KIRKOCAK kitap kapağı

3. bölüm / 33

KIRKOCAK

3. Bölüm — Vekil

Vaveyla Yazarı: Mert Merkit

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 33Şu an: 3. Bölüm — Vekil
  1. 1 1. Bölüm — Cevapsız Çağrı1.327 kelime
  2. 2 2. Bölüm — Açık Kapı1.768 kelime
  3. 3 3. Bölüm — Vekil1.350 kelime · Okuduğun bölüm
  4. 4 4. Bölüm — Yanlış Mezar1.665 kelime
  5. 5 5. Bölüm — Kırk Menzil1.454 kelime
  6. 6 6. Bölüm — Çocuk Borcu1.373 kelime
  7. 7 7. Bölüm — Serenderdeki Defter1.384 kelime
  8. 8 8. Bölüm — Gece Payı1.478 kelime
  9. 9 9. Bölüm — İkinci Çağrı1.702 kelime
  10. 10 10. Bölüm — Evin Daveti1.310 kelime
  11. 11 11. Bölüm — Kırk Ev Gecesi1.310 kelime
  12. 12 12. Bölüm — Toprak Altındaki Oda1.123 kelime
  13. 13 13. Bölüm — Elif2.336 kelime
  14. 14 14. Bölüm — Hatıranın Tamamı1.138 kelime
  15. 15 15. Bölüm — Boyanın Altı1.074 kelime
  16. 16 16. Bölüm — Yerinden Edilen Sınır2.371 kelime
  17. 17 17. Bölüm — Bekleyen Cenaze1.241 kelime
  18. 18 18. Bölüm — Köy Meclisi1.248 kelime
  19. 19 19. Bölüm — Eşref’in Hesabı913 kelime
  20. 20 20. Bölüm — Kapalı Kapı2.625 kelime
  21. 21 21. Bölüm — Aynadaki Yaş1.360 kelime
  22. 22 22. Bölüm — İnsan Şiddeti2.856 kelime
  23. 23 23. Bölüm — Kapıda Kalan1.609 kelime
  24. 24 24. Bölüm — Açık Tanık Yeri1.903 kelime
  25. 25 25. Bölüm — İki Yavru1.351 kelime
  26. 26 26. Bölüm — Zarf758 kelime
  27. 27 27. Bölüm — Başka Ad Yok854 kelime
  28. 28 28. Bölüm — Toprağın İadesi1.568 kelime
  29. 29 29. Bölüm — Elif’in Seçimi1.004 kelime
  30. 30 30. Bölüm — İnsan Tanık1.111 kelime
  31. 31 31. Bölüm — Saniye’nin Defni891 kelime
  32. 32 32. Bölüm — Tanık823 kelime
  33. 33 Sonsöz232 kelime

Bu gece bu kapı kapanmayacak.

Islak ceketler kapı arkasına asıldı. Şemsiyeler silkelendi, bardaklar dolduruldu. Tenekedeki yağmur sesi konuşmaları bastırıyordu.

Yalnız Pakize yerinden kıpırdamadı.

Ters kazanın yanında Eşref’e bakıyordu. Adam eve dönen iki köylüyü buyur etti, tabutun örtüsünü düzeltmelerini söyledi. Pakize’ye dönmedi.

Salih biraz önce oradan bir çocuk geçip geçmediğini düşündü. Hatırlamadı. Bağcıklar ayakkabıların içindeydi; düğüm yoktu.

Sonra kapının önünde bir adam belirdi.

Salih onun geldiğini görmemişti. Koyu gömleğinin kolları bileklerine kadar düğmeliydi. Arkasında yağmur yağıyor, omuzlarında bir leke görünmüyordu.

Adam eşiğin önünde durdu.

Salih önce yüzüne değil, ayaklarına baktı.

Çorapları kuruydu.

Kuru çiftin önüne geldi. Eğilmeden ayağını birine, sonra ötekine geçirdi. Bağcıkların uçları içeride kaldı.

Gönül mutfaktan çıkınca durdu.

— Başınız sağ olsun, dedi adam.

Salih, yüzündeki çizgilerden yaşını çıkaramadı. Saçında beyaz yoktu. Sesi genç bir adamınkine de yaşlı birininkine de benzemiyordu.

