2. bölüm / 49
Gölgelerin İmparatorluğuGölgelerin Efendisi
Bölümler 49Şu an: Gölgelerin Efendisi
- 1 Kırmızı ve siyah860 kelime
- 2 Gölgelerin Efendisi2.304 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Gölgenin İçine Adım798 kelime
- 4 Bir Adım Fazla Yakın1.563 kelime
- 5 Sızdırılan Rota1.104 kelime
- 6 Gölgenin İçindeki Işık1.495 kelime
- 7 İlk Kırılma742 kelime
- 8 Tuzak İçinde Tuzak2.143 kelime
- 9 Gölgenin İçindeki Tuzak2.689 kelime
- 10 Geri Alacağım2.004 kelime
- 11 Seçilen Kadın2.682 kelime
- 12 Forest2.295 kelime
- 13 Kırmızı ve Yeşil3.038 kelime
- 14 Gölgenin Renkleri2.101 kelime
- 15 Gölgelerin Masası2.090 kelime
- 16 Gölgem6.033 kelime
- 17 Geçmişin Gölgesi2.007 kelime
- 18 Aynı Cehennemin Çocukları2.201 kelime
- 19 Kafesin İçindeki Fırtına2.402 kelime
- 20 Kırık Eller, Karışık Kalpler2.842 kelime
- 21 Aynı Cehennemin Çoçukları2.024 kelime
- 22 Kapalı Kapılar Ardında2.869 kelime
- 23 Sesizlikten Öpüşe2.127 kelime
- 24 Kıskançlığın Gölgesi2.122 kelime
- 25 Uzatılan El2.017 kelime
- 26 Griye Düşen Siyah ve Beyaz2.144 kelime
- 27 Gölge ve Alev2.787 kelime
- 28 Gölgenin İçine Mahkum2.083 kelime
- 29 Maskenin Düşüşü2.624 kelime
- 30 Gölgede Kırılan Nefes3.218 kelime
- 31 Gölgenin Bedeli2.393 kelime
- 32 O Gün Her Şey Susturuldu2.106 kelime
- 33 Karanlığın Ardından2.391 kelime
- 34 Yeniden Başlayan Hayat2.935 kelime
- 35 Beklenmedik Bir Yüz2.265 kelime
- 36 Gölgeme Sığındım1.893 kelime
- 37 Fırtına Öncesi Sessizlik3.081 kelime
- 38 Kırılan Duvarlar2.926 kelime
- 39 Gözlerdeki İhanet3.453 kelime
- 40 Kırık Bir Vasiyet2.531 kelime
- 41 Tahtın Yeni Sahibi2.993 kelime
- 42 Kaçınılmaz Karşılaşma2.853 kelime
- 43 Nefret Etmem Gereken Adam3.694 kelime
- 44 Ya Gerçekse2.655 kelime
- 45 Beklenmedik Yolcu3.307 kelime
- 46 Tuzak1.427 kelime
- 47 Kaçış Yok2.511 kelime
- 48 Aklım ve Kalbim1.348 kelime
- 49 Artık Aden Turan4.642 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
2.Bölüm
Balo yerinin arka kapısına gelip kimsenin olmadığını teyit ederek arabalardan inip içeriye sızmıştık bile.
Annem, tabii ki arka kapıdan girmemiz
için önlem almıştı; oradaki korumaları kendi safına çekmişti ve içerideki birçok koruma da bizim tarafımıza geçmişti. O yüzden işimiz ve öldüreceğimiz kişileri öldürüp çıkmamız daha kolay olacaktı.
Tabii ki biraz da eğlenecektik.
İçeriye girip balo kısmına gelmiştik bile. Kadınların bazıları şık, bazıları iddialı, bazıları korkulacak gibi giyinmişti. Erkekler ise neredeyse aynıydı; hepsinde takım elbise ve maske vardı sadece.
Hepimiz köşedeki bir masaya oturmuştuk. Çok göze batmak olmazdı.
Bir zamanlar buralara gizli davetli olarak değil de babamın yanında, annemle geldiğimiz dönemlerde babam hep şunu derdi:
'Dik durun.'
Ama eve gittiğimizde o dik duruşumuzun hepsi gider, babamın bakışları ve tavırları altında ezilirdik.
Etrafı incelerken Miray’ın, sadece bizim duyabileceğimiz bir ses tonuyla:
“Şu taht gibi olan oturağa bakar mısınız?” demesiyle hepimiz birden oraya baktık.
Buranın en güzel yerindeki o taht gibi koltukta oturanın kim olduğunu tahmin etmek zor değildi.
Oranın sahibi Karan Demir’di. O, buradaki bütün mafya üyelerinin kralıydı; buranın efendisiydi, gölgelerin efendisiydi.
Aslında Karan denilen adam bizi çok görmüştü; her balosunu veya başka bir organizasyonunu mahvettiğimiz için. Ama her gelişimizde yüzlerimize yoğun makyaj yaptığımızdan, ne o ne de diğerleri aynı kişiler olduğumuzu fark etmiyordu.
Tabii ki Selim ve Arda abi makyaj yapmıyordu; onlar yüzlerine her seferinde farklı maskeler takıyordu. Bu yüzden onlar da fark edilmiyordu.
Selim abi, Karan Demir’in tahtına bakarken:
“Daha gelmemiş,” dedi.
Gözümü tahttan ayırıp:
“O gelince başlayacağız,” dedim.
Miray:
“Silahları bize verecek korumalar bize kulaklık da verecek, iletişim kurabilmemiz için. Unutmayın, yani aklınızda olsun diye söylüyorum,” dedi.
Elif yüzüne bir gülümseme yerleştirip:
“Buranın son hâlini görmek isteyen sadece ben miyim?” dedi.
Bence en çok isteyen bendim. Aden değildi; içimdeki Lal, buranın kan revan hâlini görmeyi çok istiyordu.
Alaycı bir şekilde sırıtıp:
“Senden çok istiyorum, emin ol,”
dediğimde aslında sadece hayal ediyordum.
Arda abi sonunda konuştu:
“Göreceğinize emin olun.”
Ardından sırıtıp ekledi:
“Çünkü ben eminim.”
Hepimize teker teker göz gezdirdiğimde hepsinin yüzünde bir gülümseme gördüm ve şu an onların vahşeti beklediğini biliyordum.
O sırada salonun ışıkları bir anlığına kısıldı.
Müzik yavaşlamıştı ve buradaki herkesin bakışları merakla kapıya dönmüştü. Ben de bakışlarımı kapıya çevirdim.
Ve gölgeyi gördüm… Gölgelerin efendisi gelmişti. Karan Gölge Turan gelmişti.
Kısaca onu incelediğimde siyah takım elbisesi üzerine tam oturmuştu ve yüzünde maske yoktu. Bir tek onda yoktu; fark yaratmak istemişti belli ki.
Ama zaten Karan Demir başlı başına bir farktı.
Yanında iki kişi vardı. Bir tanesi koruma olmalıydı ki tanıdık gelmedi. Diğerine baktığımda ise Kara Pençe’yi gördüm.
Gölgenin en yakın dostu: Taylan Aras. Lakabıyla, Kara Pençe.
Taylan’a çok bakmadan gözümü tekrar Karan’a çevirdim. Bütün salonu olduğu yerde tarıyordu. Gözü bizim masaya kaydığında bakışları bende kaldı. Ben de bakışlarımı kaçırmadan ona bakıyordum.
Keskin bakışları beni delip geçerken, neredeyse altı yedi saniye üzerimde kalan gözlerini çekti ve heybetli vücuduyla tahtına doğru yürümeye başladı.
Karan ağır adımlarla tahtına doğru yürürken, Taylan ise kendi masasına geçti.
Karan tahtına ulaştığında oturmadan önce bütün salona baktı. Kollarını iki yana açtı; ne bir gülümseme ne de bir sinir vardı yüzünde. Sadece düz bir ifadeyle salonu tarıyordu.
Kollarını indirip yavaşça pantolonunun cebine koydu.
Bu yavaşlığı bilerek yapıyorsa… gerçekten çok sinir bozucuydu.
Bir süre sonra müzik kesildi.
“Hoş geldiniz.”
Kısa ve net.
“Bu gece…” dedi, bakışları tekrar salonun üzerinde gezinirken,
“burada olan herkes… kendi isteğiyle burada.”
Başını hafifçe yana eğdi.
“Ve burada olan herkes… kuralları bilir.”
Salonda kimsenin sesi çıkmıyordu sanki ölüm sessizliği vardı ama ölüm sesiz olur muydu.
Bence hayır.
Karan devam etti:
“Sadakat…sadakat bu dünyanın tek geçerli kuralı."
Gözleri bir anlığına tekrar benim bulunduğum masaya kaydı.
Kalbim hızlandı.
Ama yüzümde en ufak bir değişiklik olmamıştı olamazdı.
“Sadakat yoksa…” dedi, sesi biraz daha alçaldı,
“varlığınızın da bir anlamı yoktur.”
Varlığınızın kendi dışında konuşuyordu kıl herif.
Gözlerini benden çekip
“Ve ben…” dedi, dudaklarının kenarı çok hafif kıvrılırken,
“anlamsız şeyleri ortadan kaldırmayı severim.”
Selim abi yanım da oturduğu için hafifçe kulağıma eğilip fısıltıyla
“Bu adam… her seferinde daha da rahatsız edici oluyor.”
Gözlerimi Karan’dan ayırmadan cevap verdim:
“Bu yüzden burada.”
Karan devam etti
“Ve de eğlenmek için de buradayız.”
Karan, lafını bitirmiş gibi tahtına oturduğunda müzik tekrar çalmaya başladı.
Miray bıkkın bir tavırla:
“Artık başlasak? Sıkıldım,” dedi.
Kafamı onaylar şekilde salladım:
“Acele yok, işinizi yaparak eğlenin.”
“Miray, Elif…” diye başlayıp onlara döndüm.
“Silah ve kulaklıkları almadan önce iki tane mafya patronunu yanınıza çekip öldürün. İlk baştan, sonun eğlencesini halledelim, değil mi?”
Elif keyifli bir şekilde:
“O zaman bize müsaade,” deyip ayağa kalktı. Miray da onunla birlikte kalktı.
Selim ve Arda’ya baktım:
“Ne yapacağınızı biliyorsunuz.”
İkisi de kafasını sallayınca.
Etrafa bakarak ayağa kalktım:
“O zaman herkes işinin başına.”
Dedikten sonra salonun üst katına doğru yürümeye başladım.
Yukarı kata çıktığımda biraz ilerler leyin ve yürüyen bir koruma bana silah ve kulaklık uzattı
Ben tereddütsüzce aldım ve kafamı salladım
Elim silahı koymak için elbisenin gizli bölgesine gitti ve koydum.
Kulaklığı kulağımın birine hızlıva taktım ve kimin bağlanmış olduğuna bakmak için "kimler burda şuan"
Hepsinin sesi bir anda gelince hepsinin aldığını anladım
Kulaklıktan Miray’ın sesi geldi:
“İlk hedefle temas kurduk.”
Ardından Elif’in hafif gülüşü:
“Adam resmen kendi sonuna yürüyor.”
Dudaklarım hafifçe kıvrıldı.
“Temiz çalışın,” diye fısıldadım.
Selim’in sesi girdi araya:
“Alt kat kontrol altında. Şüpheli bir durum yok… şimdilik.”
Koridorun sonuna geldiğimde bir kapının aralık olduğunu fark ettim.
İçeriden hafif bir ışık sızıyordu.
Duraksadım.
Bu kat… genelde özel odalar içindir.
Ve böyle yerlerde kapılar asla yanlışlıkla açık kalmaz.
Yavaşça kapıya yaklaştım.
Elimi kapıya uzattım.
Tam itecekken—
“Yanlış yerdesin.”
Ses erkek sesiydi hemde çok tanıdık bir ses.
Başımı yana çevirir çevirmez onu gördüm.
Gölge buradaydı. Karan Gölge Turan buradaydı.
Gözleri direkt benim üzerindeydi; keskindi, katıydı. Üstündeki takım elbisenin üzerine kusursuz oturuşunu bir kez daha inceledim. Mükemmeldi.
Kalbim hızlanmıştı ama yüzüm hâlâ düzdü. Bir şey belli etmeme konusunda artık profesyonelleşmiştim.
“Kaybolmuş gibi mi duruyorum?”
dedim. Sesim beklediğimden daha düz çıkmıştı.
Yavaşça bana doğru bir adım attı.
“Hayır,” dedi.
Bir adım daha attı.
“Sadece… olman gereken yerde değilsin.”
