Nefret Etmem Gereken Adam

Vaveyla Yazarı: ⋆。°✩ 𝑽𝒆𝒍𝒂𝒓𝒊𝒔

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: Nefret Etmem Gereken Adam
  1. 1 Kırmızı ve siyah860 kelime
  2. 2 Gölgelerin Efendisi2.304 kelime
  3. 3 Gölgenin İçine Adım798 kelime
  4. 4 Bir Adım Fazla Yakın1.563 kelime
  5. 5 Sızdırılan Rota1.104 kelime
  6. 6 Gölgenin İçindeki Işık1.495 kelime
  7. 7 İlk Kırılma742 kelime
  8. 8 Tuzak İçinde Tuzak2.143 kelime
  9. 9 Gölgenin İçindeki Tuzak2.689 kelime
  10. 10 Geri Alacağım2.004 kelime
  11. 11 Seçilen Kadın2.682 kelime
  12. 12 Forest2.295 kelime
  13. 13 Kırmızı ve Yeşil3.038 kelime
  14. 14 Gölgenin Renkleri2.101 kelime
  15. 15 Gölgelerin Masası2.090 kelime
  16. 16 Gölgem6.033 kelime
  17. 17 Geçmişin Gölgesi2.007 kelime
  18. 18 Aynı Cehennemin Çocukları2.201 kelime
  19. 19 Kafesin İçindeki Fırtına2.402 kelime
  20. 20 Kırık Eller, Karışık Kalpler2.842 kelime
  21. 21 Aynı Cehennemin Çoçukları2.024 kelime
  22. 22 Kapalı Kapılar Ardında2.869 kelime
  23. 23 Sesizlikten Öpüşe2.127 kelime
  24. 24 Kıskançlığın Gölgesi2.122 kelime
  25. 25 Uzatılan El2.017 kelime
  26. 26 Griye Düşen Siyah ve Beyaz2.144 kelime
  27. 27 Gölge ve Alev2.787 kelime
  28. 28 Gölgenin İçine Mahkum2.083 kelime
  29. 29 Maskenin Düşüşü2.624 kelime
  30. 30 Gölgede Kırılan Nefes3.218 kelime
  31. 31 Gölgenin Bedeli2.393 kelime
  32. 32 O Gün Her Şey Susturuldu2.106 kelime
  33. 33 Karanlığın Ardından2.391 kelime
  34. 34 Yeniden Başlayan Hayat2.935 kelime
  35. 35 Beklenmedik Bir Yüz2.265 kelime
  36. 36 Gölgeme Sığındım1.893 kelime
  37. 37 Fırtına Öncesi Sessizlik3.081 kelime
  38. 38 Kırılan Duvarlar2.926 kelime
  39. 39 Gözlerdeki İhanet3.453 kelime
  40. 40 Kırık Bir Vasiyet2.531 kelime
  41. 41 Tahtın Yeni Sahibi2.993 kelime
  42. 42 Kaçınılmaz Karşılaşma2.853 kelime
  43. 43 Nefret Etmem Gereken Adam3.694 kelime · Okuduğun bölüm
  44. 44 Ya Gerçekse2.655 kelime
  45. 45 Beklenmedik Yolcu3.307 kelime
  46. 46 Tuzak1.427 kelime
  47. 47 Kaçış Yok2.511 kelime
  48. 48 Aklım ve Kalbim1.348 kelime
  49. 49 Artık Aden Turan4.642 kelime

43. Bölüm

Karan Gölge Turan'ın Ağzından

Miran'la konuştuktan hemen sonra...

Miran kapattıktan sonra yanımdaki ağacı yumruklamak istiyordum. Madem benimle işin var, beni neden kendi aramıyor da Miran'a aratıyordu ki?

Annesinin ölümüne sebep olduğun için olabilir mi, Karan?

Tabii ki aramaz.

Üç gündür onları takip ediyorduk. Lâl Örgütü'nün malikanesini bulmuştuk ve Taylan'la malikanenin çevresindeki dağlık alanda, ağaçların arasından kaç gündür malikaneyi izliyorduk.

Lara'nın annesinin öldüğünü de onları takip ederken, mezarlıkta anlamıştım. Annesi olduğunu bile bilmiyordum.

Kaç gündür dağın tepesinden Lara'yı izliyor, Taylan ise Miran'ı görmek için can atıyordu. Ama Miran sadece bir kere, o da dün, terasa çıkmıştı.

Lara Lina'yı almak istese de benden alamazdı. Lina'yı ona vermezdim.

Onunla buluşmamın tek sebebi bazı şeyleri açıklığa kavuşturmak ve onu görmek istememdi.

Ne kadar sinirli olsam da maalesef bana ihanet etmiş olan o kadına hâlâ âşıktım.

Bunu tüm dünya, tüm cihan karşıma geçse bile değiştiremezdi.

Ona kızgın olabilirdim. Hatta ilk öğrendiğimde nefret ederim diyordum ama şu anki durumum nefretle sevgi arasında bir yerdeydi.

Ve onu yanımda istiyordum.

Gerekirse zorla.

Ve Taylan bana bu konu hakkında bir sürü öneri vermişti ama hiçbiri bana uymamıştı. Sadece en son söylediği şey mantıklıydı.

