Gölgenin Bedeli

Vaveyla Yazarı: ⋆。°✩ 𝑽𝒆𝒍𝒂𝒓𝒊𝒔

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: Gölgenin Bedeli
  1. 1 Kırmızı ve siyah860 kelime
  2. 2 Gölgelerin Efendisi2.304 kelime
  3. 3 Gölgenin İçine Adım798 kelime
  4. 4 Bir Adım Fazla Yakın1.563 kelime
  5. 5 Sızdırılan Rota1.104 kelime
  6. 6 Gölgenin İçindeki Işık1.495 kelime
  7. 7 İlk Kırılma742 kelime
  8. 8 Tuzak İçinde Tuzak2.143 kelime
  9. 9 Gölgenin İçindeki Tuzak2.689 kelime
  10. 10 Geri Alacağım2.004 kelime
  11. 11 Seçilen Kadın2.682 kelime
  12. 12 Forest2.295 kelime
  13. 13 Kırmızı ve Yeşil3.038 kelime
  14. 14 Gölgenin Renkleri2.101 kelime
  15. 15 Gölgelerin Masası2.090 kelime
  16. 16 Gölgem6.033 kelime
  17. 17 Geçmişin Gölgesi2.007 kelime
  18. 18 Aynı Cehennemin Çocukları2.201 kelime
  19. 19 Kafesin İçindeki Fırtına2.402 kelime
  20. 20 Kırık Eller, Karışık Kalpler2.842 kelime
  21. 21 Aynı Cehennemin Çoçukları2.024 kelime
  22. 22 Kapalı Kapılar Ardında2.869 kelime
  23. 23 Sesizlikten Öpüşe2.127 kelime
  24. 24 Kıskançlığın Gölgesi2.122 kelime
  25. 25 Uzatılan El2.017 kelime
  26. 26 Griye Düşen Siyah ve Beyaz2.144 kelime
  27. 27 Gölge ve Alev2.787 kelime
  28. 28 Gölgenin İçine Mahkum2.083 kelime
  29. 29 Maskenin Düşüşü2.624 kelime
  30. 30 Gölgede Kırılan Nefes3.218 kelime
  31. 31 Gölgenin Bedeli2.393 kelime · Okuduğun bölüm
  32. 32 O Gün Her Şey Susturuldu2.106 kelime
  33. 33 Karanlığın Ardından2.391 kelime
  34. 34 Yeniden Başlayan Hayat2.935 kelime
  35. 35 Beklenmedik Bir Yüz2.265 kelime
  36. 36 Gölgeme Sığındım1.893 kelime
  37. 37 Fırtına Öncesi Sessizlik3.081 kelime
  38. 38 Kırılan Duvarlar2.926 kelime
  39. 39 Gözlerdeki İhanet3.453 kelime
  40. 40 Kırık Bir Vasiyet2.531 kelime
  41. 41 Tahtın Yeni Sahibi2.993 kelime
  42. 42 Kaçınılmaz Karşılaşma2.853 kelime
  43. 43 Nefret Etmem Gereken Adam3.694 kelime
  44. 44 Ya Gerçekse2.655 kelime
  45. 45 Beklenmedik Yolcu3.307 kelime
  46. 46 Tuzak1.427 kelime
  47. 47 Kaçış Yok2.511 kelime
  48. 48 Aklım ve Kalbim1.348 kelime
  49. 49 Artık Aden Turan4.642 kelime

31.bölüm

Karan Gölge Turanın Ağzından

Hayatım boyunca çok kan görmüştüm. Çok insan kaybetmiştim, çok insan öldürmüştüm. Çok ölüm emri vermiştim.

Ama ilk kez kollarımın arasındaki insanın nefesini kaybetmekten bu kadar korkuyordum.

"Çabuk!" diye bağırdım.

"Nerede bu ambulans lan?"

Forest'ın başı hâlâ dizlerimin üzerindeydi. Titreyen ellerimle yüzündeki saçları geriye ittim.

Soğuktu hava, soğuktu… üşürdü benim Laram.

