37. bölüm / 49
Gölgelerin İmparatorluğuFırtına Öncesi Sessizlik
Bölümler 49Şu an: Fırtına Öncesi Sessizlik
- 1 Kırmızı ve siyah860 kelime
- 2 Gölgelerin Efendisi2.304 kelime
- 3 Gölgenin İçine Adım798 kelime
- 4 Bir Adım Fazla Yakın1.563 kelime
- 5 Sızdırılan Rota1.104 kelime
- 6 Gölgenin İçindeki Işık1.495 kelime
- 7 İlk Kırılma742 kelime
- 8 Tuzak İçinde Tuzak2.143 kelime
- 9 Gölgenin İçindeki Tuzak2.689 kelime
- 10 Geri Alacağım2.004 kelime
- 11 Seçilen Kadın2.682 kelime
- 12 Forest2.295 kelime
- 13 Kırmızı ve Yeşil3.038 kelime
- 14 Gölgenin Renkleri2.101 kelime
- 15 Gölgelerin Masası2.090 kelime
- 16 Gölgem6.033 kelime
- 17 Geçmişin Gölgesi2.007 kelime
- 18 Aynı Cehennemin Çocukları2.201 kelime
- 19 Kafesin İçindeki Fırtına2.402 kelime
- 20 Kırık Eller, Karışık Kalpler2.842 kelime
- 21 Aynı Cehennemin Çoçukları2.024 kelime
- 22 Kapalı Kapılar Ardında2.869 kelime
- 23 Sesizlikten Öpüşe2.127 kelime
- 24 Kıskançlığın Gölgesi2.122 kelime
- 25 Uzatılan El2.017 kelime
- 26 Griye Düşen Siyah ve Beyaz2.144 kelime
- 27 Gölge ve Alev2.787 kelime
- 28 Gölgenin İçine Mahkum2.083 kelime
- 29 Maskenin Düşüşü2.624 kelime
- 30 Gölgede Kırılan Nefes3.218 kelime
- 31 Gölgenin Bedeli2.393 kelime
- 32 O Gün Her Şey Susturuldu2.106 kelime
- 33 Karanlığın Ardından2.391 kelime
- 34 Yeniden Başlayan Hayat2.935 kelime
- 35 Beklenmedik Bir Yüz2.265 kelime
- 36 Gölgeme Sığındım1.893 kelime
- 37 Fırtına Öncesi Sessizlik3.081 kelime · Okuduğun bölüm
- 38 Kırılan Duvarlar2.926 kelime
- 39 Gözlerdeki İhanet3.453 kelime
- 40 Kırık Bir Vasiyet2.531 kelime
- 41 Tahtın Yeni Sahibi2.993 kelime
- 42 Kaçınılmaz Karşılaşma2.853 kelime
- 43 Nefret Etmem Gereken Adam3.694 kelime
- 44 Ya Gerçekse2.655 kelime
- 45 Beklenmedik Yolcu3.307 kelime
- 46 Tuzak1.427 kelime
- 47 Kaçış Yok2.511 kelime
- 48 Aklım ve Kalbim1.348 kelime
- 49 Artık Aden Turan4.642 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
37. Bölüm
Aradan bir hafta daha geçmişti ve bugün İstanbul'a geri dönecektik.
Doktorların taburcu kararı vermesinin ardından Karan'ın içi, şükürler olsun ki, sonunda rahatlamıştı.
Doktorlar artık yürümemde herhangi bir sorun olmadığını söyleyince taburcu işlemlerini vakit kaybetmeden tamamlamıştık.
Şimdi ise Karan'ın özel jetinde, deri koltuklardan birine yaslanmış, elime aldığım dergiyi karıştırıyordum.
Ama bütün sayfalar birbirinin aynısı gibiydi. Hiçbiri ilgimi çekmiyordu.
Çok sıkıcıydı.
Bir süre daha dergiye boş boş baktıktan sonra bıkkınlıkla kapatıp yanıma bıraktım
Derin bir nefes vererek başımı çevirip camdan dışarı baktım.
Bulutların üzerinde ilerliyorduk. Moskova çoktan geride kalmıştı. İstanbul'a dönüyorduk.
Ama beni orada nasıl günlerin beklediğini hiç bilmiyordum.
