TOHUM

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: TOHUM

MAHİR EFE KARAN

Koşarak iklim'in yanına gittim. Yüzü hâlâ solgundu. Onu ellerimin arasına alırken o tanıdık titrek nefesiyle bana baktı. "Güzelim..." dedim kısık bir sesle, alnına eğilerek.
"Hadi siz içeri geçin... Biz burayı toparlayıp hemen geleceğiz. Söz... beş dakika."

İklim başını usulca salladı. İpeğe göz işareti yaptı. Tam dönecekti ki...

Azat bir adım attı, yolunu kesti. "Yenge, daha seninle işim başlamadı benim." Sesindeki küstahlık... gözlerindeki karanlık.

Ben adım atmadan o, İklim'e gözlerini dikmişti. Baktı. Baktı.
Ve ben o bakıştan... sadece tehdit değil, bir sapkınlık da hissettim.

Bir adım daha attı.
Ve o an...

Yumruğu suratına yapıştırdım.
Azat'ın başı geriye savruldu, sendeledi. Ama hemen toparlandı.

Gülümseyerek, ağzının kenarındaki kanı silerek, "Demek hâlâ delisin," dedi. "Ama artık senin deliliğini gölgeleyen bir şey var. O kadında göz var Mahir... O kadın sende fazlasıyla kaldı." Göz ucuyla iklimi baştan aşağıya süzdü. Bir adım daha attı. "İşin bitince bana versene."

O an...

Zaman durdu.

Elim silahımdaydı.
Parmaklarım, emniyeti sezgisel bir hareketle indirdi. Azat'ın gözleri bana döndüğünde tetiği çoktan çekmiştim.

Silah patladı.
Kulağımda yankı yaptı.
Kalbimde çırpınan bir öfke değil, bir hüküm vardı artık.

Azat...
Bir şey söyleyemeden yere düştü.
Kafasından çıkan kan, beton zeminle buluştu.

Birden herkes bağırdı.
Silahlar çekildi. Baran bir çığlık attı. Devran küfretti.

Ama kimse yaklaşamadı. Çünkü ben hâlâ aynı noktadaydım.
Silahım elimdeydi. Gözüm hâlâ onun bedenindeydi.
Ve yemin ederim... içimden bir parça eksilmişti ama geri adım atmadım.

O sadece bir tehdit değildi.
O, İklim'in korkusuydu. Ve ben... onun hiçbir korkusuna göz yummam.

Gözüm yan tarafa kaydı.

İklim...
Donmuştu önce.
Sonra bir adım attı.
Gözleri bana döndü.

O an...
Bir şey bekledim.
Belki bir kelime.
Belki bir "neden".
Belki sadece, sadece... gözlerinde anlayış.

Ama hayır.

O bana...
Sanki hiç tanımamış gibi...
Sanki ben onun uğruna değil, can almak için doğmuşum gibi...

Öyle bir bakıştı ki o...
İçimdeki bütün dağlar devrildi.
Beni tanımayanların baktığı gibi...
Yabancıların, düşmanların baktığı gibi.

O gözlerin içindeki yargı...
Benim değil, onun gözünde düştüğüm yerdi asıl cehennem.

Gözünü bile kırpmadan döndü.
Yürümeye başladı.
Koşar adımlarla konağa girdi.
Arkasından adımı söyleyecek sandım.
Bir duraksama.
Bir çığlık.
Bir "neden bunu yaptın Mahir?"
Ama yoktu.

Sessizlik...
Yüzüme bir tokat gibi çarptı.

Ve ben...
Elimde hâlâ dumanı tüten silahla...
Bütün kalabalığın ortasında...
Sevgilim tarafından...
Yabancılaştırılmış bir adam gibi kaldım.

Gururum...
Onurum...
Yaptığım şeyin haklılığı bile...
İklim'in o bir bakışıyla darmadağın olmuştu.

O anda...
Beni mermi değil, o göz öldürdü.

Sanki...
Bir anda aramızdaki bütün bağ kopmuştu. Sanki sevdiğim kadın, artık bana güvenmiyordu.
Ve bu güveni ben ellerimle paramparça etmiştim.

Ama şimdi buna vaktim yoktu.

Çünkü bir tıkırtı...
Bir nefes sesi...
Ardından gelen o lanet kurşun kokusu...

Tüm bahçeyi yeniden alevlendirdi.

"Yatın yere!" diye bağırdım.

Baran, sağ kolunun arkasına saklanmış, konağın adamlarına nişan almıştı.
Ardından ilk kurşun sesi patladı.
Sonra bir diğeri. Kuru dallar, toprak ve çığlıklar birbirine karıştı.

Adamlarımdan biri Yunus göğsünden vuruldu, yere yığıldı.
Benim için artık geri adım yoktu.

Tabancamı kaldırdım.
Baran'a nişan aldım.

Ama...
Tetiği ben çekmeden bir gölge onun arkasından koşarak geldi.
Davut.

