Karanlığın Ardından

Vaveyla Yazarı: ⋆。°✩ 𝑽𝒆𝒍𝒂𝒓𝒊𝒔

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: Karanlığın Ardından
  1. 1 Kırmızı ve siyah860 kelime
  2. 2 Gölgelerin Efendisi2.304 kelime
  3. 3 Gölgenin İçine Adım798 kelime
  4. 4 Bir Adım Fazla Yakın1.563 kelime
  5. 5 Sızdırılan Rota1.104 kelime
  6. 6 Gölgenin İçindeki Işık1.495 kelime
  7. 7 İlk Kırılma742 kelime
  8. 8 Tuzak İçinde Tuzak2.143 kelime
  9. 9 Gölgenin İçindeki Tuzak2.689 kelime
  10. 10 Geri Alacağım2.004 kelime
  11. 11 Seçilen Kadın2.682 kelime
  12. 12 Forest2.295 kelime
  13. 13 Kırmızı ve Yeşil3.038 kelime
  14. 14 Gölgenin Renkleri2.101 kelime
  15. 15 Gölgelerin Masası2.090 kelime
  16. 16 Gölgem6.033 kelime
  17. 17 Geçmişin Gölgesi2.007 kelime
  18. 18 Aynı Cehennemin Çocukları2.201 kelime
  19. 19 Kafesin İçindeki Fırtına2.402 kelime
  20. 20 Kırık Eller, Karışık Kalpler2.842 kelime
  21. 21 Aynı Cehennemin Çoçukları2.024 kelime
  22. 22 Kapalı Kapılar Ardında2.869 kelime
  23. 23 Sesizlikten Öpüşe2.127 kelime
  24. 24 Kıskançlığın Gölgesi2.122 kelime
  25. 25 Uzatılan El2.017 kelime
  26. 26 Griye Düşen Siyah ve Beyaz2.144 kelime
  27. 27 Gölge ve Alev2.787 kelime
  28. 28 Gölgenin İçine Mahkum2.083 kelime
  29. 29 Maskenin Düşüşü2.624 kelime
  30. 30 Gölgede Kırılan Nefes3.218 kelime
  31. 31 Gölgenin Bedeli2.393 kelime
  32. 32 O Gün Her Şey Susturuldu2.106 kelime
  33. 33 Karanlığın Ardından2.391 kelime · Okuduğun bölüm
  34. 34 Yeniden Başlayan Hayat2.935 kelime
  35. 35 Beklenmedik Bir Yüz2.265 kelime
  36. 36 Gölgeme Sığındım1.893 kelime
  37. 37 Fırtına Öncesi Sessizlik3.081 kelime
  38. 38 Kırılan Duvarlar2.926 kelime
  39. 39 Gözlerdeki İhanet3.453 kelime
  40. 40 Kırık Bir Vasiyet2.531 kelime
  41. 41 Tahtın Yeni Sahibi2.993 kelime
  42. 42 Kaçınılmaz Karşılaşma2.853 kelime
  43. 43 Nefret Etmem Gereken Adam3.694 kelime
  44. 44 Ya Gerçekse2.655 kelime
  45. 45 Beklenmedik Yolcu3.307 kelime
  46. 46 Tuzak1.427 kelime
  47. 47 Kaçış Yok2.511 kelime
  48. 48 Aklım ve Kalbim1.348 kelime
  49. 49 Artık Aden Turan4.642 kelime

33.bölüm

Merhabalar canlarım! 🤍
Öncelikle hepinize kocaman teşekkür ederim. Sayenizde kitabımız 1,2K okumaya ulaştı! 🥹💚

Bölümü okuduktan sonra oy vermeyi ve düşüncelerinizi yorumlarda benimle paylaşmayı unutmayın lütfen🩷.

