Ya Gerçekse

Vaveyla Yazarı: ⋆。°✩ 𝑽𝒆𝒍𝒂𝒓𝒊𝒔

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: Ya Gerçekse
  1. 1 Kırmızı ve siyah860 kelime
  2. 2 Gölgelerin Efendisi2.304 kelime
  3. 3 Gölgenin İçine Adım798 kelime
  4. 4 Bir Adım Fazla Yakın1.563 kelime
  5. 5 Sızdırılan Rota1.104 kelime
  6. 6 Gölgenin İçindeki Işık1.495 kelime
  7. 7 İlk Kırılma742 kelime
  8. 8 Tuzak İçinde Tuzak2.143 kelime
  9. 9 Gölgenin İçindeki Tuzak2.689 kelime
  10. 10 Geri Alacağım2.004 kelime
  11. 11 Seçilen Kadın2.682 kelime
  12. 12 Forest2.295 kelime
  13. 13 Kırmızı ve Yeşil3.038 kelime
  14. 14 Gölgenin Renkleri2.101 kelime
  15. 15 Gölgelerin Masası2.090 kelime
  16. 16 Gölgem6.033 kelime
  17. 17 Geçmişin Gölgesi2.007 kelime
  18. 18 Aynı Cehennemin Çocukları2.201 kelime
  19. 19 Kafesin İçindeki Fırtına2.402 kelime
  20. 20 Kırık Eller, Karışık Kalpler2.842 kelime
  21. 21 Aynı Cehennemin Çoçukları2.024 kelime
  22. 22 Kapalı Kapılar Ardında2.869 kelime
  23. 23 Sesizlikten Öpüşe2.127 kelime
  24. 24 Kıskançlığın Gölgesi2.122 kelime
  25. 25 Uzatılan El2.017 kelime
  26. 26 Griye Düşen Siyah ve Beyaz2.144 kelime
  27. 27 Gölge ve Alev2.787 kelime
  28. 28 Gölgenin İçine Mahkum2.083 kelime
  29. 29 Maskenin Düşüşü2.624 kelime
  30. 30 Gölgede Kırılan Nefes3.218 kelime
  31. 31 Gölgenin Bedeli2.393 kelime
  32. 32 O Gün Her Şey Susturuldu2.106 kelime
  33. 33 Karanlığın Ardından2.391 kelime
  34. 34 Yeniden Başlayan Hayat2.935 kelime
  35. 35 Beklenmedik Bir Yüz2.265 kelime
  36. 36 Gölgeme Sığındım1.893 kelime
  37. 37 Fırtına Öncesi Sessizlik3.081 kelime
  38. 38 Kırılan Duvarlar2.926 kelime
  39. 39 Gözlerdeki İhanet3.453 kelime
  40. 40 Kırık Bir Vasiyet2.531 kelime
  41. 41 Tahtın Yeni Sahibi2.993 kelime
  42. 42 Kaçınılmaz Karşılaşma2.853 kelime
  43. 43 Nefret Etmem Gereken Adam3.694 kelime
  44. 44 Ya Gerçekse2.655 kelime · Okuduğun bölüm
  45. 45 Beklenmedik Yolcu3.307 kelime
  46. 46 Tuzak1.427 kelime
  47. 47 Kaçış Yok2.511 kelime
  48. 48 Aklım ve Kalbim1.348 kelime
  49. 49 Artık Aden Turan4.642 kelime

44. Bölüm

Dün hepimiz malikaneye geri döndüğümüzde, bizimkilerin bana ne olduğunu, ne konuştuğumuzu sormalarına rağmen yalnızca onlara,

“Lina’yı yarın iki günlüğüne malikaneye göndereceğini söyledi.” demiştim.

Başka hiçbir şey söyleyesim gelmemişti. Moralimin biraz bozuk olduğu belliydi ama belli etmemeye çalışmıştım. Fakat hepsi fark etmişti. Miran’ın da morali pek yerinde gibi durmuyordu. O da Taylan’la konuşmuş olmalıydı ki pek iyi değildi.

Saat daha ondu ve genelde on bir gibi kahvaltı hazır oluyordu. Ve ben hâlâ yataktaydım. Hiç kalkasım olmaması normal değildi.

Bugün hem Lina gelecekti hem de Gül Hanım’la kızı Damla tekrardan malikanedeki işlerine geri dönüyordu.

Karan’dan Lina’yı kaçta göndereceği hakkında bilgi almam gerekiyordu. Gül Hanım ve Damla’nın akşama geleceğini biliyordum.

İstemeden de olsa yatağın içinde hafifçe doğrulduğumda aklıma dün akşam gelmişti. Karan beni öpmüştü ve bu gerçekten hiç güzel değildi.

Mükemmeldi.

Derin bir nefes alarak yorganı üstümden itip yataktan kalktım ve hemen banyoya yöneldim. İçeri girdiğimde ilk önce duş kabininin içine girip suyun sıcaklığını ayarladıktan sonra tekrar kabinden çıkıp bedenimi saran bütün bez parçalarını çıkarıp kirli sepetine attım. Duşun altına girdiğimde suyun sıcaklığı bedenimi gevşetirken rahatlamaya çalışıyordum.

Duşta biraz vakit öldürdükten sonra kabinden çıkıp dolaptan bir havlu alarak üstüme sardıktan sonra banyodan çıkıp hızlıca dolabıma doğru ilerledim. Kapağını açtıktan sonra bir anlığına baktım ve hızlı bir kararla bordo, uzun kollu, dar kesim bir bluz; yüksek belli, pileli siyah kumaş pantolon ve siyah bir kemeri yatağımın üstüne attım.

Saçımı kurutup doğal hâline bıraktıktan sonra üstümü giyindim. Son olarak dolabımdan siyah, sivri burunlu topuklu ayakkabılarımı alıp ayağıma geçirdikten sonra, her zamanki gibi silahımı da belime yerleştirip vakit kaybetmeden odadan çıktım.

Acaba kahvaltı hazır mıdır? Çünkü dün sabah kahvaltısından beri bir şey yememiştim ama dün karnımı Karan’la tartışmamızla doyurmuştum ben zaten.

Merdivenlerden aşağı inerken masayı kuran hizmetlileri görmem pek uzun sürmemişti. Ha, bir de koltukta Selim’in yanında oturan minik kızı.

Lina.

Bir an gözlerime inanamadım. Çok erken gelmişti.

Kucağının üstünde çantası, Selim’in yanında oturuyordu. Diğerleri de arada sırada gülerek onlara katılıyorlardı.

“Linam...”

Sesimi duyduğu anda gözlerini Selim’den çekip başını bana doğru çevirdi.

Beni gördüğü saniyede yüzü aydınlandı ve yüzüne sevimli bir gülümseme yayıldı.

“Anne!”

Çantasını koltuğun üzerine bırakıp hızla bana doğru koştuğunda hiç düşünmeden eğilip onu kollarımın arasına aldım.

Küçük kolları boynuma sarıldığında gözlerimi kapattım.

“Hoş geldin, güzelim.” dedim.

“Seni özledim, anne.” dediğinde ben de onu biraz daha sıkı sarıp saçlarını öptüm.

“Ben de seni özledim.”

Lina geri çekilip yüzüme baktı.

“Anne, sen neredeydin, neden gelmedin?”

Ne diyeceğimi bilemeden birkaç saniye yüzüne baktım. Küçük yüzündeki meraklı ifadeyi görünce içim burkuldu.

“Ben...”

Tam cevap verecekken Lina, aklına yeni bir şey gelmiş gibi yeniden sordu.

“Babamla siz küstünüz mü?”

Bir anda olduğum yerde kaldım.

Ne söyleyeceğimi bilemedim. Karan’la aramızda geçenleri Lina’ya anlatamazdım. Onun anlayabileceği bir şey değildi.