Aramızdaki mesafeyi yavaş yavaş kapatırken geri çekilmedim. Asla da çekilmezdim.
Konuşmalarımızı kulaklıklık bağlantlı olduğu için bizimkiler duruyordu bu yüzden konuşmadıklarına emindim dikkattimi bozmak istemiyorlardı.
Karan aramızdaki mesafeyi nerdeyse yok ettiğinde boyundan dolayı kafam yukarıya doğru bakıyordu
Neydi bu adam devemi. Ama deve bile küçük kalır bu dağ gibi adamın yanında.
Yakışıklıydı şimdi yalan söylemek olmazdı.
Karan başını hafifçe bana doğru eğdi bakışları maskenin ardındaki yeşil gözlerime ve mahkeme bakıyordu.
“Buraya ait değilsin,” dedi bu sefer daha net.
Kaşımı hafifçe kaldırdım.
“Bunu herkese mi söylüyorsun?” dedim.
Dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı.
“Hayır.”
Bir an durdu.
“İlginç olanlara söylüyorum.”
Bu adama bu kadar yakın durmam gerekiyor beni tanıyabilirdi.
“Bu küçük sohbet için teşekkürler ama benim lavaboya gitmem gerekiyor,” dedim ve onun yanından hızlıca geçip gittim, arkama bile bakmadan.
Lavaboya geldiğimde hemen içeride biri var mı diye kontrol ettim ve kapıyı kilitledim. Aynanın karşısına geçip:
“Arkadaşlar…” dedim.
Duymuş olacaklar ki Miray:
“O neydi lan öyle?” dedi.
Selim ise sinirli bir şekilde:
“O amına koyduğumun herifi neden peşine takıldı şimdi?” dedi.
Derin bir nefes alıp:
“Boşverin onu. Benim kılık değiştirmem gerekiyor,” dedim.
“Elif,” dedim.
“Yedek kıyafet nerede?”
Kulaklıktan Elif’in sesi geldi:
“Üst katın sol koridorunun sonunda, ikinci oda. Dolabın içinde.”
Başımı hafifçe salladım.
“Tamam.”
Miray hemen atladı:
“Aden, dikkatli ol. O adam… sana takıldı.”
Selim de ekledi:
“Şüphelendi. Kesin şüphelendi.”
Gözlerimi aynadan ayırmadan dudaklarımı hafifçe kıvırdım.
“Şüphelenmesi için bir sebep verdim mi?” dedim.
Sessizlik oldu.
Sonra Selim:
“Hayır… ama o zaten sebepsiz şüphelenen bir tip.”
Hafifçe gülümsedim.
“Güzel,” dedim.
“Ben de sebepsiz tehlike olmayı seviyorum.”
Kulaklığı düzelttim.
“Plan değişmedi. Devam ediyoruz.”
Ardından ekledim:
“Ama kimse dikkat çekmeyecek.”
Hızlıca lavabodan çıkıp koridorda Elif’in dediği doğrultuda yürümeye başladım; hızlı ama sakin görünmeye çalışarak.
Elif’in söylediği odayı bulmam uzun sürmedi. Odanın içine girdiğimde ışıklar zaten yanıyordu. Kapıyı ardımdan kapattım.
Dolaba yöneldim.
Kapıyı açtığımda, içinde siyah, sade ama dikkat çekmeyen bir kıyafet duruyordu.
Elbisemi hızlıca çıkarıp yenisini giydim. Maskemi değiştirdim.
Kulaklığa tıklayıp tekrar konuştum:
“Elif, üstüme atacağım pelerin nerede?”
Elif hemen cevap verdi:
“Sağ taraftaki dolapta.”
Dediği yere doğru hızla yürüdüm. Dolabın kapısını açtım ve içinden siyah şapkalı bir pelerin çıktı. Hemen alıp üstüme geçirdim.
“Güzel,” dedim kendi kendime.
Kulaklığa tıklayıp tam konuşacaktım ki kapı bir anda açıldı. Hızla pelerinimin şapkasıyla yüzümü iyice sakladım.
Kapıya baktığımda Kara Pençe’ydi, bu Taylan Aras, tam gözümün önündeydi.
Sert ama soğuk bir sesle:
"Senin burada ne işin var ve sen kimsin?"
Sadece dudaklarımı görüyordu; yüzüme düşen pelerini maskesi yüzünden.