O da ne kadar mantıklı, ne kadar mantıksız, bilemiyordum.

Taylan'ın önerisi Lara ile evlenmemdi.

Siktir.

Gerçekten böyle bir seçeneği bana sunmuş olması, gerçekten çok boktan bir fikirdi.

Ama daha düşünmemiştim.

"Lina'yı almak için de sana mecbur olduğunun farkında mısın?" diyen Taylan'ın sesini duyduğumda çatık kaşlarımla ona baktım.

"Sikimde bile değil. Ben Lina'yı vermeyeceğim."

Taylan başını salladı.

"Onu biliyoruz lan zaten. Asıl mesele Aden."

Taylan'ın söylediğiyle bakışlarımı tekrar malikaneye çevirdim.

Üç gündür bu dağın yamacından aynı binaya bakıyorduk.

Üç gündür Lara'yı uzaktan izliyordum.

Her gördüğümde içimde aynı öfke kabarıyordu.

Ama öfkenin altında başka bir şey daha vardı.

Özlem.

İnsanın kabul etmek istemediği türden bir özlem.

Onu görmediğim her gün biraz daha büyüyen, gördüğüm anda ise öfkemin arasından kendini belli eden bir şeydi.

Taylan'ın sesi düşüncelerimi böldü.

"Sen benim dediğim şu şeyi düşündün mü?"

Evlilikse hayır.

"Hayır."

"Amına koyayım, düşün artık şunu da ona göre bir plan program yapalım. Kaçıralım kızı."

Taylan'ın sözleriyle ona dönüp ters ters baktım.

"Sik sik konuşmayı kes. Ben onunla evlenirsem her şey çözülecek mi sanıyorsun sen?"

Taylan sertçe omuzlarını silkti.

"Sen bana, 'Gerekirse onu zorla yanımda tutacağım.' demedin mi lan? Al, çözüm yolu."

"Taylan," dedim tane tane. "Kardeşim, duymadın mı? Miran, kız örgütün lideri değilmiş. Lider olmuş lan. Ben nasıl evleneyim şimdi bununla?"

Sorun aslında bu değildi.

Aden'in beni gerçekten isteyip istemediğini bilmiyordum.

Aslında asıl benim onu istememem gerekiyor.

Ve ben istiyorum.

O istemese ne?

Bir anda cebimdeki telefonum titrediğinde elimi cebime atıp telefonu çıkardım. Ekrandaki mesaja baktığımda kaşlarım hafifçe çatıldı.

"Benimle Lina için görüşmek istemişsin. Bana sadece zamanı ve yeri söylersen yeterli."

Kabul etmişti demek.

Mesajı tekrar okudum.

"Benimle Lina için görüşmek istemişsin. Bana sadece zamanı ve yeri söylersen yeterli."

Taylan omzunun üzerinden telefonuma baktı.

"Kim?"

Telefonu ona çevirmeden cevap verdim.

"Lara."

Taylan'ın yüzündeki ifade bir anda değişti.

"Ne diyor?"

"Miran söylemiş olmalı ki buluşacağımız zamanı ve yeri söylememi istiyor."

Taylan birkaç saniye sustu.

Sonra yüzünde sinir bozucu bir sırıtış belirdiğinde ona ters ters baktım.

Kim bilir aklına hangi sinsi planlar gelmişti, piçin.

"Bir daha o bakışı atarsan seni aşağı yuvarlarım."

Taylan güldü.

"Tamam, tamam. Ama kabul et, işine geldi."

Cevap vermedim.

Çünkü haklıydı.

Hem de fazlasıyla.

Telefon ekranına yeniden baktım. Parmağım klavyenin üzerinde birkaç saniye bekledi.

Başka bir şey yazmadan yeri ve zamanı hızlıca yazıp gönderdiğimde bekledim.

Bekledim ama bir şey yazmamıştı.

Bir de görüldü atıyordu.

Sinirle telefonu tekrar cebime attım ve malikaneyi izlemeye öylece devam ettim.

...

Aden Lâl Karahan'ın Ağzından

Resmen sabah sabah odamdan çıktığıma Arda ve Selim zehir etmişti. Kahvaltıya inmek istemiştim sadece ve Elif'le Miran'ın dediğine göre ikisi de Karan'la buluşacağımı öğrendikleri an delirmişlerdi.

Acaba aç oldukları için mi bu kadar sinirliydiler?

Bu da bir seçenekti ne de olsa, değil mi?

Elif, Miran ve ben salonun koltuklarında otururken Arda ve Selim başımızda, sabah insanları uyandırmak isteyen tavuklar gibi ötüyorlardı bildiğin.

Hayır, ne vardı sanki? Akşama Karan'la buluşacaktım, alt tarafı.

Elif bir anda oturduğu koltuğa yasladığı başını kaldırdı.

"Allah aşkına yeter!"

Hepimiz birden ona döndük. Elif ellerini iki yana açtı.

"Dünden beri ömrümüzü yediniz, gözünüzü seveyim. Bir sakin olun ya!"

Arda kaşlarını çattı.

"Sevmeyin gözümüzü, Elif. Hayır, siz bize sormadan neden iş yapıyorsunuz ki?"