Dudaklarımı araladım ama tek kelime bile çıkmadı. Tam o sırada Miran’ın sesi araya girdi.

“Tabii ki küs değiller.”

Miran’ın sesiyle bakışlarımı ona doğru çevirdim.

Miran oturduğu yerden kalkıp bize doğru gelirken yüzünde sakin bir gülümseme vardı.

“Lina, babanla annen neden küs olsun ki?”

Lina ona dikkatle baktı.

“Ama annem neden babamla görüşmedi?”

Miran hiç beklemeden cevap verdi.

“Ya sen ne yapacaksın, güzelim?” dedi şakacı bir tavırla. Sonra bana ve herkese baktı. “Hadi, hadi masaya geçelim.”

Hiçbiri cevap vermeyince,

“Hadi!” diye sesini yükselttiğinde Arda ve Selim gülerek ayağa kalkmıştı. Miran da Lina’nın elini tutup masaya doğru götürürken bana son anda göz kırptı.

Ben de yerden kalkıp buruk bir şekilde gülümsediğimde Elif yanımda belirdi. Omzuma elini koyup beni yönlendirdi ve kulağıma fısıldadı:

“Aden, kendini üzme.”

Başımı ona doğru çevirdiğimde bana küçük bir gülümsemeyle baktığını gördüm.

“Her şey düzelecek. Şimdilik Lina’nın yanında ol ve onunla geçireceğin zamanın tadını çıkar.”

Söyledikleri içimi biraz olsun rahatlatmıştı. Başımı hafifçe sallayıp buruk bir şekilde gülümsedim.

“Haklısın.”

Elif omzuma hafifçe dokunup beni masaya doğru yönlendirdi.

“İşte böyle. Şimdi gidip kahvaltımızı yapalım.”

Onunla birlikte masaya doğru ilerlerken gözlerim istemsizce Lina’ya kaydı.

Miran, Lina’yı tam benim yanımdaki sandalyeye oturtmuştu. Ben başa geçtiğimde Elif ve diğerleri de kendi yerlerine geçmişti.

Hizmetli çaylarımızı doldururken genç kıza bakıp,

“Lina’ya portakal suyu getirir misin?” dediğimde bana gülümseyip,

“Tabii, efendim.” dedi. Ardından mutfağa doğru ilerledi.

Lina sandalyesinde hafifçe kıpırdanıp bana baktı.

“Anne, sen de kahvaltı yapacak mısın?”

“Yapacağım tabii, güzelim.”

“Çünkü çok zayıf görünüyorsun.”

Lina’nın bu sözleriyle istemsizce gülümsedim.

“Merak etme, birazdan senin de benim de karnımız doyacak.”

Tam o sırada Miran araya girdi.

“İyi olur. Dün sabahtan beri doğru düzgün bir şey yemedin.”

Kaşlarımı çatıp ona baktım.

“Miran.”

“Ne var?” dedi masum bir ifadeyle. “Gerçeği söylüyorum şurada.”

Selim’in gülmemek için başını önüne eğdiğini gördüm. Arda ise dayanamayarak güldü.

“Sonunda biri Aden’in yemek yemediğini söyleyebildi.”

“Kesin sesinizi.”

Masada küçük bir kahkaha yükselirken ben de istemsizce gülümsedim.

Bir süre sonra hizmetli Lina’nın portakal suyunu getirip önüne bıraktı.

“Teşekkür ederim.” dedi Lina, küçük elleriyle bardağına uzanırken.

Ben de tabağıma biraz kahvaltılık alıp yemeye başladım.

Bugün Lina yanımdaydı.

Ve iki gün boyunca onunla geçireceğim zamanı mahvetmeye hiç niyetim yoktu.

...

“Bu saçmalık ne demek, mallar zamanında gelmeyecek?” diye çalışma odasının içinde bağırıyordum.