Ablaya sırıttım:
"Ben…" dedim, yavaşça devam ettim, "Söyleyemem ama… buradan çıkmam gerek."
Hafif hafif ona yaklaştığımda kendini hazırlıyordu sanki.
Onun karşısında durduğum an bir yumruk savurdu; eğilip hem yumruktan kurtuldum hem de karnına yumruk geçirdim.
Yumruğun etkisiyle geriye savrulunca üstüne yürümeye başladım; bunu bayıltmam gerekiyordu.
Tam bayıltmak için kolumu kaldırmıştım ki, kolumu tutup beni duvara sertçe itmesi bir oldu; acıdan canım acıdığı için minik bir inilti çıkardım ve tam kendime gelmiştim. Eli boğazıma kapandı.
Kulaklıktan Miran’ın:
"Aden!" diyen endişeli sesini duydum.
Hepsi sesi vermem için ismimi endişeyle sayıklarken ben önümde, benim boğazımı sıkan adamdan kurtulmaya çalışıyordum.
"Sen…" sinirle:
"Sen lalmışsın!" dedi.
Sonra yüzünde alaycı bir tavır takındı:
"Senin de bir de şu yüzünü bir tam görelim, bir de seni alıkoyup bir bakalım, kimdensin, kimler—"
Lafını bitirmesine kalmadan dizimle sertçe bacak arasına vurunca, boğazımdan elini çekip izlemeye geri çekildi. İnlemesinin arasında:
"Seni piç kurusu," diyişi duydum.
Sinirle ona yaklaşıp, tam yere çökmemiş adamı nefes nefese kalmış halimle bacağına bir tekme atarak yere oturttum.
Arkasına geçip kolumu boynuna dolayıp sıktım.
Hale bacak arası acıyor olacak ki, elli ordaydı.
Boğazını sıkmaya devam ederken:
"Senin belanı bir güzel sikerdim de Kara Pençe, acelem var."
Kulağının dibinde hafifçe gülüp:
"O yüzden sonra eğleneceğim seninle."
Bir söylemesine izin vermeden aniden boynundaki kolumu çözüp dirseğimi boynuna geçirdim.
Bir an boynunu tuttu, sonra yere yığılışını keyifle izledim:
"İyi uykular," dedim sakince.
Kulaklığa dokunup:
"Her şey tamam mı?"
Selim:
"Her şey tamam da, sen iyimisin Taylan, ne alakaydı?"
Derin bir nefes çekip:
"Bilmiyorum, hallettim de, zaten her şey tamamsa başlayalım eğlenceye."
Arda:
"Aden çok haklı."
Keyifli bir şekilde:
"Başlayalım o zaman," deyip odadan çıktım. Yine koridorda yürümeye başlarken Arda ve Selim’in aşağıdaki koruma kılıklı hallerini gördüm.
Onlar beni fark etti ama çaktırmadılar.
Buradaki çoğu koruma bizimdi zaten; o yüzden sıkıntı olmayacaktı.
Üst katın koridorunda yürürken kulaklığa dokundum:
"Başlayalım."
Elif’in gülen sesini duydum:
"Hay hay," dedi.
Aniden etrafta ışıklar söndü, şarkılar kesildi, birkaç çığlık koptu. Selim ve Arda alttaki birkaç kişiyi talan etmiş olmalıydı.
Benim gece görüşüm iyiydi; birkaç beyaz gömlekli adam gördüğümde silahımı çıkarıp sakince
Tak! Silah sesi anında etrafta yankılandı ve o an bütün salon koşturmaya başladı. Herkes çığlıklar atarken biz sadece keyif alıyorduk.
Sonra aniden her yer kırmızı bir ışık ile doldu. Ben ise yavaş yavaş, çığlık sesleri arasında yankılanan stiletto seslerimle salonun içini gören merdivenlerin balkonuna doğru gittim.
Geldiğimde aşağıda bir kaos vardı; benim sadece yüzümdeki gülümsemeyi görebiliyorlardı ama ben onları pelerinin siyah şapkası altından görebiliyordum.
Ağır ağır ellerimi balkonun korkuluklarına koydum ve üstten üstten içeriye bakmaya başladım.
Ve gözüm tek kişiye takıldı:
Gölgeye.
