Kırılan Duvarlar

Vaveyla Yazarı: ⋆。°✩ 𝑽𝒆𝒍𝒂𝒓𝒊𝒔

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: Kırılan Duvarlar
  1. 1 Kırmızı ve siyah860 kelime
  2. 2 Gölgelerin Efendisi2.304 kelime
  3. 3 Gölgenin İçine Adım798 kelime
  4. 4 Bir Adım Fazla Yakın1.563 kelime
  5. 5 Sızdırılan Rota1.104 kelime
  6. 6 Gölgenin İçindeki Işık1.495 kelime
  7. 7 İlk Kırılma742 kelime
  8. 8 Tuzak İçinde Tuzak2.143 kelime
  9. 9 Gölgenin İçindeki Tuzak2.689 kelime
  10. 10 Geri Alacağım2.004 kelime
  11. 11 Seçilen Kadın2.682 kelime
  12. 12 Forest2.295 kelime
  13. 13 Kırmızı ve Yeşil3.038 kelime
  14. 14 Gölgenin Renkleri2.101 kelime
  15. 15 Gölgelerin Masası2.090 kelime
  16. 16 Gölgem6.033 kelime
  17. 17 Geçmişin Gölgesi2.007 kelime
  18. 18 Aynı Cehennemin Çocukları2.201 kelime
  19. 19 Kafesin İçindeki Fırtına2.402 kelime
  20. 20 Kırık Eller, Karışık Kalpler2.842 kelime
  21. 21 Aynı Cehennemin Çoçukları2.024 kelime
  22. 22 Kapalı Kapılar Ardında2.869 kelime
  23. 23 Sesizlikten Öpüşe2.127 kelime
  24. 24 Kıskançlığın Gölgesi2.122 kelime
  25. 25 Uzatılan El2.017 kelime
  26. 26 Griye Düşen Siyah ve Beyaz2.144 kelime
  27. 27 Gölge ve Alev2.787 kelime
  28. 28 Gölgenin İçine Mahkum2.083 kelime
  29. 29 Maskenin Düşüşü2.624 kelime
  30. 30 Gölgede Kırılan Nefes3.218 kelime
  31. 31 Gölgenin Bedeli2.393 kelime
  32. 32 O Gün Her Şey Susturuldu2.106 kelime
  33. 33 Karanlığın Ardından2.391 kelime
  34. 34 Yeniden Başlayan Hayat2.935 kelime
  35. 35 Beklenmedik Bir Yüz2.265 kelime
  36. 36 Gölgeme Sığındım1.893 kelime
  37. 37 Fırtına Öncesi Sessizlik3.081 kelime
  38. 38 Kırılan Duvarlar2.926 kelime · Okuduğun bölüm
  39. 39 Gözlerdeki İhanet3.453 kelime
  40. 40 Kırık Bir Vasiyet2.531 kelime
  41. 41 Tahtın Yeni Sahibi2.993 kelime
  42. 42 Kaçınılmaz Karşılaşma2.853 kelime
  43. 43 Nefret Etmem Gereken Adam3.694 kelime
  44. 44 Ya Gerçekse2.655 kelime
  45. 45 Beklenmedik Yolcu3.307 kelime
  46. 46 Tuzak1.427 kelime
  47. 47 Kaçış Yok2.511 kelime
  48. 48 Aklım ve Kalbim1.348 kelime
  49. 49 Artık Aden Turan4.642 kelime

38.bölüm

Miran Kaya Yalçının Ağzından

Aden ve Karan gittikten sonra Taylan beni bir durum kararı yaptırdığı gizli odaya değil de ilk geldiğim gündeki odaya aldırmıştı. Ve yine kapımın önünü korumalarla kaynıyordu ve böyle hapis gibi bir hayat yaşamak artık baymıştı.

Evet, Taylan'a karşı nedenini bilemediğim bir şekilde eskisi gibi bir nefret beslemiyordum ama her türlü onunla aramızda bir mesafe vardı.

Taylan bana her baktığında Aden'in hastanede olduğu ilk günde bana "Sen Miran'sın, benim Miran'ımsın." dediği geliyordu. Bilmiyordum, belki de gerçek anlamda gerçekten beni kendine ait kılmak istiyordu. Bunu bilmiyordum.