"Bak hele ya, sanki gören dünyayı ele geçirmeye kalktık zanneder."

Elif parmaklarını tek tek saymaya başladı.

"Dün akşamdan beri, 'Karan, Aden'le neden görüşecek? Versin işte Lina'yı.', 'Aden, Karan'la görüşemez ki, adamın ne yapacağı belli olmaz.' diye diye beynimizi şişirdiniz."

Selim itiraz etti.

"Elif, bu dalgaya alınacak bir konu değil."

"Lan, ben dalgaya alalım mı dedim sanki?" Elif başını bıkkınlıkla salladı. "Dünden beri biz, Miran'la, 'Ya bir sakin olun, bir durun. Aden halledecek.' demekten helak olduk. Yeter be!"

Miran'ın gülüşünü duyduğumda ona döndüm. Miran başını iki yana sallıyordu.

"Elif haklı."

Arda hemen ona baktı.

"Sen de mi be, kızım?"

"Evet, ben de."

Selim kaşlarını çatıp Miran'a döndü.

"Adamın ne yapacağı belli değil, siz bunun farkında mısınız?" Bir an Arda'ya baktı. "Yoksa biz mi çok kasıyoruz?"

Miran omuzlarını silkti.

"Onun ne yapacağını Aden de bilmiyor zaten. Sadece konuşacaklar, hepsi bu." Miran bir an durup ekledi: "Ve evet, çok kasıyorsunuz."

Arda bana döndü.

"Sen neden bu kadar rahatsın?"

"Rahat olduğumu kim söyledi?"

"Hiç öyle görünmüyorsun da ondan."

Kafamı omzuma doğru yorgun bir şekilde yatırdım.

"Çünkü sizi dinlemekten yoruldum."

Elif parmağını bana doğru uzattı.

"İşte!"

Sonra Arda ve Selim'e döndü.

"Bakın, kızın sabrı da taştı."

Selim derin bir nefes aldı.

"Biz sadece—"

Miran, Selim'in lafının arasına girdi.

"Aden'in kararını değiştiremezsiniz."

Başımı salladım.

"Zaten değiştirmeye çalışmayın. Gideceğim."

Selim yüzüme baktı.

"Ya bir şey ters giderse?"

"Gitmeyecek."

"Ya Karan—"

"Selim."

Sesimi biraz daha sert çıkarmıştım.

"Ne olacağını bilmiyorum. Ama Karan buluşmak istedi. Buluşacağız. Lina için."

Arda tam bir şey söyleyecekti ki onu susturdum.

"Yarın sabah Gül teyze ve kızı Damla geri işe dönüyor."

Dediğimde özellikle kelimelerimin üzerine bastım.

"Kararımın değişmesini istemiyorsan susmanı tavsiye ederim."

Arda ağzını açacak gibi oldu ama söylediğim son cümleyle sustu. Hatta bir saniye önceki o endişeli yüz ifadesi bir anda değişmişti.

Şerefsiz...

Sevdiği kızın geleceğini duyduğu an nasıl da muma döndü. Gözleri parlamıştı resmen.

Bana baktı. Sonra kendi kendine bıyık altından güldüğünü gördüm.

Kaşlarımı kaldırdım.

"Ne oldu?"

Arda hemen başını iki yana salladı.

"Hiç."

Ama yüzündeki sırıtış hiç de "hiç" demiyordu.

Bir anda işaret parmağını dudaklarının üzerine götürüp bana sessiz olacağını işaret etti.

"Sustum."

Dudaklarını kıpırdatarak söylemişti bunu.

Alayla gülümsedim.

"Adamı böyle yola getirirler işte."

Belli ki Damla'nın dönecek olması, benim Karan'la görüşecek olmamdan çok daha önemliydi onun için.

Selim birkaç saniye boyunca Arda'ya baktı.

Sonra kaşlarını çattı.

"Beni bu kadar çabuk sattın yani, öyle mi?"

Arda hemen yüzünü toparlamaya çalıştı.

"Estağfurullah, kardeşim. De böyle işlerde şaka olmaz, bilirsin?"

Miran imalı bir tavırla araya girdi.

"Tabii, tabii. Hiç olmaz zaten."

Selim çatık kaşlarla Miran'a baktığında Miran istifini hiç bozmadan rahatça oturmaya devam etmişti.

Elif koltuğun köşesinden ikisini izleyip kıkırdadı.

"Vallahi ben de olsam susardım da satardım da."

Selim ona döndü.

"Sen susmayı ne zaman öğrendin ki zaten, Elif?"

Elif'in yüz hatları sertleştiğinde oturduğu yerde dik durup düşünmeden cevap verdi.

"Öğrenmedim. Öğrenmem de."

Bir anlığına Selim, Miran ve ben aynı anda birbirimize baktığımızda Elif ve Selim'i izlemek dışında pek bir şey yapamamıştık.

"Allah'ım, gerçekten sizinle uğraşmak çok zor."

Elif hemen ona döndü.

"Uğraşma o zaman."

"Seninle uğraşmamak mümkün değil, maalesef."

"İyi."

Elif başını sinirle tekrar geriye yasladı.

