KIRKOCAK kitap kapağı

2. bölüm / 33

KIRKOCAK

2. Bölüm — Açık Kapı

Vaveyla Yazarı: Mert Merkit

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 33Şu an: 2. Bölüm — Açık Kapı
  1. 1 1. Bölüm — Cevapsız Çağrı1.327 kelime
  2. 2 2. Bölüm — Açık Kapı1.768 kelime · Okuduğun bölüm
  3. 3 3. Bölüm — Vekil1.350 kelime
  4. 4 4. Bölüm — Yanlış Mezar1.665 kelime
  5. 5 5. Bölüm — Kırk Menzil1.454 kelime
  6. 6 6. Bölüm — Çocuk Borcu1.373 kelime
  7. 7 7. Bölüm — Serenderdeki Defter1.384 kelime
  8. 8 8. Bölüm — Gece Payı1.478 kelime
  9. 9 9. Bölüm — İkinci Çağrı1.702 kelime
  10. 10 10. Bölüm — Evin Daveti1.310 kelime
  11. 11 11. Bölüm — Kırk Ev Gecesi1.310 kelime
  12. 12 12. Bölüm — Toprak Altındaki Oda1.123 kelime
  13. 13 13. Bölüm — Elif2.336 kelime
  14. 14 14. Bölüm — Hatıranın Tamamı1.138 kelime
  15. 15 15. Bölüm — Boyanın Altı1.074 kelime
  16. 16 16. Bölüm — Yerinden Edilen Sınır2.371 kelime
  17. 17 17. Bölüm — Bekleyen Cenaze1.241 kelime
  18. 18 18. Bölüm — Köy Meclisi1.248 kelime
  19. 19 19. Bölüm — Eşref’in Hesabı913 kelime
  20. 20 20. Bölüm — Kapalı Kapı2.625 kelime
  21. 21 21. Bölüm — Aynadaki Yaş1.360 kelime
  22. 22 22. Bölüm — İnsan Şiddeti2.856 kelime
  23. 23 23. Bölüm — Kapıda Kalan1.609 kelime
  24. 24 24. Bölüm — Açık Tanık Yeri1.903 kelime
  25. 25 25. Bölüm — İki Yavru1.351 kelime
  26. 26 26. Bölüm — Zarf758 kelime
  27. 27 27. Bölüm — Başka Ad Yok854 kelime
  28. 28 28. Bölüm — Toprağın İadesi1.568 kelime
  29. 29 29. Bölüm — Elif’in Seçimi1.004 kelime
  30. 30 30. Bölüm — İnsan Tanık1.111 kelime
  31. 31 31. Bölüm — Saniye’nin Defni891 kelime
  32. 32 32. Bölüm — Tanık823 kelime
  33. 33 Sonsöz232 kelime

Kamyonet köyün ilk evine vardığında sabah aydınlanmış, fakat gün başlamamıştı.

Yağmur, geceden kalan sisi damların üzerine bastırıyordu. Fındık dalları suyun ağırlığıyla yola eğilmiş, bazıları tekerleklerin altında sürtünerek kırılmıştı. Köyün içinden ne bir motor sesi ne de hayvan gürültüsü geliyordu. Yalnız uzakta, görünmeyen bir oluğa dolan su, aynı taşı durmadan dövüyordu.

Yol kenarındaki araçlardan, bahçe duvarına yaslanmış şemsiyelerden Saniye’nin evini buldu.

Ayakkabılar kapıya kadar uzanıyordu.

Kapı ardına kadar açıktı.

Avludaki başlar ona döndü, sonra başka tarafa çevrildi. Birkaç adı hatırladı; gerisine elini uzattı.

— Başın sağ olsun.

Çantasını sundurmanın altına bıraktı. Ayakkabısını çıkarmak için eğilince eşiğin iki yanındaki çiftler gözüne takıldı.

Lastik çizmeler, topukları ezilmiş kunduralar, bez terlikler. Aralarında küçük spor ayakkabıları vardı.

Saymaya başlaması karar verdiği bir şey değildi. Hasar yerlerinde de böyle olurdu. Odaya girer girmez pencereyi, kapıyı, çıkışları ve insanları sayardı. Sayı, kalabalığı şekle sokar; şekli olan şey daha az tehditkâr görünürdü.

