19. bölüm · KIZIL ÇELİK

🔗1.9🔗

Damly D.

"Bazı şeylere öylesine bakamazsın... Çünkü o artık sadece bir taş, bir ağaç ya da bir yol değildir. İçinde onun sesi, onun gözleri, onun izi vardır.

Ahmet Telli
_______________

Genç adam içli bir nefes vererek sigara dumanının dudaklarının arasından firar etmesine izin verdi. İçindeki kasvetli havayı, sigara dumanıyla dışarı salmak istiyordu ama muamma. İçindeki karışıklık ve bilinmezlik onu yiyip bitiriyordu.

Gözleri yanında oturduğu pencereye kaydı. Pencerenin dışına dikti gözlerini. Şu anda bir sitedeydi ve onun dördüncü kattaki dairesinin tüm pencereleri, sitenin bir kısmında tek tük olan ağaçları gösteriyordu. Yani evin hangi odasında olursa olsun görüyordu bu ağaçları. Bir ay öncesi olsaydı ona göre tüm bitkiler gibi ağaçlarda işlevini gerçekleştiren herhangi bir canlı gibi gelirdi ona. Ama artık öyle miydi? Ağacın gövdesi onu çok sikik yerlere sürüklüyordu ve içten içe bunun hiç hayra alamet olmadığını hissedebiliyordu.

Kahverengi... Aklına o ahenkli, uzun ve kahvenin en güzel tonuna sahip, dalgalı saçlar geliyordu. Güzeldi İz Asker'in saçları. Haddinden fazla dikkat çekiciydi ve Pusu'nun da dikkatini çekiyordu.

Gözleri sadece iki tane olan kiraz ağaçlarına kaydı. Ağaçlar çiçek açmış, yer yer kirazlar oluşmaya başlamıştı. Kirazlar kırmızıydı. Kırmızı da Pusu'ya onu hatırlatıyordu. İz Asker'i. Siktirler olsundu o kadın aklına geldiği vakit karnında bir şeyler tepinmeye başlıyordu. Bu... Bu çok sikik bir şeydi.

"Komutanım," diye seslendi kapıdan, Taylan.

"Hı?" diye mırıldandı dilinin altından. Oysa şu anda kendi evinde olmayı ne isterdi. Görevden döndükten sonra rutin işlemleri yapmış ve evine gelmişti. Kendi kendine gelmez olaydım diye mırıldanmasına sebep olan şey ise evinde gezen ve ne olduğunu bilmediği böceklerdi. İlaçlama şirketiyle konuşmuştu ama üç günlüğüne evini terk etmek durumunda kalmıştı. İstese lojmanda ya da bir otelde de kalabilirdi ama bunlar Taylan'in evi kadar rahat olamazdı. Tabii ki Taylan'in evi de kendisinin evi olamazdı.

"Çay yaptım, dökeyim mi?"

"Dök." diye cevap verdi, Pusu. Çay onun vazgeçilmeziydi. Çoğu insanın aksine kahveden nefret ederdi ve zorunda kalmadıkça asla içmezdi. Kahve onun için zorunlu içilen bir içecekten farksızken çay, hayatının olmazsa olmazı diyeceği bir içecekti. Görevlerde de onu en çok zorlayan şeylerden biri de buydu; çaysıyordu ve dağ başında bazen su bile bulamazken çay, büyük bir lüks ve imkansız oluyordu.

Elindeki çay tepsisiyle içeri giren Taylan, kendisinin oturduğu tekli koltuğun karşısındaki tekli koltuğa terleşti. Tepsiyi aralarındaki eski ve tahta sehpaya koyarak çayını eline aldı.

"Nasılsınız komutanım?" diye sordu Taylan, komutanının tepside ki çayı alışını izlerken.

"İyi." demekle yetindi ama bu sıralar pekte iyi olduğu söylenemezdi. Bir çift ela mı yoksa kahve mi belli olmayan gözün, içten içe divanesi olmuş durumdaydı. "Sen nasılsın?"

"Kötü." dedi komutanının aksine dürüst olarak. Onun durumu komutanınından da beterdi. Karşılıklı olarak sevdiği kadından ayrılarak Türkiye'ye gelmek zorunda kalmıştı. Tabii ki ayrılmamışlardı ve hatta sevgili oldular sayılırdı ama ona yakın olmaması, hergün yemek getirip ayak üstü sohbet etmemeleri canını sıkıyordu.

