15. bölüm / 31
SON BEY "Söz Namustur"İTİRAF
Bölümler 31Şu an: İTİRAF
- 1 KARANOĞLU AŞİRETİ1.661 kelime
- 2 KABULLENMEK3.259 kelime
- 3 EVET2.760 kelime
- 4 KAÇAMAK5.086 kelime
- 5 BAŞLIYORUZ4.288 kelime
- 6 EL ELE1.930 kelime
- 7 KIRGINLIK3.403 kelime
- 8 SAF DUYGULAR2.675 kelime
- 9 ÇEKİM3.154 kelime
- 10 ACI TATLI EKŞİ3.174 kelime
- 11 KAYIP1.681 kelime
- 12 GÖLGE2.580 kelime
- 13 ÇARESİZLİK2.691 kelime
- 14 GERÇEK DUYGULAR5.344 kelime
- 15 İTİRAF4.232 kelime · Okuduğun bölüm
- 16 SINIR4.782 kelime
- 17 KAOS3.831 kelime
- 18 HİSSİZLİK4.397 kelime
- 19 AŞKIN SUSKUNLUĞU2.785 kelime
- 20 MEKTUP2.887 kelime
- 21 BU BOMBA KİMDE PATLAYACAK4.397 kelime
- 22 SÖYLENMEYEN HER ŞEYİN GÖLGESİNDE4.337 kelime
- 23 ATEŞTEN BİR GECE7.411 kelime
- 24 SON NEFES4.605 kelime
- 25 HUZUR VE SESSİZLİK3.220 kelime
- 26 MUCİZE Mİ BUNUN ADI5.000 kelime
- 27 TOHUM3.813 kelime
- 28 GÖZLERİ HEP BENDE5.572 kelime
- 29 ÇABA6.160 kelime
- 30 AŞK3.801 kelime
- 31 SON5.040 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bir hafta geçmişti.
Birbirimizin hayatında ilk kez bu kadar düzenli, bu kadar "normal" yer edinmiştik.
Kavga etmeden geçen günler, birlikte yapılan kahvaltılar, sessiz ama huzurlu akşamlar...
Her şey yavaş yavaş yerine oturuyordu.
Ama ikimizin de kalbinde, yüksek sesle konuşulmamış bir soru vardı:
"Bu gerçekten oluyor mu?"
İçten içe ikimiz de mesafeyi koruyorduk.
Henüz birbirimizi tamamen açmadan, adım adım güven inşa ediyorduk.
Ama bu gece...
İçimde tuhaf bir his vardı.
Bir şey değişecekti.
Belki çok küçük bir şey.
Ama bizden bir parçayı yerinden oynatacak kadar önemli.
Odaya girdiğimde Mahir sırtını yastıklara yaslamış, telefonuna bakıyordu.
Üzerinde gri bir tişört vardı, yüzü yorgundu ama bir o kadar da dingin.
Beni görünce başını kaldırdı.
Gözleri bir an ekrandan bana kaydı.
Göz göze geldik.
O an içimde bir karıncalanma oldu.
"İşte buradayız," dedim içimden.
"Ve ben artık kaçmayacağım."
Bir şey söylemeden yatağa doğru yürüdüm.
Bir saniye bile durmadım.
Ne açıklama yaptım ne bahane sundum.
Yorganın ucunu kaldırdım ve yanına uzandım.
O an...
Zaman dondu.
Mahir'in yüzündeki ifade... şaşkınlık, tereddüt, anlamaya çalışma.
Ama en çok da...
"Bu gerçekten oluyor mu?" ifadesi.
Yüzüme bakıyordu.
Bense gözlerimi tavana dikmiştim.
Bir şey söylemeden.
Sadece onun varlığını hissederek.
Teninin sıcaklığını, yanında uyumanın o garip ama güvenli halini içime çekerek.
Derin bir sessizlik oldu.
Sonunda o konuştu.
"İlk defa..." dedi boğuk bir sesle,
"...yanımda kalacaksın."
Yavaşça başımı ona çevirdim.
Yüzünde o çocukça şaşkın gülümseme vardı.
Kalbim hızla atmaya başladı ama belli etmedim.
"Evet," dedim sadece.
Ne romantik bir cümle, ne büyük bir jest.
Sadece "evet."
Çünkü bu gece hiçbir şeyin büyük olmasına gerek yoktu.
Ne sözcüklerin, ne hareketlerin.
Sadece gerçek olması yeterliydi.
Mahir bana biraz daha döndü ama hâlâ mesafeyi koruyordu.
Hiçbir yere dokunmadı.
Sadece... gözlerimi izledi.
"İyi misin?" diye fısıldadı.
Başımı hafifçe salladım.
"Sen?"
"Ben... ilk kez bu kadar huzurluyum. Ve bu bana biraz garip geliyor," dedi.
Gülümsedim.
"Garip ama güzel," dedim.
Birkaç saniye daha sessizlik oldu.
Sonra o başını yastığa yasladı.
Omuzlarımız neredeyse değiyordu ama hâlâ aramızda minicik bir boşluk vardı.
O boşluk, binlerce kelimenin taşıdığı bir utangaçlıktı belki.
Mahir başını yastığa yaslamış, gözlerini kapatmıştı.
Nefes alışverişi sakinleşmişti.
Ben de gözlerimi kapattım ama... uyuyamıyordum.
Kalbim hâlâ biraz hızlı atıyordu.
Yanımda Mahir vardı.
Onun sıcaklığı, nefesi, sessizliği bile başka bir dünyaya açılıyordu benim için.
Ama... içim kıpır kıpırdı.
Bir anda, içimdeki o çocuk ruhu başını kaldırdı.
Bir şey yapmak istedim.
Ama sıradan bir şey değil...
O eski günlerdeki gibi.
Mahiri gülümsetecek bir şey.
Yavaşça döndüm.
Omzuna hafifçe parmak uçlarımla dokundum.
Bir... iki...
O başını hafifçe çevirdi, gözlerini açmadan kısık bir sesle "Hımm?" dedi.
Gülümsedim.
"Futbol maçı yapalım mı?"
Gözlerini hafifçe araladı.
Yüzüne bir şaşkınlık, ardından hızlıca bir tebessüm yayıldı.
"Ne?" dedi uykulu bir sesle.
"Yani... kale, top, oyucu falan..
Hatırlamadın mı?"
dedim, gözlerim parladı resmen.
Mahir başını hafifçe kaldırdı, saçları karışmıştı, gülümsemesini bastıramadı.
"İklim... saat kaç biliyor musun?" dedi yorgun ama keyifli bir tonda.
"Saatle ne ilgisi var? Yarın sabah halısaha yapalım."
Bir süre göz göze geldik.
Gözlerimin içindeki ışıltıya direnemedi.
Yalnız övmek gibi olmasın ama sağlam oynarım." dedi sırıtarak
Kıkırdadım.
İşte sevdiğim Mahir bu.
&&&
Ayakkabımı bağlarken burnuma çimen kokusu karıştı. Suni çim bile olsa, sabahın serinliğiyle birlikte gelen o koku çocukluğumu dürter gibi...
Bir an için durup sahaya baktım. Herkes ısınıyordu. Kimisi şut çekiyor, kimisi ayak içi paslarla topu tanımaya çalışıyordu.
Mahir kalenin yanındaydı. Üzerinde gri bir tişört, dizine kadar çekilmiş siyah şort. Saçlarını biraz düzeltmiş ama yine o dağınık havayı korumuştu.
Beni fark ettiğinde göz göze geldik. Hafifçe kaşını kaldırdı, sanki "Hazır mısın?" der gibi.
Ben de hafifçe gülümsedim. "Hazırım ama sen değilsin," dedim içimden.
Dün geceden beri içim kıpır kıpır. Sırf Mahir'le top oynayacağım için sabah 6'da uyanmak mı? Bu kadar heyecanlanmak da fazla belki ama...
O sahanın içindeki tek kadın olmakla da hiç ilgisi yok.
Bu, onunla aynı takımda olmakla ya da karşılıklı oynamakla da ilgili değil sadece.
Bu... onunla yan yana, nefes nefese, kalp atışlarımız birbirine karışacak kadar yakın olmakla ilgili.
Belki bu maç, ikimizin bir sırrı gibi olur.
Kimse fark etmese de, top ayağımdan çıkarken bana bakan gözlerini yakalayabilirim belki.
Maç başlıyor.
Mahir bizim takımda değil.
Kendisi kaptan oldu, diğer takımı dizdi hemen.
Beni de karşı takıma kaptılar. Oysa azıcık daha bekleselerdi... Neyse.
"Yalnız ben seni marke ederim," dedi bana gelirken.
Sırf bunun için karşı takımı seçmiş gibi bir hali vardı.
İçimden gülüyorum.
Tabii canım, marke et.
Edemeyeceğini göreceğiz birazdan.
Top bizde. Mahir orta sahada, ben de.
İlk pozisyonda hemen yanıma yanaşıyor.
Omzuyla hafifçe değiyor bana, "Geçemezsin," diyor alttan alttan.
"Bakma öyle boş boş, topu ayağından alırım," diyorum ona, sessizce.
Sesim biraz daha yumuşak çıkıyor nedense.
O da gülümsüyor.
"Yap bakalım," diyor, gözlerinde bir meydan okuma.
Bir pas, iki pas derken top bana geliyor. Dönmeden kontrol ediyorum. Mahir hemen dibimdeydi.
Hızlanarak topu onura attım. Mahir bu sefer yönünü onura çevirdi. Onur topu vakit kaybetmeden kaleye attı ve. GOLLL! GOL AMINAKOYAYIM GOLLL!
"Gol oldu be! Aslanım onur!" Koşarak onurun sırtına atladım. Onur vakit kaybetmeden kollarını bacaklarımı sarıp etrafımda döndürdü. İyice havalanıp yine indim aşağıya. Bir dakika, ne oluyor?
Ama o anda arkamdan Mahir'in bakışlarını hissettim.
Sinirliydi. Kıskanıyordu. Belli oluyordu.
Sahadan hızlıca çekip kenara çekti beni. "İklim! Mal mısın sen? Neden Onur'un sırtına atladın?"
Sesi öfkeyle titriyordu, gözleri yıldırım çakıyordu.
İçimden bir an "Ah, mahkemede değiliz, sakin ol," dedim.
Ama dışarıdan sakin kalmalıydım.
Yana yana ona doğru yaklaştım, ellerimi hafifçe omzuna koydum.
Gözlerime gülümseme yayıldı, sesi yumuşattım:
"Senin kıskançlığın ne tatlı ama... Öyle sevinmek istedim işte. Sen yanımda değildin, ben de..."
Bir parmakla yüzüne dokundum, biraz da cilveli biraz da yumuşak hareketlerle devam ettim:
"Ama biliyorsun onur senin çok yakın arkadaşın. Merak etme, sen favorimsin."
Gözlerini kaçırdı ama kalbimin içindeki o ışığı gördüğünü biliyordum.
"Tamam ama bir daha kimsenin sırtına atlama, tamam mı?"
"Tamam," dedim, "Sadece senin sırtına atlarım."
Ve o an Mahir'in yüzündeki gülümsemeyi gördüm.
Bu küçük oyunlarımız, bu kıskançlık, bu sevgi...
Her şey tam yerindeydi.
&&&
Maç 2-0 bitmişti. Bizde bitmiştik. kazanan tabii ki benim oynadığım takımdı. Terli formalarımızı çıkarttıktan sonra üzerlerimize temiz kıyafatler giymiştik. Herkes birbirleriyle son kez vedalaştıktan sonra arabalara bindi. Saat on'a geliyordu. Arabaya bindiğimizde mahir çaktırmadan göz ucuyla bana baktı. "Söyle bakalım. Ne istiyorsun?"
"Ayrı eve taşınalım."
Mahir'in dudakları aralandı ama tek bir kelime dökülmedi. Sadece baktı bana. Öylece. Gözlerimin içine, sanki orada bir şey okumaya çalışır gibi…
Bir doğrunun, bir kararın, bir samimiyetin izini arar gibi.
Sessizlik uzadı.
Yutkundum.
Omuzlarımı hafifçe kaldırıp küçücük bir gülümsemeyle söyledim:
“Kaybeden sözünde durmalı, değil mi?”
Ama içimdeki ses o kadar da emin değildi:
Ne yaptın sen şimdi, İklim? Bu sadece bir oyun muydu, yoksa içten içe zaten bunu istiyor muydun da fırsatını mı kolladın?
Ya o yanlış anlarsa? Ya bu, sadece maç cezası gibi görünüp… altında başka bir şey ararsa?
Mahir bakışlarını kaçırmadan başını yana eğdi. Kaşlarının arasındaki gölge, kafasında fırtınalar döndüğünü gösteriyordu.
Arabayı çalıştırmadan önce derin bir nefes aldı.
“İklim…”
Sadece ismimi söyledi.
Ama tonu, içinde binlerce soru, endişe, şaşkınlık ve belki… belki de biraz umut taşıyordu.
Devam etmedi.
Ben de etmedim.
Çünkü bazen, bir cevabın şekillenmesine izin vermek için sessiz kalmak gerekir. Kelimeler aceleye getirildiğinde, doğru olanı gölgeleyebilir.
Motor çalıştı.
Yol boyunca, radyodan gelen yumuşak melodiler dışında konuşmadık.
Ama beden dilimiz çok şey söylüyordu.
Ben cam kenarına dönüktüm ama göz ucumla onun parmaklarının direksiyonu ne kadar sıkı tuttuğunu görebiliyordum.
Düşünüyordu.
Benim ne istediğimi değil yalnızca... Bu sözün arkasında ne kadar durduğumu, ne kadar kararlı olduğumu tartıyordu.
Ve belki de kendini sorguluyordu:
Hazır mıyım?
Bu beraberlik artık daha ciddi bir adıma mı evriliyor?
İçimde tatlı bir huzursuzluk vardı.
Ama garip bir güven de.
Çünkü ilk kez, içimden geçeni söylemek için bahane üretmemiştim.
Doğrudan söyledim.
Ve o an fark ettim ki, ben onunla sadece aynı evi değil, bir “yuva” kurmak istiyordum.
Ayrı bir ev… belki de bir başlangıçtı.
Kırmızı ışıkta durduğumuzda, Mahir aniden bana döndü.
“Ciddi misin?” dedi.
Gözleri karanlık ama netti. İçinde hiçbir şey gizlenmemişti artık.
Başımı evet anlamında salladım.
“Beraber ama farklı bir yerde. İkimiz. Biz. Gerçek bir alan... kendi evimiz,” dedim, sakin ama kararlı bir sesle.
Birkaç saniye sessizlik daha.
Sonra gülümsedi.
Hafif. Ama içten.
“Tamam,” dedi.
“Ev bakmaya başlıyoruz o zaman.”
Şaşkınlıkla döndüm ona.
“Sen ciddisin?”
“Hım hımm,” dedi, gülümsemesini bozmadan.
“E ama siz abinlerde kalıyorsunuz… Şehmuz Baba sorun çıkarmaz mı?”
“İlk başta itiraz edebilir,” dedi omuz silker gibi. “Ama karım istiyorsa, ben o evi alırım.”
&&&
Avludan içeri adım attığımızda, Mahir’in omuzlarının hafifçe gerildiğini fark ettim.
Benimse kalbim daha hızlı atmaya başlamıştı.
İçeride herkes oradaydı.
Annesi – her zamanki gibi elinde tespihle koltuğun kenarında oturuyordu.
Abisi – televizyona dalmış ama aslında her konuşmaya kulak kesilmiş durumda.
Şehmuz Baba – ceketini çıkarmış, sessiz ama her an patlayacak gibi...
Mahir doğrudan ortaya konuştu.
“Biz bir karar verdik.”
Sesi netti.
Kimse cevap vermedi ama dikkatler çoktan üzerimize dönmüştü.
“İklim’le ayrı bir eve çıkıyoruz,” dedi.
Gözlerini kaçırmadı, babasının gözlerinin içine baktı.
Birkaç saniye kimse konuşmadı.
Sonra Şehmuz Baba'nın kalın sesi odayı doldurdu.
“Ne dedin sen?”
Sakin ama buz gibi bir tonda.
Mahir tekrar etti, bu kez daha da kararlı:
“Kendi evimizi kuracağız. Beraber yaşayacağız ama başka bir yerde.”
Annesinin elindeki tespih yere düştü.
Küçük bir "Allah Allah" fısıltısı odada yankılandı.
“Bu ev sana dar mı geldi Mahir?” dedi abisi.
“Yoksa biz mi fazla geldik size?”
Ben susuyordum.
Bu onların sahnesiydi, ben bir misafir gibiydim şimdilik.
Ama içimde kımıl kımıl bir endişe dolaşıyordu.
Şehmuz Baba yavaşça ayağa kalktı.
“Biz bu konağı bozulmasın diye ayakta tuttuk. Aile dediğin bir arada olur! Herkes kendi başına giderse biz neye kalırız?”
Bakışları Mahir’deydi ama sesi tüm odaya konuşuyordu.
Mahir nefes aldı, ama bu kez içindekini zor tuttuğu belliydi.
“Baba bu sizinle bir hesaplaşma değil. Bu, bizim yolumuz. Kendi düzenimizi kurmak istiyoruz. Size sırt çevirmek değil bu.”
Şehmuz Baba gözlerini bana çevirdi.
Sanki her şeyi ben başlatmışım gibi.
Sorgulayan, kırgın, hatta biraz öfkeli bir bakış vardı o gözlerde.
“Bu senin fikrin mi kızım?”
Sesi çatlamıştı.
Kırgınlıkla öfke arasında bir yerden geliyordu.
Yutkundum. Ama kaçmadım.
"Evet.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra Şehmuz Baba başını yana çevirdi, duvara uzun uzun baktı.
Kimse onu böyle görmeye alışkın değildi.
Gururu incinmişti.
Ama içten içe anlıyor gibiydi.
Belki de kendi gençliğini hatırlıyordu. Kim bilir?
Annesi, ilk konuşan oldu.
“Eviniz bereketli olsun. Ama bizden uzak kalmayın,” dedi.
Gözleri dolmuştu ama gülümsüyordu.
Mahir’in abisi başını salladı ama hiçbir şey demedi.
Sonra Şehmuz Baba tekrar konuştu.
“Bir evi ayakta tutmak, dört duvarı kurmaktan çok fazlasıdır,” dedi.
“İnşallah bildiğinizi okuduğunuza değer.”
O an izin verilmişti.
Zor ama sessizce.
Mahir elimi tuttu.
İlk kez bu kadar sıkı.
Avludan çıkarken arkamızdan kimse konuşmadı.
Ama içeride çok şey değişmişti.
&&&
Üçüncü eve giriyorduk.
İlk ev fazla yeniydi, fazla ruhsuz. İkincisi ise fazla kalabalığın içindeydi, bizden çalınmış gibiydi. Ama burası…
Dış kapının bile farklı bir sesi vardı.
Sanki “hoş geldiniz” değil, “siz misiniz gerçekten gelen?” diye fısıldıyordu.
Gebiş bir bahçesi vardı evin, köşede kurumuş bir limon ağacı.
Kapıyı açan emlakçı sessizce geri çekildi, bize zaman tanımak ister gibi.
İçeri adım attığım anda... durdum.
Ayakkabılarım hafifçe eski parke zemine sürtündü.
Toz kokusunun altında başka bir şey vardı.
Bir sıcaklık.
Bir… kabulleniş gibi.
Mahir arkamdan kapıyı kapattı. Anahtarı iki kez çevirdi.
Ses yankılandı.
Ev sessizdi ama bu sessizlik korkutucu değildi.
Aksine… sanki kendi nefesimizi daha net duyabileceğimiz bir boşluk gibi.
Kapıdan girdiğimizde büyük bir salon karşıladı bizi. Oldukça ferahtı. Tavanı baya yüksekti ve bu nedense hoşuma gitmişti.
Pencereler büyük, perdeler sade.
Güneş odanın içine yayılıyordu, ağır ağır, bir şeyleri okşar gibi.
Sol tarafta geniş bir ada tezgahı olan bir mutfak vardı. Sağ tarafta ise yukarı kattaki odalar için merdiven.
Mahir pencereyi açtı.
Tül perde rüzgârla hafifçe dalgalandı.
Salondaki bahçeye açılan cam sürgülü kapının önüne geldim.
Ellimi cama koydum.
Birkaç saniye boyunca dışarı baktım.
Ama gözüm hiçbir manzaraya takılmadı.
Aklımda sadece tek bir şey vardı:
Bu evi değil, onunla bu evde olma halini seviyorum.
Mahir, arkamdan yaklaştı.
Ses tonunu alçalttı, sanki fazla yüksek sesle konuşsa duygularımız dağılacakmış gibi:
“İklim...?”
Nefesimi tuttuğumu fark ettim.
“Burası içime sindi,” dedim.
Boğazımda bir düğüm vardı.
“Yani... seninle yaşarsam her yer olur belki. Ama burası... başka bir his verdi.”
Mahir bir adım daha yaklaştı.
Sesinde şaşkınlıkla karışık bir umut vardı:
“Gerçekten mi?”
Sonra gözümün içine bakarak, alçak bir sesle ekledi:
“Yoksa hâlâ alışmaya çalışıyor musun bana?”
Bu cümle, içimde yankılandı.
Hani kalbinde bir noktaya dokunulur da, gözlerin dolmaz ama sanki bütün bedenin gözyaşı olmuş gibi hissedersin ya…
Öyle bir an.
Ona dönmedim hemen.
Sadece gözlerimi kapattım.
Ve itiraf, içimden taşıp geldi.
“Ben... artık kendime itiraf etmekten kaçamıyorum Mahir.”
Dönüp gözlerine baktım.
“Sen söyleyince hep kaçtım. Duymamış gibi yaptım. Kendimce zaman istedim. Belki de korktum. Çünkü bu evlilik biz seçmeden başladı. Ama şimdi...”
İç çektim.
“Elimi tuttuğunda içim rahatlıