30. bölüm / 49
Gölgelerin İmparatorluğuGölgede Kırılan Nefes
Bölümler 49Şu an: Gölgede Kırılan Nefes
- 1 Kırmızı ve siyah860 kelime
- 2 Gölgelerin Efendisi2.304 kelime
- 3 Gölgenin İçine Adım798 kelime
- 4 Bir Adım Fazla Yakın1.563 kelime
- 5 Sızdırılan Rota1.104 kelime
- 6 Gölgenin İçindeki Işık1.495 kelime
- 7 İlk Kırılma742 kelime
- 8 Tuzak İçinde Tuzak2.143 kelime
- 9 Gölgenin İçindeki Tuzak2.689 kelime
- 10 Geri Alacağım2.004 kelime
- 11 Seçilen Kadın2.682 kelime
- 12 Forest2.295 kelime
- 13 Kırmızı ve Yeşil3.038 kelime
- 14 Gölgenin Renkleri2.101 kelime
- 15 Gölgelerin Masası2.090 kelime
- 16 Gölgem6.033 kelime
- 17 Geçmişin Gölgesi2.007 kelime
- 18 Aynı Cehennemin Çocukları2.201 kelime
- 19 Kafesin İçindeki Fırtına2.402 kelime
- 20 Kırık Eller, Karışık Kalpler2.842 kelime
- 21 Aynı Cehennemin Çoçukları2.024 kelime
- 22 Kapalı Kapılar Ardında2.869 kelime
- 23 Sesizlikten Öpüşe2.127 kelime
- 24 Kıskançlığın Gölgesi2.122 kelime
- 25 Uzatılan El2.017 kelime
- 26 Griye Düşen Siyah ve Beyaz2.144 kelime
- 27 Gölge ve Alev2.787 kelime
- 28 Gölgenin İçine Mahkum2.083 kelime
- 29 Maskenin Düşüşü2.624 kelime
- 30 Gölgede Kırılan Nefes3.218 kelime · Okuduğun bölüm
- 31 Gölgenin Bedeli2.393 kelime
- 32 O Gün Her Şey Susturuldu2.106 kelime
- 33 Karanlığın Ardından2.391 kelime
- 34 Yeniden Başlayan Hayat2.935 kelime
- 35 Beklenmedik Bir Yüz2.265 kelime
- 36 Gölgeme Sığındım1.893 kelime
- 37 Fırtına Öncesi Sessizlik3.081 kelime
- 38 Kırılan Duvarlar2.926 kelime
- 39 Gözlerdeki İhanet3.453 kelime
- 40 Kırık Bir Vasiyet2.531 kelime
- 41 Tahtın Yeni Sahibi2.993 kelime
- 42 Kaçınılmaz Karşılaşma2.853 kelime
- 43 Nefret Etmem Gereken Adam3.694 kelime
- 44 Ya Gerçekse2.655 kelime
- 45 Beklenmedik Yolcu3.307 kelime
- 46 Tuzak1.427 kelime
- 47 Kaçış Yok2.511 kelime
- 48 Aklım ve Kalbim1.348 kelime
- 49 Artık Aden Turan4.642 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
30.bölüm
Miran birkaç saniye boyunca bana baktı konuşamamıştı. Yüzündeki ifade
ilk kez gerçekten endişeliydi inanmamış gibiydi.
"Bu mümkün değil," dedi sertçe.
"Onlar böyle bir şey yapmaz."
Ben de aynı şeyi düşünüyordum.
Düşünmek istiyordum. Ama Tuncerin yalan söyleyen bir hali yok gibiydi.
Ama Tuncer'in gözlerinde gördüğüm o emin ifade aklımı kemirip duruyordu.
Burnumdan sert bir nefes verdim.
"Yapmışlar Miran?" dedim kısık bir sesle.
Miran'ın çenesi gerildi.
"Yapmamışlardır."
"Yapmışlar Miran yalan değil burdalar ve yaptılar ettiler ihanet." diye üsteledim.
Bu ihtimal bile midemi bulandırıyordu ama gerçekti emindim Tuncer yalan söylememişti.
Lâl benim ailemdi.
Kan bağıyla değil ama birlikte dökülen kanlarla kurulmuş bir aile. Her birini tek tek tanıyordum ben. Kimin nasıl düşündüğünü, neye kızdığını, neye güldüğünü biliyordum. Onlar böyle bir şey yapmazlardı yada yaparlarmıydı.
Miran birkaç saniye boyunca sessiz kaldı bir şey söyleyememişti.
Sonra yavaşça bana yaklaştı.
