4. bölüm / 33
KIRKOCAK4. Bölüm — Yanlış Mezar
Bölümler 33Şu an: 4. Bölüm — Yanlış Mezar
- 1 1. Bölüm — Cevapsız Çağrı1.327 kelime
- 2 2. Bölüm — Açık Kapı1.768 kelime
- 3 3. Bölüm — Vekil1.350 kelime
- 4 4. Bölüm — Yanlış Mezar1.665 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5. Bölüm — Kırk Menzil1.454 kelime
- 6 6. Bölüm — Çocuk Borcu1.373 kelime
- 7 7. Bölüm — Serenderdeki Defter1.384 kelime
- 8 8. Bölüm — Gece Payı1.478 kelime
- 9 9. Bölüm — İkinci Çağrı1.702 kelime
- 10 10. Bölüm — Evin Daveti1.310 kelime
- 11 11. Bölüm — Kırk Ev Gecesi1.310 kelime
- 12 12. Bölüm — Toprak Altındaki Oda1.123 kelime
- 13 13. Bölüm — Elif2.336 kelime
- 14 14. Bölüm — Hatıranın Tamamı1.138 kelime
- 15 15. Bölüm — Boyanın Altı1.074 kelime
- 16 16. Bölüm — Yerinden Edilen Sınır2.371 kelime
- 17 17. Bölüm — Bekleyen Cenaze1.241 kelime
- 18 18. Bölüm — Köy Meclisi1.248 kelime
- 19 19. Bölüm — Eşref’in Hesabı913 kelime
- 20 20. Bölüm — Kapalı Kapı2.625 kelime
- 21 21. Bölüm — Aynadaki Yaş1.360 kelime
- 22 22. Bölüm — İnsan Şiddeti2.856 kelime
- 23 23. Bölüm — Kapıda Kalan1.609 kelime
- 24 24. Bölüm — Açık Tanık Yeri1.903 kelime
- 25 25. Bölüm — İki Yavru1.351 kelime
- 26 26. Bölüm — Zarf758 kelime
- 27 27. Bölüm — Başka Ad Yok854 kelime
- 28 28. Bölüm — Toprağın İadesi1.568 kelime
- 29 29. Bölüm — Elif’in Seçimi1.004 kelime
- 30 30. Bölüm — İnsan Tanık1.111 kelime
- 31 31. Bölüm — Saniye’nin Defni891 kelime
- 32 32. Bölüm — Tanık823 kelime
- 33 Sonsöz232 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Üçüncü kırılmadan sonra kimse kapıya gitmedi.
Ses o kadar yakından gelmişti ki fındıklığın içindeki bir daldan değil, eşiğe basan kuru bir kemikten çıktığı düşünülebilirdi. Yine de avluda görünen bir şey yoktu. Patika sabah sisinin içinde iki adım sonra kayboluyor, ıslak yapraklar hareketsiz duruyordu.
Eşref sessizliği bozdu.
— Gelinciktir, dedi. Sansardır.
Pakize gözünü patikadan ayırmadı.
— Sansar üç kere kapı istemez.
— Kapı isteyen de yok.
Eşref sesini yükseltti. Birkaç kişi tabutun çevresine geldi. Adam, yönünün değişmesinden söz etmeden sehpaların yeniden düzeltilmesini emretti.
Salih sağ elini ceketinin iç cebine soktu.
Mavi taş avucuna değdikçe ısınıyordu. Pakize patikaya bakıyordu. Salih, kadın kendisine dönmeden elini çekmek istedi; parmaklarını taştan ayıramadı.
Nihat Hoca, yukarı mezarlık yolu kontrol edilmeden cenazenin hareket ettirilmeyeceğini söyledi. Öğleye doğru iki genç o yoldaki çöküntünün kenarından geçip döndü. Araç gidemiyordu; tabut, omuzlarda taşınabilirdi.
Eşref kararını değiştirmedi.
