencereye çevirdim ve Vera'yı başımla onayladım.
Asıl şimdi görev beni zorlamaya başlamıştı. Karışıklık iliklerime, belki de kanıma karışmıştı. Başım da ağırmaya başlamıştı. Resmen kafam zonkluyordu. Yarım saatten fazladır onlarda bir farklılık arıyordum. Üç gün içinde ki hareketlerini, bakışlarını kafamda sorguluyordum. Düşüncelerim dur durak bilmiyordu. Üstelik uykum dakikalar geçtikçe artıyordu.
"Ayçıl," diye bir ses doldurdu kulaklarımı. Çok derinlerden gelen, boğuk bir sesti. "Ayçıl!" diye tekrar diretti aynı ses.
Başımda ki müthiş zonklamayı umursamamaya çalışarak gözlerimi araladım. Gözlerimi karşılayan bir çift mavi göz, bana ısrarla bakıyordu.
"Hadi ama, geldik!"diye hayıflanan Vera'yla kendime geldim. Ne ara uyuduğumun farkında bile değildim. Düşünmeyi bırakmadan uyku beni kolları arasına almıştı. Fakat hâlâ çok uykum vardı.
Başımla onaylayıp açık olan kapıdan arabadan indim. Gözlerim direkt olarak etrafı taradı. Diğer iki asker nereye gitmişti? Daha doğrusu ne ara gitmişti?
"Onlar yarım saat önce arabadan indi. İşleri mi varmış ne?" Vera benim neyi aradığımı anlamış gibi sormadığım sorumu yanıtlamıştı.
"Anladım." dedim ciğerlerimi temiz havayla doldurarak. Şu an tam olarak ilçenin merkezindeydik. Teröristlerin bizi şu anda izliyor olma ihtimali olduğu için taksiyle gidecektik. Evet, izlemiyor da olabilirlerdi.
Gördüğümüz ilk taksiye bildiğimizde bakışlarım yanımda oturan kadına kaydı. Uzun, kızıl ve dalgalı olan saçları dağılmış, tutamları topuzundan firar etmişti. Her daim gözlerini süsleyen göz kalemi akmış, yerini dağılmış bir görüntüye bırakmıştı. Yüzü solgundu. Tıpkı benim gibi. Yorgunluk ve uykusuzluk onu sarıp sarmalamış gibiydi.
"Neye bakıyorsun?"
"Sana." dedim alaylı bir tavırla.
"Çok mu güzelim?" Sorusu kıkırdamama sebebiyet verdi. Haşa kabul etmek gerek, güzel bir kadındı. Hatta güzelden fazlaydı.
"Evet," içli bir soluk verdi.
Bakışlarım şoföre kaydı. Kulağında kulaklıklar vardı ve biriyle konuşuyordu. Bizim konuştuklarımızı duyduğunu sanmıyordum.
"Sence," diye fısıldadım. "Pusu Komutana şüphelerinden bahsetmeli miyiz?" Sorumla yüzünü buruşturdu.
"Bilmiyorum," dedi ve hemen ardından devam etti. "Bu iki adama güvenmemizi söyleyen oydu. Evet, ona güvenim sonsuz ama..." Kelimeleri ile minik çaplı bir şok geçirdim diyebilirdim. Bu dediği şu ana kadar aklımın ucundan dahi geçmemişti.
Bir öksürük krizi tuttu beni. Heyecan ve sarsıntı vücudumu esiri altına aldı. Nefeslerimin sıklaşmasına engel olamadım. Ne yani...
Eğer askerler bir casussa bu durumda Pusu Komutan dikkatsiz bir asker oluyordu. Bu dikkatsizliği ona pahalıya patlayabilirdi ki, Yarbay Turan'ın vereceği cezaların kapasitesi yoktu. Her şey olabilirdi.
Fakat eğer askerler gerçekten casussa ve Pusu Komutan bunu bile bile bize güvenmemizi söylediyse...
İşte bu imkansızdı! Olamazdı. Daha kesin ve belirli bir şey bile yokken hiçbir şeyin hükmünü veremzdik. En başında Pusu Komutan asla ve kathâ bir... Bir hain olamazdı. Bu gerçekten de imkansızdı. O adam vatanına aşık bir Türk askeriydi. Bunu aklımın ucundan dahi geçirmem hataydı. Lanet gelsindi!
Beynimi işgal eden bu saçma sapan düşünceleri def etmeye çalıştım. Saçma sapan bir şüpheydi bu. Vera uykusuz ve yorgundu. Başka bir açıklaması olamazdı. Belli ki uykusuzluk onu şaşırtmıştı. Evet evet. Uykusuzluk onun devrelerini yakmıştı!
"Saçmalama!" dedim dişlerimin arasından tıslyarak. "Pusu Komutana asla öyle bir ima da bulunmam. Aklımdan bile geçirmem. Sadece Pusu Komutanın bir dikkatsizlik, hatta hata yapmış olabileceğinden şüpheleniyorum. Sadece ortada tam olarak kesin bir şey yokken ona şüphelerimden bahsetmek istemiyorum. Tamam mı?" derken bunları kulağıma fısıldamıştı. Şok kanıma karışmış gibiydi. Uykusuzluk devrelerimi yakmış, aklıma saçma sapan şeyler sokmuştu. Vera haklıydı. Pusu Komutanla ilgili böyle bir şeyi aklımın ucundan bile geçirmemeliydim.
Başımı geriye yasladım ve gözlerimi yumdum. Daha öğlen bile olmamıştı ama ben gün bitmiş gibi hissediyordum.
_______________
~Bölüm Sonu~