Yatağın kenarında oturmuş düşüncelerimin içinde kaybolmuşken kapının dışından ayak sesleri duydum.

Kapının önünde duran korumalardan birinin sesi kulaklarıma geldi.

"Buyurun efendim."

dedi saygılı bir sesle.

Ardından kapının kilidinin açılma sesini duyunca oturduğum yatakta doğrulup hızlıca ayağa kalktım.

Kapı ağır ağır aralandığında içeri giren kişi Taylan olmuştu.

Her zamanki gibi siyah gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Yüzü ifadesizdi ama gözleri doğrudan beni bulmuştu.

Kapı arkasından yeniden kapandığında Taylan bana doğru ilerlemeye başlayınca yataktan uzaklaşıp odanın ortasında durdum.

Aramızda birkaç adımlık mesafe kalınca durdu.

Kollarımı göğsümde birleştirip ona sertçe baktım.

"Ne var?"

Taylan'ın yüzünde en ufak bir ifade değişmemişti.

"Sadece seni görmeye geldim."

İstemsizce alaycı bir şekilde güldüm.

"Beni görmeye mi?"

"Evet."

"Kapının önüne onlarca koruma dizip sonra da 'Seni görmeye geldim.' diyorsun."

Bakışları bir an bile üzerimden ayrılmadı.

"Güvenliğin için."

Arkamı dönüp sinirden odanın içinden geçmemek için kendimi zor tutuyordum. Utanmasıda yoktu.

"Sen ona kaçmaman için desene Taylan."

Arkamdan derin bir nefes alışını duydum.

"İstersen öyle de Miran ama bir konuda haklısın." dedi.

Tam döneceğim sırada bir kolunu belime doladı. Aynı anda iki bileğimi de profesyonel bir hareketle sırtımın arkasında tek eliyle sabitlediğinde onun göğsüne çivilenmiş durumdaydım.

"Kaçmaman için evet ve sen asla benden kaçamayacaksın. Seni artık kimseye vermem, cadı."

Sinirle dişlerimi sıktım.

"Çek ellerini üzerimden!"

"Bunu yapamam."

Bileklerimi kurtarmak için ağırlığımı aniden sağ tarafa verip dirseğimi göğsüne doğru çekmeye çalıştım.

Taylan hareketimi daha başlamadan fark etmiş gibiydi. Vücudunu hafifçe yana çevirerek dirseğimin boşa çıkmasını sağladı.

Hiç zorlanmadan bileklerimi tekrar sırtımda sabitlediğimde durdum.

"Taylan..." Dediğim an bileklerimi bırakmadan belindeki kolunu çekip eliyle yüzümü sertçe kendi yüzüne doğru çevirdi. Dudaklarımız fazla yakındı ve bu benim panik atağımı tetiklemeye yeterdi normalde ama hiç bir şey olmamıştı onun yüzü beni hipnotize etmiş gibiydi.

Taylan birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden yüzümü zihnine kazımak istemiş gibi baktı. Kara gözlerini bir saniye bile çekmeden yüzümü izlemişti.

"İyi yetişmişsin." dedi sonunda.

Kaşlarım çatıldı.

"Senin için bu kötü bir şey, değil mi?"

Taylan'ın bakışları yüzümde sabit kaldı.

"Hayır." dedi sakince.

Bu cevabı beklemiyordum.

"Değil mi?"

Başını hafifçe yana eğdi.

"Hayır, Miran. Güçlü olman kötü bir şey değil."

Gözlerimi kıstım.

"Öyleyse neden sürekli bunu sorguluyorsun ki?"

Taylan'ın yüzündeki ifade değişmemişti ama beni bırakıp hızlıca kolumdan tutup beni yatağa doğru sürüklemeye başlayınca istemsizce gerilmiştim.

Beni yatağa doğru yönlendirmesine izin vermek istemiyordum. Refleksle kolumu geri çekmeye çalıştım.

"Taylan, bırak."

Sesim beklediğimden sert çıkmıştı.