"Aden."
Başımı kaldırıp ona baktım. Gözlerimdeki karmaşayı görmüş olmalıydı çünkü sesi eskisinden daha yumuşaktı.
"Tuncer'in söylediği her şeye inanamazsın."
Acı bir şekilde güldüm.
"İnanmak istemiyorum zaten."
Sözler ağzımdan zorla çıkıyordu.
"İnanmak istemiyorum ama adam benim gerçek ismimi biliyor Miran."
Yumruklarımı sıktım.
"Sahte kimliğimi biliyor."
Sesim titriyordu.
"Bu bilgileri kim verebilir ki onlardan başka?"
Miran cevap veremedi. Çünkü ikimiz de cevabı biliyorduk. Bu bilgiler örgütün içinden çıkmıştı. Ve biri bir gör evdeyse o bilgi bizde örgüt dışına çıkmazdı. Hatta hiç bir bilgi çıkmazdı.
Koridordaki sessizlik üzerimize çökerken uzaktan gelen müzik sesi bile boğuklaşmıştı benim için.
"Miran."
"Ney?"
“Tuncer bir kadın dedi.”
Miran’ın kaşları çatıldığında devam ettim.
“Ya annemse?” dedim. İçim sıkışmıştı. “O gün annemle buluştuğum günü örgüttekinlere anlatıp bunu o yaptırdıysa?”
Bu ihtimali sesli söylemek bile canımı o kadar çok yakmıştı ki. Çünkü annemle aramdaki bağ ne kadar kırık olursa olsun, onun beni düşmanlarımın önüne atacağını düşünmek istemiyordum. Ama son zamanlarda yaşanan her şey, istemediğim ihtimalleri bile düşünmemi engelleyemiyordu.
"Forest."
Duyduğum kalın sesle zihnimdeki sesler susmuştu.
Sesin geldiği yöne doğru kafamı çevirdiğimde önce merdivenlerden inen Karan'ı, daha sonra da Taylan'ı gördüm. Toplantı bitmiş olmalıydı ki gelmişlerdi.
Ama bir sıkıntı vardı. Tuncer ve Celal uyanmadan onları içeri götürmeli, hatta balo salonundan çıkartmalıydık. Ama ilk önce bir şeyden emin olmam gerekiyordu.
Lâl Örgütü buradamıydı değilmiydi?
Karan birkaç basamak daha inip yüzüme baktığında kaşları hafifçe çatılmıştı. Bir şeylerin ters gittiğini anlamış gibi bana doğru gelmeye başlayınca yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirdim.
"Forsttim." Sesinde hem bir şüphe hem de bir sertlik vardı.
"Ne oldu?"
"Yok bir şey, gölgem." Karan'ın yakasını düzeltiyormuş gibi yapıp
gülümsedim. "Toplantınız nasıldı?"
"İyiydi," dedi Karan şüpheci bir tavırla.
Miran hemen araya girip önce yanımdaki Taylan'a, sonra da Karan'a baktı.
"İyi, biz lavaboya gidecektik." Duvardaki tabloları işaret etti. "Onlara bakmaya dalmışız."
Sonra gözlerini bana çevirip,
"Hadi Lara, gel gidelim."
Yanıma gelmek için ilerlemişti ki Taylan onu belinden kavrayınca durmak zorunda kaldı.
"Taylan," dedim uyarıcı bir sesle, "bırak kızı. Doğru söylüyor, lavaboya gitmemiz gerek. Makyaj tazeleyeceğiz biz."
Karan'a bakıp,
"Beş dakikaya geliyoruz, gölgem."
Yanağına doğru uzanıp onu öptüğümde yeni yeni çıkmaya başlamış sakalları yüzüme batmıştı.
Mükemmel bir histi.
Geri çekildiğimde Karan bana baktı.
"Tamam ama hızlı gelin."
Karan, Taylan'a gel der gibi bakınca Taylan, Miran'ı bırakmayacakmış gibi bakınca Karan derin bir nefes alıp Taylana döndü.
"Bırak kızı. Kaçamaz, sevgilin sonuçta."
Bunu söylerken benim anlamamam için fazla detaya girmemişti ama ne demek istediğini biliyordum.
Sonuçta ben güya Miran'ın kaçırıldığını bilmiyordum.
Ama onların bilmediği şey, her şeyin benim gözümün önünde olup bittiğiydi. Benim de olan bitenden haberdar olduğumu bilmiyorlardı.
O yüzden ben bir şey söylememiştim.
Taylan, Miran'a uyarır gibi bakıp,
"Bekleme yapmayın," dedi.
