5. bölüm / 33
KIRKOCAK5. Bölüm — Kırk Menzil
Bölümler 33Şu an: 5. Bölüm — Kırk Menzil
- 1 1. Bölüm — Cevapsız Çağrı1.327 kelime
- 2 2. Bölüm — Açık Kapı1.768 kelime
- 3 3. Bölüm — Vekil1.350 kelime
- 4 4. Bölüm — Yanlış Mezar1.665 kelime
- 5 5. Bölüm — Kırk Menzil1.454 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6. Bölüm — Çocuk Borcu1.373 kelime
- 7 7. Bölüm — Serenderdeki Defter1.384 kelime
- 8 8. Bölüm — Gece Payı1.478 kelime
- 9 9. Bölüm — İkinci Çağrı1.702 kelime
- 10 10. Bölüm — Evin Daveti1.310 kelime
- 11 11. Bölüm — Kırk Ev Gecesi1.310 kelime
- 12 12. Bölüm — Toprak Altındaki Oda1.123 kelime
- 13 13. Bölüm — Elif2.336 kelime
- 14 14. Bölüm — Hatıranın Tamamı1.138 kelime
- 15 15. Bölüm — Boyanın Altı1.074 kelime
- 16 16. Bölüm — Yerinden Edilen Sınır2.371 kelime
- 17 17. Bölüm — Bekleyen Cenaze1.241 kelime
- 18 18. Bölüm — Köy Meclisi1.248 kelime
- 19 19. Bölüm — Eşref’in Hesabı913 kelime
- 20 20. Bölüm — Kapalı Kapı2.625 kelime
- 21 21. Bölüm — Aynadaki Yaş1.360 kelime
- 22 22. Bölüm — İnsan Şiddeti2.856 kelime
- 23 23. Bölüm — Kapıda Kalan1.609 kelime
- 24 24. Bölüm — Açık Tanık Yeri1.903 kelime
- 25 25. Bölüm — İki Yavru1.351 kelime
- 26 26. Bölüm — Zarf758 kelime
- 27 27. Bölüm — Başka Ad Yok854 kelime
- 28 28. Bölüm — Toprağın İadesi1.568 kelime
- 29 29. Bölüm — Elif’in Seçimi1.004 kelime
- 30 30. Bölüm — İnsan Tanık1.111 kelime
- 31 31. Bölüm — Saniye’nin Defni891 kelime
- 32 32. Bölüm — Tanık823 kelime
- 33 Sonsöz232 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Eski okuldan döndüklerinde ikindi ezanı çoktan bitmişti.
Salih, Elif’in resmini Derya’nın elinde görmemek için yol boyunca önüne baktı. Yağmur dinmişti; fındık yapraklarından düşen iri damlalar, arkalarından gelen seyrek ayak sesleri gibi toprağa vuruyordu. Köyün evleri aşağıda birbirine sokulmuştu. Bacaların dumanı yükselmiyor, sisin altında ezilip çatılara geri yatıyordu.
Cenaze evinin avlusundaki kalabalık azalmıştı. Gidenlerin ayakkabıları eşiğin önündeki çamurda boşluklar bırakmış, içeride yalnız yakın akrabaların ağır sessizliği kalmıştı. Nihat Hoca, sofra bezinin üzerine kitaplar, kopuk yapraklar ve fotokopiler dizmişti. Yanında okuldan getirdikleri defter için boş bir yer ayırmıştı.
Derya, yoklama defterini o boşluğa bıraktı. Elif’in resmini ise bırakmadı.
Nihat önce kesilmiş sayfanın izini, sonra resmin arkasındaki cümleyi okudu. Defteri yeniden ışığa çevirdi.
— Bunu kimseye göstermediniz mi?
— Daha şimdi bulduk, dedi Derya.
Eşref dönmüştü. Odanın öbür ucunda oturuyor, tespih tanelerini avucunda sıkıyordu.
— Çocuk karalamasıyla ölünün yerini mi değiştireceksiniz?
Nihat resmi Derya’ya geri verdi.
— Çizimi bir görsünler dedim. Nereden çıktığını bilmiyorum.