Taylan beni hiç takmayınca savunmaya geçecek gibi beni sertçe kendine çekip yatağın üstüne attı. Attığı gibi yataktan doğrulmaya çalıştım ama bir dizini iki bacağımın arasına sabitleyip üstüme yattığında ellerimle koluna sert bir darbe indirmeyi planlıyordum ki iki yanımdaki ellerimi ben daha düşündüğümü yapamadan tutup iri elinin parmaklarını benim parmaklarımın arasına geçirip canımı yapmayacak şekilde yatağa bastırdığında hareket edemiyordum.

"Taylan, bırak be-"

Sesim fazla yüksek çıkmıştı ki Taylan'ın üstüme abanıp dudaklarını benimkilere bastırdığında sesim içime kaçmıştı.

Ani bir şokla hiçbir tepki verememişken bedenim de herhangi bir tepki vermemişti. Normalde benim şu an bu durumda panik atmaktan öte kriz geçirmem lazımdı ama öyle bir şey olmamıştı.

Taylan dudaklarımı sanki bunu bekliyormuş gibi hayvani bir tavırla öpüyor, emiyor bazen de dişliyordu. Bir anlık ne hissettim bilmiyordum ama kalbim yerinden çıkacak gibi atmaya başlayınca istemeden Taylan'a karşılık vermeye başlamıştım. Verdiğim karşılık acemiydi, bunun farkındaydım ama Taylan'a bu minik karşılıklarım bile yetiyormuş gibi daha da hızlanmıştı.

Nefesimin daraldığını yavaştan hissedebiliyordum. Bunu fark edince Taylan'ın öpüşü arasında onun altında huzursuzca kıpırdandığımda Taylan hemen beni fark edip dudaklarımdan dudaklarını ayırıp muhtemelen şişmiş ve kızarmış dudaklarıma bakıyordu.

Bakışları dudaklarımdan aşağı doğru inip boynuma ulaştığında Taylan bir elimi serbest bırakıp tek eliyle iki bileğimi kavrayıp başımın üstüne sabitleyince başını boynuma doğru eğip boynumu öpmeye başlamıştı. Bir yandan da diğer eli aşağıya doğru inerken vücudumu okşamakla meşguldü. Onun altında tir tir titriyordum.

Şu an Taylan'la ilk defa bu kadar yakınlık kurmuştum. Daha doğrusu, birbirimizle ilk defa bu kadar yakındık ama ben de Taylan'ı arzuladığımı bana yakınlaşmasıyla fark etmiştim.

"Taylan..." derken sesim içimden çıkmış gibiydi. Nefes nefeseydim, her şeyden önce sesim titriyordu.

Taylan boynumu öpmeyi bırakmadan:

"Hımm." diye bir ses çıkartarak beni yanıtlamıştı.

Sertçe yutkunduğumda onun diğer eli benim kalçalarıma ulaşmıştı bile.

"Bence durmalıyız."

Taylan boynumu öpmeyi bırakıp yüzünü kaldırıp bana baktığında yüzlerimizi burunlarımızın birbirine değeceği şekilde yaklaştırmıştı.

"Sence şu an ben durmak gibi bir hata yapar mıyım, cadı?" derken kalın mı kalın eli eşofmanımın içine sızmıştı bile.

"Durmazsın." dedim, tahmin ettiğim cevabı verirken sesim titriyordu. Sadece sesim değil, bütün bedenim titriyordu.

Kafasını onaylarcasına sallayıp:

"Doğru cevap."

Eli iç çamaşırımın içine sızdığında yüzüme bakıp benim onayımı beklermiş gibi baktığında ne yapacağımı bilemedim. Evet desem, ben bir erkekle bu zamana kadar hiç seks yapmamıştım. Hayır desem ne olacaktı bilmiyorum ama bir yanım evet demek istiyordu. Ona olan nedensiz arzum, evet demeye götürüyordu beni.

Taylan beni sakinleştirmek ister gibi ellerimi yavaşça bırakmıştı. Bu da benim için köşede sıkışmış hissiyatını uzaklaştırmıştı.

"Miran." dedi. Sesinde sabırsızlık vardı. "Seni zorlamam. Senin onayın olmadan da sana asla dokunmam, tamam mı? O yüzden senden onay istiyorum. İstemiyorsan istemiyorum demen yeterli, seni bırakmam için."