"Üşüme." Onu çok sarsmamaya çalışarak hızlıca üstümdeki ceketi çıkartıp Lara’nın üstüne serdim. Onu daha sıkı sardım. "Üşüme güzelim, üşüme."

Alnını dudaklarımla usulca öptüm.

"Dayan..."

Sesim titriyordu.

"Biraz daha dayan. Lütfen… biraz daha dayan."

Bir elim hâlâ yarasına baskı uygularken diğer elimle yanağını okşuyordum.

"Bak bana."

Kirpiklerinde en ufak bir kıpırtı arıyordum ama yoktu.

"Sesimi duyuyorsun, değil mi?"

Uzaklardan yükselen siren sesi kulaklarıma ulaştığı anda başımı kaldırdım.

"Geliyor..." diye fısıldadım.

"Dayan Forest’ım… geldiler."

Ambulans geldiği an, daha doktorlar çıkmadan, ambulansın içinden bir kolumu bacaklarının altına geçirip diğerini beline sardığım an onu canını yakmamak istermiş gibi kaldırdım.

Sanki en ufak hareketiyle canı yanacakmış gibi hissediyordum. Ayık olmayabilirdi ama ya canı yanarsa diye düşünüyordum. Onun canının yanma ihtimali beni yerle bir ediyordu.

Ambulansın içinden inen görevliler beni gördüğü an, kapıları açıp beni içeriye yönlendirmişlerdi.

Dizlerimin üzerine çöküp onu olabilecek en yavaş şekilde sedyenin üzerine, Forest’ımı yatırdım.

Ambulansın içindeki oturma alanına oturup Forest’ımın elini sıkıca kavramıştım.

Ellerime baktım. Forest’ın kanıydı.

Kollarım… üstüm… ellerim…

Her yerim onun kanıyla kaplanmıştı.

Başımı yavaşça kaldırıp sedyede hareketsiz yatan Forest’ıma baktım.

Yüzü bembeyazdı. Normalde pembe olan dudaklarının rengi solmuştu. Saçlarının birkaç teli yanağına yapışmıştı.

Titreyen elimle saçlarını usulca kulağının arkasına sıkıştırdım.

"Birazdan hastanede olacağız," dedim.

"Beni duyuyorsun, biliyorum."

Sesim çıkmıyordu.

"Bırakma… gitme Forest’ım, gitme."

Parmaklarını avucumun içine biraz daha aldım.

"Gitme… sensiz ne yaparım ben, Lara."

Ambulans sirenleri Moskova sokaklarını inletirken içeride zaman durmuş gibiydi. Görevlilerden biri sürekli nabzını kontrol ediyor, diğeri yaralarına baskı uyguluyordu.

Kulaklarıma doktorların Rusça konuşmaları geliyordu:

«Кровяное давление снижается.»

"Kan basıncı düşüyor."

Başımı hızla çevirdim.

«Что значит падает?»

"Ne demek düşüyor?" dedim Rusça.

Görevli kısa bir an bana baktı.

«Пожалуйста, успокойтесь.»

"Lütfen sakin olun."

«Ты хочешь, чтобы я успокоился?»

"Sakin olmamı mı istiyorsun?"

Sesim ambulansın içinde yankılandı.

«Он умирает, чёрт!»

"Ölüyor lan!" diye haykırdım.

Görevli tekrar yarasına yöneldi.

«Она не умирает.»

"Ölmüyor."

Sesi kararlıydı.

«Но мы соревнуемся со временем.»

"Ama zamanla yarışıyoruz."

O cümle göğsüme yumruk gibi oturmuştu.

Hayatım boyunca zamanı ben yönetmiştim. İnsanların ne zaman yaşayacağına, ne zaman öleceğine karar veren taraftaydım. Şimdi ise ilk kez zaman benden birini almaya çalışıyordu. Ve ben hiçbir şey yapamıyordum.

Forest’ın elini dudaklarıma götürdüm. Soğuktu… yine soğuktu. Normalden çok daha soğuktu.

Ambulans sert bir viraj aldı. Ben ise Forest’ın elini hiç bırakmadım. Dakikalar bana saat gibi geliyordu.