"Baran! Yapma!" diye bağırdı.
Ama Baran dönüp hiç düşünmeden silahı Davut'a doğrulttu.

Ve o an...

Birlikte düştüler.

İkisi de. Birbirlerini öldürdü.c

Davut, Baran'ın boğazını tutarken yere yığıldı.
Baran'ın alnından süzülen kan toprağa aktı.

Bir saniye...
Her şey sustu.

Rüzgâr durdu.
Kurşunlar yerini sessizliğe bıraktı.
Sadece yanan toprak kokusu, ve o sessiz kan...

Bir bir ölmüştü.
Baran.
Ve Davut.

Savaşın bedeli.

Ben ayakta kalmıştım ama içimden bir şey eksilmişti.
Biri kardeşimdi...
Diğeri düşmanım.

Ama ikisi de...
Toprağa gömülmeden, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Gözlerimi yukarı kaldırdım.
Konak...
Odamız...
Perdeler hâlâ açıktı.

İklim...
Şu an her şeyden habersiz, içerideydi.

Ya da...
Belki her şeyin farkındaydı da, yalnız kalmak istiyordu.

Silahımı indirdim.
Ve o anda, ne kan...
Ne intikam...

Sadece içeri gidip onun başına eğilmek istedim.

Ama bu kez...
Beni kabul edecek miydi?

İKLİM MİRAY KATATAŞ

Onun ayak sesleri...
Koridorun taşlarında yankılandıkça içimdeki korku büyüdü.

Bu korku...
Ölümden değil.
O adamın, az önce bahçede gözünü kırpmadan öldürdüğü adamlardan da değil.
Bu korku...

Onun bana,
Bize,
İçimde taşıdığım o küçücük cana...
Ne hâlde dokunacağını bilmemekten.

Kapı açıldı.
Yavaşça, temkinle girdi içeri.
Yüzünde hâlâ karanlığın izleri vardı.
Ellerinde...
Kan.

Ve ben...
Bunlarla mı sarılacaktım ona?

Yatağın ucunda öylece otururken içimdeki fırtına ne susuyordu ne de çıkmak istiyordu.

Onun sesi...
Beni "güzelim" diye çağırması...
Eskisi gibi değildi artık.
Yaralıydı.

Ama ben daha da yaralıydım.

Elini uzattı.
Dokunmak istedi.
Ama ben...
Tüm vücudum refleksle geri çekildi.

"O lekeli ellerinle... bana dokunma."

Sözlerim titredi, ama kalbimden çıktı.

O gözümün içine baktı.
Ne dediğimi anlamadı belki.
Ama hissetti.

İçimde bir can var, Mahir. Senin bir parçan. Bizden bir parça. Ama şimdi...
İçimde taşıdığım o minik kalbin sana nasıl güveneceğini bilemiyorum.

Nasıl saracaksın onu, Mahir?
Nasıl tutacaksın kollarına?

Ellerin...
Az önce bir adamın kafasına sıktı.
Gözünü bile kırpmadan.

Beni korumaya çalıştın, biliyorum.
Ama...
Bebeğini koruyacağını hâlâ bilmiyorsun.

Ve ben sana hâlâ...

"Hamileyim." ...diyemedim.

Çünkü artık bu kelime sadece bir müjde değil.
Bir yük.
Bir sınav.
Bir korku.

Sana "baba olacaksın" dediğimde...
Ne yapacaksın Mahir?

Sevinecek misin?
Yoksa...
Bir katilin ellerinde can büyümez diye mi düşüneceksin, benim gibi?

Sen hiçbir şey bilmiyorsun Mahir.
Ama ben,
İçimde iki kalple birlikte susuyorum.

Bi odada daha bir dakika bile kalamazdım.

Yalnızca... nefes almak istedim.

Ama Mahir'in varlığı...
Yanımda dikilen o silüet...
Gözlerinin içindeki anlamaya çalışan çaresizlik...

Ayağa kalktım.
Çantamı aldım.
Telefonumu, titreye titreye cebime koydum. O hâlâ susuyordu.
Sanki ağzını açsa, içinden çıkacak şeyin bizi sonsuza kadar mahvedeceğini biliyordu.

Tam kapıya vardığımda arkamdan geldi sesi. "Nereye gidiyorsun?"

Sırtımı dönmedim. Dönemedim.

Sesim çatladı, ama soğuktu. "Eve. Gerçek bir eve."

O an göz göze gelmek istemedim.
Çünkü eğer gözlerine baksaydım...
Beni durdururdu.
Kalırdım. Ve bu defa... affedemezdim kendimi.

Adımlarım koridora değdiğinde, her şeyin üzerimde olduğunu hissettim.
Duvarlar, taşlar, tarih...
Ama hiçbir şey, beni bahçeye adım attığımda gördüğüm kadar ezmedi.

Çünkü...

Orada.
Taşların üstünde.
Sanki hâlâ nefes alıyormuş gibi...