Kafamı hafifçe aşağı yukarı sallayıp onay verdiğimde Taylan'ın kara gözlerinde o parıltıyı görmüştüm.

"Taylan, iç çamaşırımı bile çıkarmaya tenezzül etmeden, elini hasar bölgeme dokundurduğunda bedenim titredi.

Taylan yavaş hareketlerle o noktayı bir parmağıyla okşamaya başlayınca kendimden geçtiğimi hissettim.

Taylan'ın eline ıslaklık gelmiş olacak ki, yüzünde zafer parıltısı belirmiş bir şekilde, hiç beklemediğim bir anda parmağının birini içime itti. Kendimden geçmiş bir şekilde, acı ve bir yandan arzuyla istemsizce izlediğimde Taylan bir anlığına durdu ve parmağını hiç bir şekilde hareket ettirmedi, içimde.

"Miran," dediğimde sesim kısıktı ama şaşkındı. "En son ne zaman seks yaptın?"

Sorduğu soruyla ona baktığımda, ona ne diyeceğimi bilememiştim.

Ne diyecektim? En son çocukken sokakta taciz edildim mi diyecektim? Ne diyecektim ki bu soruya?

"İlk olacak," dediğimde sesim kısıktı.

"Ne demek ilk seferin?" dediğinde gözlerinde şaşkınlık vardı."

Aslında şaşkınlığını anlayabiliyordum. Bizim gibilerin veya Taylan gibi bir adamın ya da kadının illaki bir cinsel geçmişi vardır normalde. Bu yüzden benim böyle bir geçmişim olmaması onu şaşırtmıştı.

"Sonra anlatsam, şu an bunu anlatmak için doğru bir pozisyonda değiliz bence," dediğimde Taylan gözlerimin içine bakmıştı.

"İstersen durabilirim," dediğinde ses tonu, beni korkutmak istemezmiş gibiydi.

"Hayır!" dedim aceleyle. "Devam et, madem başladık bu onayı ben sana verdim, kararımdan geri dönmeyeceğim."

"Pekala," dediğinde Taylan, birkaç saniye yüzüme bakmış, sonradan beklediğim bir anda ikinci parmağını da içime itip, kollarımı inlememin etkisiyle onun kollarına dolamıştım.

"Acıyor," diye fısıldadım.

"Dayan miranım, elimden geldiğince yavaş olmaya çalışıyorum," dediğinde, içimde yavaşça gidip gelmeye başladığında kendimden geçiyordum.

İlk defa böyle bir duygu yaşıyordum ve bunu, ilk başta 'düşmanım' dediğim Taylan ile böyle bir arzuyla, istekle yapacağım aklıma gelmezdi.

Taylan yeterince genişlediğimi düşünmüştü ki, parmaklarını içimden çıkardığında boynuna doladığım kollarımı indirip sırtımı yatakla buluşturduğumda, hiç vakit kaybetmeden üstüme abanıp dudaklarıma tekrar yapışacaktı ki, kapının hızla açılmasıyla durdu. Altındaki beni gizlemek istermiş gibi kafasını çekip bedenimle ağırlığını vermeden beni iri yapısı nedeniyle gizledi.

Ben kimin geldiğini görmemiştim ama Taylan kapıya kaşları çatık bir halde bakıyordu.

"Lan şerefsiz, kapıyı neden çalmıyorsun lan?" dediğinde hemen cevap geldi:

"Efendim çıkmayınca Mıran Hanım bir şey yaptı zannettik de." Dediğinde Taylan derin bir nefes verip adama sesimi yükselterek,

"Bir de hâlen bakıyor musun sen, lan çıksana dışarı!"

"Emredersiniz efendim." Dediği an kapının kapanış sesini duymuştum.

Ben gülmemek için Taylan'ın altında kendimi zor tutarken Taylan'ın gözleri bana indiğinde kaşları çatıktı.

"Bakma öyle," dediğimde iyice kaşları çatıldı.

"Başka anda gelemiyordu piç kurusu! Atacağım onu işten, beklesin o!" Dediğinde bu sefer gülmüştüm.

Taylan üstümden inip yataktan kalktığında gideceğini zannettim ama öyle olmadı. Yataktan kalkıp beni kucağına almış ve beni düz bir şekilde yatağa yatırmış, üstümü örttüğünde o da yatağın diğer tarafına geçip uzandı.