Birkaç dakika sonra ambulans sonunda yavaşladı. Siren sesi kesilir kesilmez kapılar hızla açıldı.

Dışarıda sedyeyle bekleyen doktorlar ve hemşireler vardı. Tam Forest’ı almaya uzandıklarında refleksle geri çektim.

«Медленно.»

"Yavaş..."

Sesim neredeyse yalvarır gibiydi.

«Осторожно!»

"Dikkat edin."

Doktor bana baktı.

«Нам нужно доставить её на операцию.»

"Onu ameliyata yetiştirmemiz gerekiyor."

«Иначе она действительно умрёт.»

"Yoksa gerçekten ölecek."

Sanki biri göğsüme tekme atmıştı.

Bir an hareket edemedim.

Forest… benim Forest’ım…

Sedyeye bakıyordum ama sanki orada yatan o değildi. Sanki dünya bir anlığına eğrilmişti.

Öyle kalmıştım. Hayat benim için durmuştu.

Sedyenin üstünde hastaneye doğru hızla götürülen kadına bakıyordum.

O ölürse… ben yaşamazdım. Biterdim. Yok olurdum.

...

Ameliyathanenin kapıları yüzüme kapanırken ben olduğum yerde kalmış, sanki bütün bedenim o dar koridorun soğuk zeminine kök salmış gibi kıpırdayamaz hâle gelmiştim.

Ayaklarım, gerçekten de yere çivilenmiş gibiydi; ne ileri gidebiliyor ne de geriye dönebiliyordum.

Yeşil kapının üzerindeki kırmızı ışık yandığı anda, ilk kez hayatım boyunca gerçekten hiçbir şey yapamadığımı, elimden hiçbir şey gelmediğini ve bütün gücümün bir anda boşluğa düştüğünü hissetmiştim.

Hayatım boyunca karşıma çıkan her çıkmazın bir çözümünü bulmuştum, her savaşın bir planını, her kurşunun bir karşılığını, her tehlikenin bir çözümünü, herşeyin hesabını, hepsinin bir çıkışı vardı.

Ama bunun ne bir çözümü nede başka bir şeyi vardı.

Yavaşça geri çekildim ve koridordaki metal sandalyelerden birine oturdum; sanki dizlerim beni artık taşıyamayacak kadar ağırlaşmıştı bedenim.

Aşık olmak böyle bir şeymiş meğer. Ben, hayatım boyunca insanların ölümüne gözünü kırpmadan karar vermiş adamdım. Ama şimdi... sevdiğim kadının saçının tek teline zarar gelmesi bile içimdeki bütün dünyayı yerle bir ediyordu. O acı çekerken ben nefes alamıyordum. Eğer Forest'ıma bir şey olursa... o gün sadece ben yıkılmayacaktım. O gün bütün dünya benimle birlikte yanacaktı.

Dirseklerimi dizlerime dayadım, başımı iki elimin arasına aldım ve olduğum yerde, nefes almaya çalışırken bile sanki içimde bir şeylerin parçalandığını hissediyordum.

Koridorun sessizliğini, bir anda duyulan ve giderek yaklaşan ayak sesleri bozmuştu.

Başımı zorlukla kaldırdığımda Taylan ve Miranı art arda hızlı adımlarla gelirken gördüm.

İkiside kıyafetlerini çıkarmamıştı.

"Karan kardeşim." Dedi Taylan sesinde endişe vardı ama belli etmemeye çalışıyordu.

Taylan gelip hızlıca yanıma oturdu. Bana baktı, ben de ona... Ama nasıl baktığımı ben bile bilmiyordum.

Taylan elini omzuma koyup kafasını bana yaklaştırdı.

"Sakın," dedi keskin tutmaya çalıştığı sesiyle. "Sakın eğme o başını."

Eliyle ameliyathanenin kapısını gösterdi.

"Benim yengem uyanacak. Sonra da bunu yapanların belasını tek tek sikeceğiz, kardeşim."

Boğazımda bir düğüm oluştu.