Daha sabah Lina’yla geçireceğim zamanı mahvetmeyeceğim demiştim ve daha bunu dememin üzerinden iki saat geçmişti.

Malların beş Aralık’ta elimize ulaşmayacağını yurt dışındaki iş adamları beni arayıp söylediğinde çıldırabilirdim. Söylediklerine göre biri malların gelişini engelliyormuş. Ve bu gerçekten çok sinir bozucu bir durumdu.

Ben de şu an Selim’e dert yanmakla meşguldüm. Yurt dışından malları getirmemizi engelleyen ama bunu yapamayan birkaç kişi vardı. Onları biliyordum ama hangisi olabilirdi? Onlardan bu işlerin hepsi gizleniyordu.

Selim, karşımdaki koltukta otururken beni sakinleştirmeye çalışıyordu.

“Aden, önce sakin ol.”

“Nasıl sakin olayım, Selim?” diye çıkıştım. “Biri bizim işlerimize müdahale ediyor ve kim olduğunu bile bilmiyoruz.”

Selim derin bir nefes aldı.

“Kim olduğunu öğreniriz.”

“Tamam, o zaman araştırmalara başlayın.” dedim sinirle. “Malların geleceği yer Moskova değil miydi? Oradaki bunu yapmamıza engel olabilecek kişiler zaten belli.”

“Değil.” Selim cebinden telefonunu çıkarıp birkaç saniye ekrana baktı. “Malların bulunduğu depoya herhangi bir baskın yapılmamış. Yani kimi suçlayabiliriz ki?”

Kaşlarımı çattım.

“Baskın yapılmamış ama polisler baskın yapmış. Yani bu da birinin şikâyet etmesi demek.”

Sinirle masanın üzerindeki dosyaya baktım.

“Polis depoya gidiyor, malları kontrol ediyor ve malların hepsine el koyarak bizim Aralık’ta olacak sevkiyatımızı engelliyor ama biz kimin ihbar ettiğini öğrenemiyoruz. Bunun arkasında kesinlikle biri var.”

Selim birkaç saniye sessiz kaldı. Ardından telefonunu masanın üzerine bırakıp bana doğru baktı.

“Bu kadar kısa sürede bunu yapabilmeleri tesadüf değil.”

“Ben de onu söylüyorum ya işte.” dedim, elimdeki dosyayı kapatıp masanın üzerine bırakarak.

“Birileri bizim ne yaptığımızı önceden biliyordu.”

Derin bir nefes aldım.

“Selim, şu an Rusya’dan şüphelendiğimiz kim var?”

“Şu an üç kişiden şüpheleniyoruz.”

Kaşlarımı çattım.

“Kim?”

Selim bakışlarını ekrandan ayırmadan konuşmaya başladı.

“İlk olarak Mikhail Orlov.”

“Moskova’da oldukça güçlü bağlantıları var. Özellikle liman ve gümrük çevresinde.”

Bir an sessiz kaldım.

“İkincisi?”

“Nikolai Zaytsev.”

Bu ismi duyduğumda kaşlarım biraz daha çatıldı.

“Onun bizimle ne sorunu var?”

“Kesin bir şey söyleyemeyiz. Ama son birkaç aydır işlerimize fazlasıyla ilgi gösteriyor.”

“Üçüncüsü?”

“Rodion Gromov.”

O ismi duyduğum anda yüzümdeki ifade değişti.

“Gromov...”

Selim başını salladı.

“Diğer ikisine göre daha tehlikeli biri. En önemlisi de sevkiyatın nereden ve ne zaman yapılacağını öğrenebilecek bağlantıları var. Hem Türk mafyalarıyla da bağlantıları var.”

Sandalyemde geriye yaslandım.

“Üçünden hangisi?”

Selim omuzlarını hafifçe kaldırdı.

“Henüz bilmiyoruz.”

Bakışlarımı masanın üzerindeki dosyaya çevirdim.

