13. bölüm / 33
KIRKOCAK13. Bölüm — Elif
Bölümler 33Şu an: 13. Bölüm — Elif
- 1 1. Bölüm — Cevapsız Çağrı1.327 kelime
- 2 2. Bölüm — Açık Kapı1.768 kelime
- 3 3. Bölüm — Vekil1.350 kelime
- 4 4. Bölüm — Yanlış Mezar1.665 kelime
- 5 5. Bölüm — Kırk Menzil1.454 kelime
- 6 6. Bölüm — Çocuk Borcu1.373 kelime
- 7 7. Bölüm — Serenderdeki Defter1.384 kelime
- 8 8. Bölüm — Gece Payı1.478 kelime
- 9 9. Bölüm — İkinci Çağrı1.702 kelime
- 10 10. Bölüm — Evin Daveti1.310 kelime
- 11 11. Bölüm — Kırk Ev Gecesi1.310 kelime
- 12 12. Bölüm — Toprak Altındaki Oda1.123 kelime
- 13 13. Bölüm — Elif2.336 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 14. Bölüm — Hatıranın Tamamı1.138 kelime
- 15 15. Bölüm — Boyanın Altı1.074 kelime
- 16 16. Bölüm — Yerinden Edilen Sınır2.371 kelime
- 17 17. Bölüm — Bekleyen Cenaze1.241 kelime
- 18 18. Bölüm — Köy Meclisi1.248 kelime
- 19 19. Bölüm — Eşref’in Hesabı913 kelime
- 20 20. Bölüm — Kapalı Kapı2.625 kelime
- 21 21. Bölüm — Aynadaki Yaş1.360 kelime
- 22 22. Bölüm — İnsan Şiddeti2.856 kelime
- 23 23. Bölüm — Kapıda Kalan1.609 kelime
- 24 24. Bölüm — Açık Tanık Yeri1.903 kelime
- 25 25. Bölüm — İki Yavru1.351 kelime
- 26 26. Bölüm — Zarf758 kelime
- 27 27. Bölüm — Başka Ad Yok854 kelime
- 28 28. Bölüm — Toprağın İadesi1.568 kelime
- 29 29. Bölüm — Elif’in Seçimi1.004 kelime
- 30 30. Bölüm — İnsan Tanık1.111 kelime
- 31 31. Bölüm — Saniye’nin Defni891 kelime
- 32 32. Bölüm — Tanık823 kelime
- 33 Sonsöz232 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kapının ardındaki soluk, mahzenin havasını eksiltmedi.
Yine de Salih nefes alamadı.
Çocuk boyundaki açıklığın içinde duran karanlık, taş duvardan biraz daha öne çıktı. Önce bir gölge sandı. Sonra gölgenin omuzları olduğunu, omuzların da geçebilmek için birbirine doğru kapandığını gördü.
Bir el eşiğe uzandı.
Parmaklar yetişkin bir kadının parmaklarıydı. Tırnaklarının altında toprak yoktu; çizgilerin içinde gri bir kül birikmişti. El, zemini yokladıktan sonra ağırlığını taşıdı. Ardından hırkanın kolu göründü.
Salih o hırkayı tanıdı.
Bordo hırkanın sökük kolunu, annesinin anlattığı kırmızı ipi düşündü. Elif’in o gece ne giydiğini hatırlamamıştı. Şimdi dirsekteki yıpranmış kumaşa baktı; kolu yetişkin bileğine kadar uzanıyordu.
Kadın kapıdan dizlerinin üzerinde çıktı. Başını taşın altından kurtarınca doğrulmadı. Bir süre elleri yerde, saçları yüzünü örterek bekledi. Gaz lambasının alevi ona doğru eğildi.
Derya’nın elinden sardığı tapu kopyaları düştü.
— Elif.
Kadın başını çevirdi.
On yedi yıl yüzünden geçmişti.
Çenesi uzamış, elmacık kemikleri belirginleşmişti. Saçları beline yaklaşan düzensiz tutamlarla sırtına dökülüyordu. Kaşının üzerindeki küçük yara izi aynı yerdeydi.
Derya o izi görünce bir adım daha attı.
Derya’nın dudakları kıpırdadı. Elif’in kaşının üstündeki ize baktı; sol eli hâlâ havadaydı.
