39. bölüm / 49
Gölgelerin İmparatorluğuGözlerdeki İhanet
Bölümler 49Şu an: Gözlerdeki İhanet
- 1 Kırmızı ve siyah860 kelime
- 2 Gölgelerin Efendisi2.304 kelime
- 3 Gölgenin İçine Adım798 kelime
- 4 Bir Adım Fazla Yakın1.563 kelime
- 5 Sızdırılan Rota1.104 kelime
- 6 Gölgenin İçindeki Işık1.495 kelime
- 7 İlk Kırılma742 kelime
- 8 Tuzak İçinde Tuzak2.143 kelime
- 9 Gölgenin İçindeki Tuzak2.689 kelime
- 10 Geri Alacağım2.004 kelime
- 11 Seçilen Kadın2.682 kelime
- 12 Forest2.295 kelime
- 13 Kırmızı ve Yeşil3.038 kelime
- 14 Gölgenin Renkleri2.101 kelime
- 15 Gölgelerin Masası2.090 kelime
- 16 Gölgem6.033 kelime
- 17 Geçmişin Gölgesi2.007 kelime
- 18 Aynı Cehennemin Çocukları2.201 kelime
- 19 Kafesin İçindeki Fırtına2.402 kelime
- 20 Kırık Eller, Karışık Kalpler2.842 kelime
- 21 Aynı Cehennemin Çoçukları2.024 kelime
- 22 Kapalı Kapılar Ardında2.869 kelime
- 23 Sesizlikten Öpüşe2.127 kelime
- 24 Kıskançlığın Gölgesi2.122 kelime
- 25 Uzatılan El2.017 kelime
- 26 Griye Düşen Siyah ve Beyaz2.144 kelime
- 27 Gölge ve Alev2.787 kelime
- 28 Gölgenin İçine Mahkum2.083 kelime
- 29 Maskenin Düşüşü2.624 kelime
- 30 Gölgede Kırılan Nefes3.218 kelime
- 31 Gölgenin Bedeli2.393 kelime
- 32 O Gün Her Şey Susturuldu2.106 kelime
- 33 Karanlığın Ardından2.391 kelime
- 34 Yeniden Başlayan Hayat2.935 kelime
- 35 Beklenmedik Bir Yüz2.265 kelime
- 36 Gölgeme Sığındım1.893 kelime
- 37 Fırtına Öncesi Sessizlik3.081 kelime
- 38 Kırılan Duvarlar2.926 kelime
- 39 Gözlerdeki İhanet3.453 kelime · Okuduğun bölüm
- 40 Kırık Bir Vasiyet2.531 kelime
- 41 Tahtın Yeni Sahibi2.993 kelime
- 42 Kaçınılmaz Karşılaşma2.853 kelime
- 43 Nefret Etmem Gereken Adam3.694 kelime
- 44 Ya Gerçekse2.655 kelime
- 45 Beklenmedik Yolcu3.307 kelime
- 46 Tuzak1.427 kelime
- 47 Kaçış Yok2.511 kelime
- 48 Aklım ve Kalbim1.348 kelime
- 49 Artık Aden Turan4.642 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
39.bölüm
Arkadaşlar, şimdiden özür dilerim. Bölümde bazı yazım hataları olabilir. 🥹💗
Keyifli okumalar dilerim. 🫶🏻✨
39.bölüm
Aradan Yarım saat geçmişti ve Arda'nın konumunu attığım bölgenin içinde kamera varsa onlara ulaşmasını bekliyordum.
Zaten çoktan Tuncer ve Celal o depodaysa planımız belliydi.
Planı bugün yapabilirsek bu geceydi. Aslında yarın yapacaktık ya da yapabildiğimiz bir gün ama ben işimi hızlı bitirmek istiyordum. Artık bana söylediği o sözleri onun kanında boğmak istiyordum, artık istiyordum.
Plan da şuydu: Ben Karan'dan bir şekilde izin alıp Taylan'ı da bir şekilde ikna edecektik. Ve ben Miran'ı da alıp deponun oraya gidecektik ve Selim, Arda ve Elif'le baskın yapacaktık. Tabii yüzlerimizi peçelerle gizleyecektik.
Karan ve Taylan haber gitmesin gitse bile gelemesinler diye de onların ikisinin ortak olarak işlettiği bir bara saldırı yapacaklardı adamlarımız.
Şu an tek ümidim deponun içinde kamera olmasıydı.
Büyük salonda koltukta otururken kendimi iyi hissetmiyordum. Daha Karan bana yarım saat önce bütün yuvasını emanet etmişken onun arkasından iş çevirmek kötü hissettiriyordu.
Önümdeki sehpadaki telefona gergince baktığım sırada telefonum titremeye başladı. Ekranda Arda'nın ismi belirdiğinde hiç bekletmeden telefonu elime alıp açtım ve ayağa kalktım.