Bana bakıyordu; yüzündeki sinir ve yoğun öfkeyle tahtında oturuyordu.
Korumaların silahları bana dönükken elimi yukarı kaldırdım ve bir kez şıklattım. O an bütün korumaların silahları hem Gölge’ye hem de içerideki herkesin üstüne döndü. O an bütün çığlıklar durdu, bütün sesler durdu.
Herkesin gözü bana çevrildiğinde konuştum, herkesin duyabileceği bir sesle:
"İlk öncelikle çok özür dilerim herkesten ayrı ayrı," dedim.
Devam ederken, düz ve kararlı sesle devam ettim. Yerdeki birkaç cesede baktım:
"Kan," dedim. "Kan, suskunluk, sessizlik."
Sonra tahtında oturan Karana baktığım belli olsun diye kafamı oraya çevirdim ve devam ettim:
"Acı…"
Sonra bütün her yere baktım:
"Bunların hepsi ne demek biliyor musunuz? Lal demek… Ben demek, adalet için savaşan herkes demek."
Lafım biter bitmez, duvarlara gizlice taktırdığımız gizli fıskiyeler devreye girdi ve her yer sahte kanla boyandı; kan rengiyle, yani benimle boyanmıştı.
Kan ben demekti ben ise kan demekti.
Sonra diğer katlardan salonun ortasına iki ceset birden tak diye düşünce kadınlardan çığlıklar koptu.
Ben sadece bu vahşeti izlemekle meşguldüm.
Sonra bir şarkı sesi doldu kulaklarıma:
"When you were sore
We kicked the gates and split the door
Simeon raged
Levi swore"
Acı içindeyken:
Kapıları kırdık, kapıyı parçaladık.
Simeon öfkelendi.
Levi yemin etti.
"We spilled your guts across the floor
You thought we'd deal in sheep and gold
But you'll get steel, bitter and cold
You gave your word, but kept her scars
Now judgment rides under the stars"
Bağırsaklarını yere döktük.
Koyun ve altınla ilgileneceğimizi sandın.
Ama alacağın çelik olacak, soğuk ve acı.
Söz verdin, ama yaralarını sakladın.
Şimdi yargı yıldızların altında gidiyor.
Keyifle şarkıyı dinlemeye devam ediyordum; anlamı tam benlik bir şarkıydı ve hep favorimdi.
Yavaş yavaş ellerimi koyduğum korkuluktan çekip geriye doğru gittim. Son kez Karana baktım; zifiri karanlıklaşmış gözleriyle bana bakıyordu.
"You can bow
You can plead
But justice cuts where no one sees
You took our sister without a name
Now your whole house burns within the flame"
Sessizlik için kan.
Ateş ve çelik.
Yara iyileşmezken barışı taklit edemezsin.
O kıssık çığlıkları için Shechem’in hayalini paramparça edeceğiz.
Yer altı dünyasını paramparça edecektim.
Yavaş yavaş koridorda yürümeye başladım; çıkma vakti gelmişti.
"You crossed the line
Now reap what you sow
You called it love
But greed and lust is all you know
Blood for silence
There's no escape
Your city burned beneath the weight
You called it love, but love don't bind
It not without a willing mind"
Sınırı aştın.
Şimdi ekinlerini biç.
Buna aşk dedin.
Ama bildiğin tek şey açgözlülük ve şehvet.
Sessizlik için kan.
Kaçış yok.
Şehrin ağırlık altında yandı.
Buna aşk dedin, ama aşk bağlamaz.
Rıza olmadan olmaz.
"You can kneel
You can weep
But there are wounds too dark, too deep
You took our sister, paid in flame
But every soul shall know her name
She walks again
Not alone
She walks again
With justice shown"
Diz çökebilirsin.
Ağlayabilirsin.
Ama bazı yaralar çok karanlık, çok derin.
Kız kardeşimizi aldın, alevle ödedin.
Ama her ruh onun adını bilecek.
O tekrar yürüyor.
Yalnız değil.
O tekrar yürüyor.
Adalet gösterilmiş olarak.
Ben koridorun sonunda gelince şarkı sonlandı; sadece sonunu sevmiyordum.
Ben ne diz çökerdim, ne ağlardım; ben asla diz çökmezdim. Bana yasaklanmıştı.
"Sessizlik için kan döküldü; adaletin gölgesi her yerdeydi."