Yanımda oturan gölgem, sehpanın üzerine bıraktığı laptopunda Taylan'na bıraktığı bazı işleri kontrol ediyordu. İşleri benim yüzümden fazlasıyla aksamıştı. İstanbul'a gittiğimiz gibi işlerden kafasını kaldıramayacağına emindim.
Ne kadar Karan en güvendiği kişi olan Taylan'a işleri bıraksa bile, her şeyi tekrar kontrol edeceğine emindim.
Aslında Karan'ın işlerinin yoğun olması işime gelecekti. Çünkü Karan'ın daha Tuncer'i ve Celal'i öldürmediğini biliyordum. Celal umurumda değildi ama Tuncer'i ben öldürecektim.
Tuncer'i öldürme şerefini başkasına yar etmezdim.
Tam o sırada önümde duran meyve suyunu alıp yudumlarken Karan'ın bakışlarını üzerimde hissettim.
"Ne oldu?" diye sordum.
Laptopundan gözlerini ayırmadan cevap verdi.
"Hiç."
"Hiç gibi bakmıyorsun ama."
Bu kez kapağını kapatıp laptopu sehpanın üzerine bıraktı. Bana doğru döndü.
"Sıkıldın."
İtiraz edecek gibi oldum ama vazgeçtim.
"Biraz."
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Belli oluyor."
"Nereden anladın?"
"Son beş dakikadır aynı sayfaya bakıyordun."
İstemsizce yanıma bıraktığım dergiye baktım.
"Haberin var mı?" dedim, kollarımı göğsümde birleştirerek. "Beni fazla iyi tanımaya başladın."
"Seni tanımaya başlamadım, Laram." dedi gözlerimin içine bakarak. "Seni ezberlemek istiyorum."
İstemsizce gözlerimi devirdim.
"Mesela bana benimle ilgili bildiğin bir şey söyle."
Kollarını göğsünde birleştirip koltuğa yaslandı.
"Canın sıkıldığında sağ ayağını ritmik şekilde sallıyorsun."
İstemsizce ayağıma baktım. Gerçekten de sallıyordum.
Karan konuşmaya devam etti.
"Sinirlendiğinde ya susuyorsun ya da benimle laf dalaşına giriyorsun." dedi, yüzünde gülümseme belirerek. "Ve baş belası bir insan oluyorsun."
İstemsizce kaşımı kaldırdım.
"Baş belası mı oluyormuşum ben?"
Hiç düşünmeden cevap verdi.
"Oluyorsun. Hem de fazlasıyla."
Sahte bir şaşkınlıkla elimi göğsüme götürdüm.
"Ben mi?"
"Evet, sen."
"Kanıtla."
Karan kollarını göğsünde birleştirip arkasına yaslandı.
"Geçen hafta doktor sana bir gün daha hastanede kalman gerektiğini söylediğinde, adamın fikrini değiştirmeye çalışırken neredeyse pazarlık yapıyordun."
İstemsizce güldüm.
"O kadar da değil. Sadece ikna etmeye çalışıyordum."
"Yaşanmış mı yaşanmış."
"Abartma istersen."
Başını iki yana salladı.
"Hatta sonunda doktor bana dönüp, 'Sizin sözünüz daha çok geçiyor, lütfen siz ikna edin,' dediğini hatırlatayım."
"Sen de ikna etmiştin." dedim de güldüm.
Derin bir nefes alıp,
"Ne kadar kaldı varmamıza?"
"Yarım saat kadar." dediğinde kafamı salladım.
Ve pencereden dışarı bakarak bulutları izlemeye başladım.
...
Akşam 20.00 – Malikâne
Arabanın malikânenin demir kapısından içeri girmesiyle derin bir nefes aldım.
Uzun zamandır ilk kez İstanbul'un akşam havasını içime çekiyordum.
Kapının önünde duran görevliler bizi görür görmez sıraya geçtiler. Araç durduğu anda Karan önce kendisi indi, ardından da korumaları durdurup arabanın etrafından dolanarak benim kapımı kendi açtı. Kapımı açıp elini bana uzattığında ona gülümseyip iri elinin içine, onun eline kıyasla küçük elimi sıcak avcunun içine yerleştirdim.
Arabadan onun yardımıyla indiğinde elimi elinin içine aldı.
Zifir karası gözlerini bana çevirip,
"Tekrardan hoş geldin evine, forestim."
İçimde garip bir sıcaklık yayıldı.