"Çıktı mı bir şey, Arda?"
Arda'nın ciddi sesi duyuldu.
"İyi haber." Şükreder gibi gözlerimi kapatıp açtım. "Depoda kamera sistemi var, evet."
Olduğum yerde turlamaya başladım.
"Görüntülere ulaşabildin mi peki?"
"Ulaştım."
"Ne gördün?"
Arda derin bir nefes aldı.
"İçeride hareket var, evet." Kalbim hızlandı. "Kameralar pek aydınlık değildi, o yüzden tam göremesem de içeride, tahminen deponun ikinci katında iki tane bağlı adam var."
"Kim olduklarını görebiliyor musun?"
"Hayır ama birinin Celal olduğuna eminim." dedi net bir şekilde. "Bu da yanındakinin yüzde doksan Tuncer olduğunu gösteriyor."
"Emin misin?" diye sordum.
"Eminim." dedi Arda. Sesi bile kendinden emindi.
Pencereden bahçeye baktım.
"Kaç kişi var içeride?"
Arda birkaç saniye sustu.
"Kameralara göre en az on iki silahlı adam var. Sürekli devriye değiştiriyorlar."
Kaşlarım çatıldı.
"Başka giriş çıkış?"
"Arka tarafta yükleme kapısı var."
"Çatıda da acil çıkış merdiveni görünüyor. Sadece bir de ön giriş var."
Telefonu kulağıma biraz daha bastırdım.
"Tamam." dedim kararlı bir sesle. "Bu akşam planı uygulayacağız. Ben Miran'ı alıp bir şekilde geleceğim. Siz en geç dokuzda orada olun."
Arda birkaç saniye sessiz kaldı.
Sanki söyleyeceği şeyi seçmeyi düşünüyordu.
"Aden..."
Ses tonundaki tereddüdü hemen fark ettim.
"Ne?"
"Biraz daha beklesek daha iyi olmaz mı?"
Kaşlarım çatıldı.
"Arda." dedim sertçe. "Bu akşam ben daha fazla beklemek istemiyorum."
"Peki." dedi Arda. Sesinde tereddüt vardı. "Sorun çıkmaması için elimden geleni yapacağım."
"Teşekkür ederim, Arda." dediğimde sesim içtendi.
"Rica ederim, Aden'im." dediğinde sesinde huzursuzluk vardı. "Görüşürüz."
"Görüşürüz, Arda." dediğimde telefonu kapattım.
Ekran karardığında birkaç saniye boyunca öylece baktım.
İçimde kötü bir his vardı.
Ama artık geri dönüşü yoktu.
Bu gece bitmesi gereken bir hesap vardı.
Şimdi sıra Karan'daydı. Bu akşam dışarı çıkabilmem için onu ikna etmem gerekiyordu. Tabii buna Taylan da dahildi.
Biraz manipülasyon yeteneklerimi kullansam bir sorun çıkmazdı, değil mi?
Telefonumu yeniden açıp arama kısmına girdim. Derin bir nefes aldıktan sonra Gölgem'i aradım.
Telefon birkaç saniye çaldı.
Tam açılmayacağını düşünmeye başlamıştım ki karşı taraftan onun sesi geldi.
"Forest."
Sesini duyar duymaz istemsizce gülümsedim.
"Gölgem."
Karan, kısa bir sessizliğin ardından hafifçe güldü.
"Ses tonundan yine benden bir şey isteyeceğini anladım."
Kaşlarımı çattım.
"Ne alakası var?"
"Forest..."
Bu kadar çabuk anlayacağını düşünmemiştim.
"Tamam, küçücük bir şey ama bak, gerçekten küçücük."
"Ne istiyorsun?"
Sesindeki merakı hissedebiliyordum. Ben de koltuğa yeniden oturup en masum ses tonumu takındım.
"Bu akşam dışarı çıkabilir miyim, Gölgem?"
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
"Hayır."
Karan'ın cevabı o kadar hızlı gelmişti ki daha ne söyleyeceğimi bile beklememişti.
Derin bir nefes verdim.
"Sebebini bile sormayacak mısın?"
"Nereye gideceksin ki?"
Kaşlarımı çatıp homurdandım.
"Bana güvenmiyor musun sen, Karan?"
"Alakası yok, güzelim." Cevabı beklediğimden daha netti. "Sana güveniyorum tabii ki."
Bir an sustum.
"İnanmıyorum ben sana." dedim, sesim kırgın çıkmıştı. "Hem hani artık bu evin bir diğer sorumlusu bendim ya? Ben sana neden soruyorum? Boş ver. Ben istediğim yere giderim, sana kalmamış."
Tam telefonu kapatacakken Karan'ın sesini duydum.
"Tamam." dedi sakin bir sesle. "Gidebilirsin. Ama nereye?"
İşte en zor soru buydu.
Bir an sustum.
Gerçeği söyleyemezdim.
"Miran'la akşam kahve içmeye gideceğiz. O yüzden bir şey daha iste-"
Karan sözümü kesti.
"Miran'la istediğin kadar konuş, gez güzelim. Artık buna bir şey demiyorum. Ama o kısmı Taylan'la sen konuşacaksın."
"Karan beni dinlemez ki o." dedim tatlı tatlı. "Hem ben onunla nasıl konuşayım? O beni anlamaz."
Karan'ın düşündüğünü hissedebiliyordum.
Çünkü Taylan konusunda ne kadar zorlanacağımı ikimiz de biliyorduk.
"Sen şu an benden izin alıp sonra da Taylan'ı ikna etmem için beni kullanmaya çalışıyorsun, farkındasın değil mi?"
Yakalandığımı anlayınca istemsizce gülümsedim.
"Belki biraz."
Karan hafifçe iç çekti.
"Tamam, peki. Ama bu son, güzelim. Bundan sonra izin gerekiyorsa o Taylan piçi ile sen konuşacaksın."
Mutlulukla gülümsedim.
"Teşekkür ederim, Gölgem."
"Bu teşekkürü kabul etmiyorum."
"Niye?"
"Çünkü bana teşekkürünü gece edeceksin."
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Sesindeki kendinden emin tavır yüzümde istemsiz bir tebessüm oluştururken aynı zamanda utanmama da neden olmuştu.
"Akşam unutturma ama. Teşekkürümü etmek istiyorum."
Alaycı sesi yeniden duyuldu.
"Sence unutur muyum?"
Yanaklarımın kızardığını hissettim.
"Tamam, kapat."
Karan güldü.
"Peki. Akşam görüşürüz, güzelim."
Utanarak sadece,
"Terbiyesiz adam."
diyebildim.
Son duyduğum şey onun kahkahası oldu. Ardından telefonu kapattı.
Telefon kapandıktan sonra birkaç saniye boyunca elimde öylece tuttum.
Yüzümde hâlâ istemsiz bir gülümseme vardı.
...
Karan aramamın üzerinden yaklaşık yarım saat geçtikten sonra bana geri dönüş yapmış ve Taylan'ın izin verdiğini söylemişti.
Tabii Taylan'ı ikna etmek için biraz uğraştığı belli oluyordu. Birkaç kez homurdansa da sonunda onu yumuşatmış ve telefonu kapatmıştım.
Şimdi ise saat yedi buçuğa geliyordu. Benim de artık hazırlanmaya başlamam gerekiyordu.
Yanıma herhangi bir silah alamadığım için sonradan Selim'i arayıp iki tane silah ve iki tane siyah peçe getirmesini istemiştim. Silahlardan biri Miran, diğeri ise benim içindi.
Evet, Miran'a ulaşamadığım için hâlâ bu plan hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Onu almaya gittiğimde her şeyi öğrenecekti.
Bizi götürecek korumalar konusunda ise herhangi bir sorun yaşamayacaktık. Çünkü Arda içeriye dört koruma ve bir şoför sızdırmıştı. Onlar bizi götürüp tekrar geri getireceklerdi.
Her şey planladığımız gibi ilerlese de içerideki dört korumayı etkisiz hâle getirip gerçek koruma ve şoförlerin yerini aldığımız için işimizi hızlıca bitirmemiz gerekiyordu. Çünkü burada çalışan koruma ve şoförlerin olmadığını fark ederlerse işler karışabilirdi.
Şu an ise aynanın karşısında kendime bakıyordum.
Kombinimde baştan aşağı siyah tonları tercih etmiştim. Bunun sebebi dikkat çekmemekti.
Üzerime siyah boğazlı, vücuduma oturan bir kazak giydim. Altına yüksek bel, pile detaylı ve bol paça siyah kumaş pantolon tercih ederek ince siyah bir kemerle tamamladım.
Dış giyim olarak ise diz altına kadar uzanan, oversize kesim siyah bir kaban kullandım. Ayakkabı olarak siyah bir spor ayakkabı tercih ettim. Saçlarımı da at kuyruğu yapmıştım.
Bu gece dikkat çekmek istemiyordum. Sadece işimi bitirmek istiyordum.
Sonrasında ise her şeyi geride bırakıp Karan'la birlikte geleceğime bakmak istiyordum.
Saçlarımı son kez düzelttikten sonra telefonumu alıp kabanımın cebine koydum.
Derin bir nefes verdim.
Artık hazırdım.
Odamın kapısını açıp koridora çıktım.
Malikanenin sessizliği her zamankinden daha farklı geliyordu. İlk defa buradan çıkarken içimde bir ağırlık hissediyordum.
Adımlarımı yavaşça merdivenlere yönlendirdim.
Alt kata indiğimde büyük salonda Lina'yı gördüm. Elindeki tabletle bir şeylere bakıyordu.
Beni fark ettiği anda başını kaldırdı.
"Anneciğim?"
Elindeki tableti koltuğa bırakıp bana doğru yürüdüğünde onun karşısında eğildim.
"Çıkıyor musun, anne?"
Bana baktığında başımı salladım.
"Evet, güzelim." dedim. İçimde hem bir huzursuzluk hem de bir burukluk vardı ama bunu belli etmedim. "Küçük bir işim var ama çok geç gelmem."
Her zamanki gibi güçlü görünmeye çalışsam da bazı şeyleri gözlerinden saklayamıyordum.
"Tamam, anne." dedi küçük bir gülümsemeyle.
Saçlarını hafifçe düzelttim.
"Sen de uslu dur, tamam mı?"
Lina gözlerini devirdi.
"Tamam, anne."
Ardından bir şey daha ekledi.
"Anne, bu gece babam da geldiğinde beraber uyuyalım mı?"
İçimde taşıdığım bütün ağırlık, söylediği bu sözle bir anda daha da büyüdü.
Geri dönüp dönemeyeceğimi bilmiyordum. Her şey hazırdı, bir aksilik çıkmamalıydı ama içimde kötü bir his vardı.
Buna rağmen yüzüme küçük bir gülümseme yerleştirdim.
"Tabii ki, güzelim."
Elimi uzatıp yanağını hafifçe okşadım.
"Bu gece baban geldiğinde beraber uyuruz."
Lina'nın yüzü anında aydınlandı.
"Gerçekten mi?"
Başımı salladım.
"Gerçekten."
Lina küçük kollarını boynuma sardığında birkaç saniye boyunca kıpırdamadan kaldım.
O an içimde tarif edemediğim bir his oluştu. Ona sarılıp kokusunu içime çektim.
Lina geri çekildiğinde bana baktı.
"Anne?"
"Hm?"
"Geç kalma, olur mu?"
Sesindeki endişeyi duyunca içim burkuldu.
Saçlarını öptüm.
"Geç kalmayacağım."
Gerçekten de dönmek istiyordum.
Karan'ın yanına, Lina'nın yanına, buraya geri dönmek istiyordum. Ve dönecektim.
Ama önce bitirmem gereken bir hesap vardı.
O hesabı kapatmadan geri dönmeyecektim.
Lina'dan yavaşça ayağa kalktım.
"Ben çıkıyorum, güzelim."
Başını salladı.
"Tamam, anne."
Arkamı dönüp kapıya doğru yürüdüğümde Melek ablayı mutfaktan çıkarken gördüm.
"Çıkıyor musunuz, kızım?"
Başımı salladım.
"Evet."
Lina'ya baktı, ardından bana döndü.
"Merak etme. Lina bana emanet."
Küçük bir tebessüm ettim.
"Biliyorum."
Ardından,
"Görüşürüz, Melek Hanım."
dedim.
"Görüşürüz, güzel kızım."
Dediğinde başımı sallayıp büyük kapıdan hızlıca bahçeye çıktım.
Bahçenin sonuna geldiğimde siyah SUV'nin çoktan hazır beklediğini gördüm. Farları loş bir şekilde yanıyordu.
Aracın önünde duran dört koruma beni görünce aynı anda toparlandı.
Hiçbiri dikkat çekecek bir hareket yapmıyordu. Tam olması gerektiği gibiydiler.
Bizim adamlarımızdı.
Gerçek korumaların yerini almışlardı.
Ben yaklaştığımda korumalardan biri arka kapıyı açtı.
"Hoş geldiniz, hanımefendi."
Başımı hafifçe salladım.
"Çıkalım."
Araca binmeden önce istemsizce başımı kaldırıp malikaneye baktım.
Derin bir nefes aldıktan sonra içeri girdim.
Şoför bana aynadan kısa bir bakış attığında nereye gideceğini biliyor gibiydi. Ardından aracı çalıştırdı.
Arkamızda ve önümüzde iki araç daha vardı. Korumalar ikişerli şekilde diğer araçlara binmişti.
Araç yavaşça hareket ettiğinde gözlerimi camdan ayırmadım.
İçerideki sessizlik uzun süre bozulmadı.
Öndeki şoför aynadan bana kısa bir bakış attı.
"Yaklaşık on dakika sonra Miran Hanım'ın evinde oluruz."
Başımı hafifçe salladım.
"Tamam."
Telefonumu cebimden çıkarıp saate baktım.
Her şeyin istediğim zamanlamayla ilerlemesi hoşuma gidiyordu.
Saat yedi kırk sekizdi.
Bir süre sonra Taylan'ın malikanesinin önüne geldiğimizde arabadan indim.