Ardından Miran'ın belini bırakıp yürümeye başladığında, Taylan önden gitmişti.
Karan birkaç saniye daha bana baktıktan sonra Taylan'ın peşinden gitmişti. Onların gözden kaybolmasını birkaç saniye boyunca bekledik.
Ayak sesleri tamamen uzaklaştığında Miran bana döndü.
“Burada olup olmadıklarını nereden anlayacağız?”
“Bilmiyorum.” Derin bir nefes çektim. “Çantam salonda kaldı. Arardık Elif’i falan, yoksa.”
Miran bir elini alnına koyup ovuşturdu.
“Gel, gerçekten lavaboya gidip bir elimizi yüzümüzü yıkayalım. Şu an yapabileceğimiz bir şey yok. Telefon almaya gidersek dikkat çekeriz.”
“Tamam,” dedim bıkkın bir sesle.
Merdivenleri hızlıca çıkıp sağ taraftaki lavaboya yöneldiğimizde yan yana duran bay ve bayan lavabolarından bayan olanın kapısını açıp içeri girdik.
İçeride yan yana dört kapı vardı, dört tane de lavabo. En köşedekine geçip musluğu açtım, ellerimi soğuk suya tuttum. Islattığım ellerimdeki suyu boynuma ve enseme sürdüm. Fark etmemiştim ama bedenim aşırı ısınmıştı, bunu yeni fark ediyordum.
Miran kapının olduğu tarafta bir şey düşünüyordu. İçerideki kapılardan birinden sesler geldiği için ben konuşmuyordum, ama Miran’ın neden sessiz olduğunu bilmiyordum.
Aynaya doğru baktım. Kendimi gördüm ama kendimden şüphe ettim.
Ben kimdim?
Ben eski acımasız Lâl değildim, bunun farkındaydım.
Ama peki ya şimdi olduğum kişi gerçekten ben miydim?
Aynadaki yansımam gözlerime bakıyordu ama sanki ben ona değil, o bana yabancıydı. Tanıdık bir yüz, tanıdık bir beden vardı karşımda ama içimde bambaşka bir savaş vardı o bedenin.
Derin bir nefes aldım. Aynadan gözlerimi çektim. Güçlü olmak zorundaydım.
Başımı kaldırıp Miran baktım.
"Gidelim mi." Dedim
Miran hareket ettiğinde onayladığını anlamıştım. Tam bir adım atacaktım ki, tam yanımda olan kapının açılmasıyla istemsizce gözlerim kapıya doğru kaymıştı ve gördüğüm kişi donmama sebep olmuştu.
Beynim, gördüğüm kişi ile çok dalgası yaşarken Miran’ın şoka girmiş sesini duymuştum.
“Elif.”
Doğru, onlar buradaydı. Elif buradaysa Selim ve Arda da buradaydı. Buradaydılar, kahretsin buradaydılar. Ben hiçbir şey söyleyememiştim, boğazım düğümlenmişti.
“Aden…”
Elif’in ismimi söylemesi ile bir anlık dalgınlığımdan çıkıp kendime gelmemle birlikte Elif’i incelemiştim.
Üstünde zarif bir gece elbisesi vardı. Koyu lacivert renkte, tek omuzlu ve geniş kollu bir elbise vardı üstünde. Elbisenin bel kısmında büzgüler ve yırtmaç detayı görülüyordu. Elinde yuvarlak, siyah bir çanta vardı. Ayaklarında ise taşlarla süslü, zarif topuklu ayakkabılar var. Saçlarını düzleştirip arkaya atmış ve masmavi giyinerek gözlerinin maviliğini ortaya çıkarmıştı.
Yeşillerimi tam onun açık mavi gözlerine kenetleyip duymak istediğim cevabı duyma ümidiyle sordum:
“Siz değilsiniz de…” dedim, sesimi sertleştirmeye çalıştım. “Tuncer’e ve Celal’e siz arayıp söylemediğinizi söyle, Elif.”
Elif gözlerimdeki şeyi çözememiştim. İlk kez şu an hangi duyguyu yaşadığını bilmiyordum ama bir duygunun içinde boğulduğu belliydi.
“Biz yaptık, Aden,” dedi tereddüt etmeden.
O an yalan söylemesini diledim. Şaka yapmıyor olmasını diledim.
“Ne diyorsun sen Elif?” dedi Miran, inanmamış bir sesle. “Aden’in kimliğini o piçlere siz mi ifşa ettiniz?”
Elif, Miran’a keskin bir bakış attı ve sert bir sesle konuştu:
“Sen bana hesap sormadan önce Miran, asıl sizin ne yaptığınızı anlatın bence.”