"Azeri Kız mı?" diye sordu Pusu dudağında ki yamuk gülümsemeyle.

İçli bir nefes verdi. Evet, Azeri Kız'dı. Gönlünü kaptırmıştı bir Balaca Xanım'a.
Orman yeşili gözleri olan, hergün vişne yiyormuş gibi bir izlenim veren dudaklara ve mükemmel açık kahve saçlara sahip olan bir Balaca Xanım'a kaptırmıştı kimseye atmayan yüreğini. Kimse için hızlanmayan kalbi, Balaca Xanım'ın adı geçince bile hızlanmaya başlamıştı. Aşk, bu muydu? Aşk bu kadar tarifsiz bir duygu muydu? Eğer öyleyse Taylan kör kütük aşık olmuştu.

O anda aklında bir zamanlar lisede okuduğu ama zihninde bir yerlerden hiç silinmemiş olan o sözler yankılandı. Yıllar önce edebiyat öğretmeninin zoruyla ezberlemişti ve unuttuğunu zannediyordu, meğer unutmamaştı.

Aşk ne suda erir, ne ateşte yanar,
Ne dile gelir, ne susunca sanar.
Bir bakışta başlar, bir ömre sığmaz,
Adı yoktur onun, tarifle anılmaz.

Ona göre aşk buydu ve kelimelerle tam olarak anlatılamazdı.

"Hayırdır lan, daldın gittin." diye seslendi Pusu sesindeki imayla.

Taylan tek kaşını havalandırdı.

"Rütbeden çıkabilir miyim?" diye sordu yerinde dikleşerek.

Pusu'nun kaşları havalandı. Nereden çıkmıştı bu birden bire. "Sebep?" diye sordu anlamadığını belli eden bir sesle.
"Çıkabilir miyim?" diye direttiğinde Pusu bıkkın bir nefes vererek, başıyla onaylamıştı.

"Pusu," dedi dudaklarını ıslatarak. Taylan ve Pusu'nun dostluğu Kızıl Çelik Timine değil, çok daha öncesine dayanıyordu. Pusu ile Taylan'ın arasında dört yaş vardı fakat onlar eğitim sırasında tanışmışlardı. Taylan, iki yıllık eğitimini tamamladığı zamanlarından birinde Pusu tesadüfen orada bulunmuştu ve o günden bugüne gelen sarsılmaz dostlukları oluşmuştu. Taylan'ın Kızıl Çelik Timine girmesi ise kendisinin azmiydi ve girene kadar Pusu'nun bundan haberi olmamıştı.

"Şu sıralar çok sikimsonik hareketler sergilemeye başladın." Ah! Taylan ve endemik küfürleri. Taylan'ın küfürleri sadece kendisine özgüydü ve bir başkasının ağzından duymak çok düşük bir ihtimaldi.

"Keşke izin vermeseydim." diye homurdandı ağzının içinden. Taylan'ın ettiği saçma sapan küfür yüzünün buruşmasına sebep olmuştu

"Nedenini sormayacak mısın?"

"Hayır." Bıkkın bir nefes verdi ve hemen ardından ekledi. "Neden?"

Taylan'ın dudağının kenarı usulca kıvrıldı. Sıra ondaydı. "Ayçıl Teğmen." dediği anda Pusu içtiği çayı püskürttü. Evet, şaşkınlıktan içtiği çayı püskürtmüştü ve nefes borusuna kaçmıştı.

Taylan yavaşça ayaklandı ve en sert şekilde birkaç defa sırtına vurdu Pusu'nun. Hiç acımadan, sırtına bir kaç defa silleyi çaktı ve muazzam ötesi oyunculuğuyla, "İyi misin?" diye sordu sesindeki yalan hüzünle.

Kendine gelen Pusu, "Taylan," diye, dişlerinin arasından tısladı. "Seni çok sikimsonik bir şekilde öldürmemi istemiyorsan başımdan defol!" diye bağırdı. Aslında bağırmadı ama bağırsa daha iyi olur gibiydi.

"Pusu," dedi ısrarla. "Ha?" diye bir ses çıktı Pusu'dan.

"Sen farklı bakıyorsun o kıza. Biraz önce Ayçıl dedim ama o tepkini ölçmek içindi." dediğinde Pusu tepkisiz kaldı. Ne inkar etti, ne de herhangi bir tepki gösterdi.

"Lan, tepki versene!" diye direktif verdi Taylan, sesinde ki şaşkınlıkla.