On iki.

On dokuz.

Yirmi yedi.

Kapının solundaki son sırayla birlikte kırk çift.

Kendi ayakkabılarını ötekilerden biraz uzağa koydu. İçeride çay ve sabunla silinmiş tahta kokusu vardı. Erkekler divanlara, duvar diplerine, yerdeki minderlere oturmuştu.

Salih göz ucuyla saydı.

Salonda on altı kişi vardı.

Mutfakta sekiz kadın, avluda altı erkek, arka sundurmada üç genç, merdiven başında iki çocuk.

Girişte elini sıkan adamla çay taşıyan kızı da ekledi.

Otuz yedi.

Kendisiyle birlikte otuz sekiz.

Annesi mutfaktan çıktı. Sarılmadan önce oğlunun omuzlarındaki damlaları silmeye çalıştı, yakasını düzeltti.

— Niye haber vermedin çıktığını?

— Otobüsteydim.

— Telefon diye bir şey var.

Gönül sarıldığında Salih’in yüzü annesinin ıslak başörtüsüne gömüldü. Kadın ağlamıyordu. Ağlamaktan yorulmuş veya ağlamasını başkalarının yanında tamamlamıştı. Kolları oğlunun sırtında gereğinden uzun kaldı.

— Gece niye açmadın? diye fısıldadı.

Salih’in eli ceketinin cebine gitti.

— Duymadım.

Gönül geri çekilip yüzüne baktı.

— Bir şey bırakmış mı? Mesaj filan?

— Hayır.

Gönül’ün elleri yakasının üzerinde durdu, sonra iki yanına indi.

— İyi bak. Bazen yazmayı da becerirdi.

— Baktım, anne.

Annesinin gözü cebine kaydı. Mutfaktan seslendiler. Gönül, oğlunun yüzüne bir kez daha bakıp döndü.

— Üstünü değiştir. Yıkama hazırlanıyor.

Gönül mutfağa dönünce arka odadan iki kadın çıktı. İkisini de o sabah ilk kez görüyordu.

Kendisiyle birlikte kırk kişi.

Kapıda kırk çift saymıştı. Kendi ayakkabılarıyla kırk bir.

Yeniden dışarı çıktı. Çiftleri bu kez renklerine göre ayırdı. Yağmur sundurmanın ucundan vurmuş, eşiğe yakın olanların üzerine su serpmişti. Tahtalara çamurlu taban izleri yayılıyordu.

Yalnız bir çift kuruydu.

Sağ tarafta, duvara en yakın çiftin üzerinde damla yoktu. Altındaki tahta da kuruydu. Burunları paralel, bağcıkları gevşekti. İki sayımda da aynı yerde durmuşlardı.

Salih ayakkabılara dokunmak için elini uzattı.

— Ayağında mı kalmadı gözün?

Ses arkasından geldi.

Derya kapıda duruyordu. Çocukluğundaki ince yüzü sertleşmiş, gözlerinin altına uykusuzluktan koyu halkalar inmişti. Üzerinde gri bir hırka, ellerinde tek kullanımlık eldiven vardı.

Eldivenlerden biri bileğine kadar çekilmiş, öteki yarıda kalmıştı.

Salih doğruldu.

— Sayıyordum.

— Her şeyi sayarsın zaten.

Derya yarım kalan eldivenini bileğine çekti.

— Yıkama birazdan. Defin de belli değil. Eşref, Yukarı Ocak diyor.

— Yolda söylediler.

— Yolda duymak kolay. Burada olsaydın da konuşsaydık.

Salih cevap vermedi. Derya’yı görmeyeli yıllar olmuştu. İkisinin arasında söylenmemiş bir ad duruyordu. Salih kuru ayakkabılara baktı.

Derya ona yolu açtı.

— İçeri gir. Üşüyen sen değilsin.

İçeri geçerken kuru ayakkabılara bir kez daha baktı.

Yıkama için arka oda hazırlanmıştı. Erkekler avluya çıkmıştı. Salih mutfağın yanındaki koridorda bekliyor, kapı açıldıkça başını kaldırıyordu. İçeridekileri bütün hâlinde göremiyordu: Isınan su, beyaz bezler, sabun, leğenler.