"Ben de seninle uğraşmam ama sen ne yaparsan yap."

Sonra Elif bana dönüp oturduğu yerden ayağa kalktı.

"Yemek yemeyelim mi artık? Sabah kahvaltısı önemlidir."

Biz üçümüz şaşkınlıkla ikisine bakarken ben şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak gülümsedim.

"Yiyelim tabii. Önemlidir. Çok önemlidir. Sabah kahvaltısı tabii."

Elif'in sözleriyle hepimiz ayağa kalkarken Selim Elif'e ters ters bakıyordu.

Elif ona baktığını fark edince ona döndü.

"Ne bakıyorsun? Ne, kahvaltı edeceğiz dedim. Alt tarafı acıktım. Allah Allah!"

Selim Elif'in önüne geçip yürüyünce Elif beddua eder gibi ağzının içinde bir şeyler geveliyordu.

Selim, Elif'in lafladığını duymuş olmalı ki durup Elif'e doğru bedenini döndürdü.

"Beddua falan etme bana. Senin duaların tutuyor."

"Sen fazla konuşmaya başladın, haberin olsun."

"Susturamayacaksan boş lafın bir anlamı yok."

Elif birkaç saniye ona meydan okurcasına baktı. Sonra gözlerini kıstı.

"İstersen deneyebilirim."

Selim'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

"Denemeni bekliyorum."

Bir an ben Miran'a, Miran da bana baktığında ne olduğunu anlamayan tek kişinin ben olmadığım açıktı. Onların da bir bok anladığı yoktu.

Kaşlarımı kaldırdım.

Bunların arasında bir şeyler mi oluyordu, yoksa bana mı öyle gelmişti?

Henüz kendileri bile farkında değildi belki ama...

Oluyordu.

Arda ise derin bir nefes alıp masaya doğru ilerleyerek hızla oturdu.

"Ben açım."

Selim sandalyesine otururken hafifçe gülüyordu.

"Senin açlığın Damla'nın dönüşüyle alakalı olmasın?"

Selim bunu söylerken biz de Miran'la Elif'i alıp masaya oturmuştuk. Tabii ki ben annemin baş köşesine oturmuştum.

Arda'nın yüzündeki sırıtış bir anda kayboldu.

"Sen sus."

Selim ellerini iki yana açtı.

"Doğrular bunlar, kardeşim."

Miran başını iki yana salladı.

"Sadece Damla'nın adını duyunca yüzünün nasıl değiştiğini hepimiz gördük."

Miran'ın söylediğiyle Arda hemen bana döndü.

"Aden."

"Hm?"

"Şu ikisini sustur."

Elif hemen araya girdi.

"Sen susturamıyor musun?"

"Sen konuşma zaten."

"Ben konuşurum."

"Konuşma."

"Konuşacağım."

Elif'in bu hâllerine bayılmam normal miydi?

Selim başını eğip gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdığında Elif bunu fark edip ona döndü.

"Sen de gülme."

"Gülmek de mi yasak?"

"Yasak."

"Sana gülüyorum şurada."

"Gülme o zaman. Kim gül dedi?"

Selim'in ağzının içinde gevelediğini duymuştum.

"İnsan sana nasıl gülmesin acaba?"

Miran'la göz göze geldiğimizde ikimiz de aynı anda kaşlarımızı hafifçe kaldırdık. Sonra hiçbir şey söylemeden bakışlarımızı kaçırdık.

Çünkü bazı şeylerin adını koymak için henüz erkendi bence.

Şimdinin iyi yanı, Karan meselesini unutmuş olmalarıydı.

Ama artık akşam ne yaparım, onu ben de bilmiyordum.

...

Şu an saat tam yediydi ve ben her zamanki gibi aynanın karşısında kendime bakmakla meşguldüm.

Kombin baştan aşağı siyah ve oldukça şık bir görünüme sahipti. Üzerinde uzun kollu, siyah ve hafif parlak dokulu bir bluz bulunuyor. Bluzun gömlek yakası ve bel kısmındaki büzgülü, drapeli bir detay vardı, kollarındaki hafif balon kesim de üzerimde duruşunu daha da güzelleştiriyordu. Altına yüksek belli, geniş paçalı ve akışkan kumaşlı siyah bir pantolon giyilmiştim. Üzerime ise dizlerimin biraz altında biten, uzun ve düz kesimli siyah bir kaban giymiştim. Havalar soğuktu.

Ayakkabı olarak sivri burunlu, siyah ve ince topuklu ayakkabılar tercih etmiştim. Takı olarak da altın rengini tercih etmiştim. Saçlarımı da her zamanki gibi o doğal, çok sevdiğim dalgalarında bırakmıştım. Makyajımı da yine her zamanki gibi hafif yapmıştım.

Bence abartı değildi, zaten benim günlük giyimim bu tarzdı.

Arkamı dönüp komodinin üstündeki silahıma baktım. Almak gerekiyordu. Ama hiç de alasım yoktu. Karan'ın yanına giderken yanıma kendimi koruyabileceğim şeyler almak garip hissettiriyordu.