Bahçede beklerken Taylan ve Miran'ın birlikte dışarı çıktığını gördüm. Onları görünce istemsizce gülümsedim.
Taylan ve Miran yan yana bana doğru yürürken Taylan beni dikkatle süzüyordu.
Onu önemsemeden Miran'a baktığımda, bir şeyler anlamış gibi onun da tamamen siyah ve rahat kıyafetler giydiğini fark ettim.
Taylan, Miran'ın kabanının yakasını düzeltti.
"Geç kalmayın."
Sesi sakindi ama içinde gizleyemediği bir endişe vardı.
Miran hafifçe gülümsedi.
"Alt tarafı kahve içmeye gidiyoruz."
Taylan tek kaşını kaldırdı.
"Yine de geç kalmayın."
Bana ters bir bakış attıktan sonra Miran'a döndü.
"Uslu durun."
Gözlerimi devirip söylendim.
"Uslu bir kız olduğuma emin olabilirsin, Taylan."
Taylan bana cevap vermeden ikimize baktı.
"İkinizin de telefonları her zaman açık olacak."
Miran başını salladı.
"Tamam."
"En geç on birde geri döneceksiniz."
Miran yine sakin bir şekilde,
"Tamam."
dedi.
"Nereye giderseniz gidin haberimiz olacak."
Bıkkın bir şekilde iç çektim.
"Tamam dedik ya, Taylan."
Taylan'ın bakışları son kez Miran'ın üzerinde dolaştı.
Ardından bir adım yaklaşıp Miran'ın alnına kısa bir öpücük bıraktı.
"Kendine dikkat et."
Miran'ın yüzü hafifçe kızardı.
"Sen de."
Taylan istemsizce gülümsedi.
"Ben her zaman dikkat ederim."
Miran başını iki yana salladı.
"Hiç de öyle değil bir kere."
Taylan cevap vermedi.
Sadece elini Miran'ın yanağında birkaç saniye gezdirdikten sonra istemeyerek geri çekildi.
İkisine şaşkınlıkla bakarken aklımdan tek bir düşünce geçiyordu.
Daha dün Miran bana, "Taylan beni kaçmam için depoya kapattı." demişti.
Şimdi ise bu neyin nesiydi?
Boğazımı temizledim.
"Romantizminizi bitirdiyseniz..."
İkisi de aynı anda bana döndüğünde sustum.
Miran gülümseyerek başını salladı.
"Gidelim."
Yanıma gelip koluma girdi.
Sessizce,
"Hele şu gece bitsin, şu Taylan meselesini konuşacağız."
dedim.
Miran gülümsedi.
"Anlatırım."
Birlikte arabanın arka koltuğuna geçtik.
Kapı ardımızdan kapandı.
Kapı kapanır kapanmaz şoför aracı yeniden çalıştırdı.
Malikanenin demir kapıları yavaşça açılırken içimdeki sıkıntı daha da büyüdü.
Başımı hafifçe çevirip arka camdan son kez baktım.
Taylan hâlâ malikanenin önünde duruyordu. Ellerini cebine koymuş, gözlerini bizden ayırmadan arabanın uzaklaşmasını izliyordu.
Bir süre sonra ev tamamen görüş alanımızdan çıkınca telefonumu çıkardım ve Selim'e kısa bir mesaj gönderdim.
"Geliyoruz. Bara geçiş için hazırlansınlar."
Mesajı gönderdikten sonra yanımdaki Miran'a döndüm. Beni izliyordu ve yüzünde sanki her şeyi anlamış gibi hafif bir gülümseme vardı.
"Ee?" dedi merakla karışık alaycı bir tonla. "Bu büyük planın devamı ne?"
Zaten tahmin ettiğini biliyordum. Şimdi sıra ona bütün detayları anlatmaktaydı.
"Anlatayım da bakalım gerçekten bu kadar kusursuz muymuş."
...
Deponun biraz uzağındaki ağaçlık alanda beş kişi sessizce bekliyorduk. Gözlerimiz sürekli binanın üzerindeydi.
Selim birkaç dakikadır sabırsızca yerinde duruyor, sonunda dayanamayarak konuşuyordu.
"Ne kadar daha burada bekleyeceğiz?" dedi sinirle. "Girelim artık içeri. Saatlerdir şu depoyu izliyoruz."
Derin bir nefes alıp ona baktım.
"Önce her şeyi kontrol etmemiz gerekiyordu." dedim. Ardından gözlerimi depoya çevirdim. "Ama evet, sanırım yeterince gözlem yaptık."
Selim duyduğu cevapla memnun bir şekilde başını salladı.
"Nihayet."
Yanımızda duran Miran ise diğerlerinin aksine oldukça sakindi. İlk başta planı öğrendiğinde şaşırmıştı ama şimdi yüzündeki ifade tamamen kararlıydı.
