Tahtın Yeni Sahibi

Vaveyla Yazarı: ⋆。°✩ 𝑽𝒆𝒍𝒂𝒓𝒊𝒔

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: Tahtın Yeni Sahibi
  1. 1 Kırmızı ve siyah860 kelime
  2. 2 Gölgelerin Efendisi2.304 kelime
  3. 3 Gölgenin İçine Adım798 kelime
  4. 4 Bir Adım Fazla Yakın1.563 kelime
  5. 5 Sızdırılan Rota1.104 kelime
  6. 6 Gölgenin İçindeki Işık1.495 kelime
  7. 7 İlk Kırılma742 kelime
  8. 8 Tuzak İçinde Tuzak2.143 kelime
  9. 9 Gölgenin İçindeki Tuzak2.689 kelime
  10. 10 Geri Alacağım2.004 kelime
  11. 11 Seçilen Kadın2.682 kelime
  12. 12 Forest2.295 kelime
  13. 13 Kırmızı ve Yeşil3.038 kelime
  14. 14 Gölgenin Renkleri2.101 kelime
  15. 15 Gölgelerin Masası2.090 kelime
  16. 16 Gölgem6.033 kelime
  17. 17 Geçmişin Gölgesi2.007 kelime
  18. 18 Aynı Cehennemin Çocukları2.201 kelime
  19. 19 Kafesin İçindeki Fırtına2.402 kelime
  20. 20 Kırık Eller, Karışık Kalpler2.842 kelime
  21. 21 Aynı Cehennemin Çoçukları2.024 kelime
  22. 22 Kapalı Kapılar Ardında2.869 kelime
  23. 23 Sesizlikten Öpüşe2.127 kelime
  24. 24 Kıskançlığın Gölgesi2.122 kelime
  25. 25 Uzatılan El2.017 kelime
  26. 26 Griye Düşen Siyah ve Beyaz2.144 kelime
  27. 27 Gölge ve Alev2.787 kelime
  28. 28 Gölgenin İçine Mahkum2.083 kelime
  29. 29 Maskenin Düşüşü2.624 kelime
  30. 30 Gölgede Kırılan Nefes3.218 kelime
  31. 31 Gölgenin Bedeli2.393 kelime
  32. 32 O Gün Her Şey Susturuldu2.106 kelime
  33. 33 Karanlığın Ardından2.391 kelime
  34. 34 Yeniden Başlayan Hayat2.935 kelime
  35. 35 Beklenmedik Bir Yüz2.265 kelime
  36. 36 Gölgeme Sığındım1.893 kelime
  37. 37 Fırtına Öncesi Sessizlik3.081 kelime
  38. 38 Kırılan Duvarlar2.926 kelime
  39. 39 Gözlerdeki İhanet3.453 kelime
  40. 40 Kırık Bir Vasiyet2.531 kelime
  41. 41 Tahtın Yeni Sahibi2.993 kelime · Okuduğun bölüm
  42. 42 Kaçınılmaz Karşılaşma2.853 kelime
  43. 43 Nefret Etmem Gereken Adam3.694 kelime
  44. 44 Ya Gerçekse2.655 kelime
  45. 45 Beklenmedik Yolcu3.307 kelime
  46. 46 Tuzak1.427 kelime
  47. 47 Kaçış Yok2.511 kelime
  48. 48 Aklım ve Kalbim1.348 kelime
  49. 49 Artık Aden Turan4.642 kelime

41. Bölüm

Gece, İstanbul'un üzerine ağır bir sessizlik gibi çökmüştü sanki.

Gökyüzünü kaplayan siyah bulutların arasından ay bile kendini göstermiyordu. Sanki bu gece o da bizimle birlikte yas tutuyordu.

Toprağı bile tanıdık olan o mezarın yanına çöktüğümde elimi toprağın üstüne koyup okşadım.

Ben hiç bilmezdim bir insan kaybetmeyi. Bazen mezarın başında bekleyen insanlara bakar, düşünürdüm: Ağlayacak ne var ki?

Ama ağlayacak çok şey olduğunu mezarın başında kendim durduğumda anladım.