Berrak yatıyordu.

Gözleri açık.
Korkuyla donmuş.
Gideceği yere hâlâ ikna olmamış gibiydi.

Ve ben...

Bir anda olduğum yere çakıldım. İçimde bir şey düştü, ağır, soğuk ve karanlık.

Bir canın çıkışını izliyordum.
Ve ben...
İçimde bir can taşıyordum.

Bir anlığına midem bulandı.
Bacaklarım titredi. Ama gözümü alamadım. "Benim de sonum böyle mi olacak?" Burnumun direği sızladı. Ama ağlayamadım. Gözyaşı bile çıkmadı artık.

Ayaklarım yürümeye devam etti.
Ama içimde bir şey...
Orada, o taşların üzerinde,
Berrak'ın göz bebeklerinde kaldı.

&&&

Arabaya binmek...
Ayakta kalmaktan daha kolaydı.

Çünkü bacaklarım hâlâ titriyordu.
Ve ben, bu titremeyi artık saklayamıyordum.
Sanki her adımımda içimdeki korku dışarı taşacak gibiydi.

Kapıyı çekip camdan dışarı baktım.
Mahallenin taş sokakları...
Konağın bahçesindeki o çığlıklar...
Hepsi arkada kaldı.
Ama içimdeki çığlık, yanı başımdaydı.

Direksiyonun başında Mahir vardı.
Sürüyordu.
Sessizdi.
Sanki gidecek yeri yokmuş gibi sürdü.

Hiç konuşmadık.
İlk birkaç dakika camdan dışarı bakarken sadece kalbimin sesini duydum.

"Ne yapacağım ben şimdi..."

"Bebeğim..."

"Bu adam... Nasıl tutacak seni?"

Parmaklarıyla birinin canını alabilen bir adam...
Benim çocuğuma dokunduğunda aynı eller titrer mi?

Gözlerimi kapadım.
Yol, giderek boğazıma sarılıyordu.

Tam o sırada...

Mahirin sesi arabanın sessizliğini yardı. "Yavrum..." Yutkundu.
Sanki tek kelimeyle bile mahvolacaktı. "Yavrum... Ben... Ben böyle olmasını istemedim."

Sesinde çatlamış bir dal vardı.
Tutunmaya çalışıyor ama kırılmak üzereydi. "O an... seni korumaktan başka bir şey düşünemedim. Ne yapardım sana bir şey olsaydı?"

Cevap vermedim. Veremedim. Sadece elimi karnıma koydum. O hâlâ bilmiyor. Ve bilmiyor oluşu, bana mahirce gelen her cümleyi biraz daha ağır kılıyordu.

"İklim..." dedi bu kez.
Adımı, bir dua gibi.
Bir günah gibi.
Bir yara gibi söyledi.

"Sen bana sadece bir kadın değilsin... sen... Benim nefesimsin."

Bir an dönecek oldum.
Ama yapmadım. Çünkü dönersem...
O yumuşak sesin içinde yine kaybolacaktım. Ama ben...
Kendime dönmeye çalışıyordum.

Susmadan önce, son kez mırıldandı. "Ben seni... her şeyin üzerine koydum. Hâlâ da oradasın. Hâlâ..."

Ellerini direksiyona daha sıkı bastı.
Bir şeyler tuttu kendini... boğazına düğümlenmiş belli.

Ama ben camdan dışarıya bakmaya devam ettim.
O yolun bitmesini bekledim.
Çünkü arabada geçen bu birkaç dakikada, hayatımın en uzun gecesi yaşanıyordu.

Mahir arabayı yavaşça park etti.
Motor sustu ama içimdeki uğultu dinmedi.
Ne o konuştu, ne ben.

Kapıyı açıp indi.
Benimkini açmak ister gibi bir adım attı ama ben önden davrandım.
Kendi kapımı kendim açtım.
Kendi yükümü kendim taşımalıydım.

Adımlarımız taş kaldırımda yankılandı. Kapının önünde bir an durdum. Anahtar elimdeydi ama titriyordu.

Açmak istemedim.
Çünkü bu kapının ardında artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Mahir yanıma geldi, yavaşça: "İstersen ben açayım," dedi.

Sesindeki o tını...
Tanıdıktı.
Ama ben... artık o sesi duyduğum kişi değildim.

Başımı iki yana salladım. "Gerek yok." Kapıyı çevirdim. İçeri girdik. Ev karanlıktı.Sanki bizimle birlikte içeri ağır bir gölge dolmuştu. Koridordan geçip salona ilerledim.
Ayaklarım otomatik. Ruhum... geride kalmış. Mahir arkamdan geliyordu.
Adımları sessiz ama aceleci.

Salona girince, bir süre ayakta kaldım. Sonra yavaşça kanepenin köşesine oturdum. Ayaklarımı karnıma çektim. Kendime sarıldım.

"Bir can taşıyorsun..." İçimden geçen tek cümle buydu.