Pakize Nine mutfağa geldi. Sırtı eğilmişti ama taşıdığı kaplardaki su dökülmüyordu. Önce açık sürahileri, sonra pencerenin önündeki tası boşalttı.

Genç kadınlardan biri, nedenini sorar gibi baktı.

— Açık su bekletilmez, dedi Pakize.

Genç kadın ötekine dönüp duyduğunu aktaracakken Pakize sesini sertleştirdi.

— Dinin şartı değil. Bizim eskiden kalma sakınmamız. Birbirine karıştırmayın.

Defin için gelenlerle konuşan Nihat Hoca başını kaldırdı. Sonra yanındaki adamı dinlemeyi sürdürdü.

Gönül yıkama odasından çıktı. Parmak uçlarını önlüğüne silerken durdu. Derisinde maviye çalan bir kir vardı.

— Bu ne? dedi.

Pakize ellerine baktı.

— Kil.

— Nereden olacak tırnaklarında kil? Yatağında öldü bu kadın.

Gönül içeri dönecekken Pakize de kapıya geldi.

— Yıkayayım, dedi Gönül. Kalmasın.

— Suyu hazırlanıyor.

— Tırnağının içine işlemiş.

— Gördüm.

— Öyleyse çıkar.

Gönül parmaklarını ovuşturdu. Kir yayılıyor, çıkmıyordu.

— Ölmeden önce gittiği yerden kalmış, dedi Pakize.

Koridordaki konuşma kesildi. Nihat yaklaştı. Gönül kirli parmaklarını birbirine değdirmeden tutuyordu.

— Nereye gitmiş? diye sordu.

Pakize kapıyı kapattı.

— Onu ben görmedim.

— Annem son haftadır evden çıkamıyordu.

— Tırnaklarına bakınca öyle görünmüyor.

Nihat araya girdi.

— Pakize abla, bildiğin bir şey varsa açık söyle.

— Bu evin bahçesindeki toprak değil. Gerisini bilmiyorum.

— Ellerini bir daha yıkayacağız, dedi Nihat. Sonra konuşuruz.

Salih duvara yaslandı. Kamyonetten gördüğü serenderin altındaki açıklık aklına geldi. Köyde mavi toprak bulunsa bulunsa nerede bulunurdu? Annesine sormadı. Gönül, odanın kapısını tutuyordu.

Derya, Saniye’nin odasından elinde küçük bir tahta kutuyla çıktı.

— Bunu yastığın altında buldum.

Kutuyu mutfak masasına bıraktı. Kapağındaki çiçekler solmuştu. Saniye düğmelerini, tespih tanelerini ve iğnelerini bu kutuda saklardı. Açılınca aynı naftalin ve kuru lavanta kokusu geldi.

Derya kapağı kaldırdı.

İçeride beyazlığını yitirmiş bir mendil duruyordu. Kenarına mavi iplikle tek kelime işlenmişti.

SALİ.

Saniye ona küçükken böyle seslenirdi. Son heceyi söylemez, adı yarım bıraktığında onu kendisine daha yakın bir yere çağırıyormuş gibi bakardı. Salih yıllardır bu sesi hatırlamamıştı.

Şimdi dört harf, mendilin üzerinde kendisini bekliyordu.

Mendilin kenarları ince bir iple büzülmüştü. İpte art arda düğümler vardı.

Derya saydı.

— Otuz yedi, otuz sekiz, otuz dokuz...

Sonra sustu.

İpin ucunda bir halka vardı. Düğüm atılmamıştı.

Elini uzatınca Pakize bileğini tuttu.

— Dokunma.

— Benim adım var üstünde.

— Adın olması elinin hakkı olduğu demek değil.

Derya mendili kutuya geri koymadı.

— Kırk düğüm mü atacaktı?

Pakize, ipin açık ucuna baktı.

— Sonuncuyu kim bağlarsa tanık odur.

Gönül’ün açık duran parmakları kapandı. Mavi kil, avucunun içinde kayboldu.

— Ne tanığı? dedi Salih.

