Kapalı Kapılar Ardında

Vaveyla Yazarı: ⋆。°✩ 𝑽𝒆𝒍𝒂𝒓𝒊𝒔

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: Kapalı Kapılar Ardında
  1. 1 Kırmızı ve siyah860 kelime
  2. 2 Gölgelerin Efendisi2.304 kelime
  3. 3 Gölgenin İçine Adım798 kelime
  4. 4 Bir Adım Fazla Yakın1.563 kelime
  5. 5 Sızdırılan Rota1.104 kelime
  6. 6 Gölgenin İçindeki Işık1.495 kelime
  7. 7 İlk Kırılma742 kelime
  8. 8 Tuzak İçinde Tuzak2.143 kelime
  9. 9 Gölgenin İçindeki Tuzak2.689 kelime
  10. 10 Geri Alacağım2.004 kelime
  11. 11 Seçilen Kadın2.682 kelime
  12. 12 Forest2.295 kelime
  13. 13 Kırmızı ve Yeşil3.038 kelime
  14. 14 Gölgenin Renkleri2.101 kelime
  15. 15 Gölgelerin Masası2.090 kelime
  16. 16 Gölgem6.033 kelime
  17. 17 Geçmişin Gölgesi2.007 kelime
  18. 18 Aynı Cehennemin Çocukları2.201 kelime
  19. 19 Kafesin İçindeki Fırtına2.402 kelime
  20. 20 Kırık Eller, Karışık Kalpler2.842 kelime
  21. 21 Aynı Cehennemin Çoçukları2.024 kelime
  22. 22 Kapalı Kapılar Ardında2.869 kelime · Okuduğun bölüm
  23. 23 Sesizlikten Öpüşe2.127 kelime
  24. 24 Kıskançlığın Gölgesi2.122 kelime
  25. 25 Uzatılan El2.017 kelime
  26. 26 Griye Düşen Siyah ve Beyaz2.144 kelime
  27. 27 Gölge ve Alev2.787 kelime
  28. 28 Gölgenin İçine Mahkum2.083 kelime
  29. 29 Maskenin Düşüşü2.624 kelime
  30. 30 Gölgede Kırılan Nefes3.218 kelime
  31. 31 Gölgenin Bedeli2.393 kelime
  32. 32 O Gün Her Şey Susturuldu2.106 kelime
  33. 33 Karanlığın Ardından2.391 kelime
  34. 34 Yeniden Başlayan Hayat2.935 kelime
  35. 35 Beklenmedik Bir Yüz2.265 kelime
  36. 36 Gölgeme Sığındım1.893 kelime
  37. 37 Fırtına Öncesi Sessizlik3.081 kelime
  38. 38 Kırılan Duvarlar2.926 kelime
  39. 39 Gözlerdeki İhanet3.453 kelime
  40. 40 Kırık Bir Vasiyet2.531 kelime
  41. 41 Tahtın Yeni Sahibi2.993 kelime
  42. 42 Kaçınılmaz Karşılaşma2.853 kelime
  43. 43 Nefret Etmem Gereken Adam3.694 kelime
  44. 44 Ya Gerçekse2.655 kelime
  45. 45 Beklenmedik Yolcu3.307 kelime
  46. 46 Tuzak1.427 kelime
  47. 47 Kaçış Yok2.511 kelime
  48. 48 Aklım ve Kalbim1.348 kelime
  49. 49 Artık Aden Turan4.642 kelime

22.bölüm

Bir an hiçbir şey söylemedi.

Karan’ın sessizliği, her şeyden ağırdı.

“Tekrar söyle,” dedi.

Sesi alçaktı. Ama netti. Emir gibiydi. Yutkundum.

Bedenim kasıldı. Neden ben buraya gelmişsem, eşyalarını topla, ortadan kaybol, git; neden geliyorsun sen bu adamın yanına.

Sertçe yutkundum. kendimi o kadar çok kasmıştım ki, sebebsiz yere bir an konuşamadım.

Tekrardan yutkunup boğazımı temizleyip kısık sesle konuştum.

“İşten çıkmak istiyorum, Karan Bey.”

Yüzünde hem alaycı hem de bir o kadar sert bir gülümseme belirirken, oturduğu yerden iri bedenini kaldırıp bana doğru gelmeye başladı.

Bana doğru gelince bir an arkama doğru bakıp kendimi sıktım; bedenim, Çık git şu odadan,diyordu resmen bana.

Karan gelip tam benim önümde dikilince, aramızda bir adımlık bir mesafe bıraktığında, Karan’ın ağır parfüm kokusu burnuma dolmuştu.

“Hayır, istifanı vermiyorum, Lara.”

Ne demekti bu, ne demek istifamı vermiyorum?

Mal mal kafamı yukarıya doğru kaldırmış, onun yüzüne bakıyordum.

Fazlasıyla net konuşmuştu; itiraz isteniyor gibiydi ama yanlış kişinin şu an itiraz etmemesini istiyordu.

Sesime sertlik yerleştirmeye çalışıp:

“Karan Bey, buna siz karar veremezsiniz ya hani. Ben size güzelce diyorum, işten ayrılmak istiyorum diyorum.”

Karan’ın kaşları iyice çatıldığında, zaten koyulaşmış ya gözleri daha da koyulaşmış gibi oldu ya da bana öyle gelmişti, bilmiyordum.

Karan tek bir adımla aramızdaki bir karış mesafeyi kapatınca, ben bir anlık refleksle daha geri çekilemeden Karan bileğimden tutup birkaç adımlık mesafedeki duvara beni sertçe yaslamıştı. Engel bile olmamıştım; ne olduğunu anlamamıştım bile çünkü.

Bu adam çok hızlı hareket ediyordu.

Duvara çarptığımda bir anlık nefesimden “hı” sesi çıkmıştı. Duvar ile onun arasında kalmak beni öyle germişti ki nefesim hızlanmış, kalbim içimde patlayacakmış gibi atmaya başlamıştı resmen.

Ben onun yüzüne bakmıyordum; şu an göz teması kurmaktan çekinmek en iyisiydi.

“Karan Bey,” dedim. Elimi onun göğsüne yerleştirip onu hafifçe ittirdim ama tepki vermeyince sesim istemsizce yükseldi. “Karan Bey, çekilin!”

Dediğimle birlikte onu daha sert itecek oldum ki bileğimi iri ve uzun parmaklarıyla kavradı. Sert ama canımı acıtmayacak şekilde duvara sabitledi.

Başımı çevirip Karan’ın duvara sabitlediği bileğime baktım.

Bileğim onun eli içinde kaybolmuştu. Kaçamayacağım şekilde sıkı ama acıtmayacak kadar kontrollü tutuyordu.

Gözlerimi Karan’ın yüzüne sabitledim. Tam konuşacaktım ki diğer elini duvarın öbür tarafına koyup bana daha da yaklaştı. Göğsü, göğsüme değdi.

Yüzünü bana doğru eğip kendini benim hizama getirdi.

Gözleri önce şakaklarımda, gözlerimde, yanaklarımda, çene hattımda gezdi; sonra boynuma indi, en son dudaklarıma sabitlendi. Bir süre orada kaldı.

Karan hafifçe kendi dudağını ısırıp bakışlarını tekrar gözlerime çıkardı.

“Seni,” dedi tane tane, “hiçbir yere göndermiyorum, Forest.”

Öylece donup kalmıştım. Kalbim sertçe atarken yerinden çıkmak istiyor gibiydi. Nefesim zaten hayra alamet değildi; düzensizdi.

Bir an derin bir nefes alıp kendime gelmeye çalıştım. Gözlerimi Karan’ın gözlerinden çekip göz temasını bıraktım.

Kısık bir sesle:

“Zorla mı tutacaksınız, Karan Bey?”

Hiç tereddüt etmeden cevabını verdiğinde direkt tekrar gözlerimi ona çevirdim.

“Gerekiyorsa evet.”

Kendimi zorlayarak gülmeye çalıştım.

“Siz kendinizde değilsiniz bence. Ben gideyim, Lina ile benim eşyalarımı toplamaya başlayayım bence.”

Dediğimle hareket etmeye çalıştım ama kımıldamadı bile.

“KARAN BEY, ÇEKİLİN ARTIK!” diye birden bağırdığımda yüzü tepkisiz kalmıştı ama gözleri kısılmıştı da.

“Çekileyim,” dedi başını yana eğip.

Geriye doğru çekilip bileğimi bıraktığında derin bir nefes alabilmiştim, Allah’a şükür.

Karan gözleriyle kapıyı işaret edip:

“Git bakalım, gidebiliyorsan şimdi.”

Kapıya baktım. Şahsi anlamda bir tarafım git, bir tarafım gitme diyordu ama annemin lafının altında kalmaya da niyetim yoktu.

“Öyle bir giderim ki izle ve gör.”

Dediğimle birlikte kapıya doğru adım attığım an beni bileğimden kavrayıp kendine çekmesi ve omzuna atması bir olmuştu. Bir anda dünyayı tersten görmeye başlamıştım bildiğin.

Beni omzuna atmasıyla bir an hafif bir çığlık atsam da Karan yürümeye başlayınca omzunda çırpınmaya başlamıştım.

Kapıyı açıp çalışma odasından çıktığında bağırıyordum:

“BENİ YERE İNDİR, HAYVAN HERİF! BIRAK!”

Bütün malikânede sesimin yankılandığına çok emindim.

Onun sırtına sert bir yumruk indirdiğimde umursamamış gibi koridorda hızlı adımlarla yürümeye devam ediyordu.

“PİSLİK HERİF! HAYVAN! DANGALAK! BIRAKSANA BENİ HEMEN!”

Karan sinirli bir sesle:

“Seni oradan indirdiğimde de böyle laflar et bakalım, ben sana ne yapıyorum.”

Onun omuzlarına vurmaya devam ederken durma gibi bir niyetim olmadığını anlayınca adımlarını daha da hızlandırdı. Beşinci kattaki bir odanın önünde durup kapıyı açtığı gibi içeri girdi.

Ben dünyayı şu an onun omuzlarında ters bir şekilde gördüğüm için ilk başta beni nereye getirdiğini algılayamamıştım ama girdiğimiz odanın içindeki, Karan’ın üstüne sinmiş o ağır parfüm kokusunun daha yoğun hali burnuma dolunca düşündüğüm yer olmaması için dualar etmeye başlamıştım.

Karan beni birden sırtından atarcasına yumuşak bir yere sırt üstü bıraktığında bir an sarsılsam da hemen etrafa baktım. Tahmin ettiğim oda olduğunu görünce içimden lanetler etmeye başladım.

Karan, ben bir anlık şokla etrafa bakarken ne ara kapıya gitmişti bilmiyordum ama kapının kilit sesi geldiğinde hemen yatağın üstüne ellerimi koyup doğruldum.

Odanın içinden kapıyı kilitlemişti.

Evet, dümdüz sıçmıştık şu an. Hatta bitmiş falan olabilirdim. Acaba peri nasıl çağırılıyordu? Bilseydim gelip beni yok etmesini isterdim hiç değilse.

Karan yatağa doğru adımlayınca hemen yatağın üstünden indim. Ayakta duruyordum ama arkamda adım atacak yer bile yoktu; direkt arkamda yatak vardı çünkü.

Tam karşımda durup beni süzdüğünde iki elini iki yana açıp bir kaşını kaldırdı.

“Yine söylesene omzumdayken söylediklerini.”

Yüzüme doğru eğilip dudaklarımız arasında bir parmaklık mesafe bıraktı.

“Hadi söyle. Söyle ki göstereyim sana nasıl hayvan olunuyor, nasıl pislik olunuyor.”

Kaşlarımı çatıp:

“Sözlerimin de arkasındayım.”

“Öyle mi?”

“Öyle.”

Dediğimle birlikte alaycı şekilde sırıtıp:

“Senin dilin çok uzadı gibi. Çok iyi yöntemlerim vardır.”

“Hep uzundu, şimdi mi aklına geldi susturmak?” dediğimde sesim sertti.

“Eskiden çalışanımdın ama farkındaysan.”

“Şu an da çalışanınım.”

Karan başını yana eğip yüzümü inceledi.

“Sen istifa ettin, ben de kabul ettim istifanı. Artık burada çalışmıyorsun.”

“Bıraksana beni gideyim o zaman,”

dedim, sinirlenmeye başlamıştım.

“Cık,” dedi ağzının içinden. “Artık çalışanım değilsin, doğru.”

Bir adım daha atınca geri çekilemediğim için yatağın üstüne düştüm. Ben doğrulamadan Karan ayak bileklerimden tutup beni durdurdu. Ardından iki bacağımın arasına dizini koyup üstüme doğru eğildi. İki elini yatağın iki yanına koyarak beni sıkıştırdı.

Cümlesini tamamladı:

“Ama artık sen benim tutsağımsın. Ve sen artık hiç bir yere gidemezsin bu malikaneden.”

Nefesim bir anlığına kesildi.

Karan’ın sözleri odanın içinde yankılanırken ona sadece boş gözlerle bakabiliyordum.

Tutsağı mıydım?

Kalbim deli gibi atıyordu. Hem korkudan… hem de ne olduğunu anlayamadığım başka bir şeyden.

Karan ise hiç geri çekilmiyordu. Simsiyah gözleri gözlerime kilitlenmişti. Kaçacak yer bırakmıyordu bana.

“Saçmalamayı bırak,” dedim dişlerimin arasından. “Ne demek tutsak falan?”

Karan başını hafifçe eğdi.

“Gayet açık konuştuğumu düşünüyordum.”

Sinirle ellerimi yatağa bastırıp doğrulmaya çalıştım ama dizini bacaklarımın arasına biraz daha bastırınca hareketim yarıda kaldı.

“Karan yeter." Dedim bağırarak.

Bir an sadece yüzüme baktı.

Sonra daha alçak bir sesle:

“Yeter olan ne, Lara?”

O kadar yakınlaştırdıki yüzlerimizi.

Adımı söyleyiş şekli kalbimi saçma bir şekilde sıkıştırmıştı.

Başımı yana çevirdim.

“Bunu yapman yeter."

“Neyi?”

“Beni köşeye sıkıştırmayı!” dedim sonunda gözlerimi tekrar ona çevirip. “Sürekli kararlarımı yok saymayı. Gitmek istiyorum diyorum sana anla!”

Yatağa bastırdığı iki elinden biri yumruk yapıp yorganı kavramış olmalıydı ki yorgan gerilmişti.

Gözleri bir saniyeliğine gözlerimden dudaklarıma kaydı, sonra tekrar gözlerime döndü.

“Gitmek istiyorum,” diye tekrar ettim bu sefer daha sert. “Anlamak bu kadar zor olmamalı.”

Karan kısa bir nefes verdi. Sinirliydi. Bunu yüzündeki o kontrol etmeye çalıştığı ifadeden anlayabiliyordum.

Bana sertçe baktı. Yüzündeki öfkeyi sesine taşımamaya çalışıyordu.

“Çıkmayacaksın bu odadan. Bir adım bile atmayacaksın, duydun mu? Buradan gitmeyi aklından çıkarana kadar dışarıya tek bir adım bile atmayacaksın.”

Karan cebimdeki telefonu birden alıp hızlıca üstümden kalktı ve kapıya yöneldi. Bir an kala kaldım ama hemen yataktan fırlayıp peşinden koşmaya başlasam da nafileydi. Odadan çıkıp kapıyı dışarıdan kilitlemişti.

Kapıya sertçe iki elimle yumruk attım.

“KARAN!” diye bağırdım. “AÇ ŞU KAPIYI!”

Bir yumruk daha attım.

“BIRAK BENİ! AÇ ŞU KAPIYI, KARAN! AÇ DEDİM SANA!”

Seslere Melek Abla gelmiş olacaktı ki kapının dışındaki Karan hayvanına o tatlı ve naif sesiyle konuştu:

“Karan oğlum, neler oluyor böyle?”

“Bu içerideki hanımefendiye, Melek Hanım, sabah, öğle, akşam yemeklerini halledin sadece. Geri kalan hiçbir şeyine karışmayın, tamam mı? Ve siz hariç bu odanın içine hiç kimse girmeyecek; buna Lina da dahil.”

Karan bana duyurmaya çalışırcasına sert bir sesle konuşmuştu.

Onun sözleri üzerine bu sefer yumruk değil, kapıya tekme attım.

“BEN SANKİ KAÇAMAYACAĞIM BURADAN, GERİZEKÂLI!”

Sonra Melek Abla’nın sesi tekrar duyuldu.

“Evladım… böyle yapma…”

Karan cevap vermedi.

Koridorda ayak sesleri kaybolurken, kapının kilidinin içten çevrildiğini tekrar tekrar kontrol ettim. Ama nafileydi.

Gerçekten kilitlenmiştim.

Bir süre kapıya bakakaldım.

Sonra sinirle nefes verdim, odanın içinde hızlı adımlarla yürümeye başladım.

“Harika…” dedim kendi kendime. "Mükemmel gerçekten."

...

Miran Kaya Yalçının Ağzından

Odanın içinde o kadar bunalmıştım ki kapının önünde bekleyen korumalara ikide bir seslenip kapıyı açmaları için sabahtan berri kafalarını üzütüyordum.

Bugün tam yirmi dört kez kapıyı açmaları için onları zorlamıştım ama Taylan Bey’den emirleri olmadığı için beni çıkaramayacaklarını söylüyorlardı.

Gözüm duvardaki saate takıldığında daha saat sekiz olduğunu görünce iyice bunalmaya başlamıştım.

Hayır, bu Taylan evden kaçmam için bir sürü önlem alabiliyorken neden bunu oda için kullanıyordu, anlamıyordum.

Tekrar şansımı denemek için kapıya gidip bıkkınlıkla kapıyı tıklattım. Ardından:

“Beyler, hadi ama ya, açın şunu.”

Kapının önündeki korumaların derin nefes alışları kulağıma geldi. Onlar da haklıydı; ben de kafamın dibinde sürekli konuşup duran biri olmasını istemezdim.

Vazgeçmeyip tekrar konuştum:

“Ya siz Taylan Bey’inizi arayın, izin alın o zaman. Sabahtan beri burada kafanız şişmedi mi?”

Şişmişti. Şişiren bendim.

Dediğimden sonra ayak sesleri duydum ama bu ayak sesleri yabancıydı.

Koruma olduğunu düşündüğüm adamın sesini duydum:

“Taylan Bey’im şu kızı çalışma odasına çağırıyor.”

Dediğiyle benden bahsettiğini anlayınca kapıyı kırıp o adam her kimse kafasında parçalamak geldi içimden ama nafile işte.

Puşt herif, benim bir ismim var ya hani.

Adamın söylediğinden bir iki saniye sonra kapının kilidinin açılma sesini duydum.

Sonunda.

Evet, fazla uzağa gitmeyecektim ama sonuçta şu cehennem odadan çıkacaktım.

Kapının tamamen açılmasıyla birlikte derin bir nefes alıp dışarı çıktım.

Özgürlük resmen.

Ama daha ilk adımımda korumalardan biri kolunu önümde uzatıp beni durdurdu.

“Bu taraftan.”

Kaşlarımı çattım. Ama cevap vermedim.

Koruma kolumu bırakıp eliyle aşağı kata inen merdivenleri gösterince gösterdiği yöne doğru indim.

Sadece bir kat aşağıya indiğimizde bir süre koridorda yürüdük. Ben de yürürken etrafı inceliyordum. Her yer resmen para ile boyanmış gibiydi; aşırı gösterişliydi.

Tamam, biz yani mantıken Lâl Örgütü fakir değildi. Silah ticareti yaptığımız için gelirimiz bayağı iyiydi de bu… bu bize bile fazlaydı.

Ben şimdi anlıyordum Zeynep Karaha'nın nasıl insanlara bizi düşman ettiğini.

Ve en kötüsü, örgütteki iki kişinin tam yok etmek istediğimiz insanların ininde olmamızdı.

Birimiz gölgenin altındaydık, birimiz de kaplanın pençesinin altında.

Zaten örgütle hiçbir şekilde iletişime geçemiyordum. Telefonum yoktu, o yüzden imkânım da yoktu. Adem ile en son o barda karşılaşmış, sonra bir daha görmemiştim. Neler olduğunu bilmiyordum.

İnşallah iyidir… Tek temennim buydu.

Koruma bir kapının önünde durduğunda ben de onun arkasında durdum. Koruma kapıyı çalıp içeriden gelecek sesi beklediğinde, birkaç saniye sonra o ses geldi:

“Gir.”

Her zamanki gibi sert sesini duyduktan sonra koruma kapıyı açıp geçmemi bekledi. Ben bir an ona baktım, ardından odanın içine adımladım.

İçeride bir masa, masanın arkasında oturan Taylan ve misafirler için karşılıklı yerleştirilmiş iki koltuktan birinde oturan tanıdık bir yüz vardı.

Oturan adam yüzünü bana çevirdiğinde onun kim olduğunu anlamam uzun sürmemişti.

Karan Gölge Turan buradaydı.

Sikeyim ben böyle işi lan.

Neden sen odadan çıkmak istiyorsun ki Miran gerizekâlısı? Şu an iki düşmanınla bakışıyorsun. Değer miydi lan buna?

Taylan’ın sesiyle kendime gelip ona doğru baktım.

“Otur.”

Diyen sert sesini duydum.

Ona baktığımda çekmeceye eğildiğini gördüm. Bir şey alıyordu ya da arıyordu; açıkçası umurumda da değildi.

Geçip Karan’ın karşısındaki boş misafir sandalyesine oturup yerleştiğimde Karan’ın sesini duydum. Sert bakışlarımı ona çevirdim.

“Uzun zaman oldu, Kaya.”

Dediği ile istemsizce dişlerimi sıktım.

Bana lakabımla hitap etmelerinden nefret ediyordum, örgüttekiler dışında.

“Sen uğramıyorsun, Gölge. Benlik bir şey yok,” dedim çatık kaşlarımla.

Taylan elindeki dosyayla oturduğu yerde dikleşip araya girdi.

“Siz birbirinizi yemeye başlamadan bence başlayalım biz, Karan.”

“Başlayalım tabii, Taylan. Haklısın,” dediğinde gözlerini Taylan’a çevirdi. Ben ise göz devirmemek için kendimi zor tutuyordum.

Taylan benim önüme bir tane dosya uzatıp koyduğunda dosyanın kapağını kısaca inceledim. Üstünde büyük harflerle “LÂL ÖRGÜTÜ” yazısını görünce alaycı şekilde sırıtıp:

“Hayranımız olduğunuzu bilseydim size özel hazırlardım. Siz niye zahmet etmişsiniz?”

Taylan yüzüme ifadesizce baktı.

Karan ise yan tarafta oturduğu koltukta hafifçe arkasına yaslanmış, gözlerini üzerimden çekmeden beni izliyordu. O bakışları sinirimi bozuyordu.

Taylan dosyayı bana doğru biraz daha itti.

“Aç.”

Kaşlarımı çatıp dosyayı elime alıp kapağını açtım.

İlk sayfada Lâl Örgütü ile ilgili önemsiz bilgiler vardı. Zaten iki sayfaydı, arkası da aynıydı.

“Bu ne şimdi?” dedim alayla. “İsimlerinizi bilmediğiniz için sadece lakaplarımızla ve bazı öngörülerinizle oluşturduğunuz, hiçbir boka da yaramayacak olan bu dosyayı bana gösterme amacınızı merak ediyorum açıkçası.”

“Doğru,” dedi Taylan arkasına yaslanırken. “O elindeki dosyanın içindekiler sadece birtakım varsayımlar ama artık o varsayımlardan birinin kimliğini biliyoruz. Ve sıra diğerlerine de gelecek.”

Ben daha bir şey söylemeden Karan araya girdi:

“Ve sen bazı sorularımızı cevaplayacaksın, küçük hanım.”

Siker seni o küçük hanım da neyse.

Sinirle nefes verdim. Başımı hafifçe yana eğip dosyayı masaya bıraktım.

Taylan sandalyesine iyice yaslanıp dosyanın üstüne parmağını koydu.

“Konuyu dağıtmayalım. Bu dosya senin örgütün hakkında bildiklerimizin sadece küçük bir kısmı.”

Gözlerimi devirdim.

“Bunu zaten söyledin. Aynı şeyi iki kere açıklamanız da mı taktik?”

Karan bu kez hafifçe öne eğildi. Sesi daha alçaktı ama daha keskindi.

“Şaka yapmıyorsun değil mi? Bu kadar rahat olman ilginç.”

Gözlerimi ona çevirdim.

“Benim rahat olmam seni niye bu kadar rahatsız ediyor, Gölge?”

Bir anlık sessizlik oldu.

Taylan araya girdi, sesi daha kontrollüydü:

“Çünkü burada sadece bilgi istemiyoruz. Zamanımız yok.”

Bir saniye durdu, sonra dosyayı parmağıyla işaret etti.

“Lâl Örgütü’nün iç yapısını, iletişim zincirini, lider bağlantılarını istiyoruz.”

Kısa bir kahkaha attım.

“Yani diyorsun ki: ‘Bize kendi evinin anahtarını ver.’” dedim taylana bakarak. "Ama sizin Lâl Örgütü adına atladığınız bir şey var oda size bir spoiler olsun." Dedim "Lâl Örgütünde Yeraltı dünyasının aksine sadakat var." Yeraltı dünyasının yöneticisi karana baktım. Cümlem odanın içine kaya gibi düşmüştü resmen.

Onun karşısında bu lafları etmiştim hayırlısı bakalım.

Bir anlık sessizlik oldu. Öyle bir sessizlik ki, odanın içindeki klima sesi bile daha net duyuluyordu.

Taylan parmaklarını dosyanın üstünde hafifçe tıkırdattı. Yüzünde tek bir mimik oynamadı ama gözleri beni tartıyordu.

Karan ise arkasına yaslanmıştı. Bakışları sabit. Direkt üzerimde. Sanki söylediklerimi ölçmüyor, kırılacak yerimi arıyordu.

Taylan sandalyesinde geriye yaslandı ama gözlerini benden çekmedi. Sanki söylediklerimin içini değil, arkasını kazıyordu.

“Sadakat…” dedi sonunda, kelimeyi tartarak. “Güzel kelime.”

Sonra başını hafifçe yana eğdi.

“Ama sadakat, bilgi vermez. Hele ki sıkışınca hiç vermez.”

Omuz silktim, dosyaya bile bakmadan.

“Ben de zaten sıkışmış biri gibi görünmüyorum.”

Karan bu kez araya girmedi. Ama hareketi değişmişti. Kolunu kolçaktan kaldırıp parmaklarını birbirine kenetledi. Bakışı daha sabit, daha… bekleyen bir şeye dönmüştü.

Sanki benim ağzımdan çıkacak tek bir kelimeyi kaçırmamak ister gibi.

Taylan dosyanın kapağını hafifçe kapattı.

“Lâl Örgütü’nün,” dedi yavaşça, Lâl Örgütü adını özellikle vurgulayarak, “sadakat üzerine kurulu olduğunu söylüyorsun.”

Başımı eğip alayla gülümsedim.

"Sizin o yeraltındaki çöplüğünüze kıyasla evet öyle."

Cümlem odanın içine düştüğü anda hava bir an daha ağırlaştı odanın içi tekrardan.

Taylan’ın yüzü ilk kez tam anlamıyla sertleşti. Önce sadece baktı. Sanki duyduğunu tartmadı da… nereden vuracağını hesapladı.

Onların söylediklerini bu kadar çabuk geri çevirip onlara laf sokmam dan ikiside sinirlenmiş gibiydi.

Karan ise koltuğunda geriye yaslanmıştı. Rahat görünüyordu ama gözleri rahat değildi. Tam tersine… hesap yapıyordu.

Bir süre sustu.

Sonra nihayet konuştu.

“Dili keskin,” dedi, gözlerini benden ayırmadan. “Ama kontrolsüz.”

Taylan kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Kontrolsüz mü?”

Karan başını çok hafif yana eğdi.

“Evet,” dedi sakin bir sesle. “Bizi kızdırmaya çalışıyor. Ya da kızdırdığını sanıyor.”

Gözleri bir an benim üzerimde sabitlendiğimde karanın gözlerinin içine bakıp konuştum.

"Sinirlenmiş gibisin valla Gölge. Ama ben seni anlıyorum." Dedim inat bir tavırla. "Sende haklısın o iğrenç yeraltı dünyanın küçük bir örgüt tarafından yıkıldığını görmek insanın içini yakar."

Karan, sonunda çok sakin bir sesle konuştu:

“İğrenç diyorsun…”

Başını hafifçe yana eğdi.

“Ve yıkıldığımızı görmekten bahsediyorsun.”

Dudaklarının kenarında belirsiz bir gülümseme belirdi. Ne eğlenceydi ne öfke… daha çok “yanlış yere bastın” hissi gibi.

“İlginç,” diye devam etti. “Çünkü henüz hiçbir şey yıkılmadı.”

Ben hafifçe başımı yana eğdim. Dudaklarımın kenarında ince, alayla karışık bir gülümseme belirdi.

“Yıkılmadı mı?” dedim sakin bir sesle.

Sonra gözlerimi doğrudan Karan’a çevirdim.

“İlginç… Çünkü siz hâlâ ayaktasınız diye bunun bir başarı olduğunu sanıyorsunuz.”

Taylan’ın bakışları anında keskinleşti.

Devam ettim, sesim bu kez daha netti, daha serti:

“Ama problem şu; siz ayakta durmayı güç zannediyorsunuz. Biz ise hiç düşmemeyi güç bellemişiz.”

Bir saniye durdum. Ve şimdi asıl darbeyi bırakacaktım.

“Eğer gerçekten hiçbir şey yıkılmadıysa… neden beni burada, kapalı kapılar ardında, iki kişinin gölgesinde konuşturuyorsunuz?”

Sessizlik çöktü odaya.

Ben hafifçe sandalyeme yaslandım, gözlerimi Taylan’a kaydırdım.

“Bir dosyayla gelmişsiniz, iki sayfa varsayımla. Bir de karşıma geçmişsiniz, sanki dünyayı çözmüşsünüz gibi konuşuyorsunuz.”

Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.

“Bence siz ‘henüz bir şey yıkılmadı’ diye kendinizi avutuyorsunuz.”

Taylan’ın çenesi sıkıldığında. Ben o an bakışımı Karan’dan çekip Taylan’a sabitledim:

“Ve en komiği ne biliyor musun?”

Kısa bir gülümseme.

“Beni konuşturabileceğinizi sanıyorsunuz.”

Taylan sandalyesinden yavaşça doğruldu. Gözleri benim üzerimde sabitlendi.

Ama Miran geri adım atmadı. Tam tersine, son darbeyi sakince bıraktı:

“Eğer gerçekten bir şey yıkmak istiyorsanız… önce kendi egonuzu yıkın.”

Bir saniyelik sessizlikten sonra Taylan elini sertçe masaya vurdu.

“Yeter.”

Masaya vurması ile tek bir parmağım bile titrememişti. Ben kaşlarımı kaldırdım ama konuşmadım.

Taylan, gözünü benden hiç çekmeden devam etti:

“Bu görüşme burada bitmiştir.”

Kafasını kapıya doğru çevirdi.

“Götürün.”

Koruma içeri girdiğimde ben halen sakindim. Ayağa kalkıp kapıya doğru yürüdüm.

Ama kapıya doğru yürürken son kez başımı çevirip Karan’a baktım.

“Hani çatışma günü Lâl Miran’ın yerine beni al demişti ya, Gölge,” dedim sert bir sesle. “Sende hayır demiştin… Lâl’a ‘Sen fazla güçlüsün, yıkılmazsın, konuşmazsın, direnirsin’ demiştin ya. Lâl Örgütü’ndeki hiç biri konuşmaz, o yüzden fazla ümitlenmeyin derim ben size.”

Dediğim gibi odadan çıktım, korumayla birlikte.

İşkence mi ediyorlar, etsinler. Konuşturmaya mı çalışacaklar, denesinler. Öldürmekle mi tehdit edecekler, onu da yapsınlar. Ama hiçbirinin gücü beni konuşturmaya yetmezdi.

Hiçbirinin gücü LÂL ÖRGÜTÜ’ne yetmezdi.

Bu bölümü çok beğenerek yazdım ve çok beğenerekte yayınlıyorum inşallah sizde beğenirsiniz. 🩷🩷