Elif, ablasının şakaklarına baktı. Saçların arasındaki iki beyaz tele uzanacak oldu, elini indirdi.
— Sen değişmişsin, dedi.
Derya’nın boğazından gülmeye benzeyen tek bir ses çıktı. Hemen ağlamaya dönüştü. Elif ağlamadı.
Derya bir adım attı. Sol elini uzattı; sarılı sağ kolu gövdesine dayalıydı. Elif’in omzu önce geri gitti. Sonra bütün bedeni eşikteki karanlığa doğru çekildi.
— Dur, dedi Nihat.
Derya onu duymadı.
— Benim. Bak, benim. Seni çıkaracağız.
Elif’in çıplak ayağı gölgenin üzerine bastı. Gölge, suya basılmış gibi ayağının çevresinde koyulaştı.
— Beni eve götürürseniz yine bir ad lâzım, dedi.
Sesi ne çocuk sesiydi ne de yıllardır konuşmamış birinin çatallı sesi. Sakindi. Her kelimeyi sanki önce başkasının ağzından çıkıp çıkmadığını dinleyerek söylüyordu.
Derya’nın sol eli biraz daha yükseldi.
— Kimsenin adını vermeyeceğiz.
Derya elini indirip Elif’in bileklerine, çıplak ayaklarına ve dizlerindeki koyu izlere baktı.
— Bir yerin acıyor mu?
Elif kendi bedenini onun bakışından sonra fark etmiş gibi ellerine baktı.
— Hangisini soruyorsun?
Derya, Elif’in dizlerindeki koyu izlere baktı. Birinin kenarı kabuk tutmuştu.
Bileğini yoklamak için uzandı. Elif kolunu sertçe çekti; Derya’nın parmakları havada kaldı.
Derya elini dizine koydu. Bir süre Elif’in ayağının yanındaki toprağa baktı.
Salih, “Elif” demek istedi.
Ad, dilinin altındaki yaraya değdiği anda ağzını kan tadı doldurdu. Salih yutkundu; Elif ona dönmedi.
Elif başını çevirmeden konuştu.
— Adımı benden izin almadan söyleme.
Salih’in ağzı açık kaldı. İsmi ses olmadan dilinin üzerinde öldü.
Elif eşikten bütünüyle çıkmadı.
Bir ayağı mahzenin toprağında, diğeri kapının altındaki gölgede duruyordu. Hırkasının eteği dizlerine kadar uzanmıştı; kumaşın üzerindeki çocukluk lekeleri büyümemiş, yalnız birbirinden uzaklaşmıştı. On yedi yıl bedeninde ilerlemiş, giysisinde esnemiş, çevresindeki karanlıkta ise hiç geçmemiş gibiydi.
Nihat gaz lambasını yere koydu.
— Lambayı burada bırakacağım, dedi Nihat.
Elif önce onu, sonra Derya’yı, en son Salih’i inceledi. Çevresini başını oynatmadan, yalnız gözleriyle tarıyordu.
— O yaklaşmasın, dedi.
Kimi gösterdiğini söylemedi.
Salih yine de kendisini bildi.
Derya yüzünü ona döndü. Gözlerindeki yaş düşmüyor, alt kapaklarında parlak bir çizgi hâlinde duruyordu.
— Ne yaptın?
Salih küçük defteri çıkardı. Kalemi kapağın lastiğine takıldı. Parmakları acele ettikçe daha çok titredi.
Elif, deftere bakınca eşikteki ayağını geri çekti.
— Yazma.
Salih durdu.
— Bu kez sen söyle.
Onun sesi çıktığında mahzendeki taşların arasında başka bir ad dolaşacak diye korktu. Nihat bunu fark etmiş gibi konuştu.
— Sana soruyor. Ne hatırlıyorsan onu söyle.
Salih ağzındaki kanı yuttu. Dilinin altı yandı.
— Seni... burada bıraktım, dedi.
Kendi sesiydi.
İlk iki kelimeden sonra durup başka bir ismin çıkmasını bekledi. Çıkmadı.
— Korktum. Kaçtım. Seni yalnız bıraktım.
Elif ona bakıyordu. Salih bir kez daha “kaçtım” diyecek oldu. Kadının bakışları ağzına indi.
— Beni bırakmadın, dedi.
