KIRKOCAK kitap kapağı

1. bölüm / 33

KIRKOCAK

1. Bölüm — Cevapsız Çağrı

Vaveyla Yazarı: Mert Merkit

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 33Şu an: 1. Bölüm — Cevapsız Çağrı
  1. 1 1. Bölüm — Cevapsız Çağrı1.327 kelime · Okuduğun bölüm
  2. 2 2. Bölüm — Açık Kapı1.768 kelime
  3. 3 3. Bölüm — Vekil1.350 kelime
  4. 4 4. Bölüm — Yanlış Mezar1.665 kelime
  5. 5 5. Bölüm — Kırk Menzil1.454 kelime
  6. 6 6. Bölüm — Çocuk Borcu1.373 kelime
  7. 7 7. Bölüm — Serenderdeki Defter1.384 kelime
  8. 8 8. Bölüm — Gece Payı1.478 kelime
  9. 9 9. Bölüm — İkinci Çağrı1.702 kelime
  10. 10 10. Bölüm — Evin Daveti1.310 kelime
  11. 11 11. Bölüm — Kırk Ev Gecesi1.310 kelime
  12. 12 12. Bölüm — Toprak Altındaki Oda1.123 kelime
  13. 13 13. Bölüm — Elif2.336 kelime
  14. 14 14. Bölüm — Hatıranın Tamamı1.138 kelime
  15. 15 15. Bölüm — Boyanın Altı1.074 kelime
  16. 16 16. Bölüm — Yerinden Edilen Sınır2.371 kelime
  17. 17 17. Bölüm — Bekleyen Cenaze1.241 kelime
  18. 18 18. Bölüm — Köy Meclisi1.248 kelime
  19. 19 19. Bölüm — Eşref’in Hesabı913 kelime
  20. 20 20. Bölüm — Kapalı Kapı2.625 kelime
  21. 21 21. Bölüm — Aynadaki Yaş1.360 kelime
  22. 22 22. Bölüm — İnsan Şiddeti2.856 kelime
  23. 23 23. Bölüm — Kapıda Kalan1.609 kelime
  24. 24 24. Bölüm — Açık Tanık Yeri1.903 kelime
  25. 25 25. Bölüm — İki Yavru1.351 kelime
  26. 26 26. Bölüm — Zarf758 kelime
  27. 27 27. Bölüm — Başka Ad Yok854 kelime
  28. 28 28. Bölüm — Toprağın İadesi1.568 kelime
  29. 29 29. Bölüm — Elif’in Seçimi1.004 kelime
  30. 30 30. Bölüm — İnsan Tanık1.111 kelime
  31. 31 31. Bölüm — Saniye’nin Defni891 kelime
  32. 32 32. Bölüm — Tanık823 kelime
  33. 33 Sonsöz232 kelime

Su, depoya gece girmişti.

Sabaha karşı çekilmiş, duvarlarda ve tekstil balyalarının alt sırasında koyu bir çizgi bırakmıştı. Salih Koral, paçalarını çamurlu sudan uzak tutarak çizgiyi takip etti. Forma saati ve suyun yükseldiği seviyeyi yazdı.

On üç santim.

Depo sorumlusu yirmi demişti. Mal sahibi yarım metreye yakın olduğunu söylemişti. Salih, ikisinin de yüzüne bakmadan çelik metresini katladı. Islanmış kumaşın ekşi kokusu, binanın soğuk tenekesine sinmişti. Tavandan hâlâ aralıklı damlalar düşüyordu. Her damla, yerdeki sığ birikintiye vurduğunda büyük boşlukta gereğinden fazla ses çıkarıyordu.

— Ana gider geri basmış, dedi depo sorumlusu. Bizim yapacağımız bir şey yoktu.

Salih cevap vermedi. Duvarın dibindeki mazgala çömeldi. Izgaranın gözlerinde iplik parçaları, naylon ve koyu renkli bir tortu birikmişti. Telefonuyla yalnızca maddi delilleri fotoğrafladı: tıkanmış mazgal, su çizgisi, şişmiş palet ayakları, açılmamış balyaların etiketleri. İnsanları kadraja almamaya çalışıyordu. İnsanlar fotoğrafa girdiklerinde dosya karışıyor, zarar ile mağduriyet birbirine benziyordu.