— Dostlar sağ olsun, dedi Gönül. Buyurun.

Adam içeri girdi.

Ayakkabılarını çıkarmadı.

Salih, annesinin buna itiraz etmesini bekledi. Gönül yalnızca önlüğünün kenarını sıktı, sonra adama yol açtı. Çamur taşımayan ayakkabılar tahtanın üzerinde iz bırakmadan salona geçti.

Bir adam dizlerini topladı; öteki sehpayı kenara çekti. Yabancı, Eşref’in karşısındaki boş sandalyeye oturdu. Kimse adını sormadı.

Gönül çay getirdi. Bardağı bırakmadan önce eğri sehpayı düzeltti. Yabancı ellerini dizlerinde tutuyordu.

Çay bardağı önüne bırakıldı.

Adam dokunmadı.

Başını Eşref’e çevirmeden sordu:

— Ölü hangi ocağa yazılacak?

Salondaki birkaç kişi bakıştı. Eşref’in kaşları hafifçe çatıldı.

— Ne dedin sen?

— Ölü hangi ocağa yazılacak?

Adam aynı cümleyi aynı sesle tekrarladı. İlkinde duyulmadığı için değil, kayda doğru geçmesi için yeniden söylüyor gibiydi.

Eşref önce kalabalığa baktı.

— Koral’a, dedi. Koral mezarlığına.

— Kayda alındı.

Salih ensesindeki ürpertiyi bastırmak için yakasını düzeltti.

— O hâlde tanık da Koral’dan kalkacak.

Gönül’ün elindeki çay tepsisi hafifçe eğildi. Bardaklardan biri tabağına vurdu. Kısa ses salonda gereğinden uzun kaldı.

— Ne tanığı? diye sordu Salih.

Yabancı, Eşref’in arkasındaki aile fotoğrafına bakıyordu. Camda lambanın yansıması vardı.

Nihat Hoca, duvar kenarından ayrılıp yaklaştı.

— Kimsin sen? dedi. Nereden geldin?

Adam ilk kez başını çok az çevirdi.

— Adım değil vazifem lâzım.

— Vazifen ne?

— Vekil.

— Kimin vekili?

Adam, Nihat’a değil önündeki çaya baktı.

— Sorulan kayda alındı.

Nihat çay tabağını yabancının önünde biraz ileri itti. Adam dokunmadı.

— Bir ölünün defin yeri aile meselesidir, dedi. Burada kullandığın sözlerin ne anlama geldiğini açıkla.

— Hüküm kapanmadı.

— Hangi hüküm?

— Kapanmayan hükümde isim değişmez. Ocak değişirse tanık kalkar.

Pakize avlu kapısında görünmüştü. İçeri girmedi. Eşiğin dışında durarak adama baktı.

— Daha gömülmedi, dedi.

Vekil’in gözleri ilk kez ona kaydı.

— Bu sebeple gelindi.

Pakize’nin elleri yavaşça iki yanına indi.

— Kim çağırdı?

Eşref güldü. Gülüşünde rahatlıktan çok odadakilerin korkusunu dağıtma telaşı vardı.

— Yoldan geçen bir meczup, dedi. Biz de oturtup çay veriyoruz. Gece gece birbirinizi korkutmayın.

Vekil ayağa kalktı.

Hareketi o kadar sakindi ki sandalyenin gıcırtısı daha canlı bir şeye aitmiş gibi duyuldu.

Önündeki bardak hâlâ ağzına kadar doluydu. Camın dışı çayın sıcaklığıyla buğulanmıştı. Altındaki tabakta tek damla yoktu.

Kalabalık yine yol verdi. Salih, adam geçerken yüzüne baktı. Gözlerini seçemedi; lambanın ışığı yalnız alnına ve yanağına vuruyordu.

Yağmura adım attı.

İki adım sonra ışığın dışına çıktı. Salih kapıya vardığında avlu boştu. Çamurda ayak izi aradı.

Kendi ayakkabısının, tabutu taşıyanların ve delikanlının izleri birbirine geçmişti. Yabancının yürüdüğü yerde iz yoktu.

Arkasından Eşref’in sesi geldi.

— Kapatın kapıyı. Soğuk giriyor.

Pakize ona baktı.

— Açık kalsın diyen sendin.

Eşref cevap vermedi.

Kapı kapanmadı.