Hayatım boyunca hem sığındığım hem de kaçmak istediğim kadının mezarının başındaydım. Beni bu dünyanın içine sokan... Beni bu dünyadan korumaya çalışan... Ve sonunda beni, kurduğu dünyanın başında tek başına bırakan kadının, annemin mezarının başındaydım.

Hiçbirinin haberinin olmasını istemediğimiz için cenazeyi gece yapmıştık. Bir şekilde bir hoca bulmuştuk, annemizi toprağın altına gömmüştük.

Annem dün ölmüştü ve ben onu Lâl örgütünün malikanesine, ölüsünü götürmüştüm. Annemin kendi emekleriyle yaptırdığı o malikaneye onun cesedi gitmişti.

Gözlerimin altı mosmordu, gözlerim şişti. Annemin cesedini malikaneye götürdükten sonra onun cesedini odasına götürüp yatağa yatırmıştım ve annemin cesedine sarılıp bu saate kadar ağlamıştım.

Arkamda Elif, Selim, Arda ve Miran sessizce bekliyordu.

Yüzümü onlara çevirip neden baktığımda, onların duyabileceği bir sesle konuştum:

"Bizi yalnız bırakır mısınız?"

Sesim öyle kısık çıkmıştı ki söylediklerimi tekrar etmek zorunda kalacağımı sanmıştım.

Bizimkilerin hiçbiri itiraz etmedi veya seslerini çıkarmadılar.

Selim elini Arda'nın omzuna koyup onu da kendisiyle birlikte birkaç adım geriye çektiğinde, Miran ise gitmeden önce bana uzun uzun baktı.

Sanki bir şey söylemek istiyordu, bana destek olmak istiyordu ama zamanı olmadığının da farkındaydı. Miran Elif'e baktığında, ikisi aynı anda sessizce uzaklaşmaya başlamışlardı.

Hepsi uzaklaşmaya başlayınca ben yüzümü mezara çevirdim tekrardan.

Ay ışığı hâlâ görünmüyordu. Koca gökyüzü bile uzun zaman sonra bu kadar çaresiz kalan birini nasıl avutacağını bilmiyor gibiydi.

Elimi toprağı okşar gibi üzerinde gezdirdiğimde mırıldandım:

"Anne..."

" Sen affedilmezsin, Zeynep Karahan." Ona o hastanede söylediğim cümlelerin ağırlığını yeni fark ediyordum. " Ben yaşadığım sürece değil sana hakkım helal değildir, bunuda böyle bil. Ne yaşarken ne ölürken hakkım helal değil"

Bunu ona hastanede söylemiştim. Allah belamı verseydi de etmeseydin öyle laflar. Gözyaşlarım yanağımdan süzülürken, dolu gözlerimden dolayı etrafı net göremiyordum bile.

"Helal, annem sana. Hakkım, her damlasına kadar helal."

Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden mezarın başında öylece kaldım.

Sonra dudaklarım titredi.

"Keşke..." Kelime ağzımdan çıktığı anda boğazım düğümlendi. "Keşke o sözleri söylemeseydim de... dilim kopsaydı, anne."

Başımı eğdim. Annemin toprağının üzerine gözyaşlarım düşüyordu.

"Ben sana kızgındım, anne. Çok kızgındım... Hem de." Hıçkırıklarımın arasında derin bir nefes almaya çalıştım ama olmadı. "Ama sen affet, olur mu, anne? Sen kızın gibi bencillik yapma... Affet beni."

Birkaç saniye boyunca başımı kaldıramadım. Toprağın üzerine düşen gözyaşlarımı izlerken, sanki annemin sesini hâlâ duyabilecekmişim gibi sessizce bekledim. Ama hiçbir şey olmadı. Sadece gecenin ağır sessizliği vardı.

"Ben seni kaybetmek istemedim, anne..." Sesim titredi. "Ben hep burada olacağını zannettim ama gidişinin bu kadar... koyacağını düşünmemiştim."

Parmaklarımı toprağın içine hafifçe geçirdiğimde kendimi benden... ımı ruhumuza aynada sıkmıştım.

"Anne, ben sadece babam olacak adamın ölümünü izledim, anne. Ben onun mezarının başında ağlamadım bile. Ben nereden bileyim ki bu acıyı?" Sesim giderek kırılıyordu. "Ben seninle öğrendim bu tarif edilemez acıyı."