Salih başını kaldırdı.
— Beni söyledin.
Bir görüntü geldi.
Yanmış ağacın dibi. Çocuk avucunu sıkan daha küçük bir el. Toprağa değmeden uzayan koyu bir çizgi.
Sonra bir ses:
Kimsin?
Salih, karanlığın kendisine adını sorduğunu hatırladı. Kendi adını söylemediğini de.
Görüntü kesildi.
Eşref’in feneri dalların arasında sallanıyordu. Yetişkin bir el Salih’in ensesindeydi. Salih ağlıyor, aynı iki kelimeyi tekrar ediyordu.
Elif girdi.
Hatıra yine koptu.
Arada ne olduğu karanlık kaldı. Fakat karanlığın iki yanında duran cümleler ilk kez birbirine değdi.
Salih dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti. Paslı ölçü zincirinin yanına oturdu. Zincir, ağırlığıyla toprakta ince bir iz açtı.
— Bana sordu, dedi. Ben senin adını söyledim.
Elif başını çok az eğdi.
— Sonra?
Salih gözlerini kapadı. Eşref’in adını söylemek üzereydi. Elif’in ayağı toprağı kazıdı; gözlerini açtı.
— Eşref’e “Elif girdi” dedim.
Derya’nın ayakkabısı toprağa süründü. Salih gözlerini açtığında onun yaklaştığını gördü. Sol eli yumruk olmuştu; sarılı sağ kolunu gövdesine bastırıyordu.
Elif geri çekilmedi.
— Abla.
Tek kelime Derya’yı durdurdu.
— Bana bırak, abla, dedi Elif.
Derya’nın yumruğu açılmadı. Fakat sol kolu indi.
— Seni almaya geldim, dedi.
— Nereye?
— Fatsa’ya, dedi Derya. Benim eve. İstersen…
Elif bunu yüzünde görmüş gibi gözlerini kapadı.
— Önce şu kapıdan geçeyim. Biraz dur.
Derya başını salladı; fakat bu hareket kabulden çok kendisini durdurmak içindi.
— Annem... diye başladı.
Elif’in bakışı sertleşmedi. Yalnız kapının gerisine kaydı.
— Şimdi anlatma. Sonra soracağım.
Derya’nın ağzı kapandı. Elif, başını kapının gerisindeki karanlığa çevirdi.
Nihat çocuk boyundaki açıklığa baktı.
— Bir ad istediğini nereden biliyorsun?
Elif gözlerini açtı.
— Çünkü ben geldiğimde de bir ad istediler.
Mahzende sıcaklık değişmedi. Gaz lambasının alevi yine de küçüldü.
Salih, Elif’in arkasındaki karanlığa baktı. Bir yüz aradı; bulamadı. Karanlığın duvara yakın kısmında, sıvanın altında kalmış eski bir oda köşesi gibi dik bir çizgi vardı. Çizgi, Elif nefes aldıkça genişleyip daralmıyordu.
Onu izliyordu.
Salih bakışını kaçırınca kapının içinden bir ses geldi.
Tahta bir evin gece boyunca çıkardığı küçük seslerden yalnız biri: yük taşıyan bir kirişin ağır, sabırlı çıtırtısı.
Elif arkasına dönmedi.
— Daha konuşma, dedi.
Bu kez kime söylediğini Salih anlayamadı.
Elif’in arkasındaki çıtırtı tekrarlandı.
Bu kez ses tek bir kirişten gelmedi. Mahzenin tavanında genleşen tahta, duvarın içinde yuvarlanan küçük bir taş ve kuru zeminin altından geçen fare tıkırtısı aynı anda işitildi. Ayrı yerlerden başlayan sesler çocuk boyundaki kapının içinde birleşti.
Karanlıktaki dik çizgi genişledi.
Salih, birinin öne doğru adım attığını görmedi. Duvarın köşesi yer değiştirdi. Taşların arasındaki derzler omuza benzeyen iki açı kurdu; kapının yanındaki çürümüş tahta, uzun ve eklem yerleri yanlış parmaklar gibi açıldı. İnsan yüzünün bulunması gereken yerde sıva rengi bir düzlük vardı. İki koyu çivi deliği, bakışını Salih’e çevirmeden onu görüyordu.