"Neden vereyim?" diye sordu en rahat tavrını bürünerek. Orta masayı biraz yaklaştırarak ayaklarını oraya uzattı.

"Sen bu kıza karşı bir şeyler hissediyor musun?" diye sordu Taylan açıkça. Konuyu dolandırmaya gerek yoktu. Azerbaycan da bir şeyler fark etmişti doğrusu. Yerli yersiz belli etmekten kaçındığı kıskançlığı, bakışları ve davranışları... Taylan'ın bunu tahmin etmesi zor olmamıştı.

"Bilmem."diye mırıldandı omuzlarını silkerek.

"Sen birine karşı olan hislerinden emin olamıyor musun?" diye sordu Taylan tek kaşını kaldırarak.

Pusu'nun dudağının kenarı yukarı kavislendi. "Herkes sen değil," dedi imayla. "Hislerinden hemen emin olup, gidip seni seviyorum demiyor." Bunları söylerken sesinde alay karışımı ciddiyet de vardı. Bu adamın alayında bile ciddiyet vardı.

"Seviyorum ben." dedi kendinden emin bir ifadeyle.

"Sevmiyorsun diyen yok." dedi yüzünü buruşturarak. Ona göre birini sevdiğini, başkasına söylemek saçmalıktan ve şovdan başka bir şey değildi. Klişe olabilirdi ama o, sevdasını sadece kendisine ve sevdiğine saklamayı doğru bulanlardandı. Bir kere birine her zaman sevdiğini söylemek bile gereksizdi, fazlasının insanı bunaltacağını düşünüyordu. Ne kadar bu tarz şeylerden anlamıyor olsa bile.

"Güzel kız ama." dedi Taylan ağzının içinden. Fakat Pusu'nun duyması için sessiz de söylememişti. Zira amacını gerçekleştirmişti ve Pusu onu duymuştu. Hafiften kaşları çatıldı ve içinde bir fokurdama hissi hissetti. Çok kuvvetli değildi ama rahatsız edici olduğu da bariz belliydi.

"Taylan," dedi dişlerinin arasından. "Hayırdır kardeşim, içine bir Caner mi kaçtı senin? Nedir bu, cahil cesareti mi?" Bıkkın bir nefes verdi. "Her zaman yaptığını yap ve sus!"

"Emredersiniz komutanım!" dedi dudağındaki yayı bozulmuş gülümsemesiyle. Emin olmak için Pusu'yu denemişti ve şu anda emindi. Pusu yani en yakın arkadaşı, time yeni gelen Keskin Nişancı'ya karşı boş değildi.

Birkaç saniyelik sessizliklerinin ardından odada bir telefon sesi duyuldu.
Pusu arka cebindeki telefonunu eline alarak yavaş adımlarla odadan çıktı. Arayan kız kardeşi, Enisa'ydı.

"Alo!" diye ince bir ses doldurdu Pusu'nun kulaklarını. Bu, güzeller güzeli kardeşi Enisa'nın sesiydi.

"Alo, abim." dedi Pusu hiç olmadığı kadar merhamet barındırdığı sesiyle. Sesinde özlem de vardı. Aylardır tek kardeşini görmüyordu ve onu özlemişti.

"Naber abilerin bir tanesi?" diye şakıdı Enisa coşkuyla. Abisini aylardır görmüyordu ve onu özlemişti ama onu arama sebebi tabii ki özlemiş olması değildi. Hayır, özlem de sebepler arasındaydı ama başta değildi.

"Senin kaç abin var?" diye sordu Pusu alayla.

"Bir tane var. Fazlasıyla yakışıklı, karizmatik, zeki, ne bileyim mütevazi, fazlasıyla zengin ve birazcıkta maço."

Pusu gülümsedi. "Araya maçoyu da sıkıştırdın, anlamadım sanma." Hemen ardından ekledi. "Ne istiyorsun?"

"Ne isteyeceğim?" derken bir yandan da yakınında ya da içinde olduğu gürültülü mekandan uzaklaşıyordu. Pusu bunu uzaklaşan seslerden anlayabiliyordu. "Bir aydan fazladır arıyorum telefonun kapalı, özledik abimizi."

Enisa, Pusu'nun bir asker olduğunu biliyordu fakat Delta Askeri olduğundan bir haberdi. Onu normal bir asker sanıyordu fakat sürekli gittiği uzun süreli görevler onu düşündürmüyor değildi. Yine de pek üstüne düşmüyordu abisinin mesleğinin, onun için önemli olan abisinin kazandığı para ve ona vereceği harçlıktı.

