Maskenin Düşüşü

Vaveyla Yazarı: ⋆。°✩ 𝑽𝒆𝒍𝒂𝒓𝒊𝒔

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: Maskenin Düşüşü
  1. 1 Kırmızı ve siyah860 kelime
  2. 2 Gölgelerin Efendisi2.304 kelime
  3. 3 Gölgenin İçine Adım798 kelime
  4. 4 Bir Adım Fazla Yakın1.563 kelime
  5. 5 Sızdırılan Rota1.104 kelime
  6. 6 Gölgenin İçindeki Işık1.495 kelime
  7. 7 İlk Kırılma742 kelime
  8. 8 Tuzak İçinde Tuzak2.143 kelime
  9. 9 Gölgenin İçindeki Tuzak2.689 kelime
  10. 10 Geri Alacağım2.004 kelime
  11. 11 Seçilen Kadın2.682 kelime
  12. 12 Forest2.295 kelime
  13. 13 Kırmızı ve Yeşil3.038 kelime
  14. 14 Gölgenin Renkleri2.101 kelime
  15. 15 Gölgelerin Masası2.090 kelime
  16. 16 Gölgem6.033 kelime
  17. 17 Geçmişin Gölgesi2.007 kelime
  18. 18 Aynı Cehennemin Çocukları2.201 kelime
  19. 19 Kafesin İçindeki Fırtına2.402 kelime
  20. 20 Kırık Eller, Karışık Kalpler2.842 kelime
  21. 21 Aynı Cehennemin Çoçukları2.024 kelime
  22. 22 Kapalı Kapılar Ardında2.869 kelime
  23. 23 Sesizlikten Öpüşe2.127 kelime
  24. 24 Kıskançlığın Gölgesi2.122 kelime
  25. 25 Uzatılan El2.017 kelime
  26. 26 Griye Düşen Siyah ve Beyaz2.144 kelime
  27. 27 Gölge ve Alev2.787 kelime
  28. 28 Gölgenin İçine Mahkum2.083 kelime
  29. 29 Maskenin Düşüşü2.624 kelime · Okuduğun bölüm
  30. 30 Gölgede Kırılan Nefes3.218 kelime
  31. 31 Gölgenin Bedeli2.393 kelime
  32. 32 O Gün Her Şey Susturuldu2.106 kelime
  33. 33 Karanlığın Ardından2.391 kelime
  34. 34 Yeniden Başlayan Hayat2.935 kelime
  35. 35 Beklenmedik Bir Yüz2.265 kelime
  36. 36 Gölgeme Sığındım1.893 kelime
  37. 37 Fırtına Öncesi Sessizlik3.081 kelime
  38. 38 Kırılan Duvarlar2.926 kelime
  39. 39 Gözlerdeki İhanet3.453 kelime
  40. 40 Kırık Bir Vasiyet2.531 kelime
  41. 41 Tahtın Yeni Sahibi2.993 kelime
  42. 42 Kaçınılmaz Karşılaşma2.853 kelime
  43. 43 Nefret Etmem Gereken Adam3.694 kelime
  44. 44 Ya Gerçekse2.655 kelime
  45. 45 Beklenmedik Yolcu3.307 kelime
  46. 46 Tuzak1.427 kelime
  47. 47 Kaçış Yok2.511 kelime
  48. 48 Aklım ve Kalbim1.348 kelime
  49. 49 Artık Aden Turan4.642 kelime

29.bölüm

Bir zamanlar ölmesini istediğim adam için, şimdi kendi hayatımı bile gözümü kırpmadan feda edebilirdim. Hayat bazen insanı en büyük nefretiyle sınardı; benim sınavım da Karan'dı. Onu yok etmek için çıktığım yolda, fark etmeden ona ait bir yere dönüşmüştüm. Belki de en acı olan buydu; kalbim, düşmanım olması gereken adamı çoktan kendine yuva seçmişti.

Karan'ın zoruyla girdiğimiz duşta yarım saate anca çıkabilmiştik. Karan'a kalsa hiç çıkmayacaktı ama akşam, Karan'ın ve Taylan'ın Moskova'ya gelme sebeplerinden biri olan bir balo varmış. O yüzden kendini zorlaya zorlaya beni bırakmıştı.

Karan duşunu aldıktan sonra banyodan çıkmıştı. Ben de saçlarımı güzelce yıkamıştım.