Ama o bu cümleyi hâlâ bilmiyor.

Bilmiyordu çünkü...
Onu susarak cezalandırıyordum.
Onu sustuğum yerden incitiyordum.

Yanıma geldi.
Dizlerinin üzerine çöktü.
Elime uzandı.

Ama ben...
Geri çektim. "İklim..." dedi.

Sadece adım.
Ama içinde bin pişmanlık. "Ben seni korumaya çalıştım. Sadece seni... Başka hiçbir derdim yoktu."

Gözlerimi kaçırdım. Kalbim sıkıştı.
Boğazımda büyüyen düğüm sesime yol vermedi ama sonunda fısıltıyla döküldü. "Korumak mı?"
Bakışlarımı kaldırdım.
Göz göze geldik. "Bir adamı gözünü bile kırpmadan vurduktan sonra... gelip nasıl bana dokunmayı düşünüyorsun?"

O an...
Sanki içindeki tüm hava çekildi.
Dudakları aralandı ama konuşamadı.

Sessizce ayağa kalktım. "İyi geceler Mahir," dedim. Sesim kırık, bedenim yorgun.

Adımlarım odama doğru sürükleniyordu. Her adımda ayaklarım yere değil, kalbimin en yumuşak yerine basıyordu sanki.
Çünkü o biraz önceki sözlerim...
Benim de canımı yaktı.

Ama susamazdım.
Artık içinde yaşadığım sessizlik beni zehirliyordu.
Bir şey vardı içimde.
Bir sır değil...
Bir can.

Kapının eşiğine geldim.
Bir elim duvarın üstünde.
Gözüm koridorun loş ışığında, ama kalbim hâlâ arkamdaki adama takılı.

Bir nefes çektim içime.
Bebeğimin kokusunu duyar gibi.
Henüz doğmamış ama varlığını, ağırlığını, mucizesini taşıyordum.

Ve o...
O hâlâ bilmiyordu.

Sonsuza dek böyle susamazdım.
Bu gecenin, bu savaşın, bu kanın içinden bir umut doğacaktı.
Ve o umut...
Ona ait olduğunu bilmeliydi.

Yavaşça döndüm. Sırtım duvara yaslandı. Baktım.

Mahir hâlâ dizlerinin üzerinde.
Elleri boş ama yüreği darmadağın.

Sesim titreyerek ama bir o kadar da kararlı çıktı. "Baba oluyorsun."

Gözleri, sanki karanlıkta bir yıldız görmüş gibi açıldı. İçindeki tüm fırtına sustu. Tüm silah sesleri, tüm kan, tüm kavga... O cümlede durdu.

"Baba oluyorsun..."

Bir an baktım.
Yutkundu.
Elleri havada asılı kaldı, nefesi kesildi.

Ben daha fazlasını söylemeden döndüm. Odama girdim.
Kilit bile çevirmedim.
Ama o an...
Bir duvar vardı aramızda.

Ve o duvarın arkasında...
Artık biz değil,
üç kişi vardık.

MAHİR EFE KARAN

Ben hayatım boyunca çok şey duydum.
İhanetler duydum.
İtiraflar duydum.
Yeminler duydum.
Yalvarışlar, beddualar, merhamet fısıltıları…

Ama bu?

Bu başkaydı.

“Baba oluyorsun.”

Sanki biri içime bir ateş bıraktı, sonra kalbimin tam ortasında o ateşi sarıp sarmaladı.

Baba…
Ben.

Baba.

Dudaklarım açıldı, ama kelime yoktu. Beni bir kurşun vurmadı ama… İklim’in tek cümlesiyle darmadağın oldum.

Dizlerimin üzerinde kalakaldım.
Gözüm hâlâ onun arkasında kaybolduğu kapıda.
Bir kere daha seslense, bir kere daha dönse… Ne derdim bilmiyorum.

Ama şunu biliyorum.
İlk kez içimde bir çocuğu düşündüm.

Ona nasıl sarılırım?
Küçücük ellerini tutarken…
Bana benzemesin diye dua eder miyim?

Elim refleksle göğsüme gitti.
Orda çarpan şey… sadece kalbim değildi. Bir hayatın sorumluluğu, bir annenin sevgisi, bir çocuğun geleceği vardı şimdi üstümde.

Kalkamadım.

Ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilmeden salonun ortasında bir kanepeye yürüdüm. Oturmadım. Sanki yığıldım. Başımı arkaya yasladım. Tavana baktım. O tavanın ardında şimdi bizim odamız vardı.
Ve o odada… Benim içimde hâlâ ellerine kan bulaşmış bir adamı görüp tiksinen bir kadın.

Ama altında…
İçinde bizim olan bir can.

Bir çocuğumuz olacak.
Baba olacağım.
Ve ben…

Ben ne yapacağım?

Düşünürken, düşünmekten yorulmuşum. Gözlerim kapandı. Sesler çekildi. Ev sustu.
Ve ben... Baba olacağını öğrenen bir adam olarak, salonda… bebeğimin hayalini kurarken…
ilk kez uyuyakaldım.