Suret yaşlıydı. Yaşı kırışıklıklardan değil, taşıdığı yükten anlaşılıyordu.
Elif ona bakmadı.
— Sâkin, dedi.
Ad söylenince suret büyümedi. Mahzen küçüldü.
Duvarlar birer parmak içeri geldi. Tavan alçalmadı; yine de Salih başını eğmek zorunda kaldı. Derya, Elif’le arasındaki mesafenin aynı kaldığını gördüğü hâlde ona daha uzakta duruyormuş gibi nefesini tuttu.
Nihat iki elini görünür yerde bıraktı.
— Bu ad sana mı ait? diye sordu.
Önce tavandan tek bir damla düştü. Sonra kapı çerçevesindeki tahta soğukta büzülür gibi ince bir ses çıkardı. Fare tıkırtısına benzeyen üç kısa vuruş cümlenin sonunu kurdu.
— Evde kalan, evin söylediği kadar ad taşır.
Ses bir ağızdan gelmemişti. Salih kelimeleri duymaktan çok, hangi ev sesinin hangi heceye dönüştüğünü anladı.
Derya bir adım öne çıktı.
— Elif’i sen mi tutuyorsun?
Sâkin’in parmaklarına benzeyen tahta kıymıkları kıpırdamadı. Onun yerine sağ duvardaki taşlardan biri yarım parmak dışarı çıktı. Elif’in ayağının altındaki gölge kapıya doğru çekildi.
— Ev, içindekini tutmak için değil çıkacağı günü korumak için durur.
— On yedi yıldır çıkamamış.
Derya’nın sesi yükselmedi. Her kelime sertleşerek duvara çarptı.
Elif, ablasına döndü.
— O beni burada tutmadı.
— O zaman ne yaptı?
Elif’in bakışı Sâkin’in yüzsüz düzlüğüne değil, kapının iki yanındaki taşlara gitti.
— Arada durdu.
Sâkin’in gövdesinde kapı menteşesine benzeyen bir yerden uzun bir inilti çıktı. Elif’in arkasındaki karanlıkta birden fazla ağırlık yer değiştirdi. Görünmeyen bedenler kapıya yaklaşmış, sonra aynı çizgide durmuş gibiydi.
— Beni çıkaramadı, dedi Elif. Ama adımın tamamını da alamadılar.
Derya, Sâkin’in duvar köşesine benzeyen omzuna baktı.
— Madem araya girebiliyor, şimdi de seni alıp dışarı çıkarsın.
Tahta kıymığı biçimindeki parmaklardan biri kapının altındaki gölgeye uzandı. Ucu eşiği geçtiği anda karardı, kuru bir dal gibi çatladı ve yere ince kül döktü. Sâkin elini geri çekmedi; parmağın eşiğin dışında kalan kısmı kendiliğinden duvara dönerek orada kaldı.
— Temel yürümez, dedi.
Elif, ablasının yüzündeki itirazı gördü.
— Elini gördün, dedi Elif. Çıkınca böyle oluyor.
— Sana iyi davrandı mı?
Soru Sâkin’e değil, Elif’e yönelmişti.
Elif uzun süre cevap vermedi. Kapının ardındaki görünmeyen ağırlıklardan biri taşların arasına sürtündü.
— Bazen suyu bile duymadı. Çağırdım, durdu öyle. Ben de konuşmadım günlerce.
Sâkin’in yüz olması gereken düzlüğünde hiçbir ifade oluşmadı.
— Geldiklerinde araya girdi. Onlar gittikten sonra da kapı açılmadı.
Derya cebinden kâğıt mendil çıkardı. Elif burnunu silmek için değil, kat izlerini görmek için aldı; dört köşesini üst üste getirdi, sonra yeniden açtı.
— Peçete, dedi. — Bu kelimeyi unutmuştum.
Derya’nın yüzü değişti.
— İstersen birkaç tane daha…
— Bir tane yeter. Eskiden yemek yerken hep dizime düşürürdüm.
Elif mendili açmadan cebinde düzeltti. Derya paketin kalanını çantasına koydu.
— İlk kış geceleri tavan akıyordu, dedi Elif. — Üç yere kap koydum. Kap dediğim de yarım testi, bir kiremit… Seslerini ayırınca uyuyabiliyordum. Biri kesilirse kalkardım. Su başka yere gidiyor demekti.