Taylan'a şaşkınlıkla bakıp:

"Burada mı yatacaksın?"

"Evet." dedi hiç düşünmeden.

"Ne demek evet?" dediğimde umursamadan bir kolunu belime sarıp beni göğsüne çekti.

Beni neden bırakıp gitmediğine asla anlam veremiyordum.

"Nereden çıktı bu şimdi?" dedim şaşkınlıkla.

Taylan hiçbir şey söylemeden tavana bakmaya devam etti.

Sanki cevabı çok basitmiş gibi davranıyordu ama öyle değildi işte.

"Taylan."

"Hm?"

"Sen gerçekten burada mı yatacaksın?"

"Yatıyorum zaten."

Kaşlarımı çattım.

"Normalde odamın önüne koruma dikersin, Taylan. Şimdi de burada mı yatacaksın benim yanımda?"

Taylan'ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Belki de gözümün önünde olmanı istiyorumdur."

Bu cümle beklemediğim kadar sakin çıkmıştı.

Bir an sustum.

"Ne demek o?"

Taylan bakışlarını bana çevirdi.

Kara gözlerinde alıştığım o sert ifade yoktu. Daha derindi, daha yoğundu.

"Miran..." Ses tonu alçalmıştı. "Sen hâlâ benim sana neden böyle davrandığımı anlamıyorsun, değil mi?"

İçimde garip bir his oluştu.

"Anlamak istemiyorum belki de, Taylan..." dedim sessizce. "Çünkü bir yerlerde hâlâ bana güvenmediğinin ve asla güvenmeyeceğinin farkındayım."

Taylan kurduğum cümleden bir anlam çıkarmaya çalışıyordu.

"Ben sana güvenmediğim için böyle davranmıyorum."

Kaşlarımı çattım.

"Öyleyse neden?"

Taylan derin bir nefes aldı.

Uzun süre söylemek istemediği bir şeyi sonunda kabullenmek zorunda kalmış gibiydi.

"Çünkü seni kaybetmekten korkuyorum, Miran'ım."

"Sence olur mu?" dediğimde gözlerinin içine baktım. "Anlamı düşündüğüm şeyse olur mu, Taylan? Oldurabilir misin? Geçmişte düşmanın olan birini hayatında bir yere koyabilir misin sen?"

"Geçmişte düşmanım olan birini hayatıma almak... Onu önemsemek... Ona güvenmek..." Bakışları yüzümde gezindi. "Bunların hiçbiri benim için kolay olamaz, Miran."

Taylan gözlerimin içine baktı.

Bu kez kaçmıyordu gerçeklerinden sanki.

"Evet." Tek kelimeyle evet demişti.

Taylan elimi tutup okşamaya başladı.

"Olur mu diye soruyorsun ya..."

Sesi alçaldı. "Olur, Miran. Olmazsa da ben oldururum."

Dediğinde o andan sonra ikimiz de sustuk.

Şimdi yeni bir devrim mi başlıyordu, yeni bir yıkım mı?

Hangisi?

...

Aden Lâl Karahan'ın ağzından

Sabah erkenden uyanmıştım ve Karan'ı yanımda görememiştim. Saatte baktığımda saatin geç olduğunu fark ettim.

Saat on bir olmuştu.

"Sen bu saate kadar nasıl uyuyorsun be kızım."

Hızlıca ayağa kalkıp üstümdeki gebeliği çıkarıp odanın bir köşesine attığım gibi banyoya yöneldim.

Hızlıca duşumu alıp çıktığımda odanın içinde çıplaktım. Gardıroba ilerleyip içinden iç çamaşırlarımı çıkarıp kıyafetlere bakmaya başladım.

Karan benim eşyalarımı kendi odasına taşıtmıştı. Artık onun kıyafetlerinin yanında benim kıyafetlerim, ayakkabılarım duruyordu. Sadece makyaj masam ilk geldiğim günkü odadaydı. Sadece onu buraya daha almamıştık.

Bugün canım sitileto giyinmek istediği için ona göre bir kombin yapmalıydım. Evet, normal yani gerçek kimliğimde hep topuklu giyinen bir insandım, acil bir durum olmadığı müddetçe tabii.