Önündeki yığınlardan birini sağa, birini sola ayırdı. Basılı bir Kur’an mealiyle küçük dua kitaplarını aynı tarafa; köyde elle çoğaltılmış hikâyeleri başka tarafa koydu. Sararmış fotokopiler ve eski yazılı yapraklar üçüncü bir küme oldu. Kenarları islenmiş, bazı satırlarına rakamlar sıkıştırılmış defteri ise tek başına bıraktı.
Eşref’in bakışı tek başına bırakılan defterde kaldı.
— Hepsi hoca kitabı, dedi Eşref.
— Değil.
Nihat’ın sesi yükselmedi.
— Dua kitapları burada. Köyde yazılanlar şurada. Hepsini aynı yerden gelmiş gibi okuma.
Eşref tespihi masaya bıraktı.
— İçinde âyet yok mu?
— Var. Şu altına eklenen satıra bak. O âyetin parçası değil.
Nihat, tek başına bıraktığı defteri açtı. Sayfanın üst kısmında özenli bir yazıyla kısa bir âyet meali, alt kenarında ise farklı bir kalemle sayı kümeleri vardı. Salih eğilince bunların rastgele rakamlar olmadığını gördü. 117/6, 118/2, 121/9. Yanlarında Koral, Karaca ve Kırkıncı sözcükleri kısaltılmıştı.
— Bunlar parsel numarası, dedi.
Derya defteri kendine çekti.
— Bizim eski bahçe yüz on sekiz bölü iki.
Eşref’in bakışı ilk kez kaçtı.
Nihat başka bir yaprağı kaldırdı. Kenarında cinlere dair terimler, farklı eller tarafından birbirine bağlanmıştı.
— Âmir, ummâr, mârid, ifrit… Hepsini birbirine bağlamışlar. Buradan tek bir varlığın adını çıkaramam.
— Peki hangisi doğru? diye sordu Salih.
— Hangisini aradığımızı bilmiyorum. Aynı şey değiller.
— Bizi koruyacak olan hangisi?
Nihat ona baktı.
— Bilmediğim yerde sana güven verecek bir isim söylemem.
Salih önündeki yığınlara baktı. Nihat’ın içlerinden bir kitap seçip açmasını beklemişti. Hoca ellerini dizlerine indirdi.
Pakize kapının yanında ayakta duruyordu.
— Mahir Efendi’nin yapraklarını buldun mu? dedi.
Eşref hemen başını çevirdi.
— Burada öyle bir şey yok.
Pakize, onun baktığı dolaba yürüdü. Alt kapağı açınca katlanmış bir seccade, iki eski takke ve teneke bir kutu çıktı. Kutunun anahtarı yoktu. Pakize kapağın arka kenarına başparmağını bastırdı; paslı dil gevşeyip açıldı.
İçinden kırılmış bir mühür, pamuk ipliğine sarılmış tek yaprak ve mavi kil bulaşmış bez parçası çıktı.
Eşref ayağa kalktı.
— Onlar emanet.
Pakize yaprağı Nihat’ın önüne koydu.
— Kime?
Eşref cevap vermedi.
Yaprak bir kitabın başından ya da sonundan değil, tam ortasından koparılmıştı. İki kenarında da yarım kalan cümleler vardı. Üstteki başlık, öteki yazılardan daha koyu mürekkeple yazılmıştı:
KIRK MENZİL.
Altında yuvarlak bir mühür izi ve güçlükle seçilen tarih duruyordu: Mahir Efendi, 1326. Nihat rakamları parmağıyla takip etti.
— Hangi takvime göre yazdığını belirtmemiş. Bu tarihi olduğu gibi not edelim.
Sayfanın ortasında karelere ayrılmış bir şekil vardı. Her hücrede harfler ve rakamlar bulunuyor, bazı hücreler çapraz çizgilerle birbirine bağlanıyordu. Sağ alt köşedeki bölüm kopuktu. Orada yalnız yarım bir çerçeve ve dışarı uzanan tek çizgi kalmıştı.
Nihat yaprağı ters çevirdi. Kâğıdın arkasında iki silik satır ve sağ alt köşeye çizilmiş, bir yanı açık halka vardı. Parmağını ilk satırın altında tuttu.
— Melikü’l-Mîzân, diye okudu. — Altında da “Ölçü taşı yerine koymaz; yerine konanı yoklar” yazıyor.
Eşref yaprağı yüzüstü çevirdi.
— Her okunana bakarsak cenazeyi kaldıramayacağız.