Pakize gözlerini mendilden kaldırdı.

— Önce ölüyü kaldıralım.

— Bu cevap değil, dedi Salih.

— Değil.

Yıkama odasından temiz su istediler. Pakize bileğini bıraktı. Mendil masada, son halkası açık kaldı.

Bir süre sonra kazanla sacayağı avluya çıkarıldı. Pakize ikisini de ters çevirdi. Yardım etmek isteyen genci durdurdu. Yağmur, metalin kararmış altına vuruyordu.

Salih depodaki damla sesini hatırladı. Gözünü kazandan ayırmadan dinledi.

Öğleye doğru ev yeniden doldu. Yıkama bitmiş, Saniye tabuta konulmuştu. Salonda Kur’an okunuyordu. Yağmur sertleşince okuyan adam sesini yükseltti. Dua biter bitmez Eşref kalktı.

Koyu ceketi ütülü, paçaları temizdi. Odadakilere baktı.

— Öğleye yetişirsek Yukarı Ocak’taki Koral mezarlığına kaldıracağız, dedi. Babasının yanına. Ailenin yeri orasıdır.

Derya mutfak kapısının önünde duruyordu. Elindeki katlanmış kâğıdı açtı.

— Değil.

Eşref’in yüzü değişmedi.

— Nesi değil?

— Saniye Hala orayı istemedi.

— Ölüye yer beğendirmeyelim şimdi.

Derya kâğıdı Nihat’a uzattı. Harfler bastırılarak yazılmış, bazı yerlerde kâğıt incelmişti.

Nihat önce sessizce okudu. Sonra başını kaldırdı:

— Beni eski taşların yanına, gece sınırının dışına koyun.

Odadaki insanların bir kısmı başını kaldırdı, bir kısmı daha çok eğdi. Gece sınırı sözü, herkesin bildiği fakat kimsenin burada duymak istemediği bir yer adı gibi aralarında dolaştı.

Eşref elini uzatıp kâğıdı aldı.

— Yaşlılık işte. Son zamanında ne yazdığını bilmiyordu.

— Tarih var, dedi Derya. İki hafta önce.

— İki hafta önce de yaşlıydı.

— İki hafta önce seninle tartıştı.

Eşref kâğıdı katlamaya başladı. Derya elinden aldı.

— Eski taşlar tapulu mezarlık değil, dedi Eşref. Yol desen yol değil. Yağmurda tabut mu taşıyacağız fındıklığın içine? Köyün bir düzeni var.

— Vasiyetin de bir hükmü var, dedi Nihat. Mümkünse gözetilir.

Eşref hemen ona döndü.

— Mümkün değil işte hocam.

— Onu sen tek başına söyleyemezsin. Yol bakılır, yer bakılır. Tapu meselesi varsa konuşulur.

— Mezarlık belli. Aile belli. Daha neye bakılacak?

Derya, odanın kenarında duran Salih’e döndü.

— Salih söylesin.

Yüzler ona çevrildi. Salih kapıya baktı. Çıkışın önünde iki adam vardı.

— Ben daha yeni geldim, dedi.

— O yüzden ölünün ne istediği değişmedi, dedi Derya.

Gönül, divanın ucunda mendilini sıkıyordu.

— Oğlan ne bilsin köyün yerini, dedi. Yıllardır burada değil.

Eşref, ilk kez doğrudan Salih’e baktı. Bakışında tehdit yoktu; daha kötüsü, ondan ne söyleyeceğini bilen birinin rahatlığı vardı.

— Anneannen seni bekledi, dedi. Sen de için rahat edecek yeri söyle.

Salih kâğıttaki eski taşlar sözünü yeniden okudu. Şoför de aynı yeri söylemişti.

Parmaklarındaki kızarıklığı cebinde sakladı.

“Oraya bakalım,” demek yeterdi. Yolun durumunu bilmiyordu. Mezarlığı da yıllardır görmemişti. Eşref bekliyordu.

— Nerede huzur bulacaksa... dedi.

Cümlenin devamını getirmedi.

Eşref getirdi.

— Koral mezarlığında bulur. Babasının yanında.