“Öğrenin o zaman. Hem de en kısa sürede.”

Açıkçası benim ilgimi en çok Rodion Gromov çekmişti. Türklerle bağlantıları olması bizim için daha büyük bir risk taşıyordu.

...

Akşam olmuştu ama hâlâ birinden haber gelmemişti. Ben birkaç yere ulaşmış fakat herhangi bir bilgiye varamamıştım. Şu an hepimiz salonda toplanmıştık. Bu işi konuşmamız gerekiyordu çünkü bize önceden gelen mallar bitmek üzereydi ve büyük bir çatışma olursa bu bizi sıkıntıya düşürürdü. Ve sıkıntıya düşmememiz için de yeni malların gelmesi gerekiyordu.

“Hadi ama, malların gelişini engelleyen o piç benim en mutlu olacağım günümü bulmuş.” Bunu söyleyen Arda’ydı. “Ve mutluluk kaynağım gelmişken şu an sizinle bunu konuşmak bok gibi bir his.”

Damla’dan bahsediyordu. Gül Hanım’la on, on beş dakika önce gelmişlerdi ve şu an Arda, Damla’nın yanında değil de burada bu olayın içinde olduğu için sinirliydi.

Çatık kaşlarımla Arda’ya baktım.

“Konuşmamız bittikten sonra sevdiceğinle istediğini yapabilirsin, Arda ama şu an önceliğimiz var.”

Arda’ya ters bir bakış attıktan sonra konuşmaya başladım.

“Şu an üç şüphelimiz var. En fazla şüpheli durumunda olan da Rodion Gromov.”

“En önemlisi ise Türk mafyaları ile ittifak.” diye Selim beni tamamladı.

“Yani Karan’la.” dedi Miran, uzatmadan.

“Türkiye’de tek mafya Karan mı, Miran?” dediğimde sesim ciddiydi. Onunla ilgili konu açılması sinirlerime dokunuyordu, hem de dünü hatırlatıyordu.

“Türkiye mafyalarını ve yeraltını o yönetiyor ama yanlış mıyım?” dedi Miran.

Yani evet, yeraltının yöneticisi oydu ama bu, onunla anlaşma yaptığı anlamına mı geliyordu?

“Yeraltını o yönetiyor olabilir ama onunla mı anlaşma yapıp ihbar ettiler yani?” Sesim Karan’ı savunur gibi çıktığı için Elif mavi gözlerini bana çevirdi.

“Emin olmamız gerekiyor ama sonuçta, değil mi Aden?”

“Karan’ı mı suçluyoruz yani?” Tek kaşımı kaldırdım. “Başka şüphelenecek biri kalmamış gibi.”

“Karan’ı ara.” dedi Arda, oturduğu koltukta öne doğru eğilirken. “Ara, sor, öğrenelim.”

Acı bir şekilde gülümsedim.

“Dünden sonra mı gerçekten?” dedim kendi kendime konuşur gibi.

“Ha, evet. Sen bize dün ne konuştuğunuzu da anlatmadın.”

Selim’in sesini duyduğumda bakışlarımı ona doğru çevirip gözlerimi büyüttüm.

“Şu an hepiniz benim üstüme gelmeyi kesin. Ben fikrimi söylüyorum şurada sadece.”

“Karan’ı korumaya çalışıyorum demiyor da...” diye Miran’ın fısıldadığını duyunca gözlerimi kısarak ona baktım. Duyduğumu anlamış olacak ki ellerini iki yana kaldırarak,

“Sustum.” dedi.

Derin bir nefes alıp verdim.

“Konumuza geri dönelim.” dedim, sakin olmaya çalışarak. “Rusya’ya gitmemiz gerekiyor.”

“Orada ne yapacağız?” diyen Arda’ydı.

“Kimin yaptığını bulup konuşturacağız.”

“Sen Rus mafyalarını peluş bebek mi zannediyorsun?” dedi Arda alayla. “O iş o kadar kolay mı? Bulalım, konuşturalım.”

