32. bölüm · KIZIL ÇELİK
🔗2.9 (Sezon Finali)🔗
"Aşk, iki insanın birbirine sınırlarını unutturmasıdır..."
______________________
Aşk denilen şey menem bir şeydi. Bir sıvı gibiydi ve her kapta -ki bu kap insan oluyordu- farklı bir şekil alıyordu. Doğrusu bizzat kabın şeklini alıyordu. Kişinin kalbi nasılsa, aşkı da onun gibi oluyordu.
Mesela Taylan için aşk, ayıkken olmasa da rüyalarında sevdiğini görmekti. Öyle müstehcen şekilde değil; en güzel gülüşünü sunan, en utangaç şekilde gözlerini kaçıran ve her zamanki güzel haliyle bıcır bıcır konuşan halini görüyordu. Uyandığında ise ilk başta uyandığı için küfür savuruyor, sonra da rüyasında sevdiğini gördüğü için hayatı boyunca suratsız olarak anınan adam dudağındaki minik tebessümle geziyordu.
Aşk, Taylan için yaşamının en harika şeylerinden biri olmuştu. Vatanından sonra o her şeye gözlerini yumardı ama artık gözlerini yumduğunda da o geveze kadının silueti hayalinde beliriyordu.
Mükemmel ötesi bir şeydi. Anlatılmazdı ve kolay kolay yaşanmazdı da Taylan'ın nezdinde.
Çalan telefonun sesi kulaklarını doldururken nefes alışverişleri hızlandı. Kimin aradığını biliyordu ve kalbi sadece bir telefon ziliyle hızlanmıştı. Gözlerini birkaç saniyeliğine yumarak derin bir nefes aldı ve sehpanın üzerindeki telefonunu alarak aramaya yanıt verdi.
"Alo? Taylan," Kulaklarını dolduran, melodileri kıskandıracak kadar muhteşem olan sesle başını oturduğu berjerin sırtına yasladı. Sesini duyunca bile Taylan'ın içine bir sıcaklık serpiliyordu.
"Balaca Xanım," dediğinde karşı taraftan içli bir nefes sesi duyuldu. Gülzar, Taylan'ın Balaca Xanım'ı, sevdiğinin ona seslenişini bile özlemişti.
"Şey, ı, nasılsın?" Gülzar titreyen, kısık sesiyle konuşmaya çalışıyordu. Sesinin titremesine neden olan ise annesinin her an buraya gelme ihtimali olmasıydı. Yakalanırsa belki de bir daha hiç Taylan ile konuşamayabilirdi. Bu korkunç bir ihtimaldi.
Taylan'ın dudaklarından erkeksi, kısık bir kıkırdama döküldü. "İyi, sen?" Ne konuşacağını bilmiyordu. Oysa ki mesajlaşmak konuşmaktan çok daha kolaydı. Bu şekilde aklına konuşacak bir şey gelmiyordu. Balaca Xanım saatlerce konuşsa, kendisi de o efsunlu sesi dinleseydi keşke.
"İyi. Şey, ne diyeceğim?" Sorusu Taylan'ın dudaklarından gür bir kahkahanın firar etmesine neden oldu. Karşısındaki kadın tahmin ettiğinden de heyecanlıydı.
"Ne istiyorsan onu söyle. Sadece konuş." Gülzar bu duydularından sonra sanki hiç heyecanlı değilmiş gibi daha da heyecanlanmıştı. Ne diyecekti ki? Ne anlatabilirdi? Herhangi bir şey mi söylemesini istiyordu?
"Bugün yaşadığım hadiseyi anlatayım mı?" Anında yanıt geldi. "Anlat."
Taylan oturduğu berjerde daha rahat bir pozisyon aldı. İmkanı olsa akşama kadar bu sesi dinlerdi ama o da biliyordu ki bu mümkün değildi. İstese mümkün kılardı ama ağırdan alıyordu. Sevdiği kızın ailesiyle arası açılsın istemezdi.
Oysa bilmiyordu ki sevdiği kızın "ailesi" ile hayatı boyunca arası olmamıştı.