Miran bir adım Elif’e doğru attı ama Elif hareket etmedi bile.
“Neyin hesabını veriyoruz biz Elif? Ne diyorsan açık söyle.”
Elif’in gözleri bana çevrildi. Tam konuşacaktı ki sertçe ben girdim araya:
“Zeynep Hanım mı gönderdi sizi buraya?” dedim, kendimi sıkıyordum.
Elif derin bir nefes aldı.
“Evet,” dedi sonunda. “O gönderdi. Anlattıklarını tek tek de anlattı. Seninle konuşmaya geldiği günün akşamı herşeyi anlattı Aden. Karan’ın senin çocukluğundaki o çocuk olduğunu da biliyoruz hepimiz. Ama kesinlikle bunun için operasyonları bitirmenmaşırı saçma Aden.”
Sadece o değildiki karan benim ruhumu artık nefesimdi kalbimde bütün hücrelerimdi.
“Operasyonları bitirmen…” dedi tekrar, daha net, daha sert sesle. “Bunun için her şeyi yakman aşırı saçma, Aden.”
“Saçma mı?” dedim sonunda, sesim düşündüğümden daha sakin çıktı. “Benim kimliğim satılıyor, Miran’la ben düşmanlarımızın ortasına atılıyoruz ve sen bana saçma mı diyorsun?”
“Değil mi?” dedi Elif, isyan eder gibi. “Zeynep Hanım sana ‘dön’ demiş, görevlerini sen bitiriyorum dedikten sonra Lina’yı da al gel demiş. Sen ne yaptın? Geldin mi, Aden?”
Elif bir an Miran’a baktı, sonra da etrafa.
“Neredeyiz?” dedi sertçe. “Zeynep Hanım gel demesine rağmen biz neredeyiz şuan neden burdayız? Aden sen neredesin, siz neredesiniz? Kimin yanındasınız siz farkında değilmisiniz ya?”
Elif’in son cümlesi banyoda ağır bir taş gibi düşmüştü zihnimin içine.
Miran bir adım geri çekildi, nefesi düzensizdi.
“Biz kimin yanındayız biliyoruz ve farkındayız elif,” dedi sertçe.
Değilsiniz,” dedi Elif tek kelimeyle.
Sonra dönüp gözlerimin içine baktı.
“Zeynep Hanım ne dedi biliyor musun, Aden?” diye sordu. “Miran buraya bir şekilde gelecek ama Aden gelmek istemezse zorlamayın dedi. Ben ona neden diye sorduğumda ne dedi sence?”
Bir an durdu.
“Aden Gölge’nin yanına mahkûm olmak istiyorsa orada kalsın, dedi.”
Elif bir şey söylememe izin vermeden konuştu.
“Bir hafta süre verdi, Aden. Bir hafta. Sadece o zamana kadar karar versinler dedi. İkisini de aldıracağım dedi. İkisini de. Şimdi karar sizin,” dedi.
“Elif,” dedim, sesimde tereddüt yoktu. “O dediğin bir haftanın sonunda ne olur bilmem ama benim kararım değişmeyecek. Ben ilk defa kendim için bir şey yapacağım. Sonu ne olursa olsun, hangi cehenneme çıkarsa çıksın, o cehenneme gelene kadar ben karandan vazgeçmeyeceğim. Çünkü ben Karan’a çok aşığım, Elif.”
Elif’in bakışları sertleşti.
“Aden…” dedi, ama bu kez sesi öfke değil, uyarıydı. “Bunu romantik bir şey sanma.”
Bir adım yaklaştı.
“Bu aşk meselesi değil Aden.”
Yutkundum ama geri adım atmadım.
“Ben öyle görmüyorum ama artık,” dedim net bir sesle.
“Tamam,” dedi Aden. İkimize baktı. “İstediğinizi yapın. İster bir haftalık süreyi iyi değerlendirin, ister başka şeylerle oyalanın. Ama bunun sonunda iki şeçenek arasında kalacaksınız ikiniz de bunu bilin.”
"Ya geri dönersin ya da burada kalırsın ve yok sayılırsın.” dedim sertçe "Öylemi?"
Elif’in bakışları bir an için titredi. Şuana kadsr ilk kez titreyişine gözleri yada ben yeni fark etmiştim.
Ama geri adım atmamıştı.
“Evet,” dedi net bir sesle. “Öyle."
Sanki Elif sadece konuşmayı değil, tüm ihtimalleri de bize kapatmıştı şuan. Bir an gözlerimi ondan çekemedim. İçimde bir şey kırıldı ama hangi parçam olduğunu çıkaramadım.