"İşim vardı, Enisa," dedi içine derin bir nefes çekerek. "Neredesin?" diye bir soru ekledi hemen ardından. Gürültü tamamen kesilmişti yani kız kardeşi bulunduğu ya da yakınında bulunduğu mekandan tamamen uzaklaşmış olmalıydı.

"Hiç abi," dedi ağzının içinden değişik sesler çıkararak. "Kütüphane de ders çalışıyordum. Seninle konuşmak için dışarı çıktım." dedi hiç aksamadan yalan söyleyerek. Aslında yalancı bir kız sayılmazdı ama abisinin azarından kurtulmak için söylediği pembe, hatta ona göre pesbembe olan yalanlardan bir zarar gelmezdi. Onlar sadece anı kurtarmak için vardı ve Enisa da onları anı kurtarmak için kullanıyordu. Bir sıkıntı ya da bir sorun yoktu yani.

"Ne zamandan beri kütüphanelerde müzik açılıyor? Hayır yani, biraz önce hareketli ve bariz müzik sesleri dolduruyordu kulaklarımı." dedi sesindeki baskın tavırla.

"Abişim!" dedi mızmız bir kız çocuğu edasıyla. Başlarında bir anne ya da baba olmadığı için Pusu, Enisa'yı şımarık yetiştirmişti. Arada sırada şüphe duysa da bundan pişman değildi. Kendisi gibi anne ve baba sevgisine aç olan kardeşinde ki boşluğu doldurmak için elinden geleni yapmıştı. Kız kardeşinin hem annesi, hem babası, hemde ağabeyi olmaya çalışmıştı. "Çok üzerime geliyorsun!" diye hayıflandı.

İçli bir nefes verdi, Pusu. Kız kardeşinin hafiften bir kalp kırılmasına bile dünyayı yakardı. Doğal olarak kendisi de üzemiyordu kız kardeşini.

"Neredesin Enisa?" diye sordu bu sefer sakin bir ses tonuyla. Hesap sorar gibi sormamıştı bu sefer.

"Kızmayacaksın dimi?" diye sordu emin olmak isteyerek. Gerçi bu çok gereksiz bir soruydu, abisi ona asla kızmazdı.

"Ben sana ne zaman kızdım?" diye sordu yenilmiş bir ifadeyle. İçten içe hak verdi, Enisa.

"Partideyim abi." dedi dişleriyle dudaklarına eziyet ederek.

"Ne partisi ve nerede abicim?"

"Abi Gonca'yı biliyorsun zaten, dimi? İşte onun kuzeninin evinde barbekü partisi yapıyoruz." Evet, Pusu Enisa'nın neredeyse tüm arkadaşlarını bildiği gibi Gonca'yı da biliyordu. Gonca, Enisa'nın en yakın arkadaşlarından biri olduğu için Pusu, Gonca'nın tüm ailesini araştırmıştı. Belki de bu hoş bir şey değildi ama bu zamanda da kimseye güvenemezdi. Zira Gonca'nın ailesinden hiç kimse sorunlu değildi ve ne kadar tanımasa da akşam kız kardeşini almaya gideceği için onun istediği gibi arkadaşlarıyla takılmasına laf etmeyecekti. Ne kadar öyleymiş gibi gözükse de, asla kardeşini sık boğaz eden bir abi değildi, Pusu. Sadece kardeşinin deli dolu yapısını biliyordu ve dış dünyayı çok iyi tanıyordu.

"Bir daha mezuna bırakmana izin veremeyeceğim. Hangi bölüm gelirse ona gidersin. Zaten derste çalıştığını göremiyorum." diye homurdandı sonralara doğru.

"Abi sen beni normalde de görmüyorsun ki." dedi Enisa alaylı bir tavırla. Alay karışımı söylemişti ama içten içe ciddiydi. Bu hayatta abisinden başka kimsesi yok sayılırdı ve onu da ayda yılda bir kez görebiliyordu. "Neyse abi onu bunu boş verde sen, beni seni şey için aramıştım."

İçli bir nefes verdi Pusu. "Ne için aramıştın?"

"Benim bir şeye ihtiyacım var. Çok küçük, minicik bir şeye." dedi sesinin desibelini düşürüp, incelterek.

"Neye?"

"Balengia'nın yeni çıkan çantasına! Abi aşırı lazım, alman gerekiyor!" diye yakarmaya başladı. Abisinin o çantayı alması lazımdı.