İKLİM MİRAY KARATAŞ

Gözlerimi açtığımda ilk fark ettiğim şey yanımdaki boşluktu.
Boştu.
Sessizdi.

Ama benim içimde dün geceden kalan her şey, hâlâ yangın yeri gibiydi. Boğazım kuruydu.
Gözlerimde biriken uyku, zihnimde hâlâ dönüp duran kelimeleri susturamıyordu.

“Baba oluyorsun.” O cümleyi ben söyledim ama en çok ben korktum.
Bir çocuğu bu kadar karanlığın içine nasıl getirecektim?
Mahir’in o gözlerindeki ateşe… o titremeyen eline… nasıl güvenecektim?

Yatağın ucuna oturdum.
Ayaklarımı yere bıraktım, başımı dizlerime yasladım.
Bir süre kıpırdamadan öylece kaldım.

Sonra…

Bir ses.
Yukarıdan değil.
Aşağıdan.

“Ceviz adam şip şap şop,
Burnu uzun lü lü lü,
Saçları rüzgar vu vu vu,
Kaşları keman gıy gıy gıy,
Bize güler ha ha ha,
Ceviz adam gitti vah vah vah”

Ne?

Başımı kaldırdım. Gözlerimi kırpıştırdım. Yanılmadığımdan emin olmak için bir daha duymaya çalıştım.

Evet.
Televizyondan gelen çocuk şarkısıydı bu.
Son sesdi hemde.

Yavaşça ayağa kalktım.
O an, evde her şey biraz… gerçek dışı gelmeye başladı.

Ayaklarım beni merdivenlere götürdü.
Her basamakta içimdeki o dalgalanma büyüyordu.

Aşağı indiğimde televizyonun ekranında dans eden bir çizgi karakter ve etrafında dönen mutlu çocuklar vardı.
Ama hiçbirinin sesi, o an kalbimde dönen fırtınayı bastıramıyordu.

Sonra bir ses daha…

Tıkırtı.

Mutfaktan.

Gözlerim mutfağa kaydı.
Adımlarım beni düşünmeden oraya sürükledi.
Kapı eşiğine geldiğimde…

Durmak zorunda kaldım.

Gördüğüm şey… nefesimi tuttu.

Mahir.
Sırtı bana dönük.
Tezgâhın üstünde minik kaseler, renkli meyveler.
Bir yanda kaynamış süt.
Bir yanda blender.
Tarif defteri bile açılmış.

Ve ellerinde…

Bebek maması.

Birkaç farklı malzemeyi karıştırıp bir tatlı kaşığıyla tadına bakıyor.
Yüzü ciddi.
Ama gözlerinde...
Huzursuz bir sabırsızlık var, sanki hayatının en önemli yemeğini yapıyormuş gibi.

Bir an orada, mutfak kapısında öylece kaldım.
Ne bir şey dedim…
Ne içeri girdim.

Sadece izledim.

“Bu adam dün adam öldürdü.” Dedim içimden. “Ama bugün… bebek maması yapıyor.”

Boğazıma bir şey düğümlendi.
Bir şey…
Hem yumuşak hem keskin.
Hem umut gibi, hem yara.

Ama bir yanım da…
İlk kez onu böyle görmenin sıcaklığında, gizlice ağlamak istedi.

Onu öyle görünce…
Bir yandan mahvolmuş anılarımın üzerinden geçerken, bir yandan da içimde yepyeni bir şey filizlenmeye başladı.

Bir umut.
Ya da bir soru işareti.
Belki de… bir barış.

O an Mahir döndü.
Elinde bir bebek kaşığı.
Ucu dolu.

Gözleri gözlerime değdiğinde içim yine aynı hızla karıştı ama bu kez… başka bir şey vardı bakışında.
Yaralı bir huzur gibi.

Gülümsedi.
"Tadına baksana…" dedi yumuşak bir sesle. "Bence bebeğimiz için güzel."

Bebeğimiz.

O kelime içime oturdu önce.
Sonra hafifledi. Bir rüzgâr gibi karnımda dolaştı.

Kaşığa baktım Sonra Mahir’in eline.
Koca ellerine.
O eller kaç insanın canını almıştı ama bugün o ellerden bir kaşık uzanıyordu. Ve içimdeki canlıyı düşünerek yapılmış, ufacık bir mama…

Zihnimde kırık dökük anlar birbirine karıştı.
Öfkeler, suskunluklar, gözyaşları…

Gülümsedim. İçim titreyerek ama dudaklarım hafifçe yukarı kıvrıldı.

Kaşığı aldım.
Ve ucundaki mamanın yarısını dudaklarıma götürdüm.

Tadı…

Çocuktu.

Masumdu.

Bir saniye düşündüm.
Sonra kalanını Mahir’e uzattım, sessizce. O da eğildi. Hiçbir şey demeden kaşıktaki kalan mamayı yedi.
Sanki o an konuşmamıza gerek kalmadı.