Elif de aynı şekilde sessiz ama hazır görünüyordu. Onunla aramız düzelmişken burada yanımda olması içimi rahatlatmıştı.
Arda elindeki küçük cihazı son kez kontrol ettikten sonra bize döndü.
"İçeride ve çevrede toplam yaklaşık on iki kişi var." dedi. "Dikkatli olursak girip çıkmamız mümkün."
Sözlerini dinledikten sonra başımı salladım.
Cebimden siyah maskeyi çıkarırken herkes aynı anda hazırlanmaya başladı. Maskeyi yüzüme geçirip sadece gözlerim açık kalacak şekilde ayarladım.
Arda'nın getirdiği silahı da kontrol edip hazır hale getirdim.
Artık geri dönüş yoktu.
Depoya giriş için arka kapıyı kullanacaktık.
Önde ben ilerliyordum. Miran, Elif, Selim ve Arda ise iki yanıma ve birkaç adım arkama yayılmış şekilde sessizce beni takip ediyordu.
Saklandığımız ağaçlık alanın çevresinden dolaşıp deponun arka cephesine ulaştığımızda, arka girişte nöbet tutan iki görevliyi fark ettik.
Hepimizin silahında susturucu vardı. Ancak kameraları izleyen biri varsa, ses çıkmasa bile bir mermiyi ya da ani bir hareketi fark edebilirdi. Gereksiz risk almak istemiyordum.
Alçak bir sesle ekibe döndüm.
"İkiye ayrılıyoruz. En karanlık noktaları kullanarak arkalarına yaklaşın. Sessizce etkisiz hâle getireceğiz."
Kısa bir duraksamanın ardından ekledim:
"En önemlisi de kameraların görüş alanına girmeyin."
Herkes başıyla onay verince hiç vakit kaybetmeden önümdeki karanlığa doğru ilerlemeye başladım.
Deponun çevresi sık ağaçlarla kaplı olduğu için gölgelerin arasında rahatça hareket edebiliyorduk. Bu da görünmeden yaklaşmamızı kolaylaştırıyordu.
Görevlilerin bulunduğu noktaya yaklaştığımızda kameranın görüş açısının tam altımızda kaldığını fark ettim. Arkama baktığımda Miran ve Elif benimleydi. Selim ile Arda ise karşı taraftan ilerliyordu.
Fısıldayarak sordum:
"Kim öne çıkmak ister?"
Elif hafifçe öne adım attı.
"Gece operasyonlarını sevdiğimi bilirsin."
Ne kadar zaman zaman ona kızmış olsam da ona güveniyordum. Başımla işaret verince Miran'la birlikte yanımdan ayrıldı ve kameranın kör noktasını kullanarak sessizce ilerledi. Aynı anda karşı tarafta Selim de harekete geçmişti.
Birkaç saniye içinde iki taraftan da görevlerini tamamladılar. Çevreyi kontrol ederek hiçbir gürültü çıkmadan yolu güvenli hâle getirdiler.
İşaretleşerek yeniden bir araya geldik. Kameraların görüş açısından uzak durmaya özen göstererek arka girişe doğru ilerlemeye devam ettik.
Arda son kez hepimizi dikkatle süzdü.
"İçeride kimse ikinci kata çıkana kadar aksi bir hareket yapmasın. Sessiz olalım."
"Bence ilk önce çıkabilmeye odaklanalım." diyen Selim, pek aldırış etmeden deponun içine doğru yürümeye başlayınca Elif'in sesi arkadan geldiğinde gülmeden duramadım.
"Arda, gerçekten uyarını mükemmel söz dinleyen insanlara yaptın. Tebrikler."
Sonrasında hepsinin ayak seslerini duymaya başlayınca arkamdan geldiklerini anlamıştım.
Hepimiz sakin bir tavırla, sessiz bir şekilde içeriye girdiğimizde içeride herhangi bir tehdit algısı görememiştik. Daha doğrusu deponun içinde kimse yoktu.
Bu adamlar sadece dışarıda mı vardı? Değiştiriyorlardı gerçekten.
"Bu kadar kolay olamaz." diyen Miran'ı duyduğumda etrafıma bakmaya devam ettim.
Evet, bence de bu kadar kolay olması fazlasıyla saçmaydı. Taylan ve Karan bu kadar az önlem almış olamazlardı.
"Vakit kaybetmeden üst kata çıkalım bence." dediğimde sesim alçaktı.
"Bence de." deyip ilk yürümeye başlayan Miran olmuştu.
Hepimiz art arda yürürken etraf fazlasıyla karanlıktı. Depoda bildiğin ölüm sessizliği vardı, kısacası.
Merdivenlerden bir üst kata çıktığımızda deponun üst katında tam tamına üç oda vardı ve bunların birinin içinde Tuncer ile Celal bulunuyordu.