"Çok sevdiğim bir şey değil ama aklıma geldi," Sona doğru sesi kısılmıştı. Hemen kendine geldi ve devam etti. "Sabah erkenden kalktım, işte temizlik falan yaptım sonra gittim daha kargalar gak dememiş, ben başladım ıspanaklı kete yapmaya." Taylan duyduklarıyla yutkunmadan edemedi. Özlüyordu bu kadını. Her şeyiyle. Arada bir yaktığı keteyle, gülüşüyle, sevinciyle, çemkirişiyle... Her şeyiyle özlemişti.
Oysa yıllardan beridir tanımıyorlardı birbirlerini. Öyle çokta olmamıştı ama aşkın zamanı da olmuyordu. Aralarında ki yaş farkı da engel olamıyordu aralarındaki bağa. Arada bir keşke birkaç yaş daha büyük olsaydı diyordu Taylan ama, önemli de değildi.
"Neyse, ben pişiriyorum bunu tavada, işte içine birkaç damla su düşmüş ya, elime bir yağ sıçradı." Burnunu çekti. Hâlâ canı acıyordu. "Elim acıdı, sonra da su topladı. Yetmezmiş gibi annem geldi bana bir saat fırça attı." Taylan'ın içi acıdı. Kendisi vurulsa bu kadar canı acımazdı ama Balaca Xanım'ın eline yağ sıçrayınca kendisinin içi acıyordu. Böyle de bir şeydi işte.
"Çok mu acıdı?" Oysa şu anda yanında olup, yarasından öpüp acısını dindirmek isterdi. "Hı-hı, çok acıdı. Hâlâ acıyor." Elinde olsa şu anda kalkar Azerbaycan'a giderdi.
Elinde olsa...
Elinde vardı...
Neden gitmesindi ki?
"Kalbinden öperim, kadın," Sert bir soluk verdi. "Öperim." Hiddetle ayaklandı. Yeterdi bu kadar hasret. En azından gelecek bir sonra ki göreve kadar kadını görmek istiyordu.
Kalktığı gibi oturdu. Silah arkadaşının haysiyetsiz bir terörist yüzünden başı dertteyken onu burada bırakıp farklı bir ülkeye gidemezdi. Yanında en başında Pusu olmak üzere birçok kişi vardı ama gidemezdi. Kendisininde olması gerekiyordu.
"Burada ortalık karışık. Etraf biraz durulsun, görev emri de gelmezse ilk işim yanına gelmek olacak."
Gülzar'ın omuzları titredi. Ne diyeceği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Sevdiği adamın başı derde girsin istemezdi. Buraya gelmek istiyordu ama gelirse buradaki ortalıkta karışacaktı. Çünkü ne kadar engel olamaya çalışsa da bu akşam kendisini muallime istemeye geleceklerdi. Sevdiğim var demesine rağmen peşini bırakmamıştı komşuları. Tutturmuştu Gülzar'ı oğluma alacağım, yalan söylüyor sevdiği yok diye.
Zaten sevdiği olayı babasının kulağına gittiği anda evde bir kıyamet kopmuştu. Babası aylar sonra Gülzar'ı dövmüş, en yakın zamanda gelip istemelerini haber vermişti. Gülzar ne kadar yalvarsa da hiçbir şeye engel olamamıştı.
Şimdi bunlardan Taylan'a bahsetmek ise çok zordu. "Taylan," diye fısıldadı.
"Güzelim," Söyleyeceği aklında dört dolandığı için bu hitaptan etkilenememişti bile, Gülzar.
"Taylan bu akşam beni istemeye gelecekler." Hattın karşı tarafından gelenler kulaklarını doldurduğunda ilk duyduklarını algılayamadı, adam. Derin bir nefes aldı ve yanlış duymuş olmak için sessizce dualar fısıldadı.
"Ne diyorsun, Gülzar? Hani vazgeçmişlerdi de gelmeyecekti, bu şerefsiz?" Evet, Gülzar ilk sevdiğinden bahsettiğinde istemeden vazgeçmişlerdi ama çok kısa bir süre sonra konu tekrar açılmıştı. Bu sefer daha ciddiydi.