Mahzenin sağ duvarını gösterdi. Taşların biri, ötekilerden daha koyuydu.
— Şurada otururdum. Duvara yaslanınca sırtım kuru kalıyordu. Bir sabah belim sığmadı. Önce taş yerinden oynadı sandım. Büyümüşüm.
Derya ağzını açtı, kapadı.
— Orada ne yiyordun?
Elif küçük kapının içindeki karanlığa baktı.
— Evde bir dolap var. Bazen açınca ekmek buluyordum. Bazen aynı ekmek bir hafta kalıyordu. Nereden geldiğini sordum. Ev cevap vermedi.
Elini hırkasının cebine sokup mendili yeniden yokladı.
— İlk başta hepsini yerdim. Sonra bir parçasını ayırmaya başladım. Aç olmadığım günlerde de. Gidersem yanıma alırım diye.
— Hâlâ duruyor mu? diye sordu Derya.
— Çoğu küflendi. Birini yıkadım. Daha kötü oldu.
Elif kısa bir ses çıkardı. Gülmeye çalışmıştı. Derya da gülecek gibi oldu; ikisi birden sustu.
— Sen hangi gün doğmuştun? diye sordu Elif.
— On iki kasım.
— Biliyordum. Sonra emin olamadım. Aynı günü iki kez kutlarsam utanırım diye hiçbir şey söylemedim.
Elif, ablasının saçındaki beyaz tele dokunacak kadar yaklaştı. Elini kaldırmadı.
— Sen beni kaç kez bekledin?
Derya hırkasının düğmesini çekiştirdi.
— İlk yıllar otogara gittim. Kimseye söylemeden. Nereden geleceğini bilmiyordum. Orası açık oluyordu, ışık vardı.
Elif başını önüne eğdi. Mendilin kenarı cebinden dışarı çıkmıştı. Derya onu düzeltmek için uzandı; Elif bileğini tuttu.
— Bırak. Orada olduğunu göreyim.
Derya bir şey söylemek için öne çıktı. Elif başını çevirmeden elini kaldırdı.
— Şimdi gitmeniz gerek.
— Seni burada bırakmayacağım.
— Derya, dur, dedi Elif. Buradan nasıl çıkacağımı daha bilmiyorsunuz.
Derya’nın eli havada kaldı. Sonra yavaşça indi.
Nihat gaz lambasını aldı. Sâkin’in duvara karışan gövdesinde, bir kapının iki yanı gibi duran çizgiler belirdi. Tavandan kuru bir tahta sesi geldi.
— Bir ev sökülünce eşiği ölmez, dedi Sâkin.
Salih basamaklara döndü. Sâkin’in sözünü not etmişti; anlamını şimdi sormadı.
Basamaklara yöneldi.
Arkasına son kez baktığında Elif olduğu yerdeydi. On yedi yıl önce bıraktığı çocuk gibi görünmüyordu. Yine de sağ eli kapalıydı.
Salih kendi elini cebine saklamadı.
Salih soru sormak üzereydi; Elif onu durdurdu.
— Bir sonraki gelişinizde tabak getirin, dedi. Çatlak olmayan.
Derya çantasından çıkarabileceği bir şey aradı. Elif elini kaldırdı.
— Şimdi bulman gerekmiyor. Söyledim.
Salih bu isteği telefonuna yazdı. Adların, sütunların ve taşların arasında bir tabağa yer açtı. Elif görüp görmediğini anlamak için ekranına bakmadı.
Nihat gaz lambasını Karaca yazılı mezar taşının yanına götürdü. Taşın kırık yüzü aydınlanınca Sâkin’in gövdesindeki derzlerden biri aynı biçimde parladı.
— Bir evin altında kalmış oda olabilir, dedi Nihat. Şu taşla duvardaki kırık birbirini tamamlıyor.
Tavandan iki damla düştü.
İlki mezar taşına, ikincisi paslı ölçü zincirine çarptı.
Elif başını salladı.
— Karaca evi.
Derya, Karaca yazılı parçayı lambaya yaklaştırdı. Sandıktan çıkardıkları listelerde o adı yeniden aradı.
Salih konuşmadan önce yalnız kendi cümlesini kurmaya çalıştı.
— Evi kim yıktı?