Ben banyodan üstümde bornozla, elimdeki havluyla saçlarımın nemini alarak çıkarken, Karan bavulunu açıp takım elbisesini giymişti bile.

Onu gördüğümde bir anlığına yutkunmadan edememiştim. Çok yakışıklı olmuştu, her zamanki gibi.

Kara gözleri yavaşça bana döndüğünde beni gözleriyle süzüp bana doğru yaklaşınca, gözlerimdeki ona karşı duyduğum tutkuyu yok etmeye çalıştım.

Benim tam karşımda durduğunda, uzun boyundan dolayı kafamı hafifçe kaldırdım. Elimdeki havluyu yatağa fırlattıktan sonra ellerimle ceketini düzelttim. Ellerimi kışkırtıcı derecede yavaş bir şekilde göğsünde gezdirdiğimde kaslarının gerildiğini hissedince hafifçe gülümsedim.

"Fazlasıyla yakışıklı olmuşsun," dedim.

Kendi dudağımı dişlediğimde inadına yapıyordum.

Çünkü zaten banyoda yaşananların etkisinden çıkamamışken ve enerjisi tam tükenmediği için şu an beni fazlasıyla arzuluyordu. Ama bir şey yapamazdı; çünkü yetişmemiz gereken bir davet vardı ve ben de bu fırsatı kaçırmazdım.

"Yapma," dedi hırlar gibi. "Bu odadan çıkmamız gereken bir konu var ve bunu yapmaya devam edersen ne ben bu odadan çıkarım ne de seni bu odadan çıkarırım."

Alayla gülümsedim.

"Doyumsuzsun," dedim. "Yetmedi mi sana? İstediğini veremedim mi?"

"Yok," dedi sinsizce gülümseyip. "Sen fazlasıyla veriyorsun ama istediğimde bana yetmiyor maalesef."

Yüzüme doğru eğildiğinde yanağıma küçük bir buse kondurdu. Dudaklarını boynuma doğru sürtmeye başladı.

"Sana doyamıyorum," dedi kısık ve bir o kadar da etkileyici sesiyle.

Tam belimden kavramak için diğer elini harekete geçirmişti ki kendimi ondan hemen uzaklaştırdım.

"Yetişmemiz gereken bir balo var, hatırlatmak isterim," dedim gülümseyerek. "Ve benim hazırlanmam gerek."

Karan sinirle,

"Sikiyim baloyu," dedi, derin bir nefes alarak. "Burada biraz yoğun olacağım ama seninle İstanbul'a geri döndüğümüzde görüşeceğiz. Bir saniye seni koynumdan çıkarırsam namerdim."

Kahkaha atmamak için damağımı ısırdım.

"Bakarız," dediğimde yatağın üstündeki bavulu açtım.

İçinden kırmızı elbiseyi alıp yatağın üstüne koydum.

Zaten iki tane elbise getirmiştim; onların ikisi de kırmızıydı. İkisi de sade ve şık elbiselerdi.

Karan derin bir nefes alıp,

“Ben çıkıyorum. Otelin lobisinde seni ve o Miran'ı Taylanla bekleyeceğiz.” dedi.

Ben ona bakıp kafamı, yüzündeki içten tebessüme karşılık verir gibi salladığımda bana doğru hızlıca geldi. İri elini yanağıma koyup alnıma kısa bir öpücük bıraktı.

Dudakları bir an daha alnımda kaldığında, gözlerimi istemsizce kapattım.

Biraz durduktan sonra yanağımı okşayıp dudaklarını anlımdan ayırdı.

Geç kalma,” dedi kısa bir şekilde.

Ardından arkasını dönüp kapıya yöneldi. Kapı kapanınca odanın içindeki sessizlik yeniden üzerime çöktü.

Birkaç saniye boyunca olduğum yerde kaldım. Derin bir nefes alıp yatağın üzerindeki kırmızı elbiseye baktım.

Bu gece sıradan bir gece olmayacaktı.

Bunu içimde büyüyen huzursuzluktan anlayabiliyordum. Bir şey olacaktı.

...

Aynanın karşısına geçip kendime baktığımda kendimle büyülendim. Bu kadar güzel olamazsın Aden.

Aslında niye olmayayım ki? Ben her zaman harikaydım.