Birkaç kişi başını salladı. Biri gençlere seslendi, bir başkası taşıma aracını sordu. Nihat konuşmak için elini kaldırdı ama Eşref kapıya yürümüştü.

Salih cümlesini tamamlamak için ağzını açtı. Yanındaki adam başsağlığı dileyip elini sıktı.

Salih teşekkür etti.

Derya önünden geçerken durdu.

— Sen hâlâ bir cümlenin arkasına saklanıyorsun, dedi.

Salih başını kaldırdığında Derya kapıya yürümüştü.

Eşref elini bir an Salih’in omzunda tuttu, sonra çekti.

Tabut avluya çıkarılırken yağmur yeniden sertleşti.

Dört kişi tabutu kaldırdı. Üst pervaza değmesin diye eğdiler. Pakize avlu duvarının dibinden yumruk büyüklüğünde bir taş aldı, iki sehpanın arasına yerleştirdi.

Taş, yağmurun altında alışılmadık bir maviyle koyulaştı.

— O ne? diye sordu gençlerden biri.

Pakize taşı ayağının ucuyla düzeltti.

— Ölünün ağırlığı toprağa değsin diye eskiden koyarlardı.

— Dinde var mı?

— Yok.

Cevabı öyle hızlı verdi ki soru büyümeden kesildi.

— Âdeti hüküm diye anlatmayın. Taş taştır.

Tabut indirilirken alt tahtası taşa vurdu. Salih kapının içinden de bir vuruş duydu.

Başını kapıya çevirdi.

Giriş boştu.

Eşiğin sağındaki kuru ayakkabılar yerindeydi.

Nihat omuz verecekleri düzenlerken aşağıdan traktör sesi geldi. Araç avluya ulaşmadan durdu.

Yağmurluğunu başına çekmiş bir delikanlı koşarak göründü. Dizleri çamur içindeydi.

— Yukarı yol gitti, dedi.

Eşref kaşlarını çattı.

— Ne demek gitti?

— Mezarın altındaki viraj çöktü. Toprak aşağı kaymış. Traktör geçmez, insan da zor geçer.

— Sabah geçiliyordu.

— Şimdi geçilmiyor.

Eşref duvarın ötesine baktı. Bulanık su kapının önünde kanallar açıyordu.

— Kürek alır açarız, dedi.

Nihat başını salladı.

— Tabutla o yola girilmez. Toprak hâlâ oynuyorsa kimseyi tehlikeye atamayız.

— Cenaze bekletilmez hocam.

— Zaruret başka. İhmal başka. Sabah bakılır.

Eşref kalabalığa baktı. Kimse başını sallamadı. Tabutun çevresindekiler ayaklarını değiştirip çamurda sağlam yer arıyordu.

Tabutu sundurmanın altına, duvara yakın bir yere çektiler. Mavi taş sehpaların arasında kaldı.

Yağmur ulaşmıyordu; yüzeyi yine de parlıyordu.

Akşamüstü sis yükseldi. İlçeden gelenler yol kötüleşmeden indi. Köylüler kuru kıyafet alıp dönmek üzere evlerine dağıldı. Salih kapının yanında durdu.

Her çıkan kendi ayakkabısını buldu.

Kuru çift yerinden oynamadı.

Salih elini cebindeki telefona götürdü. Çıkarmadı.

Hava kararınca bütün lambalar yakıldı. Gönül bardakları topluyor, Derya tabutun örtüsüne sıçrayan suyu siliyordu. Pakize ters kazanın yanında, fındıklığa dönük duruyordu.

Eşref kapının önüne çıktı. Yoldan dönen birkaç kişiyi görünce sesini yükseltti.

— Defin sabaha kaldı. Kimse kapıda kalmasın. Taziye evidir; kapımız herkese açık.

Pakize başını birden ona çevirdi.

— Eşref.

Adam duymadı veya duymamış gibi yaptı.

— Herkes gelsin, dedi. Bu gece bu kapı kapanmayacak.

Salih, eşiğin sağındaki ayakkabılara baktı.

Koyu renkli çift hâlâ kupkuruydu.

Gevşek bağcık uçları artık tahtaya değmiyordu.

İki ayakkabının da içine toplanmıştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.