Miran derin bir nefes verdi.
“Yani…” dedi yavaşça, sesi kontrol etmeye çalışıyordu. “Bizi resmen seçim yapmaya zorluyorsunuz.”
Elif bakışlarını Miran’a çevirdi.
“Ben diyeceğimi dedim, karar sizin,” dediğinde yanımızdan geçip kapıya doğru yürüdü. Elif kapıyı hızlıca açıp çıkacaktı ki duraksadı, fısıltı gibi bir sesle, “Özür dilerim.” dedi.
Elif hızla kapıyı kapatıp çıkmıştı ama ben çıkış yolu bulamamıştım. Hep böyle olurdu zaten; hep birileri çıkıp gider, bir yol bulurdu ama ben beynimin içinde soruları döndürüp dururdum. En sonunda da kendimi bitirmenin eşiğine getirirdim.
Ama hiçbir zaman o eşiği geçemezdim. En acı verici şey de oydu zaten.
Derin bir nefes alıp aynaya döndüm.
“İyisin,” dedim kendime. “İyi olman gerek Aden.”
Bütün hayatım bir terazinin iki ucuna bırakılmıştı ve hangisini seçersem seçeyim bir şeyleri kaybedecektim. Lavabonun kenarlarını sıkıca tuttum.
“Aden.”
Miran'ın sesi arkadan geldiğinde başımı kaldırıp aynadan ona doğru baktım. Yüzü gergindi.
“İyi misin?” diye sordu.
İstemsizce güldüm.
“Hayır,” dedim.
Miran birkaç saniye sustu. Sonra yavaşça yanıma gelip o da aynaya baktı.
“Ben de değilim. Bu sefer ben de hiç iyi değilim.”
Miran ne kadar bazı şeyleri inkâr etse de kesinlikle gitmek istemediğini gözlerinden anlamıştım. Miran’ın gözlerinde görmüştüm; gidip gitmemekte kararsız kalmıştı ama gitmemişti. Çünkü Miran, Taylan’ı seviyordu.
Buna artık emindim. Miran istediği kadar inkâr etsin, bu bir gerçekti artık.
“Ne yapacağız?” diye sordum.
Miran başını eğdi.
“İlk kez bilmiyorum,” dedi.
Miran’a çevirdim gözlerimi.
“Bence ne yapalım biliyor musun?” dedim.
“Ne yapalım?” dedi Miran, başını kaldırıp bana baktı.
“Aşağıya inelim ve şu Tuncer ile Celal uyanmadan buradan gidelim. Biraz da kafa dağıtırız sevgililerinizle.” Tebessüm ettim.
Sevgililerinizle kelimesini bilerek bastırmıştım. “Ne dersin?”
“Şu an en iyi yapabileceğimiz aktivite derim.”
İkimiz de bir anlığına gülümsedik.
...
bayılttığım odaya ve Miran’ın Celal’i bayılttığı merdiven altına bakmıştık ama ikisinin de hâlâ baygın olduğunu görünce hızla hareket edip Karan ile Taylan’ı, yorulduk ayağına, balodan çıkartmıştık.
Arabanın içinde otururken ben düşüncelere kapılmış, yolun akıp gidişini izliyordum.
Moskova’nın akşam havasının serinliği arabanın içinden bile hissediliyordu. Şehir ışıkları birbiri ardına geçip gidiyordu.
'Ya geri dönersin ya da burada kalırsın ve yok sayılırsın.'
Cümle durmadan zihnimde dönüp duruyordu. Hiç çıkmıyordu beynimin içinden.
“Forest.”
Karan’ın sesini duyunca başımı çevirip ona baktım.
“Hm?”
Kaşlarını hafifçe çattı.
“Ne oldu?”
Gülümsedim. Sahte bir gülümsemeydi ama gerçekçiydi de.
“Hiç,” dedim. “Biraz yorgunum sadece, gölgem.”
Karan kolumu hafifçe tutup beni yamacına çektiğinde, zifir gibi gözlerini yeşillerime kenetleyip birkaç saniye gözlerimin içine baktı.
“Yorgunluk değil bu,” dedi sonunda.
Gözlerimi kaçırdım.
“Psikolog musun sen?”
Karan burnundan kısa bir nefes verdi.
“Hayır ama seni anlarım, güzelim.”
Dedikten sonra dudaklarıma bir buse kondurdu.
“Senin gözlerindeki kırıklığı anlarım,” dedi tane tane.
“Anlamazsam da hissederim.”