Uzun, dalgalı siyah saçlarım omuzlarından aşağı zarifçe dökülüyordu. Üzerinde, vücudumu kusursuz bir şekilde saran, balık kuyruğu kesimli, derin V yakalı ve ince askılı bordo kadife bir gece elbisesi vardı. Boynumda inci kolye görünümüne zarif bir dokunuş katarken, elimde elbisesiyle uyumlu küçük kırmızı bir çanta almıştım. Ayaklarımda ince topuklu siyah stilettolar bulunuyordu. Makyajımda çise gözlerini belirginleştiren hafiçok abartmak istemediğim için dumanlı bir göz makyajı, ince çekilmiş eyeliner ve bordo tonlarında bir ruj tercih etmiştim.

Tüm görünümüme, sade ama etkileyici bir şıklık yaratıyordum resmen.

Kendimi onatladıktan sonra yatağın üstüne attığım telefonumu alıp çantamın içine yerleştirdiğimde artık hazırdım tamami ile.

Kapıya doğru ilerleyip koridora ilk adımımı attığımda sitilettomun yok sesi otelin geniş koridorunda yankılandığında sağ tarafımdan benden sonra bir tane daha topuklu sesi duyduğumda başımı o tarafa çevirdiğimde miranın herzamanki güzelliği ile karşılaştım.

Miran zarif gri bir elbise giymişti. Elbisenin, omuzlarını açıkta bırakan bir tasarıma sahipti ve üst kısmında dantel detayları bulunuyordu. Uzun kollu olan elbisenin etek kısmı asimetrik kesimi ve şeffaf dantel detayları çok güzel duruyordu. Miran, zarif bir kolye ve bileklik takmış elbiseyi bütümleştirmişti. Görünümünü tamamlayan bir diğer şey olan ince topuklu gümüş tonlarında zarif bir ayakkabıydı, elbisesiyle uyumlu küçük şık bir çanta ve doğal tonlarda yapılmış soft bir makyajı vardı yüzünde. Koyu kumral şaçlarıda omuzlarımdan akıp gidiyordu.

Harikaydı, Miran’ı her zaman çok beğenmiştim fakat Miran kendini fazla beğenmiyor olsa da, Miran harika bir güzellikte bir kadındı. Her şeyi geçtim zaten o kehribar gözlerine bakan biri yerle bir olup çıkardı. Miran sadece kendinin farkında değildi.

“Sen,” dedim, onu gösterdim, “her zaman ki gibi tek bir kelime ile harikasın.”

Miran bana doğru tebessüm ederek yürüyüp koluma girdi ve beni yürütmeye başlayınca aynı ritmi tutturunca sitilettolarımızın çok sesi ritmik bir hâl almıştı.

Asansöre doğru yürümeye başlayınca:

“Asıl harika olan sensin,” dediğimde bana bakıyordu. “Karan’ın sana neden aşık olduğu fazlasıyla belli oluyor.”

“Sende öyle,” dediğimde Miran tek kaşını kaldırdı.

“Ne?” dedi.

“Taylan diyorum, o da sana tutulmakta haklı diyorum.”

Miran homurdanır gibi yaptı. Asansörün önüne gelmiştik ve Miran bir düğmeye bastı.

“Gereksiz konuşmayı çok mu seviyorsun sen, Aden?”

“Gereksiz mi?” dedim, gözlerimi kısıp.

“Evet, olmayacak ve olamayacak bir şeyi konuşmaya gerek yok,” dediğiyle sesi bile gergin çıkmıştı.

Kaşlarımı hafifçe kaldırdım.

“Olmayacak ve olamayacak mı?” dedim yavaşça. “Bunu sana kim söyledi?”

Miran başını yana eğdi. Asansör kapıları açılırken kolumdan çekiştirdi ve birlikte içeri girdik.

“Ben söylüyorum,” dedi net bir sesle. “Bazı şeyler baştan bellidir Aden.”

Asansör aşağı doğru inerken sessizlik kısa sürdü.

Gözlerimi ona çevirdim.

“Sen de çok iddialısın,” dedim.

Miran bakışlarını tavana çevirdi.

“Ben gerçekçiyim.”

“Bir ara ben de gerçekçiydim, farkındaysan,” dedim. “Ben de Karan için aynı düşüncelere sahiptim ama bak şimdi neredeyiz.”

“Siz farklısınız, biz farklıyız Aden,” dedi Miran sakince.