Hepinize keyifli okumalar! 🌿🤍

33.bölüm

Miran Kaya Yalçı'nın Ağzından

Ben, Taylan ve Karan'a ne diyeceğimi bilemez bir halde bakarken, aklıma yalnızca birkaç saniye içinde uydurmam gereken bir yalan bulmam gerektiği gerçeği çakılıp kalmıştı; çünkü onlara dönüp de, “Tanışın, bunlar Lâl Örgütü'nün üyeleri,” diyemezdim, böyle bir şeyi söylemem mümkün değildi ve zaten bunu söylemem, içinde bulunduğumuz durumu daha da içinden çıkılmaz bir hale getirirdi.

Hadi Miran...

Yalan söyleme yeteneklerini kullan.

Çalıştır şu saksıyı, kızım.

Karan'ın sert bakışları tek tek hepimizin üzerinde dolaştı; önce bana baktı, sonra Zeynep'e, ardından Selim'e, Arda'ya ve Elif'e, sanki hepimizin yüzünde sakladığımız şeyi tek tek okumaya çalışıyor, koridorda bir anda değişen havayı yalnızca hissetmekle kalmayıp bunun nedenini de anlamaya uğraşıyordu.

Taylan kaşlarını çatıp bana baktı

"Kim bunlar?"

Boğazım, içimde yükselen korkuyla düğümlendi.

Bir anlığına ne söyleyeceğimi gerçekten bilemedim.

Sonra aklıma ilk gelen yalanı söyledim.

"Şey..."

Elif'i işaret ettim.

"Kendisi hamileymiş."

Koridordaki herkes aynı anda bana döndü. Elif bile şaşkınlıkla bana bakıyordu.

Hiç gardımı düşürmeden programında şekilde devam ettim.

"Kadın doğum bölümünü bulamamışlar. Koridorda beni görünce yol sordular. Biz de tarif ederken sesler yükseldi biraz da."

Karan kaşlarını hafifçe kaldırdı.

"Hamile?"

Elif, ne olduğunu anlamış olsa gerek, hemen karnına istemsizce elini koydu.

"Evet..." dedi hafifçe. "Biraz panik yaptık da."

Selim de hiç bozuntuya vermeden başını salladı.

"Yanlış kata çıkmışız."

Arda derin bir nefes verip söze girdi.

"Koridor koridor dolaşıyoruz. Bir türlü bulamadık."

Taylan şüpheyle hepimize baktı. Sonra gözlerini Elif'in üzerinde gezdirdi.

"Kadın doğum bu blokta değil bir alt katta."

İçimden küfür ettim. Tam yakalanıyorduk.

Hızla başımı salladım.

"Ben de onu söylüyordum zaten."

Karan birkaç saniye daha yüzüme baktı. Bakışlarından bana tam olarak inanmadığı belliydi.

Ama Aden'ni durumu yüzünden bunu sorgulayacak hâli de kalmamıştı.

Derin bir nefes verdi.

"Tamam."

Sesi hâlâ sertti.

"Kimse burada gürültü çıkarmasın."

Bunu söyledikten sonra bakışları istemsizce yoğun bakım odasının kapısına kaydı.

O an yüzündeki bütün sertlik bir saniyeliğine dağıldığında ne hissettiğini anlamak zor değildi.

Selim, Arda ve Elif birbirlerine kısa bir bakış attılar.

Elif, hâlâ karnını tutuyormuş gibi yaparak mahcup bir ifadeyle Karan'a baktı.

"Kusura bakmayın," dedi kısık bir sesle. "Sizi de rahatsız ettik."

Selim de başını hafifçe eğdi.

"Yanlış kata çıkınca ister istemez panik olduk. Kusurumuza bakmayın."

Arda da kısa bir nefes verdi.

"Rahatsızlık verdiysek affedersiniz."

Karan sadece başını salladı.

Şu an ne onların açıklamasıyla ne de başka bir şeyle ilgilenecek durumda değildi.

Taylan ise koridorun sonunu işaret etti.

"Asansörlerden aşağı inince danışma var. Oradan kadın doğum bölümünü tarif ederler."

"Teşekkür ederiz," dedi Elif.