"Koruyamadım, Taylan," dedim titreyen sesimle. "Olmadı lan... Ben koruyamadım, kardeşim. Ben sevdiğim kadını koruyamadım lan."

Taylan başını iki yana salladı.

"Hayır."

"Koruyamadım!"

Sesim bütün koridorda yankılandı. Sertçe ayağa kalktım.

"Ben ona dedim arabadan inmeden önce lan... 'Hiçbir şey olmayacak,' dedim. 'Halledeceğim,' dedim ben ona."

Taylan ayağa kalkıp bana yaklaştı. İki eliyle omuzlarımı tuttu ve beni kendine doğru sabitledi.

"Karan!"

Sesi bu kez daha sert, daha buyurgan ve çok daha sarsıcıydı.

Gözlerimi ona çevirdim ama bakışlarımın ne kadar boş ve dağınık olduğunu ben bile hissedebiliyordum.

"Nefes al. Kendine gel."

Ben sadece başımı iki yana salladım. Çünkü ciğerlerime dolan hava bile boğazımda düğümleniyordu. İçimde kendime duyduğum suçluluk hissi her şeyi bastırıyordu.

"Koruyamadım lan ben... Ben sevdiğim kadını koruyamadım."

"Kendine gel, Karan!"

Omuzlarımı hafifçe sarstığında, beni düşüncelerimden çıkarmak istermiş gibi konuşmuştu.

Taylan derin bir nefes verdi, ardından sesini biraz daha kontrol altına almaya çalışarak konuştu.

"Şimdi kendini suçlayacak zaman değil, Karan."

Başımı eğdim. Gözlerimin içindeki acıyı ve dağınıklığı birinin görmesini istemiyordum.

Taylan devam etti.

"Lara gözünü açar açmaz kimi arayacak sanıyorsun sen? Ben sana söyleyeyim. Daha gözünü açar açmaz, 'Karan nerede?' diye soracak."

"Seni ayakta görmek isteyecek."

"Yıkılmış bir şekilde değil."

Çenem titriyordu. Bunu durdurmaya çalışsam da bedenim beni ele vermekten vazgeçmiyordu.

"Eğer gerçekten onu seviyorsan..." Omzumu tekrar sıktı. "O kapı açılana kadar dimdik durursun, kardeşim." dedi. "Her zamanki gibi."

Miran Yalçın Kayanın Ağzından

Taylan, Karan’ın omuzlarından tutmuş kendine getirmeye çalışırken ben ameliyathanenin kapısının yanındaki duvara yaslanmış, ağlamamak için kendimi zar zor tutuyordum.

Gözlerim doluydu, evet. Ama Taylan da Karan da Aden’le yeni tanıştığımızı zannediyorlardı; ama bilmiyorlardı ki yıllardır kardeşim gibi gördüğüm en yakın dostumdu.

Yıllardır omuz omuza savaştığım, sırtımı gözüm kapalı döndüğüm kadın şimdi o kapının arkasında ölümle yaşam arasında mücadele veriyordu.

“Tuncel,” dedim güçlükle çıkan sesimle. “O yaptı… Celal’le birlikte onlar yaptılar.”

Başımı yavaşça kaldırdığımda gözlerim, Karan’ın zifir gibi öfkeden yanan gözleriyle birleşti.

“Ne diyorsun lan sen?” dedi sertçe

Karan. Hiçbir şeyi göremediği belli olurcasına Taylan’dan kurtulup üstüme doğru gelmeye başladı. “Sen nereden biliyorsun lan? Sana nasıl güveneyim ben? Belki sen yaptın.”

Taylan, Karan’ın sertçe önünü kesip bana ulaşmasını engellediğinde:

“Saçmalama Karan, Miran’ın hiçbir şeyden haberi yoktu, olamaz da. Yanında telefonu yok, hiçbir şeyi yok; ne yapabilir?”

Taylan dedikten sonra bana döndü, beni süzdü. Yavaşça bakışlarını yüzüme kenetleyip sordu.

“Tuncel ve Celal mi?”