Sinirle burnumdan soludum. Ellerimi iki yana açtım.

“Ne yapalım sence, Arda? Eğer planın varsa söyle, onu yapalım?” dedim tersleyerek.

Bu sitemimle Arda yerinde sinerek sustu.

Ardından karşımda oturan Miran’a döndüm.

“Miran, adamlara söyle uçağı hazırlasınlar yarın akşama.”

Miran kısa bir an tereddüt etti.

“Aden-”

Diyecekti ki elimi kaldırıp sözünü kestim.

“Miran, sen dediğimi yap yeter.”

Dedikten sonra hiç birinin bir şey söylemesine izin vermeden hızlıca merdivenlere yürüyüp en üst kata, yani terasa doğru yürümeye başladım.

Terasa geldiğimde derin bir nefes aldım.

Karan’la yaşadığım şeyler, ardından malların gelmesinin engellenmesi...

Her şey üst üste gelmişti.

Başımı kaldırıp masmavi gökyüzüne baktım. Sonra canım sigara içmek istediği için terasta sigara aramaya başladım. Tam ümidi kesecekken ilerideki teras masasının üstünde bizimkilerden birinin bıraktığı sigarayı gördüm ve almak için yürüdüm.

Hangisi bıraktıysa Allah ondan razı olsun, şu an çok ihtiyacım vardı.

Sigarayı alıp trabzanlara geri yaslandım ve dudaklarıma bir dal yerleştirip çakmağı alıp sigarayı yaktım.

İlk dumanla ciğerlerim pis dumanla doldu.

Bir süre öylece dışarıyı izledim. Sonra arkadan adım sesleri duydum ama arkamı dönüp bakmadım. Adım sesleri yanımda bittiğinde başımı çevirip omzumun üstünden gelen kişiye baktım.

Miran da kollarını trabzanlara yasladığında içten bir nefes verdi.

“Uçağı hazırlattım.” dedi ve başını karşıya çevirdi. “Yarın akşam dokuzda.”

Bir süre ikimiz de konuşmadık. Ardından Miran başını çevirip konuştu.

“Aden, emin misin?” diye sordu. Sesi fısıltı gibi çıktı.

Kaşlarımı hafifçe çattım.

“Neyden emin miyim?”

“Yani... Rusya’ya gitmekten?”

“Evet, eminim.” dedim. Sesim kendinden emindi.

Miran kollarını trabzanlardan çekerek bedenini bana çevirdi.

“Aden, senin şu an Rusya’ya gitmen büyük bir tehlike oluşturacak. Anlamıyor musun?” dedi ısrarla. Sesindeki endişe çok açık okunuyordu.

Ben de bedenimi trabzanlardan ayırıp dikleştim.

“Miran, gitmeyip de ne yapalım Allah aşkına? Böyle oturup düşmanımızın gelmesini mi bekleyelim?”

Her kim, ne olursa olsun beni bu düşünceden vazgeçiremeyecekti.

Miran sıkıntı içinde nefesini verdi ve gözlerini kapatıp burun kemerini sıktı. Başını kaldırdığında kehribar gözleri benimkilerle buluştu.

“Ben sana oturup bekleyelim mi diyorum? Sadece en azından başka yol bulalım diyorum.” dedi isyan edercesine.

Haklı olabilirdi belki ama eğer beklersem zaten önce benim kafama sıkarlardı. Bunun olmaması için düşmanlarımdan önce benim harekete geçmem gerekiyordu.

Elimi Miran’ın omzuna koyup ovuşturdum.

“Miran, biliyorum ama önce bizim hareket etmemiz gerekiyor. Ve kimse kararımdan beni döndüremez.” dedim onu yatıştırmak için. “Ve ikinizden biri benimle gelecek. Tek kalacak değilim ki orada.”

Miran birkaç saniye boyunca yüzüme baktı.