Elini uzatıp saçlarımın yüzüme düşen bir tutamını kulağımın arkasına bıraktı. Çenemi kavrayıp yüzümü kendine çevirdi.
“O yüzden bir şey varsa anlat, Forest,” dedi, gözlerini gözlerimden ayırmadan.
“Çünkü seninle ilgili bir gerçeği senden önce başkasından duymaya tahammül edemem. Ne varsa, ne kadar ağır olursa olsun, önce ben bileyim.”
Bir an nefes alamamıştım. Çünkü sakladığım şey tek bir gerçek değildi. Bir yığın gerçekti.
Ve hepsi, üst üste yığılmış cam kırıkları gibiydi.
Tam o sırada arabanın dışından gelen kurşun sesleriyle beynimdeki bütün sesler bir anda sustu. Karan'ın o mükemmel gözlerinin etkisinden anında çıkmıştım.
Araba ani bir şekilde frenlediğinde kurşun sesleri daha da çoğalmıştı. Frenlemenin etkisiyle Karan beni kollarının arasına iyice alıp, bedeninin içine gizlemek istermiş gibi sıkıca sarıldı.
"Karan!" diye bağırdım. "Ne oluyor?" dedim panikle.
Karan beni kendinden ayırıp yüzümü sıcacık ellerinin arasına aldığında konuştu.
"Sakin ol, tamam mı? Bir şey olmayacak. Halledeceğim."
Karan alnıma sıkı bir öpücük kondurdu. Güvenmemi söyleyen bir ifadeyle gözlerimin içine baktıktan sonra belinden silahını çıkarıp kapıya doğru kaydı. Bir anlığına bana baktı ama o an içimde öyle bir çarpıntı olmuştu ki...
Keşke silah kullanabildiğimi Karan da bilseydi de ona yardım edebilseydim. Ama maalesef silah kullanamazdım, ona yardım edemezdim.
Arabanın içinde tek başıma, içimde bana rahatsızlık veren o hisle oturuyordum. Şoför de dışarı çıkmıştı. Arkamızda ve önümüzde birer araba vardı ve onların her birinin içinde beşer tane koruma bulunuyordu. Ama bunun yetmeyeceğinin farkındaydım.
Taylan'ı aramayı düşündüm ama onun telefon numarası bende yoktu. Miran desen, onun da telefonu yoktu.
İki seçeneğim vardı. Ya burada oturup ölümü bekleyecektim ya da çıkıp savaşacaktım.
Şu an en mantıklı seçenek çıkmaktı. Bilmiyorum, Karan belki de yardım çağırmıştı ama ne kadar sürede gelir onu dahi bilmiyordum. O yüzden bir kişi bile destek olsa önemliydi.
Başımı eğerek ön taraftaki torpidoya hızlıca uzanıp açtım. İçinde silah olması için adeta yalvarıyordum.
Torpidoyu açıp içini karıştırırken ne olduğunu anlayamamıştım ama silah sesleri yüzünden arabanın kapısının açılma sesini de fark edememiştim.
Bir süre sonra arkamı hızla dönüp harekete geçecektim ki ensemdeki namluyu hissetmemle durmak zorunda kaldım.
"Aden Lâl Karahan... Tekrar bir arada olmak ne kadar güzel."
Duyduğum sesin tanıdıklığı karşısında göz ucuyla arkama baktığımda, onca patlayan silah sesinin arasında Tuncer'i görmüştüm.
Pusuya düşmüştük.
Sinirle güldükten sonra kendimi sıkarak konuştum.
"Seni geberteceğim, Tuncer."
Söylediğimle birlikte namluyu iyice enseme bastırmıştı.
"Sen, ben öldürmesem bile öleceksin, ilaki Aden Lâl Karahan. Ama bunu sana ben yaşatmak istiyorum."
"Yap o zaman," dedim korkmadan. "Yap bakalım, vur beni. Ama yaşatmamaya dikkat et derim. Çünkü yaşarsam seni bulurum, Tuncer, ve sana hayal edemeyeceğin bir ölüm yaşatırım."
Tuncer dudaklarının kenarını yukarı kıvırdı.
"Ölümden hiç korkmuyorsun."
Soğuk namluyu ensemde biraz daha bastırdı.
"Bu hoşuma gitti."
Ben sadece ona baktım."Korktuğumu mu sandın?" dediğim an beni boğazımdan kavrayıp koltuğa bastırdığı gibi namluyu da karnıma dayadı; karnımdaki sert ve keskin acıyı hissetmem bir olmuştu.