Askıdan siyah, beyaz yakalı crop yeleği ve bol paça kumaş pantolonu alıp yatağın üzerine bıraktım. Ardından siyah rugan topuklu ayakkabılarımı seçtim.

Giyeceğim şeyleri seçip iç çamaşırlarımı giyinip üstüne kıyafetlerimi hızlıca geçirdikten sonra, en son topuklularımı giyindiğimde aynanın karşısına geçip kendime baktım. Mükemmel olmuştu. Saçlarımın doğal dalgasını bozmadan tarayıp siyah saçlarımı salık bıraktığımda makyaja gerek duymamıştım.

Yatağın yanındaki komodine gidip telefonumu da cebime attığımda hızlı adımlarla odadan çıktım.

Koridor boyunca hızlı adımlarla ilerledim. Ev her zamanki gibi sakindi ama alt kattan gelen konuşma sesleri dikkatimi çekiyordu.

Merdivenlerden iner inmez geniş salon gözüme ilişti. Büyük yemek masasının başında Karan oturuyordu.

Onun sağ tarafında Lina vardı. Elindeki çatalı sallayarak heyecanla bir şeyler anlatıyor, Karan ise kahvesinden bir yudum alırken ara sıra başını sallayarak onu dinliyordu.

Masaya doğru yürümeye başlayınca, zaten geldiğimi biliyormuş gibi Karan bakışlarını bana çevirdi. Topuk sesimi üst kattan duyduğunu anladım.

Lina'nın yüzünde beni görünce gülümseme yayıldı.

"Günaydın annem!"

Ben de ona gülümseyerek,

"Günaydın benim bebeğim."

Gülümseyerek masaya doğru yürüdüm.

Karan ise tek kelime etmeden beni baştan aşağı süzdü.

Bakışları topuklu ayakkabılarımdan başlayıp siyah kumaş pantolonuma, beyaz yakalı crop yeleğime ve en sonunda yüzümde durdu.

Kaşlarından biri hafifçe kalktı ama konuşmamıştı. Beğenmiş gibiydi.

Hiçbir şey söylemeden önümdeki servis tabağını kendine çekti. Taze ekmekten birkaç dilim aldı. Ardından omleti, peyniri, zeytinleri ve domatesleri özenle tabağıma yerleştirdikten sonra benim önüme geri koyduğunda şaşkınlıkla ona baktım.

"Kendim koyabilirdim sanki ha, gölgem."

Dediğimde yaptığı çok hoşuma gitmişti ama bozuntuya vermedim.

Karan omuz silkti.

"Artık bu benim görevim."

Dediğinde gülümsediğimde Karan'ın mırıltısını duydum.

"Senin gülüşüne kurban bile olunur işte."

İçimde bir sıcaklık kaynar bir su gibi kaynamaya başlayınca başımı tabağa eğip bir süre üçümüz de kahvaltımızı ettik.

"Anne."

Diyen Lina'nın sesini duyunca kafamı kaldırıp Lina'ya baktım.

"Bebeğim."

Diye Lina'yı yanıtladığımda gözlerinde benden bir şey isteyeceği belli oluyordu.

"Pasta yiyebilir miyim anne? Melek teyze annene sormadan olmaz dedi de."

Lina'nın gözlerindeki umut öyle büyüktü ki istemsizce gülümsedim.

"Sabah sabah pasta mı yemek istiyorsun sen?"

Dudaklarını büktü.

"Ama çok canım çekti."

Karan kahvesinden bir yudum daha alıp aramıza karıştı.

"Önce kahvaltını bitir, Lina Hanım."

Lina hemen itiraz etti.

"Ama baba ya."

"İtiraz yok, minik hanım. O tabağın hepsi bitince istediğini yiyebilirsin ama o tabak bitecek."

Lina önce tabağına baktı, sonra bana, sonra da Karan'a. İkimizden birinin fikrini değiştirmesini bekliyor gibiydi.

Ben gülümseyerek çatalımı elime aldım.

"Ne bakıyorsun öyle bana?"

"Desteğini bekliyordum."

"Bu konuda baban haklı, Linam."

Lina'nın omuzları düştü.