“Peki, Lina?” dedi Miran. “Karan iki gün demedi mi? Bugün birinci, yarın ikinci gün.”

Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.

“Ne alaka? Sonuçta burada iki kişi kalacak, dursun. Karan istediğinde aldırır.”

Miran bakışlarını benden ayırmadan devam etti.

“Sen yarın akşam Rusya’ya gideceksin. Peki Karan bunu öğrenirse ne olacak?”

Bir an sustum. Açıkçası bunu hiç düşünmemiştim. Onunla aramızdaki her şey bitmişken Karan bana ne diyebilirdi ki? Hiçbir şey.

“Onun mu kalmış benim nereye gidip gitmeyeceğim, Miran?” dedim sert bir sesle.

Miran kısa bir nefes verdi.

“Bilmiyorum, Aden ama sen ne kadar inkâr etsen de ben kafandan şüpheleniyorum, beni anlıyor musun? Bak, iki şüpheli daha var bizi ihbar eden ve biz sadece Türkiye mafyaları ile bağlantısı olan Gromov için oraya gideceğiz. Neden? Çünkü sen de şüpheleniyorsun?”

Kaşlarımı çattım.

“Ne yani, Karan mı yaptı böyle bir şeyi?”

“Gromov neden yapsın?” dedi kendinden emin bir şekilde. “Bizi şu an tek bilen kişi Taylan ve Karan değil mi, Aden? Allah aşkına, biraz düşün. Rusya’daki bizimle hiçbir bağlantısı, hatta bizden haberi olduğu bile meçhul olan adam neden bizim mallarımızı ihbar etsin polise?”

Miran’ın sözleriyle birkaç saniye boyunca olduğum yerde öylece kaldım.

Bakışlarımı ondan kaçırıp yeniden karşımdaki uçsuz bucaksız gökyüzüne çevirdim. Akşamın serinliği tenime işlerken saçlarımın birkaç tutamı yüzüme doğru savruluyordu. Elimdeki sigaradan bir nefes daha çekip küllükte söndürdüm.

Parmaklarımı trabzanın üzerinde gezdirdim. İçimde garip bir huzursuzluk vardı ve bu normal bir şey değildi.

Çünkü Miran’ın söylediklerinin tamamen saçmalık olduğunu söyleyemiyordum. Bu da bir ihtimaldi, evet. Ama Karan’ın bunu yapmış olabileceğini düşünmek de istemiyordum.

Çenem gerildi.

“Yani bütün bunlardan Karan’ın sorumlu olduğunu mu düşünüyorsun?”

Sesim önceki kadar sert çıkmamıştı. Daha çok, duymaktan korktuğum bir cevabı bekliyormuşum gibiydi.

Miran kaşlarını çatarak bana baktı.

“Ben Karan yaptı demiyorum.”

“Az önce söylediklerinden çıkan sonuç bu ama, Miran.”

“Hayır, Aden. Beni anlamıyorsun.”

Miran bir adım bana yaklaşarak sesini biraz daha alçalttı.

“Ben sadece ihtimalleri gözden geçiriyorum. Tamamı.”

Derin bir nefes aldım.

“Şüpheli iki kişi daha var.”

“Evet, var.”

“Ve sen neden özellikle Karan’ı suçluyorsun?”

Miran’ın sesi sakindi ama bakışları hiç sakin değildi. Kehribar gözlerinde açıkça bir şüphe vardı.

“Gromov’un bağlantıları var, Aden. Zaytsev’in de son zamanlarda işlerimize fazla ilgi gösterdiğini söylüyorsunuz. Ama bunların hiçbiri bizim hareketlerimizi bu kadar önceden bilecek kadar bize yakın değiller.”

Kaşlarım çatıldı.

“Belki bir şekilde öğrendiler.”

Miran’ın bakışları yüzümde birkaç saniye daha dolaştıktan sonra hiç beklemediğim bir anda,

“Karan’ı suçlamak istemiyorsun.” dedi.