Üçü de fazla oyalanmadan yürümeye başladı. Zeynep de son kez yoğun bakım odasının kapısına baktı. Bakışlarında derin bir pişmanlık vardı. Ama umrumda değildi kendi kızı onun yüzünden orda yatıyordu.

Koridorda yalnızca ben, Karan ve Taylan kalmıştık.

Sessizlik birkaç saniye sürdü.

Karan'ın gözleri yoğun bakım kapısından ayrılmıyordu.

Sonra boğuk bir sesle sordu.

"İçeri girilmiyor mu?"

Başımı iki yana salladım.

"Hayır."

"Doktorlar, şu an yalnızca yoğun bakım ekibinin girebileceğini söyledi. İlk yirmi dört saat ziyaret kesinlikle yasakmış."

Karan'ın çenesi sıkıldı.

"Bir dakika bile mi?"

"Hayır."

Sözlerim biter bitmez yumruklarını yeniden sıktı. Elleri hâlâ kan içindeydi.

Taylan bunu fark edince kaşlarını çattı.

"Önce ellerine pansuman yaptır."

Karan hiç oralı olmadı.

"Gerek yok."

"Var."

Taylan'ın sesi tartışmaya yer bırakmayacak kadar sertti.

Ben derin bir nefes verdim.

"Taylan haklı."

Karan gözlerini yoğun bakım kapısından ayırıp bize baktı.

"Şu an elimden hiçbir şey gelmiyor."

Sesinde öyle büyük bir çaresizlik vardı ki. Hayatım boyunca Gölge'yi ilk kez bu kadar güçsüz görüyordum. Hep mi böyleydi acaba. Yada sadece biz onun kötü tarafınımı görüyorduk.

Taylan Karanın yanına gidip hafifçe omzuna dokundu.

"Yengem seni böyle görmek istemez."

Karan acı acı güldü.

"Forestim şu an beni duymuyor bile..."

İnsanlar Gölge'den korkardı. Adını duyduklarında yollarını değiştirir, gözlerinin içine bakmaya bile cesaret edemezlerdi. Ben de bugüne kadar onu hep öyle tanımıştım. Kan dökmekten çekinmeyen, merhamet nedir bilmeyen, emir verdiğinde kimsenin karşı gelemediği o acımasız adam olarak tanımıştık onu.

Ama şuna karşımda duran kişi korkulan Gölge değildi.

Sevdiği kadını kaybetmekten ödü kopan bir adam duruyordu benim karşımda.

...

6 Ay Sonra

5 Eylül 2026 – Hastane

Aden Lâl Karahan'ın Ağzından

Onca karanlığın içinden çıkıp gözüme bir ışık yansıdığında parlaması gözlerimi kamaştırmıştı.

Gözlerini açtığımda dünyaya dahi hiç bir şey olmayan bir yerdeydim. Etrafımda döndüm ama hiç bir şey yoktu sadece bembeyaz bir boşluk vardı ve ben o boşluğun içindeydim.

Etrafımı sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünen, göz alabildiğine bembeyaz bir boşluk çevreliyordu. Öylesine kusursuz ve öylesine sessizdi ki, sanki dünya bir anda silinmiş, geriye yalnızca ben bırakılmıştım.

Öylesine derin bir sessizlik vardı ki, sanki bu yerde zaman bile akmıyordu sanki.

Başımı eğip ayaklarımın altına baktığımda gerçekten bastığım bir zemin var mıydı, yok muydu anlayamıyordum.

Ayaklarımın altında hiçbir şey yoktu; sadece bembeyaz bir boşluk vardı. Ama buna rağmen düşmüyor, boşluğa sürüklenmiyordum.

Sanki görünmeyen bir şey beni ayakta tutuyor, düşmemi engelliyordu. Olduğum yerde öylece kalakaldım.

Kaşlarım istemsizce çatıldı.

Boğazımdaki düğümü yutkunarak bastırmaya çalıştım.

“Neredeyim ben?” diye fısıldadım.

Tam yeniden yürümeye başlayacakken gözlerim uzaklarda tek başına duran bir siluete takıldı.