Sâkin’in omuzlarından biri duvar köşesi gibi çatladı. Çatlağın içinden toz değil, yanmış ahşap kokusu çıktı.
Bir kapı sürgüsü çekildi.
Bir kürek sert toprağa vurdu.
Taş üzerinde keski sesi duyuldu.
Sonra çok sayıda ayağın bir evden eşya taşır gibi gidip gelmesi.
Sâkin tek bir isim söylemedi.
— Ocağı söndürdüler. Eşiği böldüler. Duvarı başka evlere taşıdılar.
Salih, gece evlerin temellerinde açığa çıkan taşları hatırladı. Lambanın altındaki parçayı çevirdi; kırığın içindeki mavi çizgi parmağına bulaştı.
— Sen gördün, dedi Derya.
Tahta parmaklar bu kez çok az kapandı.
— Ev görür.
— Tanıklık eder misin?
Mahzen sessizleşti.
Elif, ablasına baktı. Derya aynı soruyu tekrarlamadı. Sâkin’in sesini bekledi.
Nihat araya girmedi.
Uzun sessizlikten sonra Sâkin’in göğsüne benzeyen duvar bölümünde bir çivi başı gevşedi ve toprağa düştü.
— Çağıran, neyi dinleyeceğini bilirse ev susmaz.
Derya başını eğdi. Söyleneni kabul mü ret mi sayacağını bilemedi.
Salih ayağa kalktı.
Elif’le arasında üç adım vardı. İlkini attığında toprağın altındaki ölçü zinciri kendi kendine gerildi. Halkalar tek sıra hâlinde uzanarak ayağının önünde ince bir sınır kurdu.
Sâkin ona saldırmadı.
Yüzsüz başını da çevirmedi.
İkinci adım için ayağını kaldırdığında kapının sağındaki taş öne çıktı. Mahzenin duvarı, Elif’i kapatmadan Salih’in geçeceği yeri daralttı.
— Onun adına geldin mi, kendi adına mı?
Cümlenin ilk kısmı tavanda yürüyen hafif ayak sesiydi. İkinci kısmı, gece soğuyan bir kapının tok sesi.
Salih ayağını indirmedi.
Salih, Elif’e baktı. “Onun adına” demek üzereyken kadının ayağının hâlâ eşikte durduğunu gördü. Kendi adını söylemek için ağzını açtı; ses çıkmadı.
Derya gaz lambasını daha yukarı tuttu. Nihat gözlerini Salih’ten ayırmadı.
Elif bekledi.
Salih ağzını açtı.
Dilinin altındaki kesik yeniden sızladı. Başka bir ad çıkmadı. Buna rağmen kendi adını da söyleyemedi.
Ayağını geriye koydu.
Ölçü zinciri gevşedi. Fakat duvar eski yerine dönmedi. Elif’e giden yol, onun için omuz genişliğinden daha dar kaldı.
— Bir şey söyle Salih. Bir adım atıp duruyorsun.
Sâkin’in sesi bu kez zeminin altından geldi.
— Kapının dışında olan, nereden geldiğini seçebilir.
Salih daralmış geçide baktı. Sâkin’in sorusuna henüz cevap vermemişti. Elif onu çağırmadı.
Elif kapının karanlığındaki ayağını çekmedi.
— Beni tutmuyor, dedi Elif. Sen yaklaşınca kapandı.
Salih başını kaldırdığında bir an için onun yirmi yedi yaşındaki yüzünü değil, yanmış ağacın dibinde elini tutan çocuğu gördü.
Görüntü bu kez hemen kaybolmadı.
Küçük Elif’in parmakları onunkilerin arasındaydı. Salih o eli bırakmamıştı henüz. Ağaçların arasındaki uzun gölge yaklaşırken Elif önce ona bakmış, korktuğunu anlamıştı.
Hatıranın devamı karanlığın arkasında bekliyordu.
Sâkin’in gövdesinden üç ayrı ses geldi: iki çocuğun topraktaki hafif adımları ve onların ardından yürüyen yetişkin birinin ağır basışı.
— Kapı, önünde bırakılan sözü unutmaz.
Salih gözlerini kapatmadı.
Bu kez hatıra kopmadı; yalnız açılmadan önce bir kapı gibi bekledi.
Bölüm etkileşimi