Sesi sakindi.

Ama yüzüme gerçekler çarpmıştı ve bu acıtmıştı.

Bir an nefesimi tuttuğumu hissettim. Kaşlarım çatılırken bakışlarımı ondan kaçırdım.

“Ne saçmalıyorsun sen?”

“Saçmalamıyorum.”

Miran’ın sesi bu kez daha yumuşaktı.

“Ne zaman Karan’ın adı geçse savunmaya geçiyorsun. Sen bunun farkında değil misin?”

“Çünkü ortada hiçbir kanıt yok.”

“Sende kanıt bulmak istediğin için Karan’ı araştırmıyorsun zaten.”

Miran’ın dediği ile patladım.

“Miran, yeter artık! Gözünü seveyim, yeter!” Sesim beklediğimden yüksek çıkmıştı.

Miran birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. Sanki söyleyeceği başka bir şey vardı ama benim artık hiçbir şey duymaya tahammülüm kalmamıştı.

Bakışlarımı ondan kaçırdım.

“Ben artık bunu konuşmak istemiyorum.”

Miran sessiz kaldı. Ben de onun cevabını beklemeden arkamı döndüm.

Terasın kapısını açıp içeri girdim.

Ardımda Miran’ın kaldığını biliyordum ama dönüp bakmadım.

Koridorda ilerliyordum.

Karan’ı suçlamak istemiyor muydum, yoksa gerçekten suçlu olmadığını bildiğim için mi böyle oluyordu? Bunu bilmiyordum.

Dişlerimi sıktım.

Merdivenlerden aşağı indiğimde malikanenin içi sessizdi. Herkes kendi odasına çekilmiş olmalıydı.

Bir anlık bir kararla koridorda ilerleyip Lina’nın kaldığı odaya geldim. Kapıyı sessizce araladım.

Odanın içi loştu. Perdelerin arasından süzülen ay ışığı, yatağın üzerine soluk bir aydınlık bırakıyordu. Odanın sessizliğinde yalnızca Lina’nın düzenli nefes alışverişi duyuluyordu.

Kapının eşiğinde birkaç saniye öylece kaldım.

Lina uyuyordu.

Hem de çok güzel uyuyordu.

Küçük bedeni battaniyenin altında kaybolmuş, yüzünün yalnızca bir kısmı yastığın üzerinde görünüyordu. Saçları uykusunda biraz dağılmıştı.

Dudaklarımın kenarı istemsizce kıvrıldı.

Sessizce yatağın yanına yürüdüm. Lina’nın üzerindeki battaniyeyi biraz düzelttikten sonra ayakkabılarımı çıkarıp yatağın diğer tarafına uzandım.

Lina’yı uyandırmamaya dikkat ederek ona doğru yaklaştım ve küçük bedenine sarıldım.

Kollarımın arasına aldığım anda içimdeki bütün gerginlik sanki birkaç saniyeliğine kaybolmuştu.

Başımı yastığa bıraktım. Lina’nın saçlarından gelen o tanıdık koku burnuma dolarken gözlerimi kapattım.

Bir süre sonra kollarımın arasındaki küçük bedenin kıpırdadığını hissettim. Gözlerimi araladığımda Lina’nın uykulu gözlerle bana baktığını gördüm.

“Anne...”

Sesi o kadar kısık ve uykuluydu ki neredeyse fısıltı gibiydi.

“Buradayım, güzelim.”

Lina gözlerini biraz daha açmaya çalıştı.

“Gitmeyeceksin, değil mi?”

Sorusuyla boğazım düğümlendi.

Elimi saçlarında yavaşça gezdirdim.

“Gitmeyeceğim.”

Lina birkaç saniye yüzüme baktı.

Sonra küçük kollarını boynuma doladı.

“Tamam...”

Lina uykulu bir nefes verdikten sonra kendini aynı şekilde uykuya tekrar bırakırken ben de kendimi uykuya bıraktım.