— Gece bekçisi ne zaman fark etmiş?

— Üçe doğru.

— Pompa?

— Çalışmadı.

— Bakım kaydı?

Depo sorumlusu sustu. Mal sahibi uzaktan yaklaştı; Salih metresini yeniden açıp ızgaranın yanına koydu. Adam ne söyleyecekse söylemedi.

Masasına döndüğünde saat ona yaklaşıyordu. Geçici ofis, deponun üst katında, cam bölmelerle ayrılmış dar bir odaydı. Aşağıdaki ıslak balyalar buradan üst üste dizilmiş karanlık mezar taşlarına benziyordu. Salih bilgisayarı uyandırdı. Hasar raporunda boş bıraktığı kutular beyaz ekranda sırayla açıldı:

HASAR SEBEBİ.

KUSUR ORANI.

RÜCU EDİLECEK KİŞİ.

Telefonu klavyenin yanında sessizce duruyordu. Ekranında üç cevapsız arama vardı.

Saniye Koral.

Saat 02.11.

Saat 02.18.

Saat 02.27.

İlk aramada uyanıktı. Telefonun ışığı başucunda yanmış, Saniye Koral adı görünmüştü. Anneannesi bazen saati karıştırırdı; geçen kış sabah namazı diye gece yarısında kalkıp Gönül’ü aramış, tavukların yemini sormuştu. Salih telefonun sesini kapatmıştı. Acil olsa annesi arardı.

Sabah üç bildirimi birden görünce yine aynı şeyi düşündü: Acil olsa annem arardı.

Raporun hasar sebebi kısmına “şiddetli yağışla eş zamanlı gider geri tepmesi” yazdı. Kusur oranını dağıtmak daha uzun sürdü. Bakımsız pompa bir tarafa, tıkalı mazgal bir tarafa, beyan edilen yağış öteki tarafa. Yüzdelerin toplamını birkaç kez kontrol etti. Hiçbir rakam tek başına büyük görünmüyordu. Suç, parçalara ayrıldığında insanın içine daha kolay siniyordu.

Telefon çaldı.

Ekranda annesinin adı vardı.

Aramayı açarken üç bildirime de baktı. Geceki saatler hâlâ oradaydı.

— Efendim?

Önce annesinin nefesini duydu. Arkasında bir kapı kapandı; kadın sesleri birbirine karıştı.

— Neredesin sen?

— İşteyim. Ne oldu?

Annesi cevap vermeden Salih ayağa kalktı. Camın önünde durdu. Aşağıda iki işçi bir balyayı kaldırıyor, altından kahverengi su süzülüyordu.

— Anneannen gitti, dedi Gönül. Sabaha karşı.

Salih’in ilk düşündüğü şey, Gebze’den Fatsa’ya kaç saatte varılacağı oldu.

Otobüs saatlerini, İstanbul trafiğini, Samsun’dan sonra bineceği aracı düşündü. Saniye’nin öldüğünü henüz düşünemiyordu.

— Ne zaman kaldırılacak?

Karşıdaki sesler sustu. Annesi de sustu.

— Daha yıkama var, dedi sonunda. Yarın öğlene diyorlar ama dayınla Eşref dayın tartışıyor. Sen biletine bak. Geç kalma.

Söyleniş biçimi, bir cenazeye değil, yıllardır geciktiği başka bir yere çağrılıyormuş hissi verdi.

Salih sandalyesine döndü. Bilgisayar ekranındaki kutular hâlâ açıktı.

— Bana gece üç kere telefon etmiş, dedi.

Gönül’ün nefesi değişti.

— Açmadın mı?

— Uyuyordum.

Gönül bir şey söylemedi. Arkadan biri ona seslendi.

— Alo?

— Biletini al, dedi annesi. Sonra kapattı.

Salih telefonu kulağından indirdi. Ekran yeniden üç cevapsız aramayı gösterdi. Altlarında bir sesli mesaj simgesi vardı.

Dokuz saniye.

Mesaja dokunmadan bilet uygulamasını açtı. Fatsa otobüslerinde yer yoktu. Samsun’a giden bir araçta en arkaya yakın tek kişilik koltuk buldu. Ödeme ekranında kart numarasını iki defa yanlış girdi. Aşağıda depo sahibi, tespitin ne zaman biteceğini soruyordu.

Salih raporu kaydetti. “Rücu edilecek kişi” kutusu boş kalmıştı.

Bilgisayarı kapatırken bir damla sesi duydu. Sonra bir tane daha.

Tavana baktı. Tavan kuruydu.

Ses çekmeceden geliyordu. İçeride zımba, iki tükenmez kalem ve eski bir anahtarlık vardı. Salih parmağını çekmecenin tabanında gezdirdi. Kuruydu. Çekmeceyi kapatınca ses kesildi.

Ceketini aldı. Soğuyan boru olabilir, genleşen metal olabilir. Kapıda bir süre bekledi. Ses tekrarlanmadı.

◆

İstanbul’dan bindiği otobüs gece yarısından sonra Bolu tarafında yağmura girdi. Camdaki damlalar dışarıdaki ışıkları uzatıyordu. Salih telefonundaki raporu açtı, iki cümleyi düzeltti, sonra kapattı. Yan sıralardan horlama ve poşet hışırtısı geliyordu.

Telefonun ışığı yeniden yandı.

Derya’dan mesaj geldi.

Geç kaldın. Yıkama sabah.

“Yoldayım” yazdı. Sildi. “Bilet bulamadım” yazdı. Ekrana bir süre bakıp onu da sildi.

Sabaha karşı Samsun’da Fatsa aracına geçti. Koltukların mavi kumaşı koyu lekelerle kaplıydı. Muavin ışıkları söndürdü. Salih telefonunu cebine koyup başını cama yasladı.

Çamurlu bir patikadaydı.

Yağmur yağmıyordu ama her yer ıslaktı. Fındık ocaklarının arasından geçen yol, iki çocuğun ayakları altında koyu bir yara gibi açılmıştı. Önden koşan kendisiydi; bunu arkasını görmeden biliyordu. Nefesi yetmiyordu. Gömleğinin eteğine küçük bir el yapışmıştı.

Arkasına bakmadı.

— Salih.

Ses yakından gelmedi. Toprağın altından, ağaçların içinden veya çoktan geride kalmış bir evden yükseldi. Çocuk Salih gömleğini çekti. Küçük parmaklar kumaşa daha sıkı sarıldı.

— Bekle.

Salih elin üzerine kendi elini koydu. Parmakları tek tek açtı. En küçük parmak bırakmadı. Onu da tırnağından iterek söktü.

Sonra koştu.

Arkasında bir düşme sesi olmadı. Ağlama da gelmedi. Yalnızca kendisine tutunan elin yokluğu, gömleğinin eteğinde ağırlaşarak kaldı.

Otobüs bir virajı dönerken uyandı. Sağ eli yumruktu. Açınca avucunda dört ince kızarıklık gördü; başparmağa yakın olanı daha derindi.

Boş koltuğun metal kolçağında bir çapak vardı. Avucunu üzerine koydu. Tek çıkıntı, dört iz.

Elini çekti.

Otobüsün tavan lambaları kapalıydı. Ön camın ardından yalnız yol çizgileri görünüyor, her virajda karanlığın içine girip geri çıkıyorlardı. Salih birkaç dakika boyunca arkasına bakmadı.

Bakarsa, rüyadaki küçük elin iki koltuk arasından uzanacağını düşündüğü için değil; böyle bir düşünceye sahip olduğunu kendisine kanıtlamak istemediği için.

Telefonunu çıkardı. Derya’nın mesajı hâlâ ekrandaydı. Altında Saniye’nin sesli mesajı bekliyordu.

Dokuz saniye.

Başlat düğmesine dokunacakken araç sarsıldı. Parmağı ekrandan kaydı.

Muavin önden seslendi:

— Yol bozuk, kemerleri takalım.

Salih telefonu kapatıp kemerini çekti. Metal dil, ikinci denemede yuvaya oturdu.