Bembeyaz boşluğun ortasında, bütün renksizliğe meydan okurcasına dimdik yükselen heybetli bir meşe ağacı vardı.

Dallarını gökyüzü olmayan bir boşluğa doğru uzatmış, kökleri görünmeyen toprağa sıkıca tutunmuş gibiydi.

Ve o ağacın altında, bana sırtı dönük birisi sessizce oturuyordu. Hiç kıpırdamıyor ya da bir şey söylemiyordu.

“Hey!” diye bağırdım. “Kimsin sen?”

Adamın saçları sarıydı; kafası ve boynu harici her yeri simsiyah bir kıyafet ile kaplıydı.

Olduğu yerde kıpırtısız oturmaya devam ettiğinde içimde garip bir his belirdi. Hem korkuyordum hem de nedense ona doğru gitmem gerektiğini hissediyordum.

İlk adımımı attım. Sonra bir tane daha attım.

Ama ne kadar yürürsem yürüyeyim aramızdaki mesafe hiç azalmıyordu.

Ne kadar yürürsem yürüyeyim meşe ağacı da, ağacın altındaki adam da hep aynı uzaklıkta kalıyordu.

“Neden yaklaşamıyorum?” diye kendi kendime mırıldandım.

O sırada adam yavaşça ayağa kalktı. Kalbim göğsüme sertçe vurdu.

Omuzları genişti.

Uzun boyluydu.

Siyah kıyafetinin üzerinde tek bir toz zerresi bile yoktu. Sanki bu bembeyaz dünyanın tek karanlık parçası o gibiydi.

Yavaşça bana doğru döndü.

Ama yüzü hiç tanıdık değildi ve yüzünün bir kısmı gölgelerin arasında kalıyordu.

Gölgelerin arasındaki adamın dudakları hafifçe kıpırdadığında bütün bulunduğum o bembeyaz boşluğun içinde sesi yankılandı.

“Henüz zamanı değil...”

Kaşlarım çatıldı.

“Neyin zamanı değil?” diye sordum.

“Burada olmanın mı? Uyanmanın mı? Yoksa ölmenin mi?”

Adam cevap vermedi. Sadece başını hafifçe iki yana salladı.

“Bütün cevapları aynı anda öğrenemezsin...”

“Neden?” diye sorduğumda adam keskin bir sesle karşılık verdi.

“Onu da sen öğreneceksin, Aden,” dediğinde sesinde bir şeyler vardı. “Ama öğrenmen için yaşaman gerek. Ya da zaten yaşarken bildiğin bir şeydir, kim bilir.”

Sustum, bir şey söyleyemedim; sorgulayıcı bir tavırla adama bakmaya devam ettim.

“Aden,” dedi adam. “Yaşamak istiyor musun?”

Adamın sorusu bembeyaz boşluğun içinde defalarca yankılandı.

Dudaklarımı araladım ama sesim çıkmamıştı. İstiyor muydum?

Bu sorunun cevabı bu kadar zor muydu gerçekten?

Gözlerimi yere indirdim.

Aklımdan birbiri ardına görüntüler geçmeye başladı.

Miran

Selim

Arda

Elif

Taylan

Annem

Linam

En önemlisi de

Karan vardı.

Göğsümün tam ortasında ince bir sızı hissettim.

Başımı yavaşça kaldırıp adama baktım.

“İstiyorum...” dedim kısık bir sesle.

“Çünkü geride bırakacak çok şeyim var.”

Adam uzun süre bana baktı.

Sonra ilk kez dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm oluştu.

“Hayır.”

Kaşlarım çatıldı.

“Ne demek hayır?”

“Yanlış cevap.”

“Doğrusu ne o zaman?”

“Sen, hayatındaki savaşlara, zorluklara dayanabileceksen yaşa.”

“Bugüne kadar hep dayandım ki zaten.”

Sesim bu kez daha kararlı çıkmıştı.

“Hayır.”

Adamın sesi yumuşaktı.

“Sen sadece katlandın. Yaşamak bu değil.”