"Bu, Aden Lâl Karahan olarak yer altı dünyasına yaşattıkların için," dediğinde namluyu karnımın sol tarafına yasladı. Bu sefer, "Bu bana silah çektiğin için," dediğinde bir kere daha ateş etti; bedenim acıya tepki vermemiş, kasılmış, donmuştu. Yüzüm öyle bir acı ile buruşmuştu ki ağzımın içindeki kan tadını hissetmiştim. Bu sefer sağ tarafıma namluyu bastırdığında, "Bu da ölüm fermanın için," dedi ve tekrar ateşledi; aynı anda ağzımdan yoğun bir kan geldi.
"Görüşürüz Aden Lâl Karahan."
Kapıyı sertçe açıp kendini dışarı atmıştı Tuncel.
Tam o anda dışarıdaki silah sesleri yeniden yükseldi. Ardından peş peşe bağırışlar duyulduğunda. Birkaç saniye sonra çatışmanın sesi yavaş yavaş azalmaya başlamıştı.
Arabanın içinde yalnız kalmıştım. Nefes almak bile ağır geliyordu bedenime.
Başımı koltuğa yasladım.
"Karan..." diye fısıldadım kendi kendime.
Titreyen bedenimle kapıya doğru, oturduğum yerden, karnımdaki üç kurşunla birlikte kendimi sürükledim.
Titreyen elimle kapıyı ittirdim. Ellerim titriyordu ama zor da olsa denedim. İlk denememde açamamıştım. İkinci kez bütün gücümü toplamaya çalışarak bu sefer kapıyı nefes nefese aralamayı başarmıştım.
Kendimi güçlükle dışarı attığımda ayaklarım yere basar basmaz dizlerim titredi. Nefesim kesiliyor, dünya gözlerimin önünde bulanıklaşıyordu.
Bir adım attım.
Bir adım daha attım...
Kulaklarım uğulduyordu. Etraftaki bütün sesler birbirine karışmıştı.
"Olamaz!"
O sesi binlerce kişinin arasından bile tanırdım. Çünkü binlerce sesin arasında artık tek duyacağım onun sesiydi.
Karan'ın sesiydi.
Başımı güçlükle kaldırdım. Birkaç metre önümdeydi. Elindeki silah yere düştü. Gözlerindeki o ifade... Hayatım boyunca görmediğim kadar büyük bir korkuydu.
"FOREST!"
Öyle bir haykırmıştı ki sanki bütün Moskova o gecenin karanlığında susmuştu.
Koşmaya başladı.
Ben de ona doğru yürümeye çalışmıştım ama olmamıştı. Bedenim buna izin vermemişti. Her adımımda canım daha çok yanıyor, daha çok acı çekiyordum.
"K-Karan..." diye fısıldayabildim. Ama sesim bana bile ulaşmamıştı.
Bir adım daha attım. Bacaklarım artık beni taşımıyordu, taşıyamıyordu.
"Karan..."
Adını söyleyebildiğim anda dizlerimin bağı çözülmüştü. Bacaklarım beni daha fazla tutamayınca yere doğru yığıldım.
Karan tam o anda yanıma gelip beni tuttu. Beni yavaşça yere yatırdı, başımı dizlerinin üstüne koyup yüzümü okşadı. Karan beni kollarının arasına almıştı.
"Forest!"
Sesi titriyordu.
"Hayır... Hayır... Bana bak."
Yanaklarımı avuçlarının arasına aldı.
"Gözlerini kapatma."
Titreyen parmakları saçlarımı geriye itti.
"Nefes al."
Bir şey söylemek istedim. Dudaklarım kıpırdadı ama ses çıkmadı.
Kan kustum tekrar.
Karan’ın yüzündeki bütün renk çekilmişti. Titreyen elleriyle yüzümü kavradı.
“Hayır…” dedi boğuk bir sesle.
“Hayır, bana bunu yapma.”
Başımı dik tutmaya çalışıyordu.
“Forest… Gözlerini kapatma. Ne olur, kapatma hadi.”
Bir eliyle beni kendine daha sıkı çekerken, diğer eli titreyerek yaralarımın olduğu bölgeye baskı uygulamaya çalışmıştı.
Sesi öyle yüksekti ki etraftaki herkes bir anlığına donup kaldı.
“Biriniz ambulans çağırın, lan!”
Kimse hareket etmeyince öfkesi daha da büyüdü.
“NE DURUYORSUNUZ? AMBULANS ÇAĞIRIN!”
Korumalardan biri hemen telefonuna sarılırken, Karan’ın bütün dikkati bendeydi.