"İkiniz de birlik oldunuz ama bu haksızlık."

Karan dudaklarının kenarını hafifçe kıvırdı.

"Burada bir haksızlık yok. Sadece

annenle aynı tarafta ve aynı düşüncedeyiz. Hepsi bu."

Lina homurdanarak çatalını eline aldı.

"Tamam..."

Lina tabağını bitirme çabalarına girmişken ben onu izliyordum. Normalde bu kadar iştahlı olmayan Lina'nın sırf pasta yiyebilmek için tabağını bitirmeye çalışması gülümsememe sebep olmuştu.

Arada bir bana bakıyordu, belki vazgeçeriz diye ama ben de kaşlarımı kaldırıp tabağını işaret ediyordum.

Karan ise hiç konuşmadan kahvesini içerken Lina'nın tabağını takip ediyordu.

En sonunda Lina son lokmasını da ağzına attığında çatalını tabağın üzerine bırakıp iki elini havaya kaldırdı. Komik bir görüntüydü.

"Bitti!"

Sesinde büyük bir şey başarmış gibi bir gurur vardı.

Gerçekten tek lokma bile bırakmamıştı.

"Kontrol edebilirsin, baba."

Karan tabağı önüne çekip dikkatlice inceledi. Sonra başını kaldırıp Lina'ya baktığında kafasını bana çevirdi.

Onayı benim vermemi istediğini anlayınca gülümseyerek Lina'ya baktım.

"Git, Melek Teyzene söyle. Sana küçük bir dilim pasta hazırlasın, tamam mı?"

Lina yerinden öyle bir hızla fırladı ki sandalyesi hafifçe geriye kaydı.

"Yaşasın!" dedi sevinçle. "Teşekkürler annem."

Küçük ayaklarıyla mutfağa doğru koşarken sesi bütün malikaneye yayılmıştı resmen.

"Melek teyzeciiim! Annem izin verdi!"

Lina gözden kaybolurken istemsizce gülümsedim. Başımı çevirip Karan'a baktığımda o da mutfağın olduğu yöne bakıyordu.

Karan dönüp masanın üstündeki fincanı alıp bana baktı.

"Seninle bir şey konuşacağım, foresttim."

Dediğinde ona baktım.

"Ne gibi?" Merakla sorduğum soruyla...

Lafı uzatmadan beni yanıtladı.

"Artık bu malikanenin bütün sorumluluğu senindir, laram."

Dediğinde şaşkınlıkla ona baktım.

Karan'ın söyledikleriyle elimdeki çatal havada kalmıştı şaşkınlıktan.

"Ne dedin?"

Karan fincanını yavaşça masaya bıraktı. Yüzünde her zamanki sakin ifade vardı ama gözlerindeki ciddiyet, söylediklerinde ciddi olduğunu gösteriyordu.

"Artık bu evin hanımı sensin, foresttim."

Birkaç saniye sadece yüzüne baktım.

"Bu malikanenin bütün sorumluluğu da sana aittir bundan sonra."

"Gölge..." dedim. Sesim kısık çıkmıştı. "Ben bunu nasıl yapabilirim ki?"

Karan'ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Ben bunu yapabileceğini biliyorum, güzelim."

Başımı iki yana salladım.

"Bu sorumluluğu bana verme sebebin var mı, yoksa öylesine bir şey mi?"

Karan sandalyede biraz geriye yaslandığında fincanını alıp kahvesinden bir yudum aldıktan sonra gözlerini bana çevirdi.

"Çünkü burası artık sadece benim evim değil." Sesi sakindi. "Burası bizim evimiz, senin evin."

Kalbim istemsizce hızlandığında o devam etti.

"Bu evde alınacak kararlar artık sadece bana ait olmayacak, laram."

Bir an durdu.

"Çalışanların izinleri, alışverişler, misafirler, organizasyonlar... Yani malikanenin bütün genel sorumluluğu. Hepsinde artık senin sözün benim sözüm kadar geçerli."

Şaşkınlıkla ona baktım.

"Gerçekten ciddi misin?"

"Ciddiyim."

Kaşlarımı kaldırdım.

"Ya yanlış karar verirsem ne olacak?"

Karan hiç düşünmeden cevap verdi.