Bir an sustu.

Sonra en net cümlesini söyledi:

“Bundan sonra yaşayacaklarına hazırsan... yaşamak iste.”

Kalbim hızlandı.

“Ne demek bu?”

“Seni daha zor günler bekliyor demek, Aden.”

Kaşlarım çatıldı.

“Ne kadar zor?”

Adam bakışlarını bir an meşe ağacına çevirdi.

Sonra tekrar bana döndü.

“Şu ana kadar yaşadığın hiçbir şeye benzemeyecek kadar zor.”

Kalbim göğsümde ağır ağır atıyordu.

“Ben zaten her şeyi gördüm,” dedim inatla. “Daha ne olabilir ki?”

Adam bakışlarını meşe ağacından bana çevirdi.

“Onu da sen yaşayıp göreceksin.”

Adam son kez gözlerime baktı.

“Şimdi soruyorum...”

“Yaşamak istiyor musun, Aden Lâl Karahan?”

Adamın sorusundan sonra kulağımda sanki bir ses çınlamıştı. Adam konuşmamıştı; başka birinin sesi gibiydi.

Karan’ın sesiydi.

Kulağımın içinde konuşmalarımız yankılanmaya başlayınca bütün içinde olduğum sonsuzluğun içinde onun sesi yankılandı.

Ne olursa olsun, Karan’a gitmem gerektiğinin işaretiydi bu. Onu bırakamayacağımın işaretiydi.

“İstiyorum!” diye bağırdım, onca sesin arasında. “Yaşamak istiyorum!”

“Öyleyse,” dedi adam ve sonra bağırdı, “Uyan, Aden!”

Parmaklarını hafifçe kaldırdı.

Ve içinde bulunduğum boşluk bir anda parlaklığını yitirip tekrar karanlığa gömüldü.

Karan Gölge Turan'ın Ağzından

Odanın içindeki sessizliğin içinde sadece odanın içindeki cihazların sesleri duyuluyordu.

Laramın hayati tehlikesi sonlandığı için onu normal bir odaya almışlardı. Doktorların demesine göre durumunda dolaşım ve solunumu stabil hâle geldiği için ve yaraları iyileştiği için durumunda hayati bir tehlike olmamasına rağmen yokmuş gibi hissediyordum.

Ve Forest'im orman gibi yemyeşil gözlerini açana kadar da bu böyle olacaktı.

Bir haftalığına geldiğimiz Moskova'da yedinci ayımıza girmemize yirmi gün kadar bir şey vardı.

Ben Türkiye'ye hiç gitmemiştim ama Taylan, başta bir ay burada kalmış ve oradaki işlerin aksadığını bildiği için beni ne kadar burada bırakmak istemese de gitmişti.

Benim zaten ilgilenecek hâlim dahi yoktu. O yüzden gitmesini doğru bulmuştum. Miran'ı da alıp İstanbul'a geri dönmüştü.

Ama giderken Miran'ın tepkilerine pek anlam veremiyordum. Gitmemek için çok ısrar etmişti. Laram ile tanışalı fazla bir zaman olmamıştı ve bu kadar parayı düşünmesi de çok garibime gidiyordu.

Onun harici zaten burada parayı düşünmenin aksine bir de dünyanın bir sürü yerinden mafyalar, şirket adamları ve birçoğu beni ziyarete gelmişlerdi.

Kafamın içinde zaten hiçbir şekilde bir boşluk yoktu. Sırf Lara uyanır mı, uyanacak mı düşünceleriyleydim aylardır. Zaten Lara yoğun bakımdan çıktığında onu yalnız bırakmamak için onun olduğu hasta odasının içine bir tane kanepe almıştım ve odanın bir köşesine koymuştum ki orada oturayım, orada uyuyayım, orada kalkayım diye. Laramı yalnız bırakmak istemiyordum.