"Arda, Selim; sağ çaprazdaki kapı." dedikten sonra Elif ve Miran'a baktım. "Miran, Elif; siz de sol taraftakine. Ben de şu odaya gireceğim." dediğimde Elif'in bana çatık kaşlarla baktığını gördüm.
"Tek başına giremezsin, Aden."
Kendimden emin bir şekilde ona döndüm.
"Kaybedecek vaktimiz yok. Hadi işe koyulalım. İşimizi bitirdiğimiz gibi çıkarız. Hadi, acele edelim lütfen."
Hepsi birkaç saniye daha bana baktı. Belli ki tek başıma o odaya girmemden hoşnut değillerdi.
Ama zamanımız yoktu.
Zaten Karan arayıp durumu öğrenecek diye ödüm kopuyordu. O yüzden işimizi halledip hemen malikaneye dönmek istiyordum.
Derin bir nefes aldım.
"Dikkatli olun." dedim alçak bir sesle.
Selim bana bakıp,
"Bir terslik hissedersen hemen seslen."
Başımı hafifçe salladığımda hepimiz kapılara doğru yürümeye başlamıştık. Deponun içinde attığım her adımda tahtalardan gıcırtılar yükseliyordu.
Gireceğim odanın tam karşısına geldiğimde kalbimde öyle büyük bir sızı hissettim ki elimi göğsüme bastırdım.
Neden böyle oluyordu bilmiyorum. Evet, zaten sabahtan beri içimde bir huzursuzluk vardı. Şimdi ise o huzursuzluğun boşuna olmadığından emin olmuştum.
Dişlerimi sıktım.
"Kendine gel, Aden..." diye fısıldadım.
Şimdi tedirginliğin zamanı değildi.
Derin bir nefes alıp elimle üçten geriye doğru saydım.
Üç...
İki...
Bir...
Kapıyı sertçe ittiğimde kapı gıcırdayarak açılarak hızla açılmıştı.
Silahımı doğrultup içeri daldığım anda odanın içini hızla taradım ama gördüğüm şeyle silahımı ortaya doğrultmam bir oldu.
Tam odanın en sonunda ama tam ortada oturan bir adam vardı. Karanlıktan yüzünü seçemiyordum ama Tuncer olmadığı belliydi. Kalbim hızla atmaya başlayınca oturan kişinin kim olduğunu çözmeye çalışıyordum.
Bir adam olduğu belliydi çünkü sandalyede bir bileğini diğer bacağının üstüne koyarak heybetli bir şekilde oturuyordu.
Bunun Tuncer veya Celal olma ihtimali yoktu. Onlar bu kadar heybetli adamlar değillerdi.
Hemen kulağımdaki kulaklığa dokunarak etkili hale getirdim ama maalesef hiç bir cızırtı gelmiyordu. Bu da onların bir sorunu olmadığını gösteriyordu ama benim vardı ve şu an hiçbirine ulaşamazdım.
Şansımı siksinler zaten benim.
"Sen kimsin?" Derken adama doğru yürüyordum ama sesimi kendi kendime olduğunca değiştirmiştim. Beni tanıyan biriyse risk alamazdım. Zaten yüzümde de peçe vardı.
Adamın alaylı gülüşünü duyunca bu sefer yüzümde şaşkınlık belirdi. Bu gülüş... Karan'ın gülüşünün aynısıydı.
Refleksle silahın kabzasını daha sıkı kavradığımda sesimin tonunu bozmamaya çalışarak konuştum.
"Yüzünü göster, böyle kaça-" Diyecektim ki ayağıma ağır bir şey vurması ile durup yere baktığımda o karanlığın içinde, yerlerde normalde kırmızı olması gereken kanı koyu bir şekilde önümdeki cesede ait olduğunu anlayınca gözlerim refleks olarak hızla adamın yüzüne çıktı. Tuncer'in kanlar içindeki yüzünü ve alnındaki deliği görmeyi bekliyordum.
"Sana yardım edeyim dedim."
Dediği an gözlerim yerdeki cesede bakarken ayağa kalkmış adama fal taşı gibi açılarak baka kaldığımda ses ile bir adım geri attım.
"Yardım etmeyi seven bir insanımdır, Lal."
Dediğinde onun Karan olma şokuyla kendime gelemedim ama sesinden her şey belli oluyordu.
Ben onun sesinden, hatta gülüşünden bile tanıyacak kadar çok severken bu olmazdı.
Karşımda duran adam yavaşça gölgenin içinden çıkmasını sağlayan şey, ışıkların aniden açılması olmuştu.
Gözlerim ışığın açılması ile bir anlığına karardığında hızla kendime gelip gözlerimi açtığımda açmamış olmayı dilerdim... Gerçekten Karandı.
Siyah gömleğinin kolları dirseklerine kadar sıvanmıştı. Sağ elinde bir tabanca vardı.