Nihat yeniden uzanmadı. Salih, yarım halkanın biçimini telefonuna çekti. Eşref’in parmağı çekildikten sonra bile kâğıdın o köşesi masaya bastırılmış gibi düz duruyordu.
— Vefk, dedi Derya.
Eşref onun sözünü bekliyormuş gibi öne çıktı.
— Köyü koruyan mühür. Büyükler boşuna saklamadı.
Nihat yaprağa dokunmadan uzun süre baktı.
— Buna vefk düzeni denebilir. Ama neyi koruduğunu, hatta koruma için yapıldığını bu yapraktan söyleyemeyiz.
— Kırk menzil yazıyor işte.
— Yazıyor. Menzil yalnız ev demek değildir. Durulan yer, sınır, mesafe de olabilir.
Salih yaprağı önüne çevirdi. Kareler eşitti; fakat hücreleri birbirine bağlayan çizgiler farklı açılarla uzanıyordu. Soldaki iki çizgi dar bir boğaz oluşturuyor, üst sırayı izleyen çizgi yarım daire gibi kıvrılıyordu. Bir yerden tanıdığı bu biçimi bulmak için okul defterini ve parsel numaralarının yazılı olduğu sayfayı yan yana açtı.
Derya’nın çantasından taşan kadastro fotokopisini gördü.
— Şunu aç.
Derya kâğıdı masaya serdi. Salih iki yaprağı yan yana koydu. Dar boğazı köye girişteki yamaçlarla karşılaştırdı. Üstteki kıvrım, Koral mezarlığının arkasından geçen eski yola benziyordu. Okuldan Kırkıncı Ocak’a çıkan patikayı haritada takip etti; öteki yaprakta o yönde uzanan çapraz çizgiyi buldu.
— Bu kareler harf kutusu değil, dedi Salih. En azından yalnız o değil.
Parmağını boşlukta, kâğıda değdirmeden gezdirdi.
— Şu bizim geldiğimiz yola benziyor. Burası okulsa mezarlık burada kalıyor. Şu çizgi de eski taşların olduğu sınır.
Derya defterdeki parselleri fotokopide buldu. Önce kendi bahçelerinin yerini, sonra öteki iki parseli işaret etti. Salih’in yaprakta gösterdiği hücrelerle yerleri uyuşuyordu. Numaralar aynı değildi. Derya iki kâğıtta da Kırkıncı Ocak’ın yanındaki boşluğa parmağını koydu.
— Evlerin yerleri olabilir, dedi.
— Şu boşluğun da çevresi çizilmiş, dedi Nihat. Bir yer eksik.
Odadaki herkes sustu.
Salih pencereden köye baktı. Birbirinden ayrı sandığı çatılar, patikalar ve fındık ocakları gözünde ilk kez tek bir şeklin parçaları oldu. Bir çatıdan ötekine uzanan yolları izledi; masadaki çizgiler gözünün önünden gitmedi.
Köy bir işaret taşımıyordu.
Köyün kendisi işaretti.
Eşref yaprağa uzandı.
— Mühür dedim size. Bizi dışarıdakinden koruyor.
Nihat elini kâğıdın kenarına koydu. Eşref uzanmayı bıraktı.
— Mühür kapatır.
Kopuk köşedeki dışarı uzanan çizgiyi gösterdi.
— Burada çizgi dışarı uzanıyor. Kapatmaktan çok bir sınır gösteriyor olabilir.
— Aynı şey.
— Mühür diye güvenme buna. Hudut gibi oku. Şu hattı takip etmemiz gerekiyor.
Tam o sırada evin içinden kuru bir ses geldi.
Salih önce birinin tahta kaşık düşürdüğünü sandı. Ses ikinci kez gelince duvardaki çerçeve eğildi. Üçüncüsünde pencerenin yanındaki sıva, yukarıdan aşağı ince bir çizgi hâlinde yarıldı.
Çatlak, masadaki şeklin kopuk hücresiyle aynı yönde ilerledi.
Duvarın içinden mavi toz döküldü.
Akşam olduğunda taziye bütünüyle dağılmıştı.
Elektrik kesilmemişti. Buzdolabı çalışıyor, avlu lambası ıslak taşları aydınlatıyordu. Salih’in telefonu çekiyordu. Yoldaki iş makinesinin sesi aşağı vadiden aralıklarla duyuluyordu.