"Göreve gitmeden önce de aynı markanın ayakkabısını aldırmıştın. Maaşının yarısı sadece bir ayakkabıya gitmişti. Almam bir daha!"

"Abi ne var yani kardeşine bir ayakkabı almışsın? Niye abisin sen? Sanki canını istedik!" diye haksız homurdandı. "Sadece 18.507 TL'cik bir çanta istedim!"

"Senin o 18.507 TL'cik dediğin parayı benim nasıl kazandığımdan haberin yok herhalde!"

"Sende az uz kazanıyorsun sanki! Daha iki ay önce gördüm bir ayakkabı giymişsin, gittim baktım fiyatına bana verdiğin harçlıktan fazla!"

Bıkkın ve takati kalmadığını belli eden bir nefes verdi. "Akşama doğru seni almaya geleceğim, gelirken alırım." dedi yenilmiş bir ifadeyle. Ne kadar söylense de kardeşinin her istediğini alıyor ve elinden geldiğince her istediğini yapıyordu.

"Abilerin en askeri, en yakışıklısı, en mükemmeli!" diye mutlulukla şakıdı.

Pusu gerçekten gülümsedi.

***

|Ayçıl Büke Karahanlı|

"Yok, bu sefer kararlıyım, ben değil, o benim peşimden koşacak!" diye hararetle konuşan Boncuk'a boş gözlerle baktım. Bu sözü o kadar çok söylemişti ki, artık ciddiye bile alamıyordum. Zira bunu söylüyor ve çok kısa bir süre sonra tekrar gidip Ateş'e yazıyordu.

"Bu sefer kesin mi?" diye sordum, sorumun mantıksızlığını sorgulayarak.

"Evet evet, kesin. Şu saatten sonra kovalayan o, kaçan taraf ben olacağım." dedi istikrarlı bir tavırla. Bakalım istikrarı bu sefer kaç saat sürecekti?

Bıkkın bir nefes verdim. Yıllardır Ateş ve Boncuk birbirlerine kör kütük, bariz aşıktı. Boncuk dokuz yıldır Ateş'in peşinden koşuyor, aşık olmasına rağmen Ateş ondan kaçıyordu.

Aşık olduğunu nereden mi anlıyorduk? Boncuk'u herkes ve her şeyden kıskanıyordu. Yanında erkek sinek bile görmeye tahammülü yoktu. Tabii ki de bunlarla sınırlı değildi ve en başta bakışları geliyordu. Aşık bakıyordu! Evet evet, aşık bakıyordu ve bunu belli etmekten hiç kaçınmıyordu.

Ateş ve Boncuk aynı timdeydi. Bu tesadüf değildi çünkü bunu yapan bizzat timin komutanı olan Ateş'ti. Delta Askeri olduğumuzdan bir yıl sonra Ateş, askeri olduğu timin komutanı olmuştu ve hiç vakit kaybetmeden Boncuk'u kendi timine almıştı. Sebebini sorduğumuzda ise, derin bir sessizlikle bizi baş başa bırakmıştı. Boncuk yüzsüz ya da gurursuz bir kadın değildi ama Ateş'in ona davranışları sebebiyle pes etmemişti. Oysa Ateş ona ters bir şey yapsa, ya da hislerinin olmadığını gösterse Boncuk aşkını içine gömerdi. Ona asıl ümit veren Ateş'ti.

"İnşaAllah." dedim içten bir şekilde.

"İnşaAllah'ı, MaşallAllah'ı yok artık bu işin. Ben çok kararlıyım." Yani böyle bir bakınca kararlı gibi duruyordu ama ne kadar kararlıydı orasını bilemezdim.

Omuz silkmekle yetindim. Boncuk'un üzerinde olan bakışlarım adım seslerinin geldiği yöne doğru kaydı. Hemen sonra ise Mehriban'a.

"Mehriban," diye fısıldadım onu baştan aşağı süzerken. Aslında saat çok geçti ve ben onu uyuyor olarak biliyordum.

Mehriban görevin bitiminden beri bizde kalıyordu ve sürekli olarak karakola gidip geliyordu. Aslında herkes onun masum ve teröristlerle bağlantısı olmadığını biliyordu ama protokol sebebiyle gitmek zorundaydı. Mehriban, bizim Delta Askeri olduğumuzu bilmiyordu. Gerçi onun Delta Askerlerinden bi'haber olduğunu düşünüyordum. Yine de Mehriban bizi normal birer Türk Askeri olarak biliyordu.