“Evet,” dedim hafif titreyen sesimle. “Balo boyunca siz yokken bize dik dik bakıyorlardı. Zaten bir şey yapacakları belliydi ama ihtimal vermemiştim. Bizimle bir dertleri yok diye düşündüm. Ama…”

Sesim iyice titredi ve kendimi durduramadım, daha fazla konuşamadım.

Karan bir anda Taylan’ın tuttuğu omuzlarından kurtulmaya çalıştı ama

Taylan bu kez daha sert bastırdı.

“Karan, sakin ol!”

“NASIL SAKİN OLAYIM LAN!” diye bağırdı Karan. Sesi koridorda yankılandı. “Benim canımın yarısı orada canıyla cebelleşiyor, nasıl sakin olayım!”

Gözlerim dolmaya başlamıştı ama ağlamıyordum. Olmazdı, ağlayamazdım.

Karan’ın gözleri bir anlığına bana döndü. Öfkesini fark etmemek imkânsızdı. Bakışlarının içinde bana karşı bir şüphe vardı. Haklıydı da. Sonuçta ben Lâl örgütündendim.

Ve onların Lâl örgütünü bir tehdit ve düşman olarak gördüklerini bildiğim halde hep yanlarında olduğum için, benden şüphelenmesi normaldi.

“Sen…” dedi Karan dişlerinin arasından, “neden daha önce söylemedin bunu bize?”

Yutkundum.

“Söylemek istemedik. Lara ile olay çıkmasını istemedik. O yüzden söylemedim. Lara da söylemedi.”

Karan derin bir nefes aldı. Gözleri daralmıştı. Bir saniye bile düşünmeden yürümeye başladı.

Taylan’ı sertçe itip geçecekti ki Taylan bu sefer kolundan sertçe kavradı.

“Nereye?”

“Tuncel piçinin ve Celal piçinin amına koymaya gidiyorum,” dedi sinirden alev almış kara gözleriyle.

Taylan derin bir nefes alıp Karan’ın kara gözlerine kilitlendi.

“Tek başına gitmek var mı lan öyle?” dedi. “Ben de geliyorum, sen in hadi.”

Karan hiç beklemeden hızlı adımlarla yürürken koridorda keskin ve sert ayak sesleri yankılanıyordu.

Karan yavaşça koridorda kaybolurken Taylan bir an başını çevirip kapkara gözleriyle bana baktı ve bana doğru yaklaştı.

Tam önümde durduğunda, Moskova’nın gecesinin soğukluğuna rağmen sıcak olan ellerini buz gibi yanaklarıma koyup hafifçe okşadı. Bu hareketi beklemediğime dair şaşkın bir bakış attım ona.

“Senin bu işte parmağının olmadığını biliyorum Miran. Sadece Karan şu an fazlasıyla sinirlı olduğu için böyle davrandı, tamam mı? Bu olaylar kapandıktan sonra senin bir suçunun olmadığını zaten anlayacak, tamam mı?”

Kafamı hafifçe salladım.

“Üzülmedim ki zaten. Bir anlık siniriyle söyledi, haklı da…” Gözlerimi kaçırdım. “Sonuçta sizin düşmanınız oluyorum ve her zaman yanınızdayım. Benden şüphelenmesi doğal.”

Taylan kaşlarını çattı.

“Saçmalama.”

Sesi sertti.

“Sen kimseye düşman falan değilsin. Karan düşmanlık besliyorsa, bile ben besliyorum.”

Bir an durdu. Gözleri gözlerime kilitlendi.

“Sen Miran’sın.” Yanağımı okşadı. “Benim Miran’ım.”

Yutkundum. Boğazım kurumuştu.

Kafamı hafifçe sallayıp yüzüme zorla bir gülümseme yerleştirdim.

“Git,” dedim. “Sonra Karan’la birbirinize benim yüzümden düşmeyin, hadi git.”

Dediğimde kafasını hafifçe sallayıp gülümsedi. Gözlerime son kez dikkatlice bakıp geri çekildi ve hızlıca yürümeye başladı.