Karşı taraftan bir hıçkırık sesi dışında yanıt gelmeyince Taylan daha da sinirlendi. Hiddetle ayağa kalkarak bu sefer resmen bağırmaya başladı: "KONUŞAMADIN MI, GÜLZAR? DİYEMEDİN Mİ SEVDİĞİM VAR, DİYE? ÇOK MU ZORDU? UTANIYOR MUSUN BENDEN, KADIN?!" Bunları sinirden Türkiye Türkçesi ile söylemişti ama Gülzar'ın anlaması zor olmamıştı.
Gülzar titremeye başlarken dilinden dökülen bir hıçkırıktan hemen sonra konuşmaya başladı: "Söylemediğimi mi sanıyorsun? Dinlemediler, inanmadılar! Ben babamdan dayak yedim iki gün kendime gelemedim, be! Hiçbir zaman kabul etmedim. Hiçbir zaman da sevgimden utanmadım ama sen benim ne yaşadığımı bilmiyorsun?! Taylan, babam beni ölümle tehdit etti, sen neredeydin?"
Taylan dondu. Dumura uğradı. Boğazında kaya gibi bir yumru oturdu da yutkunamadı. Sahi, sevdiği acı çekmişti ama kendisinin haberi bile yoktu. Kendisine lanet etti. Birkaç dakika aralarında sessizlik hüküm sürerken, "Uçağın hazır. Bir arkadaş seni birazdan yanıma getirecek."
***
Bir insan, başka bir insan için sınırlarını en fazla ne kadar zorlayabilir? Bu sorunun cevabı bizzat kendisiydi. Doğum günlerinden nefret ederdi, ne kız kardeşinin kendisininkini kutlamasına izin verir, ne de kendisi kız kardeşi dışında birinin doğum gününü kutlardı. Annesini kaybettiğinden beri kız kardeşi dışında herhangi birinin, -buna Taylan'da dahil- doğum gününü kutlamaktan itinayla kaçınmasına rağmen şu anda elindeki bir dilim kekle, o gece buluştukları parkta ve aynı bankta bekliyordu.
Sevdiği kadını bekliyordu.
Pasta almamıştı çünkü böyle bir zamanda ne kadar doğruydu böyle bir şey yapmak, emin değildi. Zaten kadının başı babası denen haysiyetsiz yüzünden dertteydi, bir de ona hiçbir şey olmamış gibi pasta yaptırması saygısızlık olurdu. Fakat genel olarak insanlar için doğum gününün önemini bildiği için kek ve bir hediye almıştı.
Kardeşine hediye alırken beğenip beğenmeyeceğini hiç sorgulamıyordu çünkü Enisa ne kadar süslü bir kız olsa da, kendisine yazılan küçük bir doğum günü mesajına bile çok sevinirdi. Fakat Büke'ye ne hediye alacağını düşünmeketen başına ağrılar girmişti. Neyse ki sonunda en doğru kararı verdiğini düşünerek hediyeyi almış ve paketlemişti.
Stresli bir şekilde dizini oynatırken bakışları, kendisinin üzerine düşen gölgenin sahibine kaydı. Hemen sonra ise gölgenin sahibinin gözlerine. Güneş direkt olarak kadının gözlerine vurduğu için kırılmıştı ama ela olan gözleri güneşin sayesinde yeşilini ön plana çıkarmıştı. Pusu'nun hayatında gördüğü en güzel göz renginden biriydi. Annesi ile Büke'sinin göz renkleri neredeyse aynı renkte bir elaydı. Annesinin de gözleri güneş ışınlarına maruz kaldığında yeşilini ön plana atıyordu. Şahane bir mucizeydi.
Pusu elindeki kekle beraber ayaklanırken bakışları kızın dolan gözlerine takıldı. İçine anında kötü bir his köreklenirken bir anlığına kadının dolu gözlerinin nedenini kendisine bağlamıştı fakat saniyler sonra Büke'nin kollarını ona dolaması, tüm saçma sapan düşünceleri kapı dışarı atmasına neden oldu. Büke'nin parfümünün güzel kokusu ciğerlerini doldururken gözleri anında kapandı. Büke'nin üzerine sinmiş olan vanilya kokusu kendisinide sarıp sarmalamıştı.
Başını hiç oyalanmadan kadının boynuna gömdü ve parfümün karışmadığı kendi kokusunu içine çekti.
Her şey çok hızlı gelişiyordu. Hiçbir zaman ilişki isteyen bir adam olmamıştı ve timindeki askerlerin -özellikle de Caner'in- onu birileriyle tanıştırma çabasına itinayla karşı çıkmıştı. Fakat şu anda her şey çok daha farklıydı. Büke farklıydı ve onunla ömrünün sonunu getirmek istiyordu. Evet, böyle düşünmesi için her şey için çok erkendi ama bir önemi yoktu. Zaten onların bir saniyesi, bir diğerini tutmazken bir şeyleri ertelemelerinin ya da zamana bırakmalarının bir anlamı yoktu.
Büke kollarını çözerek bir adım gerilediğinde ayrılmışlardı.
"Doğum günü kutlamak falan benlik şeyler değil." İçli bir nefes verdi. "Bir kız kardeşiminkini kutlarım, o da zaten kötü bile olsa güzel der. Belki bir şeyleri eksik ya da yanlış yaptım ama inan böyle bir zamanda nasıl kutlanır hiçbir fikrim yok." Kendini kanıtlama çabası kadını daha çok duygulandırırken gözünden bir damla yaş yuvarlandı.
"Çok güzel," diye fısıldadı ama şu anda hissettiği duygular dile dökülmeyecek kadar fazlaydı. Nasıl anlatacağını ya da nasıl göstereceğini bilmiyordu.
"Gerçekten mi?" diye sordu adam şaşkınlık ve merakla. Oysa ki sadece bir kek ve bir hediyeydi aldıkları. Kadının daha hediyeden haberi bile olduğunu sanmıyordu çünkü bakışları oraya kaymamıştı bile.
Büke, dolu dolu gözleriyle onu onayladı ve bir süre daha sarıldı. Daha önce defalarca kişi tarafından doğum günü kutlanmıştı ama bu, Pusu'nun kutladığı, en özel ve en güzel olanıydı. Duygulanmadan edemiyordu.
Geri çekilirken Pusu'nun elindeki keke odaklandı. Tesadüfen miydi bilmiyordu ama en sevdiği kekti frambuazlı kek. Ve Pusu'da ona frambuazlı kek almıştı.
"Frambuazlı kek benim en sevdiğim kek, biliyor musun?" diye sorduğunda adam onu başıyla onayladı. Büke şaşırmıştı. "Aa, nereden biliyorsun?"
"Sen söyledin."
"Ne zaman söyledim? Hiç hatırlamıyorum."
"Azerbaycan'da ki görevden dönerken yarı uykuludun ama aranızda konuşurken sen de en sevdiğin kekin frambuazlı olduğunu söylemiştin." Kadın bile kendi söylediği şeyi hatırlamıyorken adam, kadının dudaklarından dökülen her bir harfi aklına kazıyordu.
"Unutmamışsın," dedi gözlerindeki parıltılar eşliğinde.
"Utmadım, seninle ilgili olan hiçbir şeyi unutmam." Kadının kalbi tekledi ve dudaklarından heyecanından dolayı sert bir nefes bıraktı.
Pusu oyalanmadan cebinden bir çakmak çıkardı ve kekin üzerindeki beyaz, minik mumu yaktı. Kadının en sevdiği rengin beyaz olduğunu da biliyordu. Minik bir jest olarak -belki de fark etmeyeceği- mumu kadının en sevdiği renkte seçmişti.
"Üfle," dedi başıyla frambuazlı keki göstererek.
"Önce dilek tutmam gerekmiyor mu?" Omuz silkti genç adam.