Hayatımı bu altı ay boyunca Laramın hayatına göre düzenlemiştim. Onun bedenine sıvı yiyecekler enjekte edildiğinde yiyor, doktorların gece gelmediği saatler uyuyor, gelmeye başladıkları saat uyanıyordum. Kafamda Laramın uyuduğu ve uyandığı zamanları doktorların gelip gelmedikleri saatlere göre kurmuştum. Her gün saçlarını tarayıp onunla beni duyabiliyormuş gibi konuşuyordum.

Tuncer ve Celal'e gelirsek, onlar ile Taylan ilgileniyordu. Taylan'a, "Yaşat ama süründür," demiştim. O da dediğimi zevkle yapıyordu. Hatta bazen bana Tuncer'in ve Celal'in işkenceden sonraki hâllerini atıp beni keyiflendirmeye çalışıyordu. İşe de yarıyordu aslında. Laramın bu durumda olmasını sağlayan o piçlerin süründüğünü görmek beni eğlendiriyordu ama bir anlığına bir eğlence oluyordu. O da sonra eski hâlime geri dönüyordum.

Ve Taylan şerefsizin biraz kafamı dağıtmak için yaptığı bir diğer şey ise Lina'yı buraya yollamak olmuştu. Taylan, Melek Hanım'la beraber Lina'yı buraya göndermişti.

Tabii ki Taylan, Lina'ya İstanbul'da gerektiği kadar bazı şeyleri anlatmıştı. Lina yedi yaşında bir kızdı, anlamıştı ama o da benim gibi her gün gelip Lara ile bazen benimle birlikte, bazen tek başına konuşuyordu.

Bu süreçte Lina ile nedensiz yere fazlasıyla derin bir bağ kurmuştum. Bilmiyorum, Lara'nın kardeşi diye mi ama Laraya ilgilenmenin yanında onunla da gereğinden çok ilgilenmiştim ve onunla bana "Baba" deme konusunda konuşup anlaşmıştık. Kendisi bana şu an bana "Baba" diyordu ve nedense her "Baba" deyişinde kendimi çok iyi hissediyordum.

Lina bana Baba demeye başladığında bir yerlerde Baba olmak isteğimin olduğunun farkına varmıştım aslında.

Lina için hastaneden bir oda ayırtmıştım ve onun için ve Melek Hanım için bir oda haline getirmiştim.

Lina'yı her zamanki gibi hastanenin bahçesinde birlikte kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra onu Melek Hanım'ın yanına bırakıp Forest'imin odasına geri dönmüştüm.

Odanın içindeki tabureyi Lara'nın hasta yatağının yanına çekip oturdum.

Narin ve altı ay boyunca hareket ettirmediği o güzel elleri ellerimin arasına alıp dudaklarıma doğru götürüp eline bir öpücük kondurdum.

"Forest..."

Sesim çatlak gibiydi.

"Altı aydır sana aynı şeyleri anlatıyorum."

Dudaklarımın kenarında buruk bir tebessüm oluştu.

"Belki duyarsın diye, belki sesim sana ulaşıyordur diye..."

Lara'nın yüzüne baktım. Gözlerinde hiçbir kıpırdama yoktu.

"Ama uyanmadın, hâlâ da uyanmıyorsun." dedim, sesim kırıktı. "Ama ben artık senin o orman gibi gözlerine doya doya bakmak istiyorum, Forest."

Parmaklarını avuçlarımın içine biraz daha dikkatli aldım.

Sanki en ufak bir yanlış hareketim onu incitecekmiş gibi hissediyordum.

Başımı eğip elinin üzerine alnımı yasladım.

Gözlerimi kapattım.

"Hatırlıyor musun, Forest?" diye fısıldadım. "İlk tanıştığımız günü... Bana daha ilk dakikadan kafa tutmuştun. Herkes benden korkarken sen gözlerimin içine baka baka konuşmuştun benimle. O gün sana sinir olmuştum."

Kısık bir kahkaha döküldü dudaklarımdan.

"Şimdi düşünüyorum da... İyi ki de olmuşum. İyi ki de seninle tanışmışım. İyi ki de sen benim yanıma, benim malikaneme gelmişsin, Forest'im."