“Sana bir şey diyeyim, aklının bir köşesine yaz Miran,” dedim kendimden emin bir şekilde. “Taylan’la az karşı karşıya gelmedim, az dövüşmedik. Ben onun karşısında Lâl olarak durduğum anlarda gözlerimdeki nefreti, kini görüyordum. Sen de Taylan’ı alıp onun o nefretle bakan gözleriyle zamanında çok karşılaştın.”

Asansör zemin kata gelince "ding" diye bir sesle kapılar açıldı. Bu sefer ben onu kolundan çekiştirip asansörden çıkardım.

“Ve sen onun sana nasıl baktığını anlarsın hiç değilse. Nefretle bakmadığını anlarsın, Miran,” dedim. Öyleydi; Taylan, Miran’a normal bakmıyordu. “Dikkatli bak Taylan’ın gözlerine, tamam mı?”

Dediklerimden sonra Miran’ın benimle yürürken gözlerini üzerime diktiğine emindim. Kafasının içinde dolaşan sorular neredeyse yüzüne yansıyordu.

Ben Miran’dan gözlerimi çekip önüme döndüğümde Taylan ve Karan’ı lobideki koltuklarda otururken gördüm.

Karan’ı gördüğümde adımlarım istemsizce yavaşladı. Miran’a baktığımda onun da Taylan’a baktığını gördüm.

Karan ve Taylan aynı anda başlarını bize doğru çevirdiklerinde, Karan beni görür görmez ayağa kalkmıştı. Taylan da Karan’dan birkaç saniye sonra yavaşça ayağa kalktı ve Miran’a büyülenmiş gibi bakmaya başladı.

Ben ise onlara fazla odaklanmadan kafamı çevirip onun o yakışıklı yüzüne baktım. Karan’ın yüzünde bir gülümseme yoktu ama gözlerindeki hayranlığı fark etmemek elde değildi.

Karan hiçbir şey söylemeden yanıma hızlı adımlarla gelip belimden kavrayarak beni kendine çekti. Bana doğru eğilip, elbiseden dolayı açıkta kalan omzumu öptü ve kokumu içine çektikten sonra kara gözlerini yeşillerime kilitledi.

“Değmiş,” dedi sonunda.

Kaşlarımı kaldırdım.

“Neye değdi?”

Karan dudaklarının kenarını hafifçe kıvırdı.

“Geç kalmana değecek kadar güzel olmuşsun.”

Karan'ın sözleriyle istemsizce gülümsedim.

"Abartıyorsun."

"Hayır," dedi hiç düşünmeden. "Bu konuda oldukça ciddiyim."

Gözlerimi kaçırıp başımı yana çevirdim. Onun bana böyle bakmasına hâlâ alışamamıştım. Bir zamanlar adını duyduğumda bile öfkelendiğim adam, şimdi tek bir bakışıyla kalbimin ritmini değiştirebiliyordu.

Karan belimdeki elini çekmedi.

"Gitsek iyi olacak," dedi sonunda.

Başımı salladım.

O an Karan’ın etkisinden çıkmamı sağlayacak Taylan’ın kalın sesi kulaklarıma dolduğunda, Taylan’a ve Karan’a aynı anda kafamızı çevirdiğimizde Miran’ı belinden kavramış, yanında duran bir Taylan görmeyi beklemiyordum.

Sesi alayla karışık ama rahatsız edici derecede sakindi.

“Geç kaldık, sizin şu hazırlanma merasiminiz yüzünden zaten. Hızlı olalım bence,” dedi. Karan’a ve bana bakıp, “Siz de birbirinize karşı romantik sözlerinizi bitirdiyseniz gidelim.”

Sonra Karan derim bir nefes alıp konuştu.

“Romantik sözler mi?” dedi, sesi sakindi ama bu anı bozduğu içinde sınırlıydı bir yandan.

Taylan hiç çekinmeden omuz silkti.

“Evet. 'Değmiş', ‘geç kalmana değdi’ falan… ben midemle savaş veriyorum şu an.”

Ben kahkahamı içimde tutmaya çalışıyordum. Taylan gibi bir adamın bu kadar komik olması garipti.

Miran Taylan’a bakıp gözlerini kıstı.

“Sen hep böyle misin?” dedi.

Taylan hiç düşünmeden cevap verdi:

“Maalesef evet güzelim sorunmu var.”

Elimi ağzıma götürmeye çalıştım ama işe yaramadı, kendimi tutamayıp bu sefer güldüm.