— Koral mezarlığına çıkacağız, dedi. Daha fazla bekletilmeyecek.
Derya, Saniye’nin vasiyetini cebinden çıkarıp açtı. Eşref kâğıda bakmadan tabutun başındakilere yerlerini gösterdi. Derya, Salih’e döndü. Kâğıdı tutan eli titremiyordu.
Salih gözlerini indirdi. Derya vasiyeti katlayıp yeniden cebine koydu.
Tabut omuzlara alındı.
Koral mezarlığına çıkan yol, köyün üst tarafında betonun bittiği yerde daralıyordu. Yağmur durmuştu ama fındık diplerinden su akıyor, insanların ayakkabıları kırmızı-kahverengi çamura gömülüyordu. Tabutu taşıyanlar her birkaç yüz adımda değişti. Nihat önden gidiyor, kaygan yerlerde durup arkadakileri uyarıyordu.
Salih kalabalığın ortasında yürüdü. Ceketinin içindeki taş her adımda göğsüne vuruyordu. Bir süre sonra bu vuruşların kendi kalp atışıyla aynı ritme girdiğini fark etti. Adımlarını yavaşlattı.
Taşın ritmi değişmedi.
Mezarlık, fındıklığın açıldığı küçük bir düzlükteydi. Yeni mermerlerin arasına yosun tutmuş eski taşlar karışmış, bazı mezarların sınırı yağmurla silinmişti. Sabah kazılan yerin başında iki kürek ve çamura bulanmış bir kazma duruyordu.
Mezarcılardan biri Eşref’i kenara çağırdı.
— Dipten bir şey çıktı.
Mezarın yanında, çimenlerin üzerine bırakılmış yassı bir taş vardı. Mavi değildi; yağmurla koyulaşmış gri yüzeyinde yan yana çizikler görünüyordu. Salih eğildi.
Çizikleri saydı.
On.
Yirmi üç.
Otuz dokuz.
Kırk.
Son çizginin yanında daha geniş, pürüzlü bir oyuk vardı. Bir işaret kazınmış, sonra yok edilmeye çalışılmıştı. Oyukta toprak kalmıştı; çiziklerin bulunduğu yüz, yosunlu kenarlara göre daha temizdi.
Salih taşı çevirdi.
Çevirdiği yüzde koyu bir kabuk ve kurumuş yosun vardı. Kazınmış yüzü yeniden üste getirdi.
— Ters gömülmüş, dedi.
Eşref hemen yaklaştı.
— Mezar taşı işte.
— Mezarın dibinden çıktı.
— Eskiden mezar varmış demek.
Salih parmağını kenardaki kesik yüzeye sürdü. Taşın bir yanında düzgün olmayan bir kırık vardı. Kırık taze değildi; içine ince kökler girmişti.
— Bu yüz uzun süre dışarıda kalmış olmalı. Sonradan ters gömmüşler. Buraya taşınmış da olabilir.
Eşref, mezarcıya baktı.
— At şunu kenara.
— Üzerinde kırk çizgi var, dedi Derya.
— Saymayı bırakın artık.
Eşref taşı ayağının ucuyla çimenlere itti. Mezarcı, söyleneni yapmak için eğildi. Taşı iki eliyle kaldırıp mezarlığın dışındaki çalılığa fırlattı.
Taş görünmedi; yere vurduğunda çıkan ses, Salih’in cebindeki mavi taşta kısa bir titreşime dönüştü.
Pakize mezarlığa kadar gelmemişti. Bunu görse taşı attırmazdı, diye düşündü Salih. Sonra kendisinin cebindeki taşı sakladığını hatırladı.
Nihat, safların kurulmasını istedi.
İnsanlar çamurda ayaklarına yer açtı. Tabut ön tarafa konuldu. Kadınlar biraz geride, mezar taşlarının yanında durdu. Derya, Saniye’nin tabutundan gözünü ayırmıyordu.
Cenaze namazı başladı.
İlk tekbirden sonra fındıklıktan bir çocuk öksürdü.
Tek, kuru bir öksürüktü.
Salih başını çevirmedi. Bakarsa bir çocuk göreceğinden korkuyordu. Köydeki bütün çocukların nerede olduğunu bilmiyordu; sesin sıradan olması mümkündü.
İkinci tekbir.
Öksürük yeniden geldi.
Bu kez Derya’nın ayakkabısı çamurda döndü. Safın gerisinden fındıklığa bakacak gibi oldu. Yanındaki Gönül bileğini tuttu. Derya kolunu çekmedi; fakat bakışını tabuta geri verdi.
Üçüncü tekbirde ses mezarlığın öteki yanından duyuldu.
Salih iki yandaki fındık ocaklarının arasına baktı. Yapraklar oynamıyordu. Bir çocuk oradan buraya koşsa çamura basışını da duyardı.
Nihat’ın sesi bozulmadı. Duayı okuyup son tekbiri de getirdi.
Namaz bittiğinde Eşref hemen mezarcılara işaret etti.
— İndirin.
Tabutun iki yanına kalın ipler geçirildi. Dört adam kenarlara yerleşti. Nihat, kaygan zeminde yavaş hareket etmelerini istedi. Salih ipin liflerine baktı. Yer yer koyulaşmıştı; belirgin bir kopuk göremedi.
Tabut yarıya kadar indi.
Sağ taraftaki ip bir anda koptu.
Kopma, gerilmiş liflerin tek tek ayrıldığı bir ses çıkarmadı. Sanki ipin ortasına görünmeyen bir bıçak vurmuştu. Tabut sağa düştü. Sol taraftaki adamlar ipin boşalmasıyla öne savruldu. Mezardan çamurlu su sıçradı.
Kadınlardan biri bağırdı.
Tabut mezarın dibine çarpmadı. Bir köşesi toprağa yaslanıp dönerek durdu. Baş tarafı yine Kırkıncı Ocak patikasının bulunduğu yamaca bakıyordu.
Salih kopan ipin ucunu aldı.
Lifler dışarı doğru püsküllenmemişti. Kopuk yüzeyin ortası içeri çökmüştü. Salih başparmağıyla çukuru yokladı; orada sıkışıp daralmış bir düğüm aradı.
— Eski ip, dedi Eşref. Çürük vermişler.
Mezarcı yüzüne baktı.
— Sabah ben taktım bunu.
— Çürükmüş işte.
Kimse ona katılmadı.
Çocuk öksürüğü bir kez daha geldi.
Bu defa mezarın içinden duyuldu.
Tabut yeniden yukarı çekildi. Defin ikinci kez durdu.
Köye döndüklerinde öğleden sonra olmuştu. Tabut yine cenaze evinin sundurmasına konuldu. Eşref, yeni ip bulunacağını ve yer kurutulunca defin yapılacağını söyleyip aşağıdaki evine gitti.
Kalabalık küçük gruplara ayrıldı. Aynı olayı başka kelimelerle anlatıyor, Eşref’in peşinden kimse gitmiyordu.
Salih, Saniye’nin odasında ceketini çıkardığında Derya kapıda belirdi.
— Boynun ne olmuş?
Salih aynaya baktı. Köprücük kemiğinin üzerinde, boğazının iki yanına uzanan mor bir gölge vardı. Parmak izi değildi. Bir ipin gevşekçe dolanıp deriyi ezdiği çizgiye benziyordu.
— Uykuda ters yatmışım.
Derya cevap vermedi.
Pakize odaya girdi. Morluğu görünce kapının yanında durdu.
— Kırk basığı derlerdi eskiden, dedi.
Salih ceketini yeniden giymeye çalıştı.
— Ne demek o?
— Lohusayı, bebeği korumak için söylerlerdi. Aynayı örter, suyu açık bırakmaz, yalnız yatırmazlardı.