Fatsa garajında hava henüz aydınlanmamıştı. Binaların arasından tuzlu rüzgâr geliyordu. Salih otobüsten indiğinde dizleri uyuşmuştu. Annesinden iki, dayısından bir mesaj vardı. Üçü de neredesin diye soruyordu.

Köye çıkacak kamyoneti çay ocağının önünde buldu. Direksiyondaki adamın adını çıkaramadı; yüzünü çocukluğundan hatırlıyordu. Adam çantasını kasaya koydu.

— Saniye hala seni bekledi demek, dedi.

Salih kapıyı açarken durdu.

— Ne demek o?

— Cenazeyi diyorum. Sen gelmeden kaldırmazlar herhâlde.

Adam gözünü kaçırdı ve motoru çalıştırdı. Salih yan koltuğa oturdu. Kamyonetin içi mazot, ıslak mont ve bayat tütün kokuyordu. Ön camın köşesinde çatlak vardı; her çukurda çatlağın ince kolları titriyordu.

İlçe geride kaldıkça yol daraldı. Önce apartmanlar seyreldi, sonra dükkân tabelaları bitti. Fındık bahçeleri iki yandan yaklaşıp yolu içine aldı. Dallar kamyonetin aynalarına vuruyor, ıslak yapraklar camda kısa izler bırakıyordu.

— Nereye gömülecek? diye sordu Salih.

Şoför omuz silkti.

— Orası karışık.

— Annem dayımla Eşref’in tartıştığını söyledi.

— Eşref Bey, Yukarı Ocak’taki Koral mezarlığı diyor. Saniye hala eski taşların yanını istemiş.

— Hangi eski taşlar?

Şoför bu kez hemen cevap vermedi. Vitesi küçültüp dik yokuşa girdi. Motorun sesi kabinin içini doldurdu.

— Kırkıncı Ocak tarafı.

Salih başını ona çevirdi.

— Orası mezarlık mı?

— Eskiden neydi, bilen bilir.

Salih çocukken de böyle cevap verirlerdi. Bilen bilir. Söylenmeyen yeri, geceleri yatağında kendisi tamamlardı.

— Ben bilmiyorum, dedi Salih.

Şoför gülümsedi ama yüzünü ona dönmedi.

— Sen çoktan unuttun.

Yol bir virajla yükseldi. Sis, çukur yerlerde süt gibi birikmişti. Güneş doğmamıştı fakat gökyüzünün rengi siyahtan kurşuniye dönüyordu. Salih çocukluğunda yürüdüğü patikaları seçmeye çalıştı. Her şey hem tanıdık hem yerinden oynatılmıştı. Bir ev yıkılmış, yerine betonarme bir kat çıkılmıştı. Bir çeşmenin oluğu kaybolmuştu. Yol kenarındaki iri kayalar, asfaltın altında yalnız sırtlarını gösteriyordu.

— Kaç kişi kaldı köyde? diye sordu.

— Kışın mı, yazın mı?

— Şimdi.

— Kırk hane kaldık.

Salih insan sayısını sormuştu. Adam haneleri söylemişti.

Kamyonet son viraja girdiğinde köy karşı yamacın üzerinde göründü.

Salih evleri değil, bacaları saydı.

Bir.

İki.

Yağmurdan koyulaşmış çatılar fındıklıkların arasına dağılmıştı. İnce dumanlar, rüzgâra rağmen aynı yöne yatıyordu.

On yedi.

Yirmi dört.

Otuz bir.

Kamyonet çukura girince sayıyı kaybetti. Baştan başladı; ağaç gövdelerinin arkasındaki çatıları da hesaba kattı.

Otuz yedi.

Otuz sekiz.

Otuz dokuz.

Başka baca yoktu.

— Kırk hane dedin, dedi Salih.

Şoför cevap vermedi.

Köyün alt tarafında, fındıklığın ortasında karanlık bir serender duruyordu. Çevresindeki sis, yamaçtan aşağı ağır ağır akarken serenderin dört yanında hareketsiz kalıyor; görünmeyen bir duvara dayanmış gibi ikiye ayrılıyordu.

Avucundaki dört çizgi yeniden sızladı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.