“Sen… sen cidden insan mısın?” dedim nefes nefese.

Karan bile dudaklarının kenarını bastırarak bana baktı. Taylan ise omuzlarını daha da dikleştirip sanki büyük bir şey başarmış gibi başını salladı.

“Benimle yaşamak zor, biliyorum,” dedi Taylan ciddi bir ifadeyle. “Ama alışıyorsunuz.”

Miran gözlerini kapattı.

“Kim alışıyor?” dedi. “Ben alışmıyorum.”

Taylan hemen Miran’a döndü.

“Sen daha başlamadın bile, güzelim. Acele etme.” dedikten sonra Karan’a baktı, sonra bana: “Yenge, o yanındaki piç bana alıştıysa, benim sevgilim de bana alışır değil mi?” diye sordu.

Bilerek “sevgilim” dediği yeri Miran’a inat olsun diye bastıra bastıra söylemişti.

Miran’ın başı yavaşça Taylan’a döndü. Bakışları öyle sakindi ki, insanın içini ürpertecek türdendi.

“Sevgilim?” dedi Miran, tek kelimeyi sanki tartarak.

Taylan hiç geri adım atmadı. Aksine bir adım öne eğilip, sanki en normal şeymiş gibi başını salladı.

“Evet,” dedi. “Sevgilim. Problem mi var?”

Miran dönük gözlerini Karan’la birlikte bize çevirip,

“Gitsek mi artık?” dedi gergin bir sesle.

Ben kahkahayı tekrar bastırmaya çalışırken Karan boğazını temizledi.

“Bence de gidelim,” dedi ciddi görünmeye çalışarak. Ama yüzündeki bastırılmış gülümsemeyi görmek zor değildi.

Taylan hemen kaşlarını kaldırdı.

“Bakın, konu değiştiriliyor.”

“Kim değiştiriyor?” dedi Miran.

“Sen.”

“Hayır.”

“Evet.”

“Hayır.”

“Evet.”

“On iki yaşında mısın sen?”

“Hayır ama seninle tartışırken seviyeyi düşürmek zorunda kalıyorum malesef.”

Karan başını eğip gözlerini kapattı.

“Allah sabır versin,” diye mırıldandı.

“Bana mı?” diye sordu Taylan.

“Hayır,” dedi Karan. “yengeye”

“Harikasınız,” dedi kuru bir sesle. “Gerçekten harikasınız.” dedi

Miran, Taylan’ın yanından ayrılıp yanıma geldiği gibi beni Karan’ın yanından çekip aldı. Ardından hızlı adımlarla yürümeye başladı.

Utandığı o kadar belliydi ki bunu fark etmemek mümkün değildi.

Miran utanınca kızaran ya da sessizleşen insanlardan değildi. Miran utanınca sinirlenirdi.

Şu an da tam olarak sinirlenmişti. Omuzları gergin, adımları normalden daha sertti.

Ben ise dudaklarımı birbirine bastırıp gülmemeye çalışıyordum.

Çünkü Taylan’ın biraz önce söylediklerinden sonra Miran’ın bu hâle geleceğini tahmin etmek hiç de zor değildi.

...

Baloya geleli yarım saat olmuştu ve bizim yanımızdan Karan ile Taylan ayrılalı on beş dakika falan olmuştu.

Kendileri bazı kişilerle toplantı yapacaklarını açıklayıp yanımızdan ayrılmışlardı.

Ve şu an, Tuncer Arıkıran ve Celal Demirova'nın bakışlarının üzerimizde olduğunun Miran da ben de farkındaydık. Bu yüzden ikimiz de gidip kafalarını kırmamak için zor duruyorduk.

“Miran,” dedim sinirle, “şimdi gidip masaların üstündeki bir bıçağı alıp ikisinin kafasını deşsem ve daha sonra da bize bakmak için çevirdikleri o kellelerini koparıp herhangi bir masanın üstüne koyup sergilesem ne yaparsın? Veya ne olabilir sence?”

Miran yan gözle bana baktı.

“Muhtemelen burdan canlı çıkamazsın,” dedi son derece sakin bir sesle.

Burnumdan sert bir nefes verdim.

“Bak, mantıklı cevap verme. Sinirliyim.”

“Fark ettim.”

Kollarımı göğsümün altında birleştirip tekrar salonun diğer ucuna baktım. Tuncer ve Celal hâlâ ara ara gözlerini bize çeviriyorlardı.