Aslında Karan'ın olduğu her yer bana ev gibi hissettiriyordu.
Gözlerimi malikânenin heybetli yapısına çevirdim. Bir zamanlar bana yabancı gelen bu taş duvarlar, şimdi ise bana yuva gibi hissettiriyordu.
Tam malikânenin merdivenlerine yönelmişken arkamızdan gelen ikinci aracın sesini duymamızla durduk.
Başımı çevirip baktığımda araç yavaşça bizim bulunduğumuz yere doğru ilerleyip durdu.
Kapıyı ilk açan Melek Hanım oldu. Ardından o indiğinde arabanın içine uzanıp Lina'yı arabadan indirdiğinde Lina'nın bakışları hemen beni bulduğunda yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı. Daha sonra Karan'a baktı.
"Annee, babaa!" diye sevinçle seslendiğinde bize doğru gelmeye başladı.
İstemsizce ben de gülümsedim.
Karan elini belimden çekip birkaç adım ileri çıktı.
"Gel bakalım, minik."
Kollarını Lina'ya uzatınca Lina, Karan'ın kendisini kucağına almasına izin verdi.
"Sonunda döndük." dedi Lina heyecanla.
Karan'ın dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Evet, prenses."
Karan, Lina'dan gözlerini ayırıp bana baktığında boşta kalan eliyle yeniden belime kolunu sardı.
Bir yanında Lina, diğer yanında ben vardık şimdi.
Üçümüz birlikte malikânenin merdivenlerine yöneldiğimizde kapının iki yanında bekleyen çalışanlar aynı anda hafifçe eğildiler.
"Hoş geldiniz, efendim."
Karan kısa bir baş hareketiyle selamlarını karşılık verdi.
Malikânenin devasa kapılarını görevliler açtığında bedenime bir huzurun yayıldığını hissettim.
Karan'ın kolu hâlâ belimdeydi. Lina ise Karan'ın omzuna başını yaslamış, etrafı izliyordu.
Asıl şimdi hikâyemiz kaldığı yerden devam ediyordu. İyi veya kötü, devam edecekti.
...
Sabah gün eşinin perdeden sızması ile ve beni saran iki güçlü kol ile uyanmıştım.
Hafifçe gözlerimi açtığımda yüzüme vuran güneşten gözlerimi kıstım. Yüzümü, küçük bir çocuk gibi kafamı yasladığım kaslı göğse, güneşten kendimi sakınmak için iyice gömdüm.
Tam o sırada başımın üzerindeki hafif titreşimi hissettiğimde ardından Karan'ın sessiz kıkırtısı kulaklarıma doldu.
Kaşlarımı hafifçe çatarak başımı kaldırdığımda zifir karası gözleri gözlerime kenetlendi. Uyanalı belli ki epey olmuştu ki yüzünde uykulu bir hâl yoktu.
Bir kolu hâlâ belimdeydi, diğer eli ise saçlarımın arasında dolaşmakla meşguldü.
"Bayağıdır uyanıksın, değil mi?" diye mırıldandım, uykulu sesimle.
Dudaklarının kenarı yukarı hafifçe kıvrıldı.
"Yaklaşık bir saattir."
Kaşlarımı iyice çattım. Bir saattir bu adam ne yapıyordu ki?
"Bir saattir ne yapıyorsun sen?"
Hiç düşünmeden cevap verdi.
"Seni izliyorum."
İstemsizce gözlerimi devirdim.
"İnsan bir saat boyunca aynı kişiyi izler mi, gölge?"
"İzler."
"Canın sıkılmadı mı hiç?"
"Hayır."
"Neden?"
Parmaklarını saçlarımın arasından geçirirken gözlerini bir an bile benden ayırmıyordu.
"Her baktığımda daha da güzelleşiyorsun da ondan."
İstemsizce başımı iki yana sallayıp homurdandım.
"Sabah sabah yine başladın."
İstemsizce gülümsedim.
"Umutsuz vakasın sen, biliyor musun?"
"Senin vakanım."
Başımı iki yana sallarken istemsizce güldüm. Birkaç saniye ikimiz de sessiz kaldık. Sonra aklıma gelen düşünceyle yeniden ona baktığımda sessizliği ben bozdum.
"Gölgem..."
"Hı?"
"Bugün Miran'la görüşmek istiyorum."
Karan'ın yüzündeki yumuşak ifade bir anda ciddileşti.
"Olmaz." dedi net bir sesle.
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
"Neden ama ya?"
"Olmaz diyorum, güzelim."
"Ben de nedenini soruyorum."
Üstelediğim için kaşları çatılmıştı.
Ben her şeyi biliyordum. Miran'a güvenmiyor olabilirdi de bana karşı bir kötülüğü olmadı. Daha doğrusu zaten Miran'ı tanıyordum ama o bunu bilmediği için ona güvenmiyordu.
"Taylan izin vermez bir kere." Bunu söylerken konuyu kapatmak ister gibiydi.
"Allah Allah, Taylan Beyefendi'ye bak sen, haspam." dedim sinirle. "Taylan izin vermez ne demekti? Ben onunla konuşurum, hallederim."
"Laram, ben ne desem nafile. Zaten işlerimiz var, onu sonra yapalım he, güzelim."
Evet, biliyordum işleri vardı ama zaten yanımızda olmalarını istemiyordum. Miran'la Tuncer işini konuşmam gerekiyordu, acil bir şekilde.
"Bizim sizinle bir işimiz yok." dedim net bir şekilde.
Tam konuşacaktı. Kollarının arasından çıkıp yatakta hızla doğrulduğumda aynı hareketi o da yaptı.
"Gelsin bize ya da ben Taylan'a gideyim. Şimdi ne olacakmış yani? Siz de gidersiniz ne işiniz varsa, olmaz mı?"
Karan da benim gibi doğrulup yatağın başlığına yaslandı. Yüzünde hâlâ o sakin ifade vardı ama gözlerindeki ciddiyet kaybolmamıştı.
Derin bir nefes verdi.
"Laram..." dedi yumuşak ama kararlı bir sesle ama devamını, sanki hayır demenin bir manası yokmuş gibi getirmeyip, "Tamam, ben seni Taylan'ın malikânesine bırakırım."
Gözlerim bir anda parladı.
"Ciddi misin?"
"Ciddiyim."
Yüzüme yayılan gülümsemeyi gizleyemedim.
"Yaşasın!"
Tam boynuna sarılacakken işaret parmağını kaldırıp beni durdurdu.
"Ama..."
Kaşlarımı çattım.
"Ne ama?"
"Sohbet mi edersiniz, ne yaparsanız yapın, onlardan sonra beni arayacaksın hemen."
"Tamam."
"Ve herhangi bir sorun olursa beni anında arayacaksın."
"Tamam."
Hiç inkâr edecek durumda değildim.
Karan duvardaki saate göz attıktan sonra ayağa kalkıp bana baktı.
"Hadi."
"Nereye?"
"Kahvaltıya."
Oflayarak tekrar yastığa uzandım.
"Buraya getirsinler."
Karan hiç sormadan bir iç çekip yatağa doğru eğildi. Bir kolunu belime, diğerini de bacaklarımın altına koyup aniden beni kucağına aldı ve odanın kapısına doğru yürüdü.
Hiç yadırgamadan kollarımı boynuna doladığımda başımı omzuna yaslayıp sadece beni aşağıya indirmesini izledim.
...
Karan'la güzel güzel kahvaltımızı yaptıktan sonra Lina ile konuşup gideceğimi anlattığımda bana sorun çıkarmamıştı.
Karan'ı Taylan ile konuşurken duymuştum. Biraz Taylan sorun çıkarır gibi olmuştu ama Karan, ben istediğim için ikna etmişti.
Araba ilk defa geldiğim bu malikânenin önünde durunca, arabanın içinden bir anlığına malikâneye baktım.
Şoför arabadan inip kapımı açtığında Karan'a baktım.
"Ben gidiyorum o zaman." dediğimde Karan bana yaklaşıp alnıma bir buse kondurup geri çekildi.
"Görüşürüz, forestim."
Bunu demesinin üzerine ben de onun daha yeni yeni çıkmaya başlamış olduğu sakallı yanağını öptükten sonra, bir anlığına Karan'ın yakışıklı yüzüne baktım. Benim için açılan kapıdan dışarı çıktığımda ayağımdaki stilettoların sesi malikânenin bahçesinde yankılandı.
Karan'a arkama bakıp son kez gülümseyip yürümeye başladığımda sırtımda Karan'ın bakışlarını hissediyordum.
Taylan'ın malikânesinin de Karan'ın malikânesinden çok da pek farkı yoktu aslında.