"O zaman düzeltmene yardım ederim."

İçimde oluşan huzuru tarif edemezdim. Tamam, ben zaten bir örgüt yönetmek için yetişmiş bir bireydim ama onun bana güvenip evini emanet etmesi farklı bir duyguydu, farklı bir histi.

Karan bana bakıp,

"Şirkete gitmem gerekiyor, laram."

Dediğinde ayağa kalkınca ben de ayağa kalkacaktım ki omzuma elini koyup bana doğru eğildiğinde dudaklarıma dudaklarını mühürlediğinde öpüşüne karşılık vermiştim.

Karan dudaklarımızı ayırıp bütün burun buruna birbirimize bakarken,

"Hiç kalkma, kahvaltını etmeye devam et."

Dediğinde son kez bana bakıp dikleşti.

Karan son kez bana baktıktan sonra ceketini düzeltti.

"Akşama geç kalabilirim." dedi. "Toplantılarım uzayabilir."

Başımı hafifçe salladım.

"Dikkatli ol."

Karan'ın dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

"Her zaman."

Son kez dudaklarıma eğilip kısa ama sevgi dolu bir öpücük kondurdu dudaklarıma.

Ardından geri çekilip,

"Akşam görüşürüz, Forest."

"Akşam görüşürüz, gölgem."

Bu kez gerçekten arkasını döndü.

Malikanenin geniş salonunda ayak sesleri yankılanırken ben onun arkasına dönük geniş omzunu izliyordum.

Karan büyük salondan çıkıp evden çıktığında salonda sessizlik hâkim olmuştu.

Tam çatalımı tekrar alıp kahvaltıma devam edecekken Miran'ın dün söylediği şey aklıma gelmişti. Bu planda Lâl Örgütü'nden yardım alalım deyişi aklıma geldiğinde oturduğum sandalyeden bıkkın şekilde nefes vererek kalktım.

Bir anlamı her yolu düşünmüştük ama içeride Celal'in ve o şerefsiz Tuncer'in içeride kesin olarak olup olmadığını tespit etmenin bir yolunu bulamamıştık. Ha, tespit etmeden girdik diyelim, yakalanma riskini göze alamazdık.

Başka bir seçenek yok gibiydi.

Cebime attığım telefonu çıkarıp Arda'nın numarasını bulup derin bir nefes verip aradım.

Telefon kulağımda birkaç kez çaldığında açmayacağını düşünüp kapatacakken karşı taraftan Arda'nın tanıdık sesi duyuldu.

"Aden." dedi heyecanla. Aramamı beklemiyormuş gibiydi.

"Arda." dedim kısık bir sesle.

Salondaki büyük camlara doğru yürüyordum. O sırada Arda,

"İyi misin, Aden? Yemin ederim seni çok özle-"

"Arda." dedim sert bir sesle, sözünü kesmiştim. "Sizi bir şey için aradım, yardımınız lazım."

"Ne yardımı?" dedi Arda hemen. Belli ki kendisini affettirmeye çalışıyordu. "Söyle, hemen gelelim Aden."

"Tuncel ve Celal, Arda. Konu onlar."

Dediğimde Arda'nın sesi gelmedi. Anlatmamı bekliyor gibiydi.

"Tuncel'i öldürmemiz gerek, Arda."

"Özür dileriz, Aden."

Dediğinde hemen,

"Özrünüzü istemedim, Arda. Ne de özrünüzü."

Yaptıkları şeyin farkındalardı. Benim onlar sayesinde vurulup komada kaldığımı o kadar iyi biliyorlardı ki.

"Dediğim şeyi yaparsan affetmiş kadar olacağım zaten. Buna emin olabilirsin."

"Anlat." dedi Arda net bir sesle. Yardım edecekti, edeceklerdi.

"Bir depo var, Arda. İlk önce oranın içinde Tuncel'in ve Celal'in olup olmadığını öğrenmeni istiyorum. Gerisini sonra anlatırım."

Bir insan birini ne kadar severse sevsin, sevdiği kişinin canını yakacak bir sırrı ona söylemekte o kadar çekiniyor ki bunu sırrı saklayan insan bile anlamıyordu; ne sırrı sakladığını ne de sırrın içindeki ihaneti.