“Gerçekten sinir bozucular.”

“Katılıyorum,” dedi Miran. “Ama gidip olay çıkarmak onların istediği şey olur.”

Tuncer denen o şerefsiz, Selin’i boktan bir anlaşma yüzünden isteyen bir adamdı. Yanındaki Celal şerefsizi de Selin’in babasıydı ve bu anlaşmayı onunla yapmıştı.

Kim bilir ben o gün bardayken Karan’ı ikna edip Selin’i malikaneye aldırtmasaydım, belki de kızı şu an o Tuncer denen pis herifle evlendirmiş olacaklardı.

Bunu düşündükçe bile sinirlerim bozuluyordu.

Şimdi bizimle ne dertleri vardı bilmiyordum ama bir dertleri olduğu açıktı.

Çünkü ikisi de dakikalardır bulundukları masadan gözlerini ayırmadan bizi izliyordu.

"Ben gidiyorum," dedim.

"Nereye?" dedi Miran.

"Lavaboya. Ruhumu tazeleyeceğim. Hem şunların pis bakışları altında daha fazla kalmak istemiyorum." dedim.

Sonra Miran'a bakıp,

"Geliyor musun?" diye sordum.

Miran birkaç saniye boyunca Tuncer ve Celal'e baktı. Sonra gözlerini devirip derin bir nefes verdi.

“Geliyorum,” dedi sonunda. “Yoksa gidip gerçekten birini bıçaklamandan korkuyorum.”

İkimiz de aynı hızda ilerlerken balo salonunun koridoruna çıkmıştık. Hızla lavaboya gidiyorduk. Lavabo bir üst katta olduğu için merdivenlerden çıkacaktık ki arkamızdan kalın ve tanıdık bir ses geldi. Söylediği şeyle olduğum yerde donup kaldım.

"Aden Lâl Karahan."

Tuncer'in sesi kulaklarıma dolduğunda bedenim gerildi. Başımı Miran'a çevirdiğimde onunla göz göze geldik.

Şu an burada benim gerçek kimliğimi sadece o biliyordu ve belli ki artık bunu bilen iki kişi daha vardı.

Miran'a bakmayı bırakıp arkama bir hışımla döndüğümde, Tuncer'in ve Celal'in dudaklarındaki pişkin sırıtışla bize doğru geldiklerini görünce istemsizce yumruklarımı sıktım.

Miran'ın zaten Lâl Örgütü'nden olduğunu çoğu kişi biliyordu ama beni, Miran'dan başka burada bulunan hiç kimse tanımazdı.

Kim olduğumu veya kimlerden olduğumu bilmezlerdi.

Peki bu piçler nereden öğrenmişti?

Tuncer birkaç adım daha yaklaşırken yüzündeki sırıtış genişledi.

“Ne oldu?” dedi alayla. “Yoksa şaşırdın mı?”

Çenem öyle sert kilitlenmişti ki dişlerimin birbirine sürtündüğünü hissediyordum.

“Nerden öğrendin lan sen."

Sesim tehlikeli derecede sakindi.

“Demek gerçekten sensin,” dedi Tuncer. Bir adım daha atıp tam karşımda durduğunda, Celal bir adım geride kaldı.

“Karan’ın yaptığı her şeyi mahveden, onu bitirmeye çalışan, her şeyi altüst etmeye çalışan örgütün lideri sensin demek, Aden Lâl Karahan.”

Tuncer beni baştan aşağı süzüp alaycı bir şekilde sırıttı.

“Aa, pardon,” dedi sahte bir pişmanlıkla. “Yanlış söyledim ismini. Lara Defne Erdem’di, değil mi? Sahte kimliğindeki isim.”

Çenemi sıktım. Bakışlarım bir an bile Tuncer’in yüzünden ayrılmazken, içimde yükselen öfke dalgasını bastırmaya çalışıyordum.

Miran yanımda sessizce durmuştu ama onun da en az benim kadar gerildiğini hissedebiliyordum.

Sinirden elim ayağım titreme nin eşiğindeyken, merdivenlerin yanımdaki oda dikkatimi çekti. Sana bakıp, 'Şu Celal'le biraz ilgilenebilir misin Miran?' dedim.

‎"Seve seve hem de." Miran'dan onayı aldığım an, Tuncer'in karnına dizimi geçirmem bir olmuştu. Acıdan bağıracakken, dirseğimle çenesine nasıl vurduysam ağzından kan akmaya başlayınca çığlığı içine kaçtı.