Tekrar ülümsediğim an…
Mahir’in yüzü değişti. Sanki içinde tuttuğu tüm kelimeler, o küçücük kıvrımdan cesaret almış gibi.
İçimdeki sessizliği ilk fark eden yine o olmuştu.
Şimdi…
Beni yeniden duymaya çalışıyordu.

Bir adım attı. Sonra bir adım daha.
İkimizin arasında artık mesafe kalmamıştı. Sadece kalbimle aramızda duran o yorgun gurur…
Ama Mahir, tam oraya konuştu.
Yavaş ve kırılgan bir sesle. “Ben… seni kırmak istemedim İklim,” dedi.
“Ama korumaya çalışırken bazen… en çok sevdiğimize zarar veriyoruz.”

Gözlerim doldu. Ama ağlamadım.
Sadece içimdeki buzun bir katmanı daha çözüldü.

O an…
Ellerini yavaşça kaldırdı.
Önce havada asılı kaldı o eller.
Sanki dokunmaya hakkı yokmuş gibi. Ama sonra… Biraz tereddütle, biraz dua eder gibi…
Elleri, bedenime değil…
Kalbime yöneldi.
Ve sonra…
Karnıma.

Tenimde değil, içimde hissettim dokunuşunu.
O an… Sanki içimdeki minicik kalp de onun varlığını duydu.

Gözlerim doldu, ama bu sefer sebebi hüzün değildi. Korku da değildi.

Bir babanın, doğmamış çocuğuyla ilk temasıydı bu.

Mahir’in sesi titriyordu.
“O bizi tamamlayacak İklim.”

“O, bizden bir parça.
Senin nefesinden…
Benim kalbimden.” Kelimeleri boğazıma dizildi. Sadece başımı sallayabildim. Ellerim… onun ellerinin üstünde birleşti.

Küçücük bir mucize için,
İkimiz de sustuk o an.
Ama içimiz…
Hiç olmadığı kadar konuştu.

MAHİR EFE KARAN

İlk defa…
İlk defa ellerimi birine uzatırken bu kadar titredim.
O eller…
Evet, çok şey yaptı.
Kimi zaman can aldı.
Kimi zaman can oldu.
Ama şimdi…
İlk kez gerçekten bir cana değdi.
Ona ait bir cana.
Bizim canımıza.

İklim’in elleri ellerimin üstüne kapandığında…
Bütün dünya sustu.
Sadece o dokunuş kaldı geriye.

Karnına dokunduğumda bir şey kıpırdadı içimde.
İlk kez bir şeyden korkmadım.
İlk kez… bir şey için umutlandım.

Sanki içimdeki o uğultulu boşlukta…
Küçücük bir kalp “buradayım” dedi.

"Baba oluyorum."
Kelimeler kafamda yankılandı.
Baba.
Ben.

İlk defa adımı korkmadan bir sıfata bağladım.
Sanki içimdeki karanlığın ortasında bir ışık yandı.
İklim’in gözlerinde…
O ışığı gördüm.

Ve dedim ki kendi kendime:
"Bu defa yanlış yapmayacağım.
Bu defa kimseyi yarı yolda bırakmayacağım.
Ne seni…
Ne onu…"

Tam o an…
İklim başını göğsüme yasladı.
Bir şey demedi.
Demesine de gerek yoktu.
O an artık kelimelere ihtiyaç yoktu.

İKLİM MİRAY KARATAŞ

Koltukta uzanmıştım. Üstümde ince bir battaniye, yanımda kocaman bir yastık. Mahir kolumun hemen yanında, televizyonun karşısında sessizce film izliyordu.
Ama filmde ne olduğunu hatırlamıyorum.
Çünkü o koltuğun üzerinde, sıcacık bir huzur serilmişti üzerimize.
İlk defa… hayat kısa bir süreliğine susmuştu.
Ve biz, sadece nefes alıyorduk.

O an Mahir döndü bana, gözleri gözlerime değdi.
Yüzünde hem ciddiyet hem gülümseme vardı.
Sanki içinden geçen bir düşünceyi tutamayıp söyleyecekmiş gibiydi.

“Ben kız hissediyorum,” dedi bir anda, çat diye.

Kahkaha atmadım ama dudaklarım istemsiz yukarı kıvrıldı. Başımı hafifçe yana çevirdim, ona daha net bakmak için.

“Gerçekten mi?” dedim.

“Evet,” diye başını salladı.
“Bilmiyorum… içimde bir his var. Sanki… minicik bir kız çocuğu. Saçlarını tarayacağım, uyumadan önce masal anlatacağım…” Gözleri uzaklara kaydı. Ve sesinde ilk kez o kadar… saf, koruyucu, yumuşak bir ton vardı ki…

Kalbim küçücük bir ritim atladı. Hafifçe güldüm. “Ben de erkek hissediyorum,” dedim.
Bu sefer o döndü bana şaşkınca. “Ciddi misin?” dedi.