Derya kaşlarını çattı.
— Bununla onun boynunun ne ilgisi var?
— Bilmiyorum.
— Eskilerin koyduğu adı söyledim. Boynundakinin ne olduğunu değil.
Salih, mor çizgiye parmağını bastırdı.
— Elif’e de kırk basığı mı dediniz?
Bu, Elif’in adını köye geldiğinden beri ilk kez yüksek sesle söylemesiydi.
Derya’nın çenesi gevşedi. Salih’e döndü; bu kez sorusuna karşılık vermesini beklemiyordu.
Pakize başını salladı.
— Kırk basmadı onu. Adı bastı.
— Ne demek adı bastı?
— Birinin borcuna başka birinin adı söylendi demek.
Salih’in avucu ceket cebindeki taşa kapandı.
— Kim söyledi?
Pakize dolaba yöneldi. Üst raftan eski bir bez çanta indirdi. İçinden kat yerleri sararmış birkaç kâğıt çıkardı.
— Köyün anlattığına bakarsan her nesilde bir çocuk alınmış, dedi. Kırk ocak ayakta kalsın diye. Yalan, çok tekrar edilince atadan kalma söz olur.
Kâğıtlardan birini yatağa açtı.
Bir isim listesi vardı. Satırlar düzenli değildi. Bazı isimlerin yanında yıl, bazılarının yanında yalnız bir tarla veya aile adı yazılmıştı. Aralarında uzun boşluklar bulunuyordu.
Derya parmağıyla tarihleri takip etti.
— Her nesil değil.
— Değil.
— Aralarda otuz yıl var. Burada sekiz. Burada kırk iki.
Pakize başını salladı.
— Fındık para ettiğinde olmuş. Miras bölündüğünde olmuş. Bir hane satmaya yanaşmadığında olmuş. Çocuk masalı, büyüklerin tapu kavgasını örttü.
Salih isimlere baktı. Elif’in adını hemen gördü. Karşısında tarih vardı; açıklama kısmı boş bırakılmıştı. Satırın üzerinde, yetişkin birinin adı kazınarak silinmişti. Kâğıt incelmiş, neredeyse delinmişti.
— Bunu kim yazdı?
— Önce annem tuttu. Sonra ben.
— Neden polise vermedin?
Pakize gözünü kaçırmadı.
— Çünkü ben de köylüydüm.
Derya kâğıdı önüne çekti.
— Okul kayıtlarına bakacağız, dedi.
Pakize ona baktı.
— Anahtar muhtarlık dolabında.
— Eşref vermez.
— Eşref’te olmayan bir anahtar daha var.
Pakize bez çantanın küçük cebinden paslı bir anahtar çıkardı.
Köy okulu, yolun üst tarafında, fındık bahçeleri arasında tek katlı bir binaydı. On yılı aşkın süredir öğrenci olmadığı için kapatılmıştı. Bahçe kapısı bir yana eğilmiş, direğindeki soluk bayrak levhasını sarmaşık örtmüştü.
Derya anahtarı çevirdiğinde kilit önce açılmadı. Omzuyla kapıya yüklenince içeriden kuru sıva döküldü. İkinci denemede metal dil çekildi.
Okulun içi nem, tebeşir ve fare pisliği kokuyordu. Koridorun sonunda iki sınıf, solda öğretmen odası vardı. Duvarlarda hecelerin yazılı olduğu solmuş kartonlar asılıydı. Bazı harfler rutubetten düşmüş, geride daha açık renkli dikdörtgenler bırakmıştı.
Salih içeri girerken çocuk öksürüğünü hatırladı.
— Defterler öğretmen odasında, dedi Derya.
— Buraya daha önce geldin mi?
— Elif kaybolduktan sonra. Sonra da birkaç kere.
— Ne aradın?
Derya kapıyı açtı.
— Senin hatırlamadığını.