Gece yarısından sonra kalabalık seyreldi. Tabutun başında iki kişi bekliyor, içeride Kur’an okunuyordu. Yağmur hafiflemişti. Çatıdan süzülen su arka bahçedeki tenekeye düşüyordu.

Salih, Saniye’nin odasına girdi.

Çarşaf değiştirilmiş, tahta kutu dolaba kaldırılmıştı. Soba soğuktu. Saniye’nin hırkası kapının arkasında duruyor, ceplerinden biri dışarı dönmüş görünüyordu.

Salih kapıyı içeriden kilitledi.

Koridordaki sesleri bir süre dinledi. Kapı kolunu bıraktı. Telefonunu çıkardı.

Dokuz saniye.

Yatağın kenarına oturup başlat düğmesine dokundu.

Kumaşa sürtünen telefonun hışırtısını duydu. Ardından Saniye’nin nefesi geldi. Solukların arası uzundu. Üçüncü saniyede konuştu.

— Sana adını sorarlarsa—

Ses kesildi.

Kayıt sürdü. Bir tahta gıcırtısı, yarım bir nefes. Dokuzuncu saniyede ekran başa döndü.

Salih yeniden başlattı.

— Sana adını sorarlarsa—

Bir daha.

— Sana adını sorarlarsa—

Cümlenin devamını tamamlamaya çalıştı.

Kendi adını söyle.

Cevap verme.

Beni çağır.

Telefonun kapanma sesi yoktu. Saniye konuşmayı kesmiş, kayıt birkaç saniye daha sürmüştü.

Mezarlığı seçen Eşref’ti. Salih, adamın niçin kendisini işaret etmiş gibi geldiğini anlayamıyordu. Telefonun ekranı avucunda karardı.

Kapının kolu bir kez aşağı indi.

Salih doğruldu.

— Kim o?

Cevap gelmedi.

Koridordan okuma sesi geliyordu. Salih kilidi kontrol etti. Dil yuvadaydı. Kapının altındaki sarı ışıkta ayak gölgesi görünmüyordu.

— Anne?

Sessizlik.

Kapıyı açmadı.

Yatağa uzandı. Battaniyeyi göğsüne çekip kaydı bir kez daha açtı.

— Sana adını sorarlarsa—

Bu kez Saniye’nin son nefesinden sonra, kaydın gerisinde başka bir soluk duyduğunu sandı.

Salih ekranı kapattı.

Telefonu yastığın yanına koydu. Gözlerini açık tutmaya çalışırken uyudu.

Göğsünde bir ağırlıkla uyandı.

Koridor ışığı sönmüştü. Pencereden gri bir aydınlık geliyordu. Nefes almaya çalıştı; göğsündeki ağırlık kaburgalarını aşağı bastırdı. Elini kaldıramıyordu.

Bağırmayı denedi. Boğazından ses çıkmadı.

Yatağın ayak ucunda biri duruyordu.

Bir yüz seçemedi. Ayak ucundaki karanlığa bakarken gözlerini kırptı. Basınç çekildi. Soba, dolap, sandalyenin sırtı yeniden görünür oldu.

Oturdu. Nefesi hızlanmıştı.

Kapının kilidi içeriden sürülmüş hâlde duruyordu.

Elini göğsüne götürdü. Acı yoktu. Sandalyeye bıraktığı ceket yerdeydi. İç cebin bulunduğu taraf tahtaya oturmuştu. Ceketi kaldırdı.

İç cebinde yumruk büyüklüğündeki mavi taş vardı. Tabutun altına konulan taş.

Elini cebin dışından bastırdı. Taş sıcaktı. Biraz bekledi, parmaklarını çekip yeniden dokundu.

Sıcaklık geçmedi.

Yatağın yanında ıslak bir iz gördü.

İlk leke yatağın sağında, ikincisi ayak ucundaydı. Öbür tarafta bir tane daha vardı. Çamurlu bir ayağın yarısı kadar, parmakları seçilmeyen izler.

Telefonun ışığını açtı. Kapının önü temiz, pencerenin sürgüsü kapalıydı. Tavanda ve duvarlarda su yoktu. Işığı yatağın çevresinde gezdirdi. Başucunda izler bitiyor, iki ince çizgi duvara doğru uzanıyordu.