Yine de kimse kapıya yaklaşmak istemiyordu.
Duvar çatlağından çıkan mavi toz süpürülmemişti. Nihat, risale yaprağını temiz bir bezin arasında tutuyor; Derya okul defterini ve Elif’in resmini çantasından ayırmıyordu. Eşref ise mutfakta bir kovaya su doldurmuştu.
Kapı üç kez vuruldu.
Aralarında ne acele vardı ne tereddüt.
Birinci vuruşta Gönül’ün elindeki bardak tabağa çarptı.
İkinci vuruşta Pakize gözlerini kapattı.
Üçüncü vuruşta Salih, ceket cebindeki taşın ağırlığını ayak bileklerinde hissetti.
Eşref kapıyı açtı.
Dışarıda kimse yoktu.
Avlu lambasının altında ıslak yol, boş bahçe kapısı ve karanlık fındıklık görünüyordu. Yağmur sonrası çamurda eve yaklaşan bir ayak izi bulunmuyordu. Eşiğin tam önünde ise mavi kilden çekilmiş tek bir çizgi vardı. Kapının bir yanından başlayıp öbür yanında bitiyor, eve girmiyor, avluya da uzanmıyordu.
Eşref kovaya yöneldi.
— Bir çocuk yapmıştır.
Nihat önüne geçti.
— Dokunma.
— Bu evin önündeki çamuru sana mı soracağım?
— Sakınmak başka, delili bozmak başka.
Eşref kovayı kaldırınca Salih’in cebindeki taş soğudu. Soğuk göğsünden karnına yayıldı. Elini iç cebine soktu; parmakları taşın çevresinde kapanıyor fakat yüzeyi avucundan kayıyormuş gibi geliyordu.
— Salih, dedi Derya.
Onun yüzüne değil, cebine bakıyordu.
Salih taşı çıkardı.
Odadaki hava değişmedi. Lamba sönmedi. Uzakta iş makinesi yeniden çalıştı. Fakat eşikteki mavi çizginin yüzeyi, üzerine görünmeyen bir nefes verilmiş gibi ıslandı.
Taşın üstündeki kırk çizik aynı renkte parladı.
Salih taşı avucunda çevirdi. Kırık kenarındaki oyuk, mezarda gördüğü kazınmış izi hatırlattı. O taş griydi; avucundaki maviydi. Çizgileri yan yana görmeden aynı işaret olup olmadığını anlayamazdı. Mezarlığın dışındaki çalılığı düşündü. Taşı attıkları yeri bulması gerekiyordu.
Nihat eğildi ama eşiği geçmedi.
— Yere bırakma, dedi.
— Neden?
— Bilmiyorum.
Eşref güldü. Seste ne alay ne rahatlık vardı.
— Bilmediğin her şeye dokunma diyorsun.
— Sen bildiğini söyleyerek bizi buraya getirdin.
Salih taşı geri cebine koymak istedi. Parmakları açılmadı. Mavi çizgi, eşikte durduğu hâlde gözünün önünde uzuyor gibiydi; kapının altından geçmiyor, doğruca onun ayaklarına geliyordu.
Aşağı baktı.
Çamur yoktu. İz yoktu.
Ama ayakkabılarının burunları, sanki görünmeyen bir çizginin üzerinde saatlerce beklemiş gibi maviye bulanmıştı.
Avlunun karanlık ucundan Vekil’in sesi geldi.
— İlk çağrı.
Adam, bahçe kapısının dışında duruyordu. Ne zaman geldiğini kimse görmemişti. Üzerinde yine yağmur izi yoktu. Yüzü avlu lambasının erişemediği yerde kalıyor, yalnız boş elleri seçiliyordu.
Eşref kapıyı kapatmaya davrandı.
Vekil başını ona değil, Salih’e çevirdi.
— Taşı saklayan, çizgiyi kabul etmiş sayılmaz, dedi. Ama çağrıldığını artık inkâr edemez.
Salih’in avucundaki kırık kenar derisine battı. Kan çıkmadı. Taşın çizgileri, elinin içinde nabız gibi birer kez vurdu.
Kırk kez.
Sonra sustu.
Salih, Elif’in çizdiği tokmaksız kapıyı düşündü.
Bu kapı ona açılmamıştı.
Onu dışarı çağırmıştı.
Bölüm etkileşimi