Başımı kaldırıp yüzüne baktım.

Altı aydır aynı güzellikteydi. Aynı huzur ile uyuyordu ama ben her uyanmadığı gün daha çok kendimi kaybediyordum.

Ayağa kalkıp Forest'in yüzüne doğru eğildim.

"Duyuyor musun bilmiyorum. Ama ben yine de konuşacağım."

"Dünyadaki bütün kelimeler bitene kadar konuşacağım, Forest'im. Ve bu, sen gözlerini açana dek devam edecek."

Lara'ya doğru yüzümü yaklaştırıp dudaklarımı dudaklarına yaklaştırdığımda öpmemiştim; sadece küçük bir buse kondurup geri çekilmiştim.

Bunu her gece yapıyor ve sonra da uyuyordum. Bu da bu altı aylık sürecin içinde alıştığım bir şeydi.

Dudaklarımı onunkilerden ayırıp alnımı bir anlığına alnına yasladım.

Gözlerimi kapattım.

"İyi geceler, Forest'im..."

Derin bir nefes alıp doğruldum.

Tam kanepeye gitmek için elini bırakacaktım ki avucumun içinde duran narin parmakların sanki belli belirsiz kıpırdadığını hissettim.

Olduğum yerde donup kaldım.

Hayır... Hayır, bunu yine hayal görüyor olamazdım.

Altı ay boyunca defalarca umutlanmıştım. Defalarca bir kıpırtı gördüğümü sanmış, sonra bunun sadece yorgun zihnimin bana oynadığı bir oyun olduğunu anlamıştım.

Bu da öyleydi, değil mi?

Yavaşça yeniden eline baktım.

"Forest...?"

Sesim fısıltıdan bile daha kısıktı.

Cevap gelmeyince acı bir tebessümle başımı eğdim.

"Yine hayal görüyorum..."

Tam elini bırakacakken işaret parmağı bu kez çok daha belirgin bir şekilde kıpırdadığında nefesim boğazımda düğümlendi.

Kalbim öyle hızlı çarpmaya başlamıştı ki göğüs kafesimi kıracak sandım.

"Forest..."

Bu kez sesim titriyordu.

"Ne olur... Bir daha yap. Hadi yalvarırım, yine yap. Bir işaret ver, tekrar."

Saniyeler geçti.

Monitörün düzenli bip sesinden başka hiçbir şey duyulmuyordu.

Gözlerimi Lara'nın yüzünden ayırmıyordum. Dikkatlice gözlerimi ona kenetlediğimde uzun kirpiklerinin hafifçe titrediğini gördüm.

"Forest!"

İki elimle yüzünü nazikçe tuttum.

"Laram, beni duyuyor musun?"

Dudakları belli belirsiz kıpırdadığında...

Dünya benim için bir anlığına durdu.

Göz kapakları ağır ağır aralandığında aylarca özlediğim o orman gibi yemyeşil gözleri uzun zaman sonra bana baktı. Bulunduğu yeri anlamaya çalışırken ben hiç beklemeden heyecan ve sevincim ile yatağın yanındaki kırmızı acil çağrı düğmesine bastım. Heyecanla Lara'ya geri çevirdim bakışlarımı.

Titremeye başlayan ellerim ile yanaklarını okşamaya devam ettim.

"Forest'im, güzelim, beni duyuyor musun?"

Lara'm gözlerini birkaç kez kırpıştırdı ve bakışları sonunda yüzümde durdu; sanki beni tanımaya çalışıyor, hafızasının sisleri arasından beni çekip çıkarmaya uğraşıyordu.

Dudakları hafifçe aralandı ama sesi çıkmadı.

"Hiç acele etme, tamam. Duyduğunu anlamam yeterli, tamam? Zorlama kendini."

"Doktorlar birazdan burada olacak, tamam mı?"

34.bölüm alıntı

"'Ben zaten seni ilk gördüğüm gün kararımı vermiştim.'

'Ne kararı?'

'Ömrümün geri kalanını seninle geçirmek istediğimi.'"