Omuz silktim. “Bilmem… Belki de çok uslu olur diye düşünüyordum. Sessiz sakin. Annesine düşkün.”

“Demek bana benzemeyecek,” dedi Mahir, sırıtışını bastıramadan.
İkimiz de hafifçe güldük.

Sonra…

Benim sesim yavaşladı.
“Zaten yarın kontrole gideceğiz… Kaç aylık olduğunu bile hâlâ bilmiyoruz.”
Elimi karnıma koydum, refleksle.
“Henüz hiçbir şey bilmiyoruz aslında. Ne kadar büyüdü, kalbi nasıl atıyor, sağlıklı mı…”

Mahir’in yüzü ciddileşti.

Bir anda ortamın o rahatlığı, yerini merakla karışık bir heyecana bıraktı.

“İlk defa göreceğiz değil mi?” dedi Mahir.
“Evet,” dedim. “Ekranda simsiyah bir alanda, minicik bir şey olacak. Ama bizim için… dünyadan büyük.”

O an Mahir yavaşça elini benim elimle birleştirdi.
Karnımın üzerindeki ellerimiz… sessizce kenetlendi.
Gözlerinde yavaşça parlayan bir şey vardı. “Eğer kız olursa… adını düşündüm.”

Kaşlarımı kaldırdım. “Ne mesela?”

Bir saniye duraksadı.
Gülümsedi ama o, kalbinden taşan gülümsemelerdendi.

“Beste,” dedi yumuşakça.
“Sanki senin gibi… her hâlinde bir melodi taşıyan. Güzel, ama sessiz. Güçlü ama zarif.”

İçim titredi.
Beste…

İsmine bile içgüdüsel bir sevgiyle sarıldım.

“Beste Karan…” diye fısıldadım, dilimin ucuyla. Ve sonra Mahir’in gözlerine baktım. “Sadece senin değil, bizim melodimiz olur o zaman…”

Mahir’in parmakları, baş parmağımla nazikçe oynarken daha da sıkı sardı elimden.
Yanaklarında o geceye ait en insani duygu vardı.

Belki hâlâ yaralıydı.
Belki geçmişi onunla beraber yaşamaya devam ediyordu.

Ama o an, geleceğe bir isimle tutunmuştu.

Beste…

&&&

Gözlerimi açtığımda ev, huzurlu bir sessizlikteydi.
Yorganın altından karnıma dokundum. Henüz minicik...

Gülümsedim. Birkaç saniye hiçbir şey yapmadan öylece yattım.
Sonra yavaşça doğruldum, Mahir’i uyandırmadan kalktım yataktan.
Dün gece yaptığı o bebek mamasını, kaşıkla paylaştığımız anı düşündüm…
O dokunuşu… Karnıma uzanan ellerini.

Kalbimde hafif bir titreme oldu.

Banyoya uğrayıp yüzümü yıkadım, saçlarımı düzelttim. Salona doğru yürürken hâlâ gözlerim mahmurdu.

Mutfağa geçip çay koydum.
İçim rahattı. İlk kez.

Ama birkaç dakika sonra yukarıdan bir ses geldi. “İklim?!”

Ardından telaşlı ayak sesleri.
Sonra bir şey devrildi.

Ve yine Mahir’in sesi: “İklim neredesin?!”

Gözlerim kocaman açıldı.
Ne oluyor derken, içimde bir şey kıkırdadı. Evet, karnımda bebek vardı ama şu an içimde kıkırdayan bendim.

Kesin doğuruyorum sanıyor. Ayak sesleri merdivenden kayar gibi indi.
Mahir’in o hızlı ama dengesiz adımlarını duyunca oturduğum sandalyeye yaslandım.
Kahvemi yudumlayarak beklemeye başladım.

Salon kapısından göründü.
Saçı dağınık, tişörtü ters giymiş, bir ayağında terlik var diğerinde yok.

Gözleri beni görünce bir saniye durdu.

“İyi misin?! Karnın ağrıyor mu? Bir şey oldu sandım!” O an göz göze geldik.

Bu adam… gözünü açar açmaz beni arıyor. İlk düşündüğü şey ben oluyorum. Ve... içimdeki bebeğimiz.

Kalbim... minik bir kıpırtıyla ısındı.

Gülümsedim, hafifçe.
Sakin ve yavaş bir sesle cevap verdim:

“Hayır Mahir. Sadece çay koydum.”

O anda yüzü ifadesiz kaldı.
Sonra o ciddi mahir ifadesi bir anda bozuldu, dudakları gevşedi.

“Ben de… doğuruyorsun sandım.”

Kahkaha atmamak için dudaklarımı sıktım. Ama içimden bir ses usulca fısıldadı. Bu adam, benimle birlikte baba oluyor. Hâlâ koca bir karmaşa… ama bu sabah, onun panik hali... içimde garip bir huzur bıraktı.