Gözlerimle baştan aşağı süzdüm onu. Üzerinde pembe, Boncuk'un ona verdiği çiçekli, saten pijama takımı vardı. Uzun, düz ve kumral olan saçlarını tam tepeden toplamıştı ve bu mahmur haliyle çok sevimli gözüküyordu.

"Bir sorun mu var?" diye sordum merakla.

"Yok abla, bir sorun yok. Sadece uyku tutmadı." dedi çekingen ifadesiyle. Aslında yaklaşık bir haftadır bizimle kalıyordu ama doğal olarak, hâlâ tam olarak alışmamıştı.

Boncuk atıldı. "Ee, gel otur bizimle."

"Geleyim." dedi dudaklarındaki geniş gülümsemeyle. Ben ve Boncuk günün çoğunu Vega Kara Üssün de geçiriyorduk ve Mehriban doğal olarak evde tek başına sıkılıyordu. Yarın tüm gün evde olacağımız için bu gece sabahlayacaktık ve Mehriban'ın bize eşlik etmesinde bir sakınca yoktu.

Saatlerce sohbet ettik, yemek yaptık, tatlı yaptık, ardı arkası kesilmeyen lafların belini kırdık. Arada birde Mehriban'ı köşeye sıkıştırarak ağzından laf aldık. Karakola her zaman Mehriban'ı götüren kişi Caner'di ve biz şu saniyeye kadar onun Mehriban'ı emir verildiği için kendisinin götürdüğünü sanıyorduk. Ne büyük yanılgıydı ki öyle değilmiş. Meğer Caner kendi isteğiyle bu görevi üstlenmiş ve Mehriban'ı karakola götürmüştü bu bir hafta içerisinde. Ben ya da Mehriban bu konu hakkında fikir yürütemezken Boncuk arsızca atladı.

"Bu çocuk sana boş değil." Sadece beş kelimelik bu cümle ortamda bomba etkisi yarattı. Benim kapanmaya yüz tutmuş gözlerim şokla aralandı, Mehriban'ın yüzü pancara döndü ve ağzından şu kelimeler döküldü.

"Amma bo!" Söylediği şeyi ben anlamamıştım ama Boncuk anlamış gibiydi, öyle ki dudakları yukarı kıvrılmıştı.

"Ne diyorsun abla?" diye hayretle şakıdı Mehriban. Böyle bir şeye ihtimal bile vermiyordu ama şöyle bir düşününce bende Boncuk'a hak vermiş gibi bir şey olmuştum.

"Kız ne şaşırdın bu kadar? Seni buraya almaya gelince de gördüm. Bakışlarından bile anlıyor insan oysa ki. Sen neden anlamadın?" diye sordu rahat bir tavırla.

"Olmayan bir şeyi nasıl anlayayım?" diye sordu yüzü düşerken.

Boncuk ve Mehriban aralarında didişirken ben kendimce Caner'in son zamanlarda ki hareketlerini sorguluyordum.

"Ayçıl!"

"Ha?" diye sordum şaşkın şaşkın.

"Kaç yaşındaydı bu Caner?" diye sordu.

Caner bizim timin en küçük üyesiydi. Onu tanıdıktan sonra benden küçük birinin olması beni şaşırtmıştı.

"25 ya da 26." dedim.

"Yaa, keşke daha küçük olsaydı diyecektim ama ne kadar küçük olabilirdi ki? Bak şimdi ihtimaller çürümeye başladı. Aranızdaki yaş farkı bariz." Mehriban'ın yüzünün hafiften düştüğünü fark ettim ama bu saniyelik bir şeydi.

"Sen kaç yaşındaydın?"

"17." diye cevap verdi.

Boncuk dudaklarını büzdü ve ağzından onaylamaz sesler çıkardı. "Tam olarak şu anda bu görüşümden vaz geçiyordum. Bence sana yardımcı oluyor." Ne kadar da belli ediyordu ikizler burcu olduğunu.

"Evet," dedi Mehriban kendinden emin bir ifadeyle. "Hem zaten bende Caner Bey'i bir abim olarak görüyorum." dediğinde içten içe hak verdim. Şu ana kadar bir defa bile görmemiştim Mehriban'ın Caner'e baktığını.

Söylediği gibi Mehriban, Caner'i bir abi olarak görüyor olmalıydı
_______________

~Bölüm Sonu~