Kadın içinden dilek dilerken birkaç saniye içerisinde mumu üfledi. Minik ateş parçası sönerken havaya dağılan dumanla kadın, tuttuğu dileğinde havada yayıldığını hissetti. Dudakları yukarı kıvrıldı. Zira, bu saçma düşünce bile onu mutlu etmeye yetmişti.
Banka oturduklarında, kekin yarısını bölüp büyük parçayı Pusu'ya verdiğinde de, havadan sudan konuştuklarında da Ayçıl Büke'nin kalbi dört nalaydı. İçinde ki tarif edilmesi zor hisle birlikte kalbinde de bir ağırlık vardı ama anın büyüsünü bozmamak için bunu önemsememeye çalışıyordu.
Ayçıl bunu nasıl ya da hangi düşünceyle yaptı bilmiyordu ama içindeki dürtülere engel olamayarak Kuntay'ın dudağının hemen bitimindeki frambuaz sosuna uzandı. Başparmağının ucuyla o sosu silerken bu sefer dört nala atmaya başlayan tel kalp Ayçıl'ın kalbi değildi.
Genç adam dudağının bitiminde hissettiği hafif dokunuşla gözlerini yummamak için kendine zor hakim oldu. Eli ani bir kararla yüzünden çekilen ele giderken, elin sahibi kadın daha ne olduğunu anlamadan sosu kadının parmağından emdi. Bu hareket Ayçıl'ın bayık bakan gözlerinin birkaç saniyeliğine kapanmasına neden olmuştu.
Dudaklarında konaklayan parmağa minik, tüy gibi bir öpücük kondurarak geri çekerken nihayetinde kadının göz kapakları aralanmıştı. Aralarında bir dakika kadar bir sessizlik dans ederken, iki çift göz birbirlerini esiri altına almıştı. Sanki diller işlevini yitirmişte, görevi bakışlar üstlenmiş gibiydi.
Dilden dökülmeyenleri gözler üstlenir, bakışlar daima doğruyu söylerdi.
O an ikisinin de dudaklarından seni seviyorum dökülmemişti ama önemli olan dillendirmek de değildi. Önemli olan, hissettirmekti. Bir bakış, bir frambuazlı kek ya da bir mum. Birini sevdiğini illa ki dile getirmene gerek yoktu. Başkalarının herhangi bir şey olarak gördüğü, karşısındaki için önemli olan şeyle de sevildiği hissettirilebilmek kafiydi neticede. Kalbi sevme işlevini hâlâ yerine getiriyorsa bir insanın, zaten çokta gerekli olmayan dil ayrıntılarına takılmazdı.
Büke'de takılmamıştı. Aklına bile gelmemişti.
Bir boğaz temizleme sesi duyulurken bu ses Büke'ye aitti. "Ee," dedi, sohbet konusu açmak isteyerek. "Bana kendinden bahset biraz. Sen beni tanıyorsun ama seninle ilgili bildiğim şeyler bir elin beş parmağını geçmez." Bunu söylerken istediği şey Pusu'nun ailesinden, mülkünden ya da başka şeylerinden bahsetmesi değildi. Kendinden, duygularından bahsetsin istiyordu. Ya da sevdiği şeylerden.
Pusu kadının ela gözlerine dalarken dudağının kenarında minik bir tebessüm oluşmuştu. Pusu ölürse onu bu kadının elalarına gömsünlerdi. Üzerine toprak aramalarına da gerek yoktu. Elalarında ki kahveler toprak olurdu, kafiydi o kadarı.
"Ben basit bir adamım," dedi içli bir nefes eşliğinde. "Ne bileyim, öyle aşk meşk işlerinden de anlamam. Gerçekten de aşk, neredeyse otuz üç yıllık olan ömrüm boyunca tatmadığım bir duygu. Sanki şu anda tadıyorum gibi ama sadece duygu kavramından da ibaret değil. Ne bileyim, şahsen bana sınırlarımı unutturuyor." Kadın, görüş açısının hafiften bulandığını hissediyordu ama derin bir sükunetle onu dinlemeye devam etti. "Aşkım, her şeyden öteymiş gibi alışagelmişlerimi kapı dışında bırakıyor. En başında benim kalbim hızlanmaz, Büke. Lakin değil sen, kokunu bile duyduğumda kalbim dört nala atılıyor."
Sesindeki duyguları hissediyordu genç kadın. Arada bir titremesi ve konuşmak için kendini zorlama çabası Büke'nin kalbinde derin bir sızı bırakmıştı. Bahsettiği duyguların aynısını bizzat kendisi de yaşıyordu ama karşısındaki duygularını ondan da iyi gizleyen adamın da aynı duyguları yaşıyor, üstelik ilk defa Büke ile yaşıyor oluşu... Tarif edilemez şeylerdi.
Kuntay Pusu daha da fazla konuşmadı. Zira, kadın da konuşmasını istemedi. Dili daha fazlasını dökmese bile bakışları yetiyordu.
Onlar yine tam derin bir sessizliğe gömülecekken bir şey oldu. Bu büyülü anı mahveden bir ses duyuldu. İkisi de aynı anda yutkunurken Büke o an kalbinde ki ağırlığın nedenini anladı. Saliseler içerisinde bir kurşun patlarken, hedefi Ayçıl'ın beyni olan kurşun, farklı bir bedene saplandı. Kuşlar sustu, rüzgar durdu. Çünkü Pusu, sevdiği kadına gelecek olan kurşunun önüne geçmişti. Eğilmeye zamanları yoktu ama kurşunun hedefini kendisi haline getirebilirdi. Öyle de yaptı, sevdiği kadın için kendi hayatı pahasına kurşunun önüne geçti.
Pusu'dan ses bile çıkmazken Ayçıl'dan depremler yaratacak bir haykırış döküldü. Parktaki insanlar da bağırıyordu ama Ayçıl'ın ki hepsinden büyüktü. Ölüm haykırışıydı bu. Acıydı, çok acı.
"KUNTAY!" Suikastçı gözlerden kaybolmadan hemen önce Ayçıl'ın yapabildiği etkisiz hale getirmek için siyahlar içerisinde ki adamı, cebinden çıkardığı silahla iki omzundan ve bacağından vurmak oldu.
"Yapma," diye yalvardı kendisiyle beraber yere çöken adama. Başı kendisinin dizlerine çökerken eli yaranın üzerindeydi. "Bırakma beni," diye yakardı. Dudaklarından hıçkırıklar firar etti. Olamazdı, sevdiği adam gidemezdi. Her şey daha yeni başlamışken o gidemezdi.
"AMBULANS ÇAĞIRIN! YARDIM EDİN!" Belki de her şey için çok geçti ama Ayçıl bağırıyordu, çığlıklar atıyordu.
"Büke'm," diye ağzından çıkan kanlarla fısıldadı, Pusu. Gözleri dolmuştu. Ölümü hissediyordu ve öleceği için değil, karşısında ki kadından ayrılacağı için, dudaklarından bir defa bile seni seviyorum dökülemediği için dolmuştu.
"Pusu yapma, yalvarırım beni yalnız bırakma. Dayanamam," Ağlıyordu genç kadın. Dayanamazdı ki, dayanamazdı.
Kanlar içerisinde ki adamın tüm algıları kapanmıştı ama son bir şeyi söylemeden ölmek istemiyordu. Eğer ölürse, gözü açık giderdi. "Sen sağ ol," dedi zorlukla. Kesik kesik konuşuyordu. "Seni," dedi, dedi ama devamını getiremedi. Gözleri ile birlikte bilinci de kapandı. Belki de o an seni seviyorum bile demeden gitmişti.
Olamazdı, gidemezdi.
"PUSU!"
_______________________
~SEZON FİNALİ BÖLÜM SONU~
🔗 Aslında bu bölümü sezon finali yapmayı planlamıyordum ama her şey bir anda gelişti.
🔗 Uzun bir bölüm yazmak gelmedi içimden. Sizlere kısa bir süreliğine ara veriyorum. Bölümler çok düzensiz geliyordu buna bir son vermek için sezon finali vermeye karar verdim.