Titreyen elimi mezar taşına uzattığımda mezar taşındaki isme hâlâ inanmak istemiyordum. Ölmüştü. Gerçekten benim annem ölmüştü. Ben ne kadar haykırsam, ne kadar onunla konuşmaya çalışsam da o geri gelmeyecekti. Gelemeyecekti.

Elimi soğuk mezar taşına koyduğumda birkaç saniye öylece baktım.

"Sen bana Lâl'i bıraktın." Sesim fısıltıya dönüşmüştü. "Ben de sana söz veriyorum." Derin bir nefes aldım. "Onu yarım bırakmayacağım."

Elimi mezar taşından çekip gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim.

"Senin kurduğun dünyayı taşıyacağım. Yeminim olsun ki bunu yapacağım."

Bir süre daha öylece kaldım. Onun emek verip yarattığı bu hayatı devam ettirecektim. Bu, benim ona olan bir borcumdu.

Kendime gelmeye çalışarak ayağa kalkmaya çalıştım ama dizlerimin titrediğini fark edince kendimi iyice zorlayarak, titreyen bacaklarımla ayağa kalkmayı başarmıştım.

Birkaç saniye mezarın yanında durup son kez toprağa baktıktan sonra elimi dudağıma götürüp öptüm, daha sonra da mezar taşına bastırdım.

"Hoşça kal, anne." Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı. "Hakkını helal et." Gözlerim yeniden doldu.

"Benim sana helal ettiğim gibi..."

Arkamı dönüp birkaç adım attım.

Ama gitmeden önce son kez mezara baktım. Kopmak çok zordu. Özellikle de bir anneden kopmak çok zormuş. Ben bugün bunu anlamıştım.

"Ve anne..." Dudaklarım titreyerek gülümsedim. "Seni seviyorum."

Sonra arkamı dönüp yürümeye başladım, hızlıca. Çünkü ben biraz daha burada kalırsam buradan gidemezdim. Zaten dün geceden beri onun cesedine sarılıp ağlamıştım. Biraz daha kendimi çökertmek istemiyordum.

Mezarlıktan uzaklaştıkça adımlarım hızlanıyordu. Arkamda kalan her adım, beni annemden biraz daha uzaklaştırıyordu.

Mezarlıktan çıktığımda, karanlık gecede yolun sonunda siyah araçlarımız görünüyordu. Elif, Selim, Arda ve Miran araçların yanında sessizce durmuş bekliyorlardı.

Beni gördüklerinde hiçbiri konuşmadı.

Belki de yüzümdeki ifadeden, artık soru sormamaları gerektiğini anlamışlardı.

Yanlarına geldiğimde Miran birkaç adım öne çıktı.

Gözleri kızarmıştı.

"İyi misin?" Sorusu basitti aslında.

Ama ben iyi değildim. Muhtemelen uzun bir süre de iyi olmayacaktım.

Yine de başımı hafifçe iki yana salladım.

"Değilim."

Miran birkaç saniye boyunca yüzüme baktığında söyleyecek bir şey bulamadığını fark etmek zor değildi.

Ne söyleyebilirdiniz zaten?

Miran tek bir kelime etmeden bana doğru bir iki adım attıktan sonra hiç düşünmeden beni kollarının arasına aldı.

Miran bana sarıldığı an bütün direncim yeniden kırıldı, yeniden parçalandı resmen.

Kollarımı anında Miran'ın beline sardım ve başımı omzuna yasladığım an içimde tuttuğum hıçkırıklar dudaklarımın arasından çıkınca gözlerimi sıkıca kapatıp ağlamaya başladım.

Miran hiçbir şey söylemedi. Sadece bana biraz daha sıkı sarıldı.

Birkaç saniye sonra Elif'in de yanımıza geldiğini hissettim. Önce omzuma hafifçe dokundu, ardından da o da kollarını ikimizin etrafına sardı.

Selim ve Arda da birbirlerine kısa bir bakış attıktan sonra onlar da yanımıza geldiklerinde, onlar da kollarını üçümüze birlikte sardılar.

Bir anda hepimiz birbirimize sarılmıştık. Kimse konuşmuyordu.

Çünkü bazı acıların karşısında söylenecek hiçbir söz veya hareket yeterli değildi, maalesef ki.

Ben annemi kaybetmiştim.

Onlar da benimle birlikte bir parçalarını kaybetmişlerdi aslında.

Ben onlarla büyümüştüm, onlar da benimle. Ben annemle büyümüştüm, onlar da anne gibi gördükleri benim annemle.

Aslında bugün sadece ben annemi toprağa gömmemiştim.

Hepimiz bir parçamızı gömmüştük o toprağa.

...

Üç gün sonra

Üç gün geçmişti.

Ama annemin mezarının başındaki o geceden sonra hâlâ kendime gelememiştim.

Malikaneye döndüğümüzden beri kimse bana annem hakkında tek bir soru sormamıştı. Belki de nasıl bir tepki vereceğimi bilmedikleri içindir, bilmiyordum. Zaten sadece üç gündür, akşamları terasa çıkıyordum. Yani Lâl Malikanesi'ndekiler beni sadece akşam görebiliyorlardı. Onun haricinde tüm gün annemin odasında, yatağında uzanıp onun fotoğraflarına ruhsuz bir şekilde bakıp düşünüyordum. Bazen sadece yatakta uzanıp tavanı izliyordum.

Sanki benim dünyamın zaman algısı susmuş gibiydi.

Bu akşam yine ayaklarım beni istemeden terasa yönlendirmişti.

Terasın kapısını açtığımda yüzüme serin akşam havası çarpmıştı. Bir an durup derin bir nefes aldıktan sonra terasın kenarına doğru yürümeye başladım. Terasın korkuluklarının yanına geldiğimde ellerimi soğuk metale koyup derin bir nefes verdim.

Lâl Malikanesi yüksek bir yerdeydi. İstanbul'un merkezinin dışında, bir ormanlığın içindeydi. Bir de manzarası vardı. Yıllardır bakmaya doyamadığım, malikanenin yakınındaki ağaçlarla kaplı bir dağ vardı ama şu an onun da pek önemi yoktu. Sadece nefes almak istiyordum.

Hayatın hiçbir şey yaşanmamış gibi, her şeyden habersiz devam etmesi çok garip bir şeydi. Sen üzülüyorsun, acı çekiyorsun ama bulunduğun hayat bundan hiç etkileniyor. Ne kadar garip, değil mi?

Bugün içinde en çok düşündüğüm şey, annemin verdiği vasiyet olmuştu. Her an sanki o vasiyet zihnimin içine işlemiş gibi tekrar tekrar aklıma geliyor, rüyalarımda annemi o vasiyeti bana söylerken görüyordum.

"Karan... Onunla birlikte olmayacaksın... Vasiyetim budur. Onunla... bir hayat kurmanı istemiyorum. Zarar ver demiyorum... ama bir mafya ile bir aile kurmanı istemiyorum, kızım..."

Söylediği şey tekrar zihnimde belirirken gözlerimi kapattım. Annemin o vasiyeti bana verme sebebi babamdı. Babam da mafyaydı ve annemle severek evlenmiş olmalarına rağmen ben kız olduğum için annemin ve benim hayatımı cehenneme çevirmişti resmen. O yüzden Karan gibi biriyle hayat kurmamı istememişti.

Annem vasiyet etmeseydi, bir şeyleri düzeltebilir miydik? O geceden sonra bilemiyordum ama ben annemin vasiyetine uyacaktım.

Onun vasiyetini yerine getirecektim. Ondan uzak duracaktım.

Arkamdan açılan teras kapısının sesi gecenin sessizliğini hafifçe bozduğunda başımı çevirmedim. Kim olduğunu tahmin etmek zor değildi zaten. Miran gelmişti.

Ayak sesleri yavaşça bana doğru yaklaştığında sonunda yanımda durdu.

Bir süre hiçbir şey söylemedi.

Bir anda onun sesi kulaklarıma geldiğinde bakışlarımı ona çevirdim.

"Üç gündür seni doğru düzgün görmüyoruz, Aden. Farkında mısın?"

Sesinde sitem vardı.

Omuzlarımı silktim.

"Buradayım işte."

"Burada olmanla gerçekten burada olman aynı şey değil."

Bu kez vücudumu ona doğru çevirdiğimde Miran'ın gözleri yüzümdeydi. Ve gayet de ciddi gibiydi.

Beni birkaç saniye sessizce inceledikten sonra yanımdaki korkuluğa yaslandı.

"Yemek yemiyorsun, Aden. Kendinde değilsin. Konuşmuyorsun. Zeynep'in odasından çıkıp terasa geliyorsun. Aynı döngünün içinde kaldığın yetmez mi?"

"Ben iyiyim, Miran. Aynı döngünün içinde falan olduğum da yok, tamam mı?"

"İyi olan biri, üç gün boyunca doğru düzgün yemek yemez mi, Aden?" Sesi istemeden dertle şişti. "Üç gün boyunca odadan doğru düzgün çıkmayıp sadece akşamları terasa çıkar mı?"

Başımı başka yöne çevirdim.

"Canım istemiyor sadece." Yutkundum.

"Ben sadece yalnız kalmak istiyorum, hepsi bu."

"Yalnız kalmak başka, kendini herkesten koparmak başka, farkındaysan." Miran'ın haklı olduğunun farkındaydım aslında. "Ve sen kendini herkesten koparmaya çalışıyorsun."

"Benim annem öldü, Miran... Benim annem öldü."

Miran'ın yüzündeki sertliğin bir anda kaybolduğunu gördüğümde onun yüzüne yeşillerimi çevirdim.

"Kollarımın arasında öldü." Gözlerim dolmaya başladığında kendimi sıktım. "Ben onu affetmeye bile geç kaldım, Miran."

Miran başını hafifçe iki yana salladı.

"O da biliyor. Ama affettiğini artık duyuyor. Belki bizi bilemezsin ki."

Miran yaslandığı korkuluktan doğrulup bana baktı.

"Ve Aden, kim olduğunu unutma. Lütfen. Şu an bu örgütün başına da tam anlamıyla geçmiş olduğunu unutma, olur mu?"

"Şimdi değil, Mir-"

Miran sertçe lafımı kestiğinde sesinde kararlılık vardı.

"Sen Lâl'sin, Aden." Dediğinde bana doğru bir adım daha attı. "Bak, sana hiçbir zaman yasını yaşama, üzülme demedik. Biz de yas tuttuk. Ama bunun artık son bulması gerekli, Aden."

Elini omzuma koydu.

"Yarın akşam bu terasa değil de aşağıdaki salona gelirsen, Aden, bir devri daha başlatıp tam anlamıyla annenin yerine oturacaksın. Ya da..." Dediğinde elini omzumdan çekip birkaç adım geri çekildi. "Lâl Örgütü dağılır, Aden."

Sözleri havada asılı kaldığında bir an boyunca hiçbir şey söylemedim.

Miran gerçeği söylüyordu. Bu örgütün başına bir lider gerekiyordu ve o da yalnızca bendim.

Muhtemelen bunu kendi aralarında konuşmuşlardı ve Miran benim yanıma gelmişti. Ya kendime gelecek, o masaya oturacaktım ya da Lâl Örgütü dağılacaktı.

Annem öldüğünde yalnızca annemi kaybetmemiştim. Şimdi bunu daha iyi anlıyordum. Onunla birlikte bütün düzen de değişmişti.

Miran, benim gözlerimin içine son kez üzüntüyle bakıp,

"İyi geceler." dediği gibi terasın kapısına doğru hızlı adımlarla ilerlerken ben yalnızca arkasından bakabilmiştim.

Kapı kapanınca tekrar artık bir anlamı olmayan o güzel manzaraya baktım.

Ben ne yapacaktım?

Hazır mıydım o örgütün başına geçmeye? Hazır değilsem ya da istemesem Lâl Örgütü benim yüzümden dağılacaktı.

Ben ne yapacaktım?

...

Ertesi Gün

Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey, annemin odasının tavanı olmuştu. Birkaç saniye boyunca uyku sersemliğiyle nerede olduğumu anlamaya çalıştığımda, başımı hafifçe çevirdiğimde yine annemin yatağında olduğumu fark etmem uzun sürmemişti.

Yastığın üzerinde hâlâ onun kokusu varmış gibi geliyordu. Çarşafların arasında geçen geceden kalan sıcaklık bile bana onu hatırlatıyordu. Annemin ölümü beni bu kadar bitireceğini tahmin etmezdim.

Bir süre kıpırdamadan tavana baktım.

Sonra dün gece yaşananlar birer birer zihnime dolmaya başladığında olduğum yerde doğruldum.

Gözlerimi kapattım.

"Of..."

Miran'ın dün söylediği şeyler zihnimi kemiriyordu resmen.

Başım ağrıyordu. Geceleri doğru düzgün uyumadığım için bedenim de sanki bana ait değilmiş gibi ağırdı resmen.

Yatağın kenarına oturup ellerimi yüzüme sürdüğümde, ayağa kalktığım sırada aklıma annemin ölümünden sonra hiç aklıma gelmeyen bir şey geldi.

Lina.

Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdığımda aklıma yeni gelmişti ve yeni dank etmişti.

Lina hâlâ Karan'ın yanındaydı.

Ben onu nasıl unuturdum?

Lina'yla son konuşmamız aklıma geldiğinde o güne gittim.

"Anne, bu gece babam geldiğinde beraber uyuyalım mı?"

"Tabii ki güzelim. Bu gece baban geldiğinde beraber uyuruz."

"Gerçekten mi?"

"Gerçekten."

Onunla konuşmalarımız aklıma geldiğinde içime bir yumru oturdu. Ben Lina'ya yalan söylemiştim. Peki ya şimdi neredeydi, nasıldı? Peki ya Karan, Lina benim gerçek ismimi biliyordu. Karan, Lina'ya sorular sormuş mudur acaba?

Sen ne yaptın, Aden?

Hızlıca kapıyı açıp koridora çıktığımda, koridordaki duvar saatine baktıktan sonra saatin bir buçuk olduğunu gördüm.

Ben bu saate kadar nasıl uyumuştum ki?

Hızlıca merdivenlerden indiğimde, bizimkilerin büyük salonun masasındaki kahvaltı yaptıklarını gördüm.

Hepsi suspus oturuyordu. Sadece çatal bıçak sesi vardı salonda. Hepsi dalgın olmalı ki beni fark etmemişlerdi bile.

"Afiyet olsun."

Sesimi duydukları anda masadaki herkes aynı anda bakışlarını bana doğru çevirdiğinde bir saniyeliğine kimse konuşmadı. Sanırım üç gündür beni doğru düzgün görmedikleri için karşılarında ayakta durduğumu görmek bile onları şaşırtmıştı.

İlk tepki Elif'ten geldi.

Gözleri bir anda büyüdü.

"Aden..."

Sesinde öyle büyük bir şaşkınlık ve sevinç vardı ki istemsizce ona baktım.

Arda da hafifçe gülümsedi.

"Sonunda."

Miran hiçbir şey söylemedi.

Sadece bana baktı. Ama gözlerindeki rahatlamayı görmek için konuşmasına gerek yoktu.

Selim bir anda sandalyesini geriye çekip ayağa kalktı.

Ben ne olduğunu anlamadan masanın etrafından dolaşıp yanıma geldi.

"Gel."

Kaşlarımı çattım.

"Yemek yemeye gelmedim, Selim." Dediğimde masadakilere baktım. "Konuşmamız gerek."

Miran başını sallayıp ayağa kalktığında kanepelere doğru yürümeye başladı.

"Konuşalım bakalım."

Elif ve Arda masadan kalktıklarında onlar da kanepelere doğru yürümeye başladılar. Yanımda duran Selim belime hafifçe dokununca ona baktığımda, "Hadi." der gibi bana bakınca yürüdüm.

Hepsi oturduğunda ben ayakta kalmayı daha cazip bulmuştum.

Hepsinde bir anlık bakışlarımı gezdirdiğimde yeşillerimi Miran'ın üstünde durdurdum.

"Dün biz biraz Miran'la konuştuk." İşte başladı söze. "Bana dedi ki... 'Ya yarın akşam bu terasa değil de aşağı salona gelirsen tam anlamıyla annenin yerine geçeceksin.' dedi." Gözlerimi Miran'dan çekip hepsine baktım. "Ya da Lâl Örgütü dağılacak, dedi."

Arda araya girerek konuştuğunda gözleri bana kilitlenmişti.

"Bir lidere ihtiyacımız var, Aden ve bunu sadece sen yapabilirsin."

Başımı hafifçe eğdim.

"Ben daha annemi toprağa yeni verdim."

Sesim düşündüğümden daha yorgun çıkmıştı.

"Ama annemin bana emanet ettiği bu örgütü bir arada tutmak benim sorumluluğumda." Başımı tekrar kaldırıp onlara baktım. "Madem öyle, yeni bir devri daha başlatmaya hazır olalım o zaman. Çünkü yeni lideriniz karşınızda artık."

Sözlerim salonda yankılandığında birkaç saniye boyunca hiçbiri konuşmadı. Sadece öylece bana baktılar.

Ben bu örgütün lideriydim ve yapmam gereken ne varsa yapacaktım. Buna mecburdum. İlk adımı atmak da bunlardan biriydi.

İçimde hâlâ annemin yokluğunun açtığı kocaman bir boşluk olabilirdi.

Hâlâ canım yanıyor da olabilirdi.

Hâlâ onun odasına dönüp yatağında yatmak, yastığına başımı koyup kokusunu içime çekmek istiyor da olabilirdim.

Ama bütün bunlara rağmen artık olması gereken şeyin olması gerekiyordu. Annemin kurduğu bu örgüt yıkılamazdı. Yıkılmayacaktı.

Elif gülümseyerek bana baktığında,

"İşte benim Aden'im." Ayağa kalkıp bana doğru bir adım attı. "Annen bunu görseydi seninle gurur duyardı."

Dudaklarımı birbirine bastırdım.

"Umarım."

Selim ayağa kalktığı yerden bana baktı.

Gözlerimi ona çevirdiğimde yüzünde uzun zamandır görmediğim o gururlu ifade belirmişti.

"Öyleyse hoş geldin."

Kaşlarımı çattım.

"Nereye?"

Selim cevap vermek yerine elini uzattı.

"Yerine."

Bir an eline baktım. Sonra masaya.

Annemin yıllarca oturduğu o başköşeye.

Selim devam etti:

"Başka konuşmamız gereken şeyler de var. Belliki onları da artık masada konuşalım."

Ben hiçbir şey söylemeden, kabullendiğimi belli ederek bana gösterdiği başköşeye doğru ilerlerken onlar da arkamdan geliyorlardı.

Hepimiz bir arada masaya otururken ben başa oturarak artık lider olduğumu tam anlamıyla kabullenip bu masaya oturmuştum. Annemin bana bıraktığı emanete oturmuştum.

Başıma hızlıca bir hizmetli gelip servis açtığında onu tanımıyordum. Bu malikanedeki hizmetliler ne ara değişmişti?

Başındaki hizmetli çayımı ve servisini hazırlayıp uzaklaşarak,

"Afiyet olsun, efendim." dediğinde tebessüm edip teşekkür ettim.

"Teşekkürler."

Hizmetli salondan çıktığında masadakilere döndüm.

"Gül abla nerede ve kızı Damla nerede?" diye sorduğumda Arda cevapladı:

"Zeynep Hanım, Gül ablanın kızı Damla'ya kızdığı için ikisini de kovdu."

Arda sonradan derin bir iç çektiğinde, "Ne oluyor?" der gibi masadakilere baktığımda Miran konuştu:

"Beyefendi Damla'ya âşıkmış da." Dediğinde sesinde ufak bir alay vardı. "Hem de iki senedir. Hatta hâlâ konuşuyorlarmış ve sevgiliymişler." Dediğinde altını çizerek ekledi: "Ben de daha dün gece öğrendim."

Şaşırarak Arda'ya baktım.

"Ne var?" dedi Miran'a sinir olmuşçasına. "Bir insan sevemez mi?"

Çok şaşkındım çünkü Arda ve Selim öyle konulardan hiç hoşlanmazdı ve Arda'dan böyle bir şey duymak beni şaşırtmıştı. Yalan yok, Damla da güzel kızdı şimdi.

İstemen dudaklarımın kenarı yukarı kıvrılmıştı ama öyle küçük bir gülümsemeydi ki ben bile fark etmemiştim.

Ama masadakiler fark etti. Elif'in gözleri bir anda üzerime döndü. Yüzündeki ifade yumuşadı.

Ben ise gülümsememi saklamadan Arda'ya bakmaya devam ettim.

"Damla da senden hoşlanıyor mu peki?"

Arda'nın yüzünde ilk kez hafif bir utangaçlık belirdi.

"Sevgili olduğumuza göre, evet."

Miran hemen kaşlarını kaldırdı.

"Bak sen şu işe."

Arda ona ters ters baktı.

"Ne var?"

"Hiç." Miran sırıttı. "Konu ona gelince nasıl mum gibi oluşunu izlemek komik."

"Kes sesini."

Bu kez gülüşüm biraz daha belirginleştiğinde uzun zamandır gülmediğimi fark etmiştim.

Arda'ya baktığımda, bir an aklıma gelen şeyle gülümsemem silinmişti.

"Arda..." dedim, sesim kısık çıkmıştı. "Gerçekten seviyorsan aşkına sahip çık." Derin bir nefes alıp tabağıma geri döndüm. "Sonra pişman oluyorsun."

Bir anda masada sessizlik olduğunda dediğim şeyi çok net anlamışlardı aslında. Ben aşkıma sahip çıkmamıştım. Beni çok seven bir adama ihanet etmiştim. Her şey geçerdi belki ama bunun acısı hiç geçmeyecekti.

Miran'ın sesi geldiğinde ona baktığımda göz göze geldik.

"Aden haklı." Dediğinde sanki gözleri dolmuştu. "Sonra pişman oluyorsun, maalesef ki."

O da bunu Taylan için söylemişti, değil mi? O da Taylan'a deliler gibi âşık olmuştu, değil mi?

Ben istifimi bozmamaya çalışarak Arda'ya döndüm.

"Ben halledeceğim, Arda. O iş konusunu sen merak etme."

Arda'ya söylediklerimden sonra masanın üzerinde birkaç saniyeliğine sessizlik oluştu.

Kimse konuşmamıştı.

Ben de önümde duran çaya bakıp fincanı elime alıp bir yudum aldığımda, annemin odasında aklıma gelen şey tekrar aklıma geldi.

Lina.

Kaşlarım hafifçe çatıldı.

Bardağı elimden bırakıp başımı kaldırdım.

"Lina."

Masadaki herkesin bakışları aynı anda bana döndüğünde konuştum:

"Lina'yı nasıl Karan'dan alacağız bilmiyorum ama ben onu orada bırakmak istemiyorum."

Elif araya girdi:

"Karan neden Lina'yı umursasın ki?"

"Çünkü Karan Lina'yı çok seviyor ve onu bana kolay kolay vermez." Dediğimde yapacağım şeyi söyledim: "Vallahi ben Karan'ı arayıp konuşacağım. 'Hayır.' derse o zaman Lina'yı almak için nasıl bir dava açmamız gerektiğini avukatla konuşuruz."

Miran başını iki yana salladı.

"Emin misin?"

"Neden olmayayım?"

"Son yaşanan olaylardan sonra hani..." Devamını getirmemişti zaten. Biliyordum sonunu.

"Kararım kesin." Dediğimde sertçe yutkundum. Bazı gerçekler ağır geliyordu. "Karan'la iletişime girmek istemiyorum ben de ama mecburum."

Oturduğum sandalyeden ayağa kalktığım sırada hepsi benimle aynı anda kalkacaktı ki elimle durun işareti yaptım.

"Sakın bana böyle bir muamele yapmayın. Lideriniz olmam, sizi kardeşim gibi gördüğümü değiştirmez."

Onlar hiçbir şey demeden kabul ettiklerinde ben Selim'e bakıp,

"Annemin çalışma odasına gelir misin, yarım saat sonra, Selim?"

Selim net bir şekilde,

"Gelirim." dedi.

Masadan gitmeden önce,

"Afiyet olsun." dedikten sonra masadan ayrılıp bu sefer annemin odasına değil, kendi odama, eski odama gidiyordum.

Arkadaşlar, inşallah bölümü beğenirsiniz. 🥹❤️ Beğenmeyi ve yorum yapmayı lütfen unutmayın! Yorumlarınızı gerçekten çok merak ediyorum. 🫶🏻💗 Düşüncelerinizi benimle paylaşmayı ihmal etmeyin. 😘✨