Salih ışığı çizgiler boyunca tuttu. İkisi de duvarın dibine kadar gidiyordu.

Taşı cebinden çıkarıp yatağa bırakacak oldu. Eli cebin ağzında durdu. Ceketini giydi.

Kapının kilidini açtığında koridorda kimse yoktu.

Gün ağarırken Salih çantasını sundurmanın altından aldı. Annesi mutfakta uyukluyordu. Derya tabutun yanında oturuyordu. Salih kapıdan geçerken kuru ayakkabıların yerini gördü.

Boştu.

Aşağıdaki kamyonetin anahtarı kontağın üzerindeydi. Salih şoförün numarasını telefonunda buldu, aramadan kapattı. İlçeye inince söylerdi. Çantasını yan koltuğa koyup motoru çalıştırdı.

Telefon çekiyordu. Ekrana yeni bir hava durumu bildirimi düştü. Motor düzgün çalışıyordu.

— Nereye?

Derya sürücü kapısının yanında duruyordu.

Salih onu evden çıkarken duymamıştı. Derya camın altındaki kapı sacına elini koydu.

— İlçeye.

— Cenaze burada.

— Yol açılınca gelirim.

— Hangi yol?

— Aşağı yol.

Derya elini açık camın kenarına koydu.

— Heyelan orada da var. Virajdan sonrası kapanmış.

— Kamyonet geçer.

— Traktör geçmedi.

Önündeki yola baktı. Yağmur dinmişti. Gece giden araçların izleri ilk viraja kadar görünüyordu.

— Bakıp dönerim.

— Dönmezsin.

— Derya, çekil.

— Yol açılır. Sen açılmadan gidersen yine aynı şeyi yaparsın.

Salih motoru kapatmadı. Derya da elini camdan çekmedi.

— Benim burada yapacağım bir şey yok.

— Dün de yoktu. On yedi yıl önce de yoktu.

Salih, rüyada gömleğine tutunan eli hatırladı. Derya hâlâ camın önündeydi.

Salih kontağı çevirdi. Motor sustu.

— Yol gerçekten kapalı mı? diye sordu.

— Git, bak. Yürüyerek.

Birlikte aşağı indiler. İlk virajdan sonra asfaltın yarısı yoktu. Fındık kökleri, taşlar, kopmuş beton yolu doldurmuştu. Su birikintisinin içinde bir direk yan yatıyordu. Salih cebindeki telefonu çıkardı. Hâlâ çekiyordu.

Yolun açık kalan kenarına baktı. Bir insan geçebilirdi; tabut geçemezdi. Derya kolundan tuttu.

Salih telefonu cebine koyup onunla döndü.

Avluda tabutun başındakiler Pakize’yi çağırıyordu. Sehpalar yerindeydi. Aralarındaki mavi taş yoktu.

Tabut birkaç santim dönmüştü.

Baş tarafı artık fındıklıktan Kırkıncı Ocak’a çıkan patikaya dönüktü.

— Kim oynattı? diye sordu Eşref.

Kimse cevap vermedi.

— Eğri koymuşsunuzdur, dedi. Tahta kaymıştır.

Salih sehpaların ayaklarına baktı. Çamura gömülmemişlerdi. Alt örtüde sürüklenme kırışığı yoktu. Tabutu itmiş olsalar bir iz kalmasını beklerdi. Eğilip baktı; bulamadı.

Pakize tabutun altına eğildi.

— Taş nerede?

Salih’in iç cebindeki sıcaklık bir anda arttı. Ceketinin kumaşı göğsüne yapıştı.

Pakize doğrulup herkese baktı.

— Mavi taşı kim aldı?

Derya’nın gözü ceketine indi. Salih kolunu göğsüne bastırdı.

— Ben görmedim, dedi.

Bir an taşı çıkarabileceğini düşündü. Pakize bekledi. Salih kolunu indirmedi.

Pakize ona uzun süre baktı.

Fındıklıktan kuru bir dal kırılma sesi geldi.

Yapraklardan hâlâ su damlıyordu. Ses, kuru bir dalın sesiydi.

Salih patikaya baktı.

İkinci dal kırıldı.

Bu kez daha yakından.

Avludaki herkes sustu.

Üçüncü kırılma, açık kapının hemen ötesinden geldi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.