Taylan koridorda uzaklaştıkça sert ve ağır ayak sesleri de uzaklaşmıştı ve ben ameliyathane kapısının önünde yalnız şekilde kalmıştım.

Taylan tamamen koridorda yok olduğunda bacaklarım bedenimi daha fazla taşıyamamıştı.

Yaslandığım duvarın dibine düşercesine oturduğumda dizlerimi kendime çekip ağlamaya başlamıştım. Hepsi Lâl Örgütü'nün yüzünden olmuştu. Onlar yüzünden olmuştu ve benim elim kolum şu an bağlıydı. Hiçbir halt yapamıyordum.

Sadece bekliyordum.

Ağlarken çıkardığım hıçkırıklar koridorun sessizliğini bozmuştu. Hıçkırıklarım koridorda yankılanırken Aden'in iyi olması için dua etmemden başka elimden hiçbir şey gelmemesine kızgındım.

Kendime kızgındım.

Karan Gölge Turan'ın Ağzından

Rusya'daki yakın bir dostumdan yolun kamera kayıtlarını bulmak için yardım istemiştim.

Rodion Gromov, Rusya'nın ve Moskova'nın son iki yıldır en tehlikeli mafyaları arasına genç yaşta girmiş, Türkiye'deki yer altı dünyasında bilinen namıyla, namıdiğer Gök Gürültüsü ile adını büyük yerlere taşımıştı. Aynı zamanda da çok iyi anlaştığımız, benim onu kardeşim, onun da beni abisi olarak gördüğünü biliyordum.

Evet, abi diyeceği kadar küçüktü kendisi. Rodion daha on dokuz yaşında bir gençti ama yaşına göre fazla tehditkâr ve acımasız bir yapısı vardı. Tabii geçmişinin pek mükemmel olmadığına bakarsak böyle biri olması normaldi.

Bedenimin dışında gösterdiğim sinir ve sertliğin içinde sadece Lara vardı. Aklımın köşesinden çıkmıyordu. Ama bunu yapan piçlerden emin olmam gerekiyordu ki Türkiye'ye döndüğümüzde işlerini halletmek kolay olsun.

Şu an Rodion'un evindeydik. Onu aradığımda malikanesine gelmemizi ve hemen geleceğini söylemişti.

Rodion Gromov'dan yardım almasam bile Rusya'da herhangi birine söylesem, lafımı iki etmeden, gözlerinin korkusundan yapacaklarını biliyordum. Çünkü Türkiye'de nasıl bütün yer altı tarafından hem mafya hem de Türkiye'nin yer altı yönetiminden sorumlu kişi olduğumu biliyorlarsa, bunu bütün ülkelerdeki mafyalar da bilirdi.

Ama ben işimi riske atmadan, sevdiğim bir adamdan yardım almak istemiştim ve o da Rodion Gromov'du.

Taylan ile beni Rodion’un çalışma odasına almışlardı.

Taylan ile yan yana siyah deri koltukta otururken başım dikti ama gözlerim hep yerdeydi. Evet, normal gözükmeye çalışıyordum ama içimde fırtınalar kopuyordu. Bir an önce Forest’imin kanını dökenleri bulup, Forest’imin ormana benzeyen gözlerini açtıktan sonra onların işini bitirecektim.

Şu an tek amacım, şu sarı gözünün dediklerinin yalan olup olmadığını öğrenmekti.

“Lan,” Taylan’ın beni daldığım dünyadan çıkarmak istermiş gibi sesini duyduğumda gözlerimi ona çevirdim.

Kaşlarını çatmıştı.

“Seni tanıyorum.”

Cevap vermedim.

“Şu an kafanda kaç kişinin nasıl öleceğini hesaplıyorsun, değil mi?”

Bakışlarımı tekrar yere indirdim.

“Yanlış mıyım?”

Yine sustum. Çünkü haklıydı.

Şu an tek düşündüğüm şey, Forest’ımın kanını dökenlerin bana nasıl yalvaracağıydı.

Kapının açılma sesiyle ikimiz de başımızı kaldırdık.