İkisi de çok büyüktü. Bu adamlar bunların içinde nasıl tek başlarına yaşıyorlar, onu da anlamış değildim.
Tabii artık biz vardık sonuçta ama bizden öncesinde vardı sonuç olarak, değil mi?
Malikânenin giriş merdivenlerine yürürken beni gören korumalar bana baş selamı veriyordu.
Ben daha kapıya çıkmadan malikânenin büyük kapısı açıldığında içeriden Taylan çıkmıştı.
Taylan'a ters ters bakıp,
"Sen hayırdır da Miran'ın bir yere çıkmasına izin vermiyorsun?"
Taylan bana birkaç saniye boyunca sessizce baktı. Kaşlarından biri havaya kalkarken yüzünde alaycı bir ifade belirdi.
"Malikâneme gelmişsin, ilk önce hâl hatır sormak yerine hesap mı soruyorsun sen bana, yenge?"
Kollarımı göğsümde birleştirip ona dik dik baktım.
"Evet." dedim sert bir sesle. "O kız senin oyuncağın mı? Kısıtlama kızı."
Taylan derin bir nefes alıp,
"Yenge Hanım, buyur içeri. Miran seni bekliyor."
Taylan'ın bu kadar çabuk geri adım atması beni bir anlığına şaşırtsa da bozguna vermedim.
Kaşlarımı hafifçe çattım.
"Bu kadar kolay mı ikna oldun gerçekten?"
Taylan omuz silkti.
"Ben değil, Karan denen o piç ikna etti." dedi alaycı bir ifadeyle. "Yarım saattir telefonda bana laf yapıyor."
İstemsizce gülümsedim.
"İyi yapmış işte."
"Hiç iyi yapmamış." diye homurdandı.
İstemsizce güldüm.
"Az bile yapmış sana."
Taylan gözlerini devirdi.
"Tabii sen onu savunursun."
Birkaç adım bana doğru yaklaştı. Yüzündeki alaycı ifade yavaşça kaybolurken bakışları yüzümde dolaştı.
Bir an duraksadı.
"Geçmiş olsun, yenge." Sesindeki samimiyet dikkatimi çekmişti. "Buradaki işler falan olsun, sen komadayken de az kalabildik Moskova'da."
Taylan'ın sesindeki samimiyeti duyunca ses tonumu alçalttım.
"Sorun yok." dedim samimi bir gülümsemeyle. "Buradayken bile fazlasıyla benim için şey yaptın zaten."
Lina'yı Moskova'ya yollaması, Karan'ın yanımda kalabilmesi için işlerle uğraşması... Bunlar bile benim için fazlasıyla şey yaptığını gösteriyordu.
"Asıl ben teşekkür ederim, Taylan."
"Teşekkür edecek bir şey yok." dedi omuz silkerek. "Sen de artık bizden birisin sonuçta, yenge hanım." Sesinde alay vardı.
İstemsizce gülümsedim.
"Bu 'yenge hanım' demeyi de bırakmayacaksın galiba."
"Daha yeni başladık." dedi sırıtarak. "Alışsan iyi edersin."
Başımı iki yana sallayıp güldüm.
"Çekil bakalım önümden."
Taylan iki elini havaya kaldırıp abartılı bir hareketle geri çekildi.
"Buyurun, içeri."
İç çekerek yanından geçtim.
Malikânenin içine adımımı attığım anda geniş giriş holü dikkatimi çekti. Karan'ın malikânesi kadar gösterişliydi ama buranın havası bambaşkaydı.
Etrafı incelerken yabancı bir kadın sesi duyunca başımı sağ tarafa çevirdim.
Orta yaşlarında, güler yüzlü bir kadın bana doğru yaklaşmıştı. Üzerindeki sade ama şık kıyafetlerden malikânede uzun zamandır çalıştığı belli oluyordu.
"Merhaba kızım." dedi sıcak bir gülümsemeyle. "Miran Hanım birazdan gelecektir. Buyur, sen önce otur."
Bunu söylerken salondaki koltuklardan birini işaret etti.
Nazik tavrı karşısında ben de gülümsedim.
"Merhaba. Teşekkür ederim."
Yavaş adımlarla gösterdiği koltuğa otururken kadın tekrar konuştu.
"Bir şey içer misin? Çay, kahve, yoksa soğuk bir şey mi hazırlayalım?"