Tuncer'i öldüren oydu. O öldürmüştü.
Karan bana çok bakmadan yerdeki yatan Tuncer'e baktı. Ben ise gözlerimi Tuncer'e indirdiğimde delik deşik olduğunu gördüm. Vücudunda işkence izleri olduğuna emindim ama kandan o bile gözükmüyordu.
Ama benim şu an Tuncer'e bakma sebebim, Karan'ın gözlerimin içine bakıp beni tanımamasıydı. Tanırdı çünkü o beni artık gözlerimden bile tanıyacak raddeye gelmişti.
Ama bir yandan da bunun tuzak olduğunu anlamak beni gerçekten germeye başlamıştı.
"Bence artık zamanı geldi, Lal."
Dediğinde sesinden eğlenen bir tavır vardı.
"Öldürmeye geldiğin adamı senin adına öldürdüm. Şimdi sıra sende. Bence bir teşekkürü hak ettim ha?"
O an dışarıdan silah patlama sesleri geldiğinde hızla bakışlarımı buraya girdiğim kapıya döndürdüğümde Karan'ın sesini duydum.
"Bu savaşı kazanamayacaksın, Lal."
Dediğinde ben hâlâ kapıya bakıyordum.
O sıra kulaklığımdan sesler gelmeye başlayınca Miran'ın sesi geldi.
"Aden, çık oradan. Tuzak kurmuşlar. Celal'i ölü bulduk."
Celal de ölüydü. Onu da öldürmüşlerdi.
Bence artık her şeyi açıklamanın vakti gelmişti. Ya burada ölecektim ya da her şeyi açıklayacaktım.
Karan yavaş yavaş bana ilerlemeye başlayınca ayak sesleri içeride yankılandığında ben olduğum yerde kaldım. Diğerini sıkıyordum, silahımı hâlâ ona doğrultmuştum.
Çaresiz kalmaktan nefret ediyordum.
"Bara saldırı yapmak güzel taktikmiş ama bu sefer yememem yazık oldu."
Dediğinde sesi değişmişti.
Ne ara geldi bilmiyorum ama gözlerim yere baktığı için Karan'ın ayakkabılarıyla bakışıyordum. Onunla aramızda Tuncer'in cesedi vardı.
Karan namluyu alnıma dayadığında soğukluğundan bir anlığına irkildiğimde artık harekete geçmem gerektiğini anladım. Onun canını yakmadan hamle yapmam gerekiyordu.
Bir elimle hızla silahı tutuşu bileğini kavrayıp ters yöne çektiğimde Karan tetiğe basmıştı bile. Cesedin üstüne mecburen basarak Karan'ın tarafına geçip onu indireceğim sırada bileğini tuttuğum elimi bir kuvvetle itip geri sendelememi sağlamıştı ki diğer elimi saçlarımın arasına geçirip başımı kırmak ister gibi geri çekince dişlerimi sıktım.
Canım yanıyordu.
Ama acıya odaklanacak zaman da pek değildi.
Refleksle dizimi kaldırıp karnına sertçe vurduğumda Karan bir adım geri sendeleyerek saçlarımı bıraktı.
Bu bana birkaç saniyelik boşluk kazandırmıştı. Hiç düşünmeden geri çekilip aramızdaki mesafeyi açtığımda ilk defa onun yüzüne bakmıştım.
Silahımı yeniden doğrulttuğum anda Karan da tabancasını bana çevirmişti ama onun zifirleri benim yeşillerim ile buluştuğu an Karan hareket etmemişti.
Ve biz ikimiz de birbirimizin tam kalbine nişan almıştık.
Karan'ın tetiğin üzerindeki parmağı hareketsizdi. Benimki de aynıydı.
Karan'ın gözlerinde bir anlığına bir hayal kırıklığı ve şaşkınlık gördüğümde bir şeyden emin olmak ister gibiydi.
Odanın içi dışarıdaki silah sesleriyle süsüleni yordu resmen.
Karan'ın kaşları yavaşça çatıldığında başını neredeyse fark edilmeyecek kadar yana eğdi.
Bakışları gözlerimin içinde derin bir şekilde dolaşıyordu.
Sanki emin olmak istiyordu.
Ben bir anlığına nefes almayı bile unuttum.
Hayır...
Tanıma.
Lütfen tanıma. Ne olur tanıma.
Neden baktın ki Aden, sen adamın gözlerine?
Karan'ın dudaklarının kenarı hafifçe kıpırdadığında elindeki silahı kendisi indirmiş gibi değildi de bendeki bu şey ona yaptırmış gibiydi.
"Lara."
Dedi fısıltıyla.
Sahte adımı onun ağzından duymak, bütün planlarımı, bütün savunmalarımı ve bütün yalanlarımı bir anda yerle bir etmişti resmen.