Silaha birkaç saniye daha baktıktan sonra istemeye istemeye komodinin yanına gidip silahı elime aldığımda, alışık olduğum soğuk metal irkilmeme sebep olmuştu.

Daha fazla düşünmeden silahı kabanımın altına saklayıp aynadaki yansımama tekrar dönüp baktım.

Dışarıdan bakıldığında fazla sakin duruyordum. En azından bu iyi bir şeydi.

Ama için için aynı şeyleri söyleyemezdim.

Karan'ı en son gördüğümde gözlerindeki öfkeyi hâlâ unutamamıştım.

Ona ihanet ettiğimi öğrenmişti.

Selim'i ve Arda'yı dinleyip gitmesem mi acaba?

Derin bir nefes aldım.

"Tamam."

Kendi kendime mırıldandım.

"Kendine gel, Aden."

Daha fazla düşünmeden telefonumu da alıp odamdan hızlıca çıkmıştım. Koridora çıktığımda malikânenin sessizliği dikkatimi çekti. Topuklu ayakkabılarımın zeminde çıkardığı hafif sesler dışında hiçbir şey duyulmuyordu.

Merdivenlerden aşağı inmeye başladığım sırada bizimkinlerin sesinin aşağıdan geldiğini fark ettiğimde adımlarımı hızlandırdım.

Merdivenlere geldiğimde üstten salonun içine baktığımda şaşırmıştım. Miran, Elif, Selim, Arda; hepsi hazırlanmıştı.

Bunlar benimle gelmeyi mi düşünüyorlardı?

Merdivenlerin son basamağında durup birkaç saniye boyunca onlara bakarken onlar da bana bakıyordu.

Miran'ın üzerinde siyah kaban, antrasit gri triko kazak, yüksek belli siyah kumaş pantolon ve siyah bilekte botlar giyinmişti.

Elif ise balıkçı yaka, salaş kollu lacivert bir kazak ve bol paça lacivert bir kot pantolon giymişti. Ayakkabı olarak o da siyah bilekte botlar giymişti ve üstünde kaban vardı.

Arda ve Selim her zamanki gibi siyah pantolon, beyaz gömlek ve kaban giymişlerdi.

Hepsi ayaktaydı ve beni bekledikleri fazlasıyla açıktı. Onlara doğru adımlamaya başladığımda hepsi birden bana bakıyordu.

Kaşlarımı çattım.

"Ne yapıyorsunuz siz burada?"

Miran kabanın düğmesini kapatırken:

"Sen gerçekten bizim seni tek başına göndereceğimizi mi düşündün?"

"Hayır. Siz gelmeyeceksiniz."

Selim kaşlarını kaldırdı.

"Neden?"

"Çünkü dediğiniz gibi Karan'ın ne yapacağı belli olmaz ve Karan'ın hiçbirinizi içeri alacağını da zannetmem."

Arda başını iki yana salladı.

"İtiraz istemiyorum, biz de seninle geliyoruz."

"Hayır."

Bu kez üçünün de yüzüne tek tek baktım.

"Ben tek başıma gideceğim."

Elif kabanının yakasını düzeltti.

"Hadi ama, biz neden dinliyoruz ki? Hadi çıkalım, gidelim."

"Elif."

"Ne?"

"Siz beni duymuyorsunuz herhâlde. Hayır dedim?"

Miran araya girdi.

"Biz de evet dedik ama."

Miran arkasına dönüp kapıya doğru yürümeye başladı.

"Gelmezsen geleme. Sen geç kalacak olan sensin."

Miran hızla kapıdan çıkıp bahçeye çıktığında ben üçüne baktım.

"Sözde lideriz, lafımız daha geçmiyor. Ne liderliği?"

Ben de kapıya doğru yürümeye başladığım sırada Arda hızla yanıma gelip kolunu omzuma attığında, beraber kapıya doğru ilerlerken kulağıma fısıldadı.

"Bizim örgütte liderlik biraz farklı işliyor galiba."

İstemsizce gülümsedim.

"Bir gün sizi kovacağım."

Arda hiç düşünmeden cevap verdi.

"Ölmem gerek."

Malikânenin bahçesine çıktığımızda soğuk hava tenime çarptığında bütün korumaların ve şoförlerin hazır olduğunu gördüm.

Hadi bakalım.

...

Karan'ın dediği konuma geldiğimizde araç yavaş bir şekilde durmuştu. Şoförüm bana dönüp:

“Burası hanımın.”

Kafamı sallayarak onayladığımda bir koruma gelip benim kapımı açtığında derin bir nefes alarak bir ayağımı dışarı attığımda araçtan hızlıca indim.

Arabaların içinden bizimkiler ve korumalarımız dışarı çıkarken, ben hepsi tam mı diye küçük bir göz kontrolünden geçirdikten sonra bakışlarım Miran'a kilitlendiğinde gözüm istemsizce onun baktığı yere kaymıştı. Bizim sağ tarafımızda, bizim geldiğimiz araçlardan fazla araç vardı ve onların tam ortasında da bize doğru gelen bir Taylan vardı.

Arda, Elif ve Selim'e hızlıca, sakın bir şey yapmayın dercesine bir bakış attıktan sonra Taylan, Miran'ın yanına gitmeden önce ben Miran'ın yanına gelip omzuna elimi koyup fısıldadım:

“Sakin ol.”

Miran bir anlığına bana baktıktan sonra elimi omzundan çekip Taylan'ın olduğu yöne doğru baktığımda, çoktan yanımıza geldiğini gördüm.

Bana bir anlığına baktıktan sonra bakışlarını Miran'a çevirmişti. Ve uzun süre de bakışlarını ayırmamıştı Miran'dan.

Taylan bir şekilde bakışlarını Miran'dan çekip yüzünü bana çevirdi.

“Karan içeride seni bekliyor.”

Cevap vermeden sadece kafamı salladıktan sonra bir anlığına Miran'a bakıp restorana doğru yürümeye başladım.

Olduğumuz yer harbiden şehrin dışındaydı. Ve restoranın yanında gerçekten de köşk vardı. Çok büyük ihtimalle de burası Karan'ın mekanıydı.

Girişe geldiğimde girişteki korumalar beni durdurup sertçe konuştu:

“Silahınızı verin lütfen.”

“Pardon?” dedim inanmaz bir tavırla.

“Silahınızı verin, yoksa giremezsiniz.”

Bu işi uzatmak istemiyordum, o yüzden belindeki silahı çıkarıp korumaya verdikten sonra arkamı dönüp Arda'ya silahı alması için işaret verdikten sonra girişten içeriye girdim.

İçeriyi camdan olmasına rağmen görememiştim. Camlar siyahtı, yani içeride olan bitenleri dışarıdakiler göremiyordu.

İçeride kurulu bir masa vardı ama ne Karan ne de başka biri buradaydı. Ben olduğum yeri garipsiyerek etrafa bakarken masaya doğru adımlamaya başlamıştım.

Tam o sırada önümde bir garson belirdi. Bir kadındı ve gülümsüyordu.

“Hoş geldiniz hanımım. Karan Bey sizi üst katta bekliyor.” Dedikten sonra eliyle merdivenleri işaret etti. “Buyurun, eşlik edeyim.”

İyi de bu masa neyin nesiydi o zaman? Aklımda sorularla garsonu takip ediyordum. Hızlıca merdivenlerden çıktıktan sonra alt kattan hiçbir farkı olmayan mekanın ikinci katına geldiğimizde bu sefer de bir masa gördüm ama aşağı kattakinden daha güzel olduğu kesindi. He, bir de masada oturan kişiyi görmem ile yutkunmam bir olmuştu.

Karan, masanın bir ucunda oturuyordu ve zifir gibi gözleri bana kenetlenmişti.

Karan'ın bakışları üzerimdeyken boğazımda biriken düğümü güçlükle yuttum.

Beni burada beklemesini biliyordum ama onu gerçekten karşımda görmek, düşündüğümden çok daha farklıydı.

Garsonun birkaç adım gerisinde kalıp masaya doğru ilerledim. Attığım her adımda Karan'ın gözlerini üzerimde hissediyordum.

Neden bu kadar sessizdi ki?

Bu sessizlik, söyleyeceği herhangi bir sözden daha fazla geriyordu beni.

Masaya ulaştığımda birkaç saniye ne yapacağımı bilemedim. Karan hâlâ tek kelime etmeden bana bakıyordu.

Derin bir nefes alıp sandalyeye geçtim.

Sandalyeyi hafifçe çekip oturduğumda gözlerimi ondan kaçırmadan ellerimi birbirine kenetledim. Parmaklarımın istemsizce birbirine bastırdığını fark ettiğimde kendimi sakinleştirmeye çalıştım.

Sakin ol, Aden.

Ama karşımdaki adamın sessizliği, bu konuşmanın hiç de kolay geçmeyeceğini şimdiden belli ediyordu.

Karan sonunda başını hafifçe yana eğdi.

“Geleceğini düşünmemiştim.”

Kaşlarım hafifçe çatıldı.

“Beni sen çağırdın ve ben de kabul ettim. Neden gelmeyeyim ki?”

“Evet.” Sesi sakindi.

Fazlasıyla sakindi. Her zamanki gibi.

Bir an masanın üzerindeki bardaklara baktım, sonra yeniden gözlerimi ona çevirdim.

“Lina nerede?”

Karan'ın yüzündeki ifade değişmedi.

“Daha oturur oturmaz bunu mu soracaksın?”

“Buraya onun için geldim, Karan.”

Karan birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden bana baktığında ona Karan dememden hoşlanmamış gibi kaşlarını çatmıştı.

Sadece ondan nefret ettiğimde ona ismiyle hitap edecektim. Ona ismiyle, her şeyi öğrendiği gece bir de şimdi hitap etmiştim.

Karan'ın çenesi hafifçe gerildi.

“Bana şöyle hitap edeceksen benimle sadece konuş, bir isimle seslenmeyi kes.”

“Öyle istiyorsan öyle olsun.” Sakin olmaya çalışarak.

Ben parmaklarımı birbirine geçirirken gözlerimi ondan kaçırmamaya çalışıyordum.

“Lina'yı görmek istiyorum, hemen.”

Bu kez sesim daha net çıkmıştı.

Karan birkaç saniye boyunca sustu.

Ardından sandalyesinde hafifçe geriye yaslandı.

“Önce konuşacağız.”

“Ne hakkında?”

“Bizim hakkımızda.”

İşte beklediğim cümle buydu.

Ama duymayı hiç istemediğim hâlde.

İçimden derin bir nefes aldım.

“Ben buraya Lina için geldim.”

“Benim seni buraya Lina için çağırdığım ne malum?”

Karan'ın sözleriyle gözlerimi kısarak ona baktım.

“Beni oyuna getirmeye kalkma. Seni kendi oyunun içinde boğarım.”

Karan cevap vermeden önce birkaç saniye daha sustu. Sonra gözlerini doğrudan gözlerime dikti.

“Boğsana.” Dedi meydan okurcasına. “Buradan ben istemediğim sürece bir adım dahi atamazsın.”

Sözleriyle içimdeki bütün sakinlik bir anda yok olmuştu sanki.

Gözlerimi birkaç saniye ondan ayırmadan baktım.

“Lina burada bile değil, değil mi?”

“Hayır, Burda.” Sesi hâlâ fazlasıyla sakindi. “Ama bugün sonunda onu görüp görmeyeceğine ben karar vereceğim.”

Dişlerimi birbirine bastırdım.

“Ben buraya Lina'yı almaya geldim, Lina'yı görmeyi değil.”

Karan'ın bakışları yüzümde birkaç saniye daha kaldığında beni buraya Lina için çağırmadığını artık anlamıştım.

“Beni buraya gerçekten neden çağırdın sen?”

Karan birkaç saniye boyunca cevap vermedi. Sonra gözlerini masanın üzerinde bir noktaya indirip tekrar bana baktı.

“Çünkü senden bazı cevaplar istiyorum.”

Kalbim istemsizce hızlandı.

“Ne cevabı?”

“Bana neden ihanet ettin?”

Sorusu, beklediğimden çok daha ağır çarpmıştı suratıma. Birkaç saniye boyunca tek kelime edemedim.

Bu sorunun geleceğini biliyordum, aslında farkındaydım ama bu kadar ağır olacağını düşünmemiştim.

Bakışlarımı masanın üzerinde gezdirdim. Masanın altındaki parmaklarımı birbirine daha sıkı kenetledim.

“Gerçeği çoktan öğrendiğini sanıyordum.”

Karan'ın çenesi gerildi.

“Ben senden duymak istiyorum.”

Sustum. Karan sandalyesinde biraz öne doğru eğildiğinde gözlerimi tekrar ona çıkardım.

Karan gözlerimin içine baktı.

“Ben sana ne yaptım, lan?” Bu kez sesindeki sertlik biraz kırılmıştı.

“Ne yaptım da beni kandırmayı seçtin?” Karan'ın zifirleri benim yeşillerime kilitlendiğinde gözlerimi kaçırmak istedim ama olmadı. “Ya da her şey bir oyun muydu? Hiç mi sevmedin sen beni?”

Karan'ın son cümlesiyle yüzümdeki ifade bir anda değişti. Bir an ne diyeceğimi bilememiştim. İçimde bir şey kopmuştu sanki.

Yavaşça kaşlarım çatıldı. Parmaklarımı birbirine geçirmiş ellerimi çözüp avuçlarımı dizlerimin üzerine bıraktım.

“Sen gerçekten bunu mu düşünüyorsun?”

Sesim sandığımdan daha sert çıkmıştı.

Karan'ın çenesi gerildi.

“Bana ihanet eden birinin beni sevdiğini nasıl düşünebilirim, sen söyle.” Sesi sertti, katıydı.

Başımı iki yana salladım.

“Sevdim.” Derken sertçe oturduğum sandalyeden ayağa kalktığımda sandalye yere düşmüştü. “Ben seni çok sevdim ama aptallık bende, biliyormusun.” Karan'ın bakışları gözlerimden ayrılmadı. “Nefret etmem gereken adama âşık olduğum için hata bende.”

Karan'ın yüzündeki sakin ifade bir anda kayboldu. Sandalyeyi geriye iterek o da ayağa kalktı.

“Âşık oldun, öyle mi?”

Sesinde öyle bir alay vardı ki içimdeki öfke yeniden kabardı.

“Senin o yalan aşkın pahalıya patladı.”

Çenesini sıktı.

“Ben seninle evlilik hayalleri bile kurdum, lan. Ben sen bana yalanlar söylerken sana kanıp seninle çocuklarımızın hayalini kurdum.”

“Ben hiç bir hayal kurmamışım gibi konuşma.”

Birden Karan'ın sesi beklediğimden daha çok yükseldi.

“Ne kurdun, lan, ne?” diye bağırdığında irkildim. “Yeraltını nasıl yok edeceğini mi, beni nasıl yok edeceğini mi ne düşündün sen?”

Karan’ın sesi duvarlarda yankılanırken irkildim. Gözlerimi ondan ayırmadan birkaç saniye boyunca öylece baktım.

Sonra içimde biriken her şey, sonunda dilime döküldü.

“Sen gerçekten hiçbir şey bilmiyorsun.”

Karan’ın kaşları çatıldı.

“Ne bilmiyormuşum ben?”

“Senin için neler yaptığımı bilmiyorsun!”

Sesim onunki kadar yükselmişti. Karan sustu. Bir adım ona doğru ilerledim.

“Ekibimi senin için karşıma aldım. Bana güvenen insanların karşısında seni savundum ben. Bana ne dediler biliyor musun? Ya Karan ya da örgüt.”

Gözlerim dolmaya başlamıştı ama tek bir damlanın bile düşmesine izin vermedim.

“Ben ne yaptım sence... Seni seçtim.”

“Ben seni kandırmadım demiyorum. Evet, senden sakladığım şeyler vardı. Ama ben senin yanına seni bitirmek için geldiğimi inkâr etmiyorum. Ama seni tanımaya başladıkça düşüncelerim değişmişti. Bunlara rağmen, ama seni hiç sevmedimmişim gibi konuşmana izin vermem.”

“Bunlara rağmen seni hiç sevmedimmişim gibi konuşmana izin vermem.”

Sözlerim havada asılı kaldı.

Karan birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Yüzündeki öfke hâlâ yerindeydi ama bu kez bakışlarında başka bir şey vardı. Söylediklerimi tartıyormuş gibiydi.

Ben ise daha fazla burada kalmak istemiyordum. Derin bir nefes alıp arkamı döndüm.

“Lina'yı şimdi görmeyeceğim. Yarın onu bana getirirsin.”

Cevap vermesini beklemeden merdivenlere doğru yürümeye başladım. Birinci basamağa adımımı atmak üzereydim ki arkamdan gelen hızlı ayak seslerini duyunca hızlıca bir adım daha atmıştım ki...

Kolumdan tutup beni durdurduğunda istemsizce ona döndüm.

“Karan, bırak.”

Sözümü dinlemedi.

Bir anda beni merdivenlerden uzaklaştırıp duvara doğru çekti. Sırtım duvara geldiğinde birkaç saniye boyunca şaşkınlıkla yüzüne baktım.

“Ne yapıyorsun sen?”

Karan'ın yüzü öfkeyle gerilmişti.

“Sen her şeyi söyleyip arkanı dönerek gidebileceğini mi sanıyorsun?”

“Ben söyleyeceğimi söyledim.”

“Umurumda mı?” Dediğinde iki yanımda duran kollarından birini yavaşça hareket ettirerek belime doğru indirdi. Belimi kavradığında yüzünü yüzümün hizasına getirdi. “Lina'yı sana vermeyeceğim ama görebilirsin.”

“Göster o zaman.”

“İlk önce bir istediğim var.”

Karan'ın sözleriyle kaşlarımı çattığım sırada ne olduğunu anlamadan dudaklarımın üzerindeki sıcak dudakları hissetmem uzun sürmemişti.

Karan'ın dudakları dudaklarıma değdiğinde, bedenim bir anlığına donakaldı. Gözlerim şaşkınlıkla büyürken, içimde ani bir panik dalgası yükseldi. Bu ani yakınlaşmaya hazırlıksız yakalanmıştım. Kendimi Karan'ın kollarından kurtarmak için hafifçe geriye doğru çekilmeye çalıştığımda arkamda duvarın olduğunu hatırlamıştım. Bedenim istemsizce ondan uzaklaşmak istiyordu.

Ne yapıyordu bu?

Belimden kavradığı eliyle beni nazikçe ama kararlı bir şekilde duvara değil, kendi bedenine bastırdığında istemsizce ellerimi onun kaslı omuzlarına yerleştirmiştim. Onun dudaklarının üzerimdeki baskısı artarken ben de bir süre sonra karşılık vermeye başlamıştım.

Nefessiz kalmaya başladığımı hissettiğim sırada Karan dudaklarını benimkilerden ayırdığında kendimde değildim.

Karan ellerini belinde hafifçe oynatınca ne yaptığını fark ederek geri çekilmeye çalıştım ama belindeki ellerinin baskısı arttı.

“Lina'yı yarın malikaneden aldır.” Dedi. Gözleri gözlerimdeydi ama dudaklarıma da bakıyordu. Yine öpmek istiyordu, değil mi? “İki gün seninle kalsın, sonra Lina'yı tekrar alacağım.”

Dedikten sonra belindeki ellerini çekti.

Karan'ın ellerini belimden çekmesiyle aramızdaki mesafeyi hemen açtım.

Tek kelime etmedim.

Eğer burada birkaç saniye daha kalırsam, kendime hâkim olamayacağımı biliyordum. Asıl korktuğum şey Karan'ın bana ne yapabileceği değil, benim ona karşı hâlâ hissettiklerimdi.

Annemin vasiyetini unutmam gerekiyordu. Unutma, Aden, unutma.

Bakışlarımı ondan kaçırıp hızla merdivenlere yöneldiğimde hiçbir şey söylememiştim.

Merdivenlerden inerken ellerimi sıkıca yumruk yaptım. Kendime kızıyordum. Nasıl hâlâ ona karşı böyle hissedebiliyordum? Annem ölmüştü onun sayesinde.

Ve bu kez kaçtığım şey Karan değildi.

Kendi kalbimdi. Artık ondan bile kaçmam gerekiyordu.