"Bir kahve alabilirim."
"Tabii kızım."
Kadın başını hafifçe eğerek mutfağa doğru gittiğini düşündüğüm tarafa doğru ilerleyince ben de önüme dönüp bulunduğum yeri incelemeye başladım.
Burası Karan'ın malikânesinden daha sıcak bir atmosfere sahipti. Koyu renk mobilyaların arasında ahşap detaylar vardı. Duvarlarda eski tablolar vardı, bir de bazı vazolar.
Ben ortamı incelemeye dalmışken büyük holün diğer köşesindeki, bodruma indiğini düşündüğüm kapı açıldı. Miran'ı görmem bir oldu. Miran'ın arkasından da bir koruma çıktığında ikimize ufak bir baş selamı verip kapıya doğru yürüdü. Ben ise Miran'ın bodrum kattan neden çıktığını düşünüyordum.
"Miran." dedim şaşkınlıkla.
"Aden." dedi beni görünce. Yüzünde güneş açmış gibiydi.
Bana doğru hızlı adımlarla gelip sarıldığında karşılık vermiştim ama aklım hâlâ neden oradan çıktığındaydı.
Birbirimizden ayrıldığımızda onun yüzüne endişeyle baktım.
"Miran, sen neden oradaydın?"
Miran'ın yüzündeki gülümseme bir anlığına silindi. Bakışlarını benden kaçırıp derin bir nefes aldığında koltuğa oturup ellerini başının iki yanına alarak yüzünü benden gizlemeye çalıştı.
"Boş ver..." dedi geçiştirmeye çalışarak. "Önemli bir şey değil."
Kaşlarım daha da çatıldı.
"Önemli bir şey nasıl değil, Miran?" dedim. Sesim beklediğimden sert çıkmıştı. Miran cevap vermeyince, "Miran..."
Miran birkaç saniye sustu. Ardından başını kaldırıp gözlerimin içine baktı.
"Taylan izin vermiyor."
"Neye izin vermiyor?"
"Bodrum katından çıkmama."
Şaşkınlıkla ona baktım.
"Ne?"
Acı bir tebessüm etti.
"Evet, izin vermiyor."
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
"Şaka yapıyorsun, değil mi sen bana?"
Keşke öyle olsaydı der gibi başını iki yana salladı.
"Hayır."
"Bu ne demek, Miran?" dedim. Sesimi alçaltmaya çalışsam da öfkem kelimelerime yansıyordu. "Seni bodrum katında mı tutuyor?"
Derin bir nefes verdi.
"Kavga ettik." dedi güçlükle. "İki gün önce." Koltukta dikleşip arkasına yaslandı. "Hani beni şimdi hep kaybedebilirim diye Taylan tetikte ya... İşte ben o kavgada, 'Yeminim olsun senin elinden kaçacağım.' dediğim için tutuyor."
Miran'ın son cümlesiyle kaşlarım daha da çatıldı.
Birkaç saniye boyunca ona sadece baktım. Söylediklerini anlamlandırmaya çalışıyordum.
"Delireceğim ben ya." dedim sinirle. "Bu herif ne hakla seni orada tutar?" Kafama dank eden şey ile duraksadım. "Bir saniye." dedim. "Karan da bildiği için 'Taylan izin vermez.' dedi."
"Bilmiyorum." dedi Miran. "Boş ver, odaklanmamız gereken farklı şeyler var bizim."
Şaşkınlık ve sinir arasında gidip gelirken Miran'a baktım.
"Şu an senden daha önemli bir konumuz mu var, Mir-"
İçeride ayak sesleri duyunca lafım ağzıma tıkışmıştı. Ama ölümcül bakışlarımı Miran'dan çekmemiştim. İçeriye ilk başta gelen kadın girdiğinde kahvemi getirmişti.
...
Miran her şeyi halletmişti ve konuşmuştuk. Tuncel konusunu halledip planı ayarlamış, Miran Taylan konusunda beni sakinleştirmiş, ben komadayken olanları, annemi odamda görmesine kadar hatta yakalanmalarının ucundan döndüklerini, her şeyi anlatmıştı. Ben de annemle olan olayı anlatmıştım ve her şeye bir çözüm bulmuştuk ya da bulamamamıştık.
Tuncel'e gelirsek, Miran onun yerini bildiğini söyledi. Miran'ın tahmini, ikisinin de aynı yerde tutuluyor olmasıydı.