‎Celal tam hamle yapmak için harekete geçecekti ki, Miran sakince, kendini hiç zorlamadan Celal'in ceketinin yakasından tuttuğu gibi belindeki silahı alıp Celal'e doğrulttu.

‎"Sesini çıkarmanı tavsiye etmem, yoksa o beynin dağılır Celalcik." Önünü gösterdi Miran, "Geç merdivenlerin arkasına bakalım sen."

‎Ben ise Tuncer'in belindeki silahı alıp Tuncer'e doğrulttum.

‎"Yürü şimdi, sikmiyim senin belanı."

‎Tuncer yürümeye başlayınca ben onun arkasından başına silah doğrultuyordum, tek hamlesiyle beynini dağıtırdım bu orospu çocuğunun.

Odanın içine girdiğimizde Tuncer’in omuzları hafifçe titrerken, alaycı ifadesi bir anlığına silinmişti.

Ama gözlerindeki o kendinden emin kibir hâlâ yerindeydi.

“Bak bak,” dedi iğneleyicibir sesle. “Demek Aden Lâl Karahan gerçekten böyle bir şeymiş.”

Silahı biraz daha yukarı kaldırdım.

Tuncer’in gözleri namludan bana kaydı. Ama beklediğim gibi geri çekilmedi. Hatta dudaklarının kenarında o iğrenç, kendinden emin gülümseme daha da belirginleşti.

“Gerçekten mi?” dedi sakin bir sesle. “Beni burada vuracağını mı sanıyorsun, Aden Lâl Karahan?”

Alayla güldüm ama içimdeki savaşı gizlemekte zorlanıyordum.

"Beni bugüne kadar gerçek kimliğime çok gördün, Tuncer," dedim. "Farkındaysan şu an senin karşında Lara Defne Erdem yok, Aden Lâl Karahan var. Lâl var ve yaparım, bilirsin."

“Yaparsın,” dedi sakince. “Biliyorum.”

Bu kadar rahat konuşması sinirlerimi daha da gerdi.

"Sana bir kez soracağım ve soruma cevap vereceksin, Tuncer," dedim sinirle. "Kimden öğrendin kimliğimi?"

"Lideri olduğun Lâl örgütünün nerede olduğundan haberin var mı, Lâl?"

dedi sinir bozucu bir ifadeyle.

"Ne diyorsun lan sen? Açık konuş, zırvalamayı kes." Ne demek istiyordu bu adam?

"Lâl örgütün diyorum. O çok güvendiğin örgütünün üyeleri burada," dedi. Ardından ekledi: "Dün de beni bir kadın aradı ve bana senin gerçek kimliğini açıkladı, neden burada olduğunu söyledi."

Bedenim kasıldı. Yalan söylüyordu. Böyle bir şey olamazdı; onlar burada olamazdı. Neden görmemiştim? Buradaysalar bile Miran’a ya da bana neden haber vermemişlerdi? Kimliğimi neden açığa çıkarmışlardı?

“Yalan söyleme, Tuncer,” dedim dişlerimin arasından. Olmazdı, hiçbiri böyle bir şey yapmazdı.

“Yalan değil,” dedi Tuncer. “İnan, inanma; yalan değil.”

Silahın kabzasını kaldırıp burnuna sertçe vurduğumda burnundan kanlar akmaya başladı. Hiçbir şey söylemeden arkasına geçip bir hışımla boynuna vurduğumda Tuncer’i bayılttım.

Elimdeki silahı yere attım. Beynimde birçok soru vardı. Odanın kapısını açıp çıktım. Miran hâlâ merdivenin arkasında olacakken ortalarda yoktu.

"Miran," diye seslendim. "Etkisiz hâle getir Celal’i."

Dediğimden bir iki saniye sonra merdivenlerin arkasından bir inleme sesi geldi. Ardından Miran ortaya çıktı. Ben Miran’a dönük gözlerle bakıyordum.

"Aden," dedi kısık sesle. "İyi misin?"

"Lâl Örgütü, Miran. Onlar kimliğimi açığa vermişler ve şu an buradalarmış."

Şimdi bu bir ihanet miydi, yoksa en güvendiğim ellerin bile fark etmeden beni düşürdüğü bir tuzak mıydı.

Neydi bu?