19. bölüm / 49
Gölgelerin İmparatorluğuKafesin İçindeki Fırtına
Bölümler 49Şu an: Kafesin İçindeki Fırtına
- 1 Kırmızı ve siyah860 kelime
- 2 Gölgelerin Efendisi2.304 kelime
- 3 Gölgenin İçine Adım798 kelime
- 4 Bir Adım Fazla Yakın1.563 kelime
- 5 Sızdırılan Rota1.104 kelime
- 6 Gölgenin İçindeki Işık1.495 kelime
- 7 İlk Kırılma742 kelime
- 8 Tuzak İçinde Tuzak2.143 kelime
- 9 Gölgenin İçindeki Tuzak2.689 kelime
- 10 Geri Alacağım2.004 kelime
- 11 Seçilen Kadın2.682 kelime
- 12 Forest2.295 kelime
- 13 Kırmızı ve Yeşil3.038 kelime
- 14 Gölgenin Renkleri2.101 kelime
- 15 Gölgelerin Masası2.090 kelime
- 16 Gölgem6.033 kelime
- 17 Geçmişin Gölgesi2.007 kelime
- 18 Aynı Cehennemin Çocukları2.201 kelime
- 19 Kafesin İçindeki Fırtına2.402 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 Kırık Eller, Karışık Kalpler2.842 kelime
- 21 Aynı Cehennemin Çoçukları2.024 kelime
- 22 Kapalı Kapılar Ardında2.869 kelime
- 23 Sesizlikten Öpüşe2.127 kelime
- 24 Kıskançlığın Gölgesi2.122 kelime
- 25 Uzatılan El2.017 kelime
- 26 Griye Düşen Siyah ve Beyaz2.144 kelime
- 27 Gölge ve Alev2.787 kelime
- 28 Gölgenin İçine Mahkum2.083 kelime
- 29 Maskenin Düşüşü2.624 kelime
- 30 Gölgede Kırılan Nefes3.218 kelime
- 31 Gölgenin Bedeli2.393 kelime
- 32 O Gün Her Şey Susturuldu2.106 kelime
- 33 Karanlığın Ardından2.391 kelime
- 34 Yeniden Başlayan Hayat2.935 kelime
- 35 Beklenmedik Bir Yüz2.265 kelime
- 36 Gölgeme Sığındım1.893 kelime
- 37 Fırtına Öncesi Sessizlik3.081 kelime
- 38 Kırılan Duvarlar2.926 kelime
- 39 Gözlerdeki İhanet3.453 kelime
- 40 Kırık Bir Vasiyet2.531 kelime
- 41 Tahtın Yeni Sahibi2.993 kelime
- 42 Kaçınılmaz Karşılaşma2.853 kelime
- 43 Nefret Etmem Gereken Adam3.694 kelime
- 44 Ya Gerçekse2.655 kelime
- 45 Beklenmedik Yolcu3.307 kelime
- 46 Tuzak1.427 kelime
- 47 Kaçış Yok2.511 kelime
- 48 Aklım ve Kalbim1.348 kelime
- 49 Artık Aden Turan4.642 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
19.bölüm
“Kafesin İçindeki Fırtına”
Bir hıçkırığı daha zorla bastırdım. Ellerim hâlâ titriyordu. Avuç içlerime batan cam parçaları canımı yakıyordu ama içimde kopan şeyin yanında hiçbir anlamı yoktu.
Başımı yavaşça kaldırdım. Gözlerim bulanıyordu. Kirpiklerim ıslanmıştı. Kendimi toparlamaya çalıştım ama olmuyordu. Çünkü beynim durmadan aynı şeyi tekrar ediyordu.
Kafaöı eğip ellerime baktım kan içinde kalmışlardı cam parçaları ellerime batmıştı.
Ama hiç bir şey şuan canımı acıtmıyordu geçmişten fazla.
Benim canımı en çok yalan şey zaten hep geçmişini, çocukluğumdu.
Merdivenlerde ayak sesleri duymuştum ama ben ellerimi düşürmüş olduğum yerde merdivenlerin korkuluklarına yaslanmış ağlamaktan harap olmuş yüzüm ve ruhumla tavana bakıyordum.
Merdivenlerde yankılanan ayak sesleri gittikçe yaklaşırken ben hâlâ kıpırdamıyordum.
Sanki bedenim ruhumu taşımayı bırakmıştı.
Titreyen nefesimi tutmaya çalışırken ayak sesleri merdivenlerin başında durdu.
“Lara?”
Karanın’nın sesi. Sesindeki sertlik öfkeden değil korkudan geliyordu.
Hemen onunla göz temasımı kesip karlıya baktım. Çünkü ona baktığım an o fotoğraf gözümün önüne geliyordu.
Karan birkaç saniye sessiz kaldı öylece bana baka kaldı. Sonra hızlı adımlarla bana doğru geldi.
Sesindeki panik bile beni kendime getirmeye yetmemişti.
“Lara.” dedi tekrardan endişeyle.
Karan yanıma geldiğinde yanıma siz çöktü. Yerdeki cam parçalarını umursamadan tam karşıma çöktü.
Karan ellerini yanaklarımın iki yanına koyup okşadığında ona baktı tam gözlerinin içine. Gözlerinde endişeyi korkuyu hep bir yandan görmüştüm.
Gözlerimi onun yüzünden tekrar çekip o harici heryere bakıyordum. Ona bakmak yük gibi geliyordu.
Karan birkaç saniye yüzüme baktıktan sonra daha sakin bir sesle konuştu.
“Forset bana bak.”
Bakmadım.
Çünkü gözlerine baktığım an dağılacaktım. O gözlerde artık sadece Karan’ı görmüyordum çünkü.
Yıllar önce bana mendil uzatan o çocuğu görüyordum. Karan benim gözümde çok değişmişti. Bir anlık bir merakımla her şey değişmişti.
Boğazım düğümlenmişti konuşamıyordum.
Karan ellerini yavaşça yanaklarımdan kaydırıp siyah saçlarımın arasına götürdü. Titreyen parmaklarımla nefesimi kontrol etmeye çalışırken gözleri yüzümde dolaşıyordu.
Ağladığımı görmek onun içini sıkıştırıyor gibiydi. Bunu hissedebiliyordum.
“Aden…” dedi bu sefer daha yumuşak bir sesle. “Ne oldu?” şaçlarımı okşıyordu.
Dudaklarımı araladım konuşmak için ama sesimi çıkaramadım. Çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum.
“Forset sana biri bir şey mi yaptı he.?” diye sordu çenesi kasılarak.
Başımı hemen iki yana salladım.
“Yapmadı…”
Sesim o kadar kırılmıştı ki ben bile kendimi duyamamıştım. Karan gözlerini kısmıştı.Belli ki inanmıyordu. Ama üstüme gelmedi.
Sadece birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. Sonra gözleri ellerime kaydı.
Kanı gördüğü an nefesi sertleşti.
Kaşları çatıldı.
Hiç düşünmeden ellerimden birini tuttu. Cam parçaları avucuma battığı anda istemsizce irkildim.
Karan’ın bakışları anında yüzüme çıktı.
"Bunu nasıl yaptın?”
"Sinirden."
“Neye?"
İşte o soru içimi parçaladı.
Çünkü cevabı ona bağlıydı. Geçmişe bağlıydı. Ve bu geçmiş ortak alanımızdı. Ona baktığım an aklıma gelen o fotoğrafa bağlıydı.
Bir hıçkırık daha dudaklarımdan kaçtı.
Karan bir anda daha da yaklaştı.
“Forest…”
Sesi bu sefer neredeyse fısıltıydı.
“Bana bak.”
Yavaşça gözlerimi ona çevirdim.
Gözlerine baktığım an içimde tuttuğum her şey yeniden parçalandı.
Karan’ın yüzündeki endişe daha da
derinleşti.
Ben bir anda öne doğru eğilip ona sarıldım. Kollarım boynuna dolandığı an nefesim tamamen dağıldı.
Hıçkırarak ağlamaya başladım.
Karan bir saniyeliğine dondu.
Sanki buna hazırlıklı değildi.
Ama hemen ardından kollarını bana sardı.
Bir eli saçlarımın arkasına giderken diğeri belime yerleşti.
“Tamam…” dedi kısık sesle. “Tamam güzelim…”
Omuzlarım titriyordu. Yüzümü boynuna gömmüştüm. Ağır parfüm kokusunu ilk kez bu kadar yakından alıyordum.
Ve ilk kez birine sarıldığım an onca düşünce zihninden uçup gitmişti sanki. Ve yıllardır ilk kez birine böyle sarılıyordum.
Karan hiçbir şey demeden beni tuttu sadece.
Bir süre sonra saçlarımı okşayarak tekrar konuştu.
“Şimdi söyle bana…” dedi sakin ama sert bir sesle. “Seni bu hâle ne getirdi?”
Gözlerimi sıkıca kapattım.
Gerçeği söylemek istedim.
'O fotoğrafı gördüm.' demek istedim.
'Sen o çocuktun.” demek istedim.
Ama yapamadım. Çünkü korkuyordum. Evet ben uzun zaman sonra korkuyordum. Hem gerçeklerden hem de ona bakınca hissettiklerimden çok korkuyordum.
Bu yüzden yalan söyledim. Söylemek zorundaydım.
“Geçmiş…” dedim boğuk bir sesle. “Sadece çocukluğumla alakalı bir şey hatırladım o kadar.”
Karan’ın kolları bir anlığına daha sıkı sarıldı bana. Sanki o cümleyi anlayabiliyordu. Çünkü onun geçmişi de cehennemdi. Ve ben bunu bugün anlamıştım. Onunda benden bir farkı yoktu. Bizim bir birimizden bir farkımız yoktu.
Karan Başını saçlarıma yasladı.
“Geçti…” dedi fısıltıyla. “Şu an buradasın sakinleş.” dedi "ve ağlama forset hiç yakışmıyorsana."
Karan sarılan bedenini benden ayırıp. Gözlerimin içine öyle baktı ki sanki içimde ne varsa görmek istiyordu. Sonra beklemediğim şekilde alnını alnıma yasladı.
Nefesi yüzüme değiyordu artık.
“Bana anlatmak zorunda değilsin.” dedi sessizce. “Ama bunu tek başına yaşamak zorunda da değilsin. Ben senin yanındayım bunu unutma.”
Kalbim öyle sert sıkıştı ki canım acıdı. Çünkü hayatım boyunca kimse bana bunu söylememişti. Belkide söymeştirler ama kimse doğrudan bunu bana söylememişti.
Titreyen ellerim istemsizce beyaz gömleğine tuttuğunda gömleği kan olmuştu. Karan gözlerini ellerime indirdiğinde avuçlarımdaki kanı tekrar fark etti.
Kaşları yeniden çatıldı.
“Önce şu ellerine bakacağız.”
“Önemli değil.”
“Önemli.” dedi sertçe.
Sonra sesi yeniden yumuşadı.
“Senin canının yanması önemli Forest.” Başını hafifçe yana eğdi "seninki yandıkça artık benim canımda yanıyor forest."
İçimdeki yoğun bulutlu hava karanın sözleri ile açılmıştı. O kara bulutların kapattığı güneş onun söylediklerinde tekrar açmıltı.
Karan gözlerimi birkaç saniye daha izledi. Sanki gerçekten iyi olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu. Sonra hiçbir şey söylemeden bir kolunu dizlerimin altına diğerini belime koydu.
Bir anda yerden kesildiğimde irkilip refleksle omuzlarına iki elimle tutundum.
“K-Karan…”
“Sus.” dedi kaşları çatık şekilde.
“seni camların üstünden kaldırıyoruz ellerini kanlı.”
İtiraz edecek gibi oldum ama sesim çıkmadı. Çünkü bedenim gerçekten yorulmuştu. Karan beni kucağında taşırken başımı istemsizce omzuna yasladım.
Beni bir yere götürüyordu bilmiyorudum neresi olduğunu ama her admının ağırığını hissedebiliyordum. Güçlü kolları beni sanki hiç bırakmayacak gibi beni sahipleniyordu. Ve bu his korkutucu şekilde iyi geliyordu. Karan’ın çenesi hâlâ kasılıydı. Gözleri sertleşmişti. Ellerimdeki kan onu sinirlendiriyordu belli ki.
Karan benim ona yaklaştığımı fark ettiğinde gözleri kısa bir an dudaklarıma kaydı. Ama hemen ardından tekrar gözlerime baktı.
Ben ise nefes almakta zorlanıyordum. Çünkü ona bu kadar yakın olmak bile kalbimi darmadağın etmeye yetiyordu artık.
Bir şey demeden yürümeye devam etti.
Koridorun loş ışıkları yüzüne vurdukça ifadesi daha sert görünüyordu. Ama beni tutuş şekli… tam tersiydi. Dikkatli. Özenli ydi. Kırılmamı istemiyormuş gibiydi.
Başımı istemsizce omzuna biraz daha yasladım. Yorgundum. Ruhum bedenimi taşımayı bırakmış gibiydi.
Karan bunu fark ettiğinde kollarımı boynuna istemsizce birazdaha sıklaştırdım.
“İyi misin?” diye sordu alçak sesle.
Cevap vermedim. İyi değildim çünkü.
Ama bunu söylemeye gücüm yoktu. Karan da zorlamadı.
Birkaç saniye sonra büyük bir kapının önünde durdu. Kapıyı omzuyla ittirip açtı.
Odasına getirmişti beni.
İçeri girer girmez o tanıdık sert koku yeniden burnuma doldu. Kokusunun aynısında da odasında vardı.
Karan kapıyı ayağıyla kapatıp doğruca yatağa yöneldi. Beni dikkatlice yatağın kenarına oturtacağını sanmıştım ama duraksadı. Bir an yüzüme baktı. Sonra çok daha dikkatli bir hareketle beni yatağa yatırdı. Başım yumuşak yastığa değdiğinde gözlerim istemsizce kapandı.
O an ne kadar yorulduğumu fark ettim. Karan yatağın kenarında birkaç saniye durup yüzümü izledi. Dağılmış saçlarım… ağlamaktan kızarmış gözlerim… titreyen nefesim…
Karanın bakışları sertleşti. Beni bu hâle getiren her şeye öfkelenmişti sanki.
“Bir dakika.” dedi kısık sesle.
Hızlıca dolabın yanına gidip siyah ilk yardım çantasını aldı. Sonra tekrar yatağın kenarına geldi.
Bu kez yatağın önüne diz çöktü. Evet siz çöktü.
“Ellerini ver Forest.”
Ses tonu tartışmaya kapalıydı. Sessizce ellerimi uzattım. Parmakları avuçlarıma değdiği an canım sızladı. İstemsizce yüzüm buruşunca Karan’ın kaşları yeniden çatıldı.
“Canı acıyacak biraz.” dedi
sakin ama yumuşak bir sesle. “Ama bunları temizlemem lazım forset.”
Başımı hafifçe salladım. Karan dikkatlice avuç içlerimi avuçlarının arasına aldı. Küçük cımbızı eline alıp cam parçalarını çıkarmaya başladı.
Her hareketi dikkatliydi. Canımı yakmamak için okadar dikkatli davranıyorduki bunu çok sevmiştim.
istemsizce nefesim titredi. Karan hemen gözlerini kaldırdı.
“Bak bana.”
Bakışlarımı ona çevirdim.
“Biraz daha dayan.” dedi sessizce. “Tamam mı güzelim?”
Sanki bir çocuğu sakinleştirir gibiydi. Başımı hafifçe salladım.
Bir süre boyunca odada sadece nefes seslerimiz kaldı. Pamuk kana bulandıkça Karan’ın çenesi biraz daha kasılıyordu. Sanki her kırmızı iz onu içten içe öfkelendiriyordu.
Ama bilmediği bir şey vardı ben lâldim. Kan benim için herzaman vardı bende veya başkasında. Ve olmak zorundaydı.
Son cam parçasını çıkardığında derin bir nefes verdi.
“Bitti.”
Sonra antiseptiği avuçlarıma sürmeye başladı. Yanma hissiyle gözlerimi sıkıca kapattım. İstemsizce küçük bir nefes kaçtı dudaklarımdan.
Karan eli havada durdu.
“Özür dilerim.” dedi hemen. “Yaktı biliyorum.”
Gözlerimi açıp başımı iki yana salladım.
“Sen yapmadı.”
Sesim hâlâ kırılıyordu. Karan birkaç saniye sustu. Sonra hiçbir şey demeden bandajı dikkatlice avuçlarıma sarmaya başladı. O kadar özenli davranıyordu ki… Sanki ellerim değil kalbim kırılmış ve onu topparlamaya çalışıyordu. Bandajı bitirdiğinde ellerimi bırakmadı.
Başparmağı elimde küçük daireler çizdi.
Gözleri tekrar yüzüme çıktı.
“Kendine bunu bir daha yapma.” dedi sessiz ama sert bir sesle. "Canın acımasına dayanamıyorum."
Boğazım düğümlendi.
Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu. Çünkü bana böyle yaklaşan biri hiç olmamıştı. Canımın acımasını önemseyen biri… sessizce ona baktım. Karan hâlâ ellerimi tutuyordu.
Başparmağı bandajın üstünde yavaşça hareket ediyordu. Sanki beni sakinleştirmeye çalışıyordu.
Gözlerimi ondan kaçırmaya çalıştım ama yapamadım. Çünkü ne zaman baksam içimdeki o karmaşa biraz daha büyüyordu.
Karan derin bir nefes verdi. Sonra istemiyormuş gibi ellerimi yavaşça bıraktı.
“Biraz dinlen.” dedi alçak sesle.
Ayağa kalkmaya çalıştı. Ama o hareket ettiği an içimde garip bir panik yükseldi. Gitmesini istemedim.
Karan tam arkasını dönecekken refleksle bandajlı elimle iri parmaklarının ucundan onun parmaklarını tuttum.
Karan durdu. Yavaşça bana döndü.
Gözleri önce elimde sonra yüzümde durdu.
Ben ise ne diyeceğimi bilmiyordum.
Sadece gitmesini istemiyordum.
Boğazım düğümlendi.
“Gitme…”
Sesim o kadar küçük çıkmıştı ki ben bile zor duydum. Karan’ın yüzündeki ifade bir anda değişti. Yüzü iyice yumuşadı.
Birkaç saniye hiçbir şey söylemeden bana baktı. Sonra yavaşça tekrar yatağın kenarına oturdu.
“Tamam.” dedi sessizce. “Gitmiyorum.”
Nefesim istemsizce rahatladı.
Karan bunu fark etmiş olacak ki gözleri yüzümde biraz daha uzun kaldı.
“Sankinleş güzelim.” dedi kısık sesle. “Buradayım tamam mı yanındayım ben yanlız değilsin.”
Kalbim yeniden sıkıştı. Çünkü en çok da bu sözleri duyunca kırılıyordum. Karan birkaç saniye daha bana baktıktan sonra yavaşça yatağın başlığına yaslandı.
Sanki bana alan bırakmaya çalışıyordu. Raratsız olmamı istemiyor gibiydi.
Ama bir gerçek vardı ben şuan aramızdaki o mesafeyi istemiyordum. Tereddüt ederek biraz karana doğru yaklaştım. Karan hareketimi fark edince gözlerini bana çevirdi. Bir şey demedi. Sadece bekledi.
Ben ise yavaşça başımı göğsüne yasladım.
Bedeni bir an gerildi. Sonra hemen gevşedi. Karan iri kollarından biri ile belimi kavradığında değeriyle yüzümü okşuyordu.
Beni ürkütmemeye çalışıyordu yavaş davranıyordu. Gözlerimi kapattım.
Uzun zamandır ilk kez kendimi güvende hissediyordum.
Karan başını hafifçe saçlarıma yasladı. Derin bir nefes çekti.
“Nihayet sakinleştin biraz.” dedi fısıltıyla.
Ve garip şekilde kokusu çok sakinleştiriciydi.
Karan eliyle saçlarımı yavaşça okşadı.
“Uyu biraz Forest.” dedi kısık sesle. “Dinlen.”
Bandajlı elim istemsizce gömleğine tutundu. Karan bunu fark edince dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
Sonra beni biraz daha kendine çekip çenesini başımın üstüne yasladı.
Uzun zaman sonra ilk kez beynimdeki sesler sunmuştu sakinleşmişti dinmişti. Ve bunu onun kokusu yapmıştı. Karanın kokusu yapmıştı.
...
Miran Yalçın ağzından
Yine odadaydım. Duvarlar artık üstüme üstüme gelmeye başlamıştı. Ben bu kadar evde durmaya alışkın bir insan değildim.
Ben aksiyon insayınıydım. Tehlikeli severdim.
Taylan beni kendi malikanesinde tutuyordu hemde bir odada. Hayır yani geçen yaptığı gibi zindana kapatsa neyse ama resmen beni bu odada tutup her ihtiyacımı karşılıyordu. Yani madem kaçırdın ne istiyorsan yapta bırak ne bekletiyorsun insanı.
Şahsi anlamda da Taylana herhangibi bir sorun çıkarmamıştım. Yani şimdilik. Kaçma gibi bir girişimde bulunmadım. Daha doğrusu bulunamadım zaten bulunamazdım dört bir yanı çevrili bir malikanedeydim hemde en üst katta.
Kaçmak için bir girişimde bulunmak için teknolojik her hangi birncihazında yoktu. Telefonumu almıştı.
Ve beni düşündüren bir şey vardı. Dün beni o bara sevgilisi olarak götürmüştü. Aynı karanın Adem'i götürdüğü gibi. Peki o beni neden götürmüştü. Tamam karanın yanında adem lara olarak çakışıyordu ama ben burda yaylanın yanında tutasağım bu çok şaçmaydı.
Kilitli olan büyük camın önündeki gri pufa oturmuş bacaklarımı kendime çekmiş dışarıyı izliyordum.
Evet evet camlarda kilitliydi.
Kapının dışında sert ayak sesleri kulağıma ulaştığında gözlerimi devirdim.
Sonunda.
Çünkü saatlerdir bu odada tek başıma oturmaktan delirmenin eşiğine gelmiştim. Taylan’ın beni kaçırıp hiçbir şey yapmadan sadece burada tutması sinir bozucuydu gerçekten.
Kapının kilidi açıldığında vaşımı çevirmedim hatta hareket bile etmedim.
“Sonunda.” dedim alaycı bir sesle. “Yokluğun beni mahvetti gerçekten.”
Kapı kapandı. Sessizlik oldu konuşmadı. Ama o sessizlikte bile onun bakışlarını hissedebiliyordum.
Camdan dışarı bakmaya devam ettim.
“Biraz daha bakarsan cam delinip çıkış yolu açılacak sanırım."
Sesini duyduğum an gözlerimi tekrardan devirdim.
“Deniyorum ama malumunuz.”
Adımlarını duydum. Ağır ve sakindi. Hiç acele etmiyordu. Sonra tam yanımda durdu.
“Bugün sakinsin bakıyorum.”
Başımı ona çevirdim.
Siyah gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıyrılmıştı. Yüzü her zamanki gibi sertti ama gözlerinin altında hafif bir yorgunluk vardı.
Kaşımı kaldırdım.
“Hayal kırıklığına uğrattıysam özür dilerim. İstersen biraz bağırabilir ve bir şeyleri kırabilirim.”
Taylan’ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Ama bu daha çok sabır isteyen bir gülümsemeydi.
“Kırmayı seviyorsun bakıyorumda.”
Kaşımı kaldırdım.
“Sen insan kaçırmayı seviyorsun. Hepimizin hobileri var sonuçta.”
Bakışları yüzümde gezindi. Sessiz kaldı birkaç saniye.
Sinir bozucu olan da buydu zaten. Taylan bazen tek kelime etmeden insanı baskı altına alabiliyordu.
"Yemek yemedin mi sen." Diye sordu.
Yememiştim.
Aslında bunu bildiğine emindim. Yemememin sebebi de iştahımın olmamasıydı. Yiyesim gelmiyordu zaten. Normalde de çok yemek yiyen biri değildim ve açıkçası yaşıma göre zayıf sayılırdım. Ama bunu ona söylemeye niyetim yoktu.
Omuz silktim.
“Ölmedim henüz merak etme.”
Taylan’ın kaşları hafifçe çatıldı.
“Bu soruma cevap değil farkındaysan.”
“Belki cevap vermek istemiyorumdur.”
Bakışları üzerimde kaldı. Uzun uzun. Sanki yalan söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyordu.
Sonra ağır bir nefes verdi.
“Kaç öğündür bir şey yemedin sen ?”
Gözlerimi devirdim.
“Kaçırdığın bir insana bu kadar yufka yürekli olman ve onun yemeğine kadar ilgilenmen garip?”
“Miran.”
Ses tonu bir anda sertleşmişti.
İşte o ses tonu insanın reflekslerini istemsizce toparlıyordu.
Dudaklarımı büzdüm.
“Sabah biraz yemiştim.”
Taylan birkaç saniye boyunca yüzümü inceledi. Gözleri istemsizce üzerimde gezindi. Sonra kollarını göğsünde birleştirip başını hafifçe yana eğdi.
“Zaten yemediğin belli oluyor.”
Kaşlarımı çattım.
“Ne demek o şimdi?”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Bir rüzgâr esse uçacak gibisin Miran.”
Gözlerimi devirdim.
“Abartma istersen.”
“Abartmıyorum.” dedi sakin bir sesle. “Kolunu tutuyorum avucumun içinde kayboluyor resmen.”
Ağzım açık ona baktım.
“Şu an benim kilomla mı uğraşıyorsun gerçekten?”
Taylan omzunu hafifçe silkerek benim oturduğum pufun yanına eğildi.
“Kaç kilosun sen?”
Gözlerimi devirdim.
“Söylemek zorunda mıyım?"
“Evet.”
“Niye?”
“Çünkü merak ettim.”
Derin bir nefes verdim.
“Elli sekiz.”
Taylan birkaç saniye sustu. Sonra kaşlarından biri havaya kalktı.
“Elli sekiz mi?”
“Evet?”
Bakışları üzerimde dolaştı.
“Boyuna göre yine az.”
Kaşlarımı çatıp kollarımı göğsümde birleştirdim.
“Madem bu kadar konuşuyorsun benim kilomu sorguluyorsun. Sen kaç kilosun?”
Taylan hiç düşünmeden cevap verdi.
“Doksan doksan yedi.”
Gözlerim hafifçe açıldı.
“NE?”
Taylan omzunu silkti.
“Kas kütlesi diye bir şey var.”
Başımı iki yana sallayıp onu baştan aşağı süzdüm. Şok olmuş şekilde ona baktım bir an.
“Senin yanında herkes az kalır zaten!” dedim sinirle sonra. “Adam neredeyse yüz kilo olmuş bana laf atıyor bide.”
Taylan hafifçe güldü bu sefer.
“Yüz değil. Doksan yedi."
“Çok fark var gerçekten.”
Bana doğru yaklaştı.
“Sen kaç boyundasın?”
“Bir yetmiş.”
Başını hafifçe eğdi.
“Benim omzuma bile gelmiyorsun farkındasın dimi.”
Gözlerimi kıstım.
“Şu an benimle dalga mı geçiyorsun?”
“Hayır.” dedi sakin şekilde. “Sadece fazla küçüksün.”