Aslında Tuncel'in bulunduğu yer de bir ihtimalmiş. Çünkü Miran içeriye girmemiş. Bundan dört ay önce Taylan'la Miran dışarı çıkmış. Taylan'a acil bir telefon gelince de bir depoya hızlıca gitmişler ama Miran oraya girmemiş. O yüzden hiçbir şeyden, hiçbir şekilde emin değildi ama ihtimallerimiz orada oldukları yönündeydi.
Şu anda planı konuşmakla meşguldük.
“Yani Tuncer’in o depoda olma ihtimali yüksek.” dedim düşünceli bir sesle.
Miran başını hafifçe sallayıp,
“Yüksek ama kesin değil.” dedi. “Ben içeri girmedim, Aden. Taylan’a acil bir telefon geldiğinde sadece dışarıda bekledim. Depoya girdiler, birkaç dakika sonra da çıktılar. O yüzden içeride kim vardı, ne vardı, hiçbirini görmedim.”
Derin bir nefes verdim.
“Peki Celal?”
“Eğer Tuncer oradaysa Celal’in de aynı yerde tutulma ihtimali var.” dedi. “Çünkü ikisini ayrı ayrı saklamak Taylan için daha riskli olur bence.”
Kaşlarımı çattım.
“Bu işi uzatmak istemiyorum, Miran."
Miran bakışlarını bana çevirdi.
“Ben de istemiyorum.”
Bir an ikimiz de sessiz kaldık.
“Plan şu.” dedim net bir şekilde sessizliği bozarak. “Önce deponun içinde gerçekten Tuncel'in ve Celal'in tutulup tutulmadığını doğrulamamız gerekiyor."
Miran dikkatle dinliyordu.
“Nasıl doğrulayacağız peki?”
“Sen bana deponun yerini ve konumunu anlatsan yeterli olur.” dedim. Daha sonra cebimden telefonumu açıp konumu açıp Miran'a verdim. “Sen bana buradan deponun konumunu atabilirsen, içeride kamera varsa içeride kimin olup olmadığını doğrulayabilirim."
Miran telefonu eline alıp birkaç saniye haritaya baktı. Parmağı ekranın üzerinde yavaşça dolaşırken hafızasını zorluyor gibiydi.
"Tam emin değilim..." diye mırıldandı. "Ama yanlış hatırlamıyorsam şu taraftaydı."
Haritada işaretlediği noktayı bana uzattı. Telefonu elime alıp konuma birkaç saniye dikkatlice baktım. Şehrin biraz dışında, eski sanayi bölgesine yakın bir yerdeydi.
Issız bir bölgedeydi. Ve böyle işler için fazlasıyla uygundu.
"Burayı tanıyor musun?" diye sordu Miran.
Başımı iki yana salladım.
"Hayır."
Parmaklarımla haritayı büyütüp çevresine baktım. Depoya giden tek bir ana yol vardı. Onun dışında ara sokaklar ve kullanılmayan eski fabrikalar görünüyordu.
Konumdaki yeri kendime atıp telefonu masaya bırakmadan önce konumu tekrar açtım.
"Depoya girmemiz için tek bir ana yol var ama o ana yol üzerinde Taylan ve Karan'ın adamları kesin bekliyor olmalılar." dedim.
"Büyük ihtimalle evet. İkisi de kendilerini riske atacak kişiler değiller ama..." dedi Miran. "Hadi bir şekilde depoya ulaşıp girdik, tamam. Hangimizin girdiğinin önemi yok ama içeride değillerse boş yere kendimizi belli etmiş olacağız."
Ben başımı onaylar şekilde salladım.
"Seni riske atamam, Miran. Ben gireceğim tabii ki."
Miran kaşlarını çatarak bana baktı.
"Hayır." dedi kesin bir sesle. "Tek başına içeri girmezsin, Aden."
"Başka çaremiz yok."
"Var."
Kaşımı kaldırdım.
"Neymiş o?"
Miran birkaç saniye sustu. Sanki söyleyip söylememek arasında kalmış gibiydi. Sonunda derin bir nefes alıp,
"Örgütten yardım isteyelim."
Anında gözlerimi Miran'a kenetledim. Her şeyiyle annemle bağlarımı koparmışken nasıl isteyebilirdim ki onlardan yardım?
"Olmaz tabii ki, Miran."
Miran derin bir nefes aldı. Belli ki bu cevabı bekliyordu ama yine de vazgeçmedi.
"Dinle beni, Aden." dedi sakin kalmaya çalışarak. "Sana annenden yardım iste demiyorum."
Çenem gerildi.
"Aynı şey, Miran. O örgütün kurucusu o."
"Hayır, aynı şey değil, Aden. Ona bakılırsa sen o örgütün gelecekteki liderisin." dedi. Ben tam olamayacağımı söyleyecektim ki ne diyeceğini anlamış gibi beni susturup, "Ne olursa olsun sen o örgütün lideri olacaksın, Aden. Bunun bir kaçışının olmadığı en iyi sen biliyorsun."
Evet, yoktu. Ben o başa illa geçmek zorundaydım. Mecburdum. Ben ne kadar inkâr edip dirensem de bu olacaktı.
Ayağa kalkıp birkaç adım attım. Sonra yeniden Miran'a döndüm ama konuşmadım.
Benim yerime Miran konuşmayı sürdürdü.
"Bence yardım edecekler, Aden. Sadece bir sor sen, lütfen. Ve zamanı geldiğinde de bana öncesinden haber vermeyeceğine göre bir şeyi bahane edip beni dışarı çıkart, tamam mı?"
Tam o sırada malikânenin giriş kapısının açıldığının sesini duyduğumda bakışları oraya kaydı, dikkatim de dağılmıştı bile.
İçeriye giren Taylan'ın ardından Karan'ı görünce yüzüm güller açar gibi bir hâl almıştı sanki.
Karan'ın zifir karası gözleri beni bulduğu anda dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Erken gelmişsiniz." dedim gülümseyerek.
Karan bana doğru yürürken bakışlarını bir an bile üzerimden çekmedi.
"Söz verdim." dedi sakin bir sesle. "İşim biter bitmez geleceğimi söylemiştim."
İstemsizce gülümsedim.
"Demek sözünü tutuyorsun."
"Hep tutarım, bilirsin."
Tam o sırada Taylan boğazını abartılı bir şekilde temizledi.
"Şöyle duygusal bakışmaları bitirdiyseniz bir şey söyleyeceğim."
Karan gözlerini Taylan'a çevirdi.
"Söyle."
Taylan iki elini cebine sokup salondakilere tek tek baktı. En son Miran'da bakışları durduğunda,
"Ben sevgilim ile biraz vakit geçirmek istiyorum, müsaadenizle artık."
Miran gözlerini devirirken ben istemsizce gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Karan ise tek kaşını kaldırıp Taylan'a baktı.
"Ben de biraz güzelimle vakit geçirmek istiyorum zaten. Hadi gidelim."
Karan'ın bakışları bu kez bana döndü.
"Bir şeyin eksik değilse gidelim?"
Başımı hafifçe salladım.
"Değil."
Miran'a dönüp sımsıkı sarıldım.
"Kendine dikkat et."
"Sen de." diye fısıldadı. "Unutma, konuştuğumuz şeyi, tamam mı?"
Bakışlarımız sadece birkaç saniyeliğine buluştu. İkimiz de neyi kastettiğini çok iyi biliyorduk.
Yavaşça geri çekildim. Karan elini uzattığında hiç düşünmeden iri ve sıcak elinin arasına elimi bıraktım.
Parmaklarımız birbirine kenetlenirken birlikte kapıya yöneldik. Arkamı dönüp son kez Miran'a baktığımda o da bana hafifçe gülümsedi
İçimde garip bir his vardı.
Sanki yaklaşan fırtınanın ilk rüzgârı yüzüme dokunmuş gibi hissediyordum.
İnşallah bölümü beğenmişsinizdir arkadaşlar. 🩷 Beğenmeyi ve yorum yapmayı unutmayın lütfen! 💬✨
Bu da gelecek bölümden minik bir alıntı olsun... 👀🤍
Karan dönüp masanın üstündeki fincanı alıp bana baktı.
“Seninle bir şey konuşacağım, Forestim.”
Dediğinde ona baktım.
“Ne gibi?” diye merakla sordum.
Lafı uzatmadan beni yanıtladı.
“Artık bu malikanenin bütün sorumluluğu senindir, Laram.”
Dediğinde şaşkınlıkla ona baktım... 🖤