O huzurla ayağa kalktım. Yavaşça yanına yürüdüm. “Henüz değil,” dedim karnımı göstererek.
“Daha vaktimiz var.”

Ama içimden geçirdim: “Ve galiba bu zaman, seninle güzel geçecek.”

Arabaya binerken Mahir, kapımı her zamanki gibi açtı.
Ama bu sefer gözleri daha dikkatliydi. Sanki kırılacak bir şeye dokunuyor gibiydi bana. Yol boyunca neredeyse hiç konuşmadık.

Ama o sessizlik, eskisi gibi değildi.
Bu… telaşlı bir suskunluktu.
Birbirine söylenmemiş binlerce kelimenin arasında kurulmuş bir tür anlaşma gibi.

Mahir direksiyondaydı ama gözleri yolda değil gibiydi.
Arada bir kafasını çevirerek bana bakıyordu. Sanki... onun için ben hâlâ gerçek değildim. Ya da içimde taşıdığım şey.

Hastanenin otoparkına geldiğimizde arabanın motoru durdurdu ama inmedi.

Bir süre… öylece kaldı.“Hazır mısın?” diye sordu sonra, sesi neredeyse fısıltıydı.

Başımı salladım. Koridorlar soğuktu.
Beyaz duvarlar ve antiseptik kokusu bana çocukluğumu hatırlattı.
Annemin elini tutarak girdiğim hastane günlerini… Ama şimdi elimde annemin değil, Mahir’in parmakları vardı.

Sıkıca tutmuştu. O kadar sıkıydı ki…
Sanki beni değil, içimdeki varlığı taşıyordu.

Bekleme salonunda diğer çiftlere baktım. Kimi kadın göbeğini tutuyor, kimi erkek ekranlara dalıp gitmişti.

Ben… sadece Mahir’e baktım.

Köşede oturuyordu. Kollarını bağlamış, ama gözleri hâlâ benim üzerimdeydi.

Sanki her an biri gelip beni elimden alacak gibi bakıyordu. “İklim Miray Karan,” dedi hemşire, kapıyı aralayarak.

İçeriye girmeden önce son bir kez Mahir’in elini sıktım. “Yanınızda biri olacak mı?” diye sordu hemşire.

O an istemsizce dönüp Mahir’e baktım. Gözlerinde heyecan ve endişe aynı anda parlıyordu. “Evet,” dedim. “Eşim gelecek.”

O üç kelime dudaklarımdan dökülünce… içimde bir şey titredi.
“Eşim.” Birbirimize hâlâ çok uzağız belki ama… artık aynı yolu yürüyorduk.

Odanın içine girdiğimizde doktor, sıcakkanlı bir kadın çıktı karşımıza.
Yaşlı sayılmazdı ama yüzündeki kırışıklıklar… çok şey görmüş gibiydi.

Beni dikkatle dinledi, geçmişimi sordu. Kan değerlerimi inceledi. Sonra muayene masasına geçtik.
Soğuk bir jel döktü karnıma.
Henüz hiçbir çıkıntı yoktu orada ama içimde bir kıpırtı hissettim.
Gerçek olmayan bir şeyin ilk kez bu kadar gerçek oluşunu.

Ultrason ekranı açıldığında kalbim ağzıma geldi. Mahir başucumda sessizdi. Ama sol elimi sıkıyordu hâlâ.

Sonra doktor durdu.
Ekrandaki siyah beyaz karışıma baktı. Kaşları hafifçe yukarı kalktı.
Bir şey arıyor gibiydi.

Tam o anda, ekranda küçük bir titreşim oldu.

Ve sonra…

Bir tane daha. “Hmm…” dedi doktor, hafifçe gülümseyerek. “Tebrik ederim.”

Gözlerimiz birbirine döndü. "Ne için?” dedim, neredeyse nefes almadan.

Doktor, ekrana işaret etti.

“Kalp atışlarını duyuyor musunuz?” dedi.

Evet.
İnce, hızlı bir ses.
Ve bir tane daha.

İki farklı ritim. “İkizler,” dedi gülümseyerek. “İki ayrı kese, iki ayrı kalp. Şu an bir aylıksınız. Ama her şey yolunda görünüyor. Tebrik ederim.”

O an… dünya durdu.

Gözlerim ekranın donuk parıltısına kilitlendi.

İki tane.

İçimde iki can var.

Mahir’in eli bir an daha sıkılaştı.
Sonra sesini ilk kez duyabildim: “İki mi?” dedi, boğazı düğümlenmiş gibiydi. Başımı çevirdim. Gözleri bana kilitlenmişti. Ama bakışları uzak bir yerden geliyor gibiydi.
Sanki yıllardır duyduğu bir eksikliği şimdi tamamlıyordu.

Gözlerim doldu ama akmadı.

Sadece karnıma baktım.
O boş gibi görünen yere.
İçimde atan iki kalbe.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.