“Forest…”
Sesi artık fısıltıya dönmüştü.
“Bana bak, Laram.”
Titreyen başımı güçlükle kaldırabildim. Göz göze geldiğimiz anda yüzündeki korku içimi paramparça etmişti.
Beni kaybetmekten korkuyordu. Gerçekten korkuyordu.
“Hiçbir yere gitmiyorsun,” dedi.
“Anladın mı beni?”
İlahi bakış açısı
Aden’in gözleri yavaş yavaş bulanıklaşmaya başlamıştı. Sesler uzaklaşıyor, dünya sanki bir suyun altına çekiliyormuş gibiydi.
Yine de Aden, acıdan kısılmış gözlerini Karan’dan ayırmamıştı. Sanki son gördüğü şey o olacakmış gibi bakıyordu ona.
Karan onu daha sıkı tuttu, başını dizlerinde sabit tutmaya çalıştı.
“Bana bak,” dedi titreyen bir sesle. “Beni bırakma, Forest… duyuyor musun? Beni bırakmazsın.”
Aden zorlukla gülümsedi. Dudaklarının kenarı hafifçe titrerken, gözlerindeki ışık giderek soluyordu.
“Seni bırakmak gibi bir seçeneğim hiç olmadı ki…” diye fısıldadı.
Karan’ın eli bir an durdu. Nefesi kesilmişti sanki.
“Saçmalama,” dedi sert çıkmaya çalışan ama kırılan bir sesle. “Konuşma. Enerjini harcamayı kes. Ambulans geliyor.”
Aden, onun yüzünü ezberler gibi inceledi. Kaşlarının arasındaki o çizgiyi, gözlerindeki o panik dolu karanlığı… Sanki her şeyi son kez görüyormuş gibiydi.
“Biliyor musun…” dedi Aden, sesi neredeyse yoktu. “Ben hep güçlü olacağımı sanırdım.”
Karan başını hızla salladı.
“Sen zaten güçlüsün,” dedi aceleyle. “Sen hep güçlüydün, Forest. Şimdi de olacaksın. Bana bak, tamam mı?”
Aden’in gözleri ağırlaştı ama yine de kapanmadı. Karan’a kilitlenmişti.
“Güçlü olmak…” diye fısıldadı Aden, nefesi kesik kesikti, “her zaman yaşamak değilmiş meğer… ben yaşamayı seninle öğrenmişim, Karan…”
Aden’in sesi neredeyse bir fısıltıdan ibaretti artık. Kelimeler dudaklarından dökülürken bile sanki her biri canından bir parça koparıyordu.
Karan başını hızla salladı.
“Konuşma…” dedi boğuk bir sesle.
Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sanki zaman durmuştu. Moskova’nın uğultusu, silah sesleri, bağırışlar… hepsi uzaklaşmıştı.
Bir süre hiçbir şey söylemedi. Sanki zaman durmuştu. Moskova’nın uğultusu, silah sesleri, bağırışlar… hepsi uzaklaşmıştı.
Sadece Karan vardı.
Ve onun sesi…
“Gölgem…” dedi Aden, çok zorlanarak.
Karan hemen eğildi.
“Buradayım.”
Aden’in nefesi titredi.
“Eğer… bir gün…” dedi, kelimeler zor çıkıyordu, “beni bulamazsan… beni yine bul olur mu?”
Karan’ın gözleri büyüdü.
“Kes,” dedi sertçe. Ama sesi kırılıyordu. “Böyle konuşmayı kes. Seni her yerde bulurum zaten, aptal mısın sen?”
Aden’in gözleri kapandı yavaşça kapanırken sadece bir karanlığın içinde kala kalmıştı artık Aden Lal Karahan.
Karan bir anda panikledi.
“Hayır!” dedi yüksek sesle. “Lara, bak bana! Gözünü aç!”
Karan dondu.
“Hayır…” dedi fısıltıyla.
“Hayır… hayır… Lara… bak bana… aç gözlerini…”
“FOREST!” diye bağırdı bu kez, sesi parçalanarak.
Sadece siren sesleri yaklaşırken, Moskova gecesi ilk kez gerçekten susmuştu onlar için.
Ama Aden, onca acısına rağmen tek gözyaşı dahi akıtmamıştı kapanan gözlerinden.
"İhanet ruhumu, kurşunlar bedenimi yaraladı... Ama beni diz çöktüremeyen tek şey, gözlerimin son kez sevdiğim adama bakmış olmasıydı."
İnşallah bölümü okurken keyif almışsınızdır.🩷
Diğer bölümde görüşmek üzere. ☺