Öğretmen odasındaki metal dolabın alt kapağı paslanmıştı. Kilit açıktı ama kapak sıkışmıştı. Derya köşesinden kaldırıp çekti. İçeride yoklama defterleri, mühürlü eski zarflar ve iplerle bağlanmış öğrenci dosyaları vardı.
Defterleri yıllara göre masaya dizdiler.
Derya çantasından katlanmış bir fotokopi çıkarıp masanın kuru ucuna koydu. Köyün eski kadastro planıydı; kat yerleri şeffaf bantla tutturulmuştu.
— Elif kaybolduktan sonra belediyeden almıştım, dedi. Eski yollarla bahçelerin sınırlarını arıyordum.
Eski defterlerde kırkın üzerinde hane numaraları vardı. Aynı yıllarda ayrı adreslere yazılmış aileler, sonraki defterlerde tek hane altında toplanmıştı. Salih iki kaydı yan yana açtı. Çocukların isimleri duruyor, evlerinin numaraları değişiyordu.
— Sayıyı sonradan kırka indirmişler, dedi Salih.
— İnsanları değil, kaydı.
Derya bir defterin ortasında durdu.
İki sayfa arasından biri alınmıştı. Koparılmamış; cilde yakın yerden jiletle düzgünce kesilmişti. Arkadaki sayfada kalemin baskısından kalan ince izler görünüyordu.
Salih sayfayı pencerenin yanına götürdü. Kâğıdı ışığa eğik tutunca bastırılmış harflerin çukurları gölgelendi.
HANE 41 — KARACA.
Derya yazıyı sessizce okudu.
— Pakize’nin annesinin kızlık soyadı.
Salih defterin tarihine baktı. Bir sonraki yılın defterinde hane numaraları kırkta bitiyordu.
— Sayfayı kim kesmiş olabilir?
— Eşref uzun süre muhtardı.
— Ondan önce de biri vardı.
— Öncekini de sorarız. Ama Eşref burada. Ona soracak mısın?
Salih cevap vermedi.
Metal dolabın üst rafında, çocuk resimleriyle dolu ince bir dosya buldular. Kâğıtların çoğunda evler, fındık dalları ve deniz vardı. Bir resim diğerlerinden daha ağır bir kâğıda yapılmıştı.
Kırk kapı, fındık ocaklarının arasında yan yana çizilmişti.
Kapıların her birinin üzerinde küçük bir çizgi vardı. Resmin en sağında, ötekilerden ayrı duran kırk birinci kapının önünde uzun bir adam bulunuyordu. Yüzü çizilmemişti. Başının olması gereken yerde kâğıdın beyazlığı bırakılmış, çevresine bastırılarak siyah halkalar yapılmıştı.
Derya resmi çevirdi.
Arkasında çocuk el yazısıyla tek cümle vardı:
SALİH BENİ SÖYLERSE KAPI AÇILIR.
Salih’in ağzı kurudu.
— Bu sonradan yazılmış olabilir.
Derya parmağını cümlenin altındaki eğri E harfine koydu.
— Elif’e bu harfi ben öğrettim.
— Yine de ne zaman yazıldığını bilmiyoruz.
— Kaybolmadan önce çizdiği resimlerin arasındaydı.
— Biri buraya koymuş olabilir.
Derya resmi masaya bıraktı.
— Doğru. Biri koymuş olabilir. Biri sayfayı kesmiş olabilir. Biri taşı ters gömmüş, ipi çürük vermiş, tabutu eğri bırakmış olabilir.
Her cümlede sesi biraz daha alçaldı.
— Hepsinde başka biri var. Bir tek sende sen yoksun.
Salih resme yeniden baktı.
Kırk birinci kapının tokmağı yoktu.
Salih, çizilmiş kapının önüne parmağını koydu. Açılması için içeriden bir el uzanması gerekiyormuş gibi bekledi.
Bölüm etkileşimi