Ağır adımlarla içeri giren genç adamın üzerinde siyah bir gömlek ve siyah kumaş pantolon vardı. Ten rengi, açık buğdaydan daha açıktı. Kaşları koyu ve düz yapılıydı; bakışlarına ciddi bir hava katıyordu. Gözleri gri ile buz mavisi arasında değişen bir tona sahipti; saçları da aynı şekilde koyu renkteydi.

Rodion içeriye adım attığında önce bana, sonra Taylan’a gözünü çevirip ufak bir baş selamı vererek içeri girdi. Arkasından da elinde laptop çantası olduğunu düşündüğüm bir çanta ile biri daha girdi.

Rodion bize yaklaşırken yüzünde asla bir mimik yoktu.

Yanındaki adama çalışma masasını işaret edip:

“Начни и быстро сделай свою работу.”

“Sen başla ve işini hızlı bitir,” dedi, mükemmel derecede güzel Rusça aksanıyla.

Rodion, karşımızdaki siyah deri koltuğun ortasına, yayılmadan oturması gerektiği gibi oturup bana baktı.

“Geçmiş olsun Karan abi, ben de yeni duymuştum siz aramadan önce. İnşallah iyi olur.”

Rodion’un bir diğer özelliği ise Rus olmasına rağmen Müslüman olmasıydı; bunun da tabii bir sebebi vardı.

“Sağ olasın Rodion,” dedim, sakin ve içimdeki bitkinliği fark ettirmemeye çalışarak.

Rodion’un adamı çantayı açıp laptopu masaya yerleştirirken odanın içindeki hava daha da ağırlaştı. Klavyenin ilk tıklama sesi bile sinirlerimi geriyordu.

Rodion sandalyesinde hafifçe öne eğildi.

"Что именно вы хотите?"

'Ne istiyorsunuz tam olarak?' dedi Rusça.

Cevap vermeden önce bir saniye durdum. Çünkü ağzımdan çıkacak her kelime, birinin ölüm fermanı olacaktı.

“Записи с дорожных камер.”

'Yolun kamera kayıtları,' dedim.

Sesim düşündüğümden daha sert çıkmıştı.

“Место, где был ранен Форест. Я хочу видеть всё: кто сел в машину, кто уехал и всё остальное.”

'Forest’ın vurulduğu yer. Arabanın içine kimin bindiğini, kimin uzaklaştığını… her şeyi görmek istiyorum.'

Taylan kısaca ekledi:

“Короче говоря, всё.”

'Kısaca her şey.'

Masada oturan adam onay almak ister gibi kısa bir an Rodion’a baktı.

“Приказ сверху, чёрт возьми, чего ты на меня смотришь? Найди всё, что им нужно, немедленно!”

'Emir büyük yerden lan, bana ne bakıyorsun? Ne istiyorsalar bul hemen!'

Masadaki adam onaylayarak hemen leptopa dönüp bir şeyler yapmaya başladı.

Rodion, Taylan’la ikimize bakıp Türkçe konuştu:

“Başka bir şeye ihtiyacınız varsa yardımcı olabilirim.”

Türkçesi hafifti ama yeterince anlaşılırdı.

Cevap vermeden önce koltuğun kolçağına daha sert bastım.

“Şu anlık sadece bu.”

Taylan, keskin sesiyle araya girdi:

“Rodion, bu saldırıyı yapan piçler Rusya’nın yeraltından biri olma olasılığı var mı?”

Rodion kafasını iki yana ağır ağır salladıktan sonra konuştu:

“Zannetmem,” dedi. “Siz buradaki çoğu mafya ile müttefiksiniz. Size buradan böyle bir saldırı en fazla sizinle müttefik olmayanlardan gelir. Ama onlardan da hiçbiri sizi karşısına almayı göze almaz.”

Tam bir şey söylemek için ağzımı açtığım sırada, çalışma masasındaki adam konuştu:

"Я нашёл записи с камер, господин Родион."

'Kamera kayıtlarını buldum, Rodion bey.'

O an yüzümdeki sertlik daha da arttı.

Çünkü o kansız piçleri bulduğumda, yer yüzünden o itlerin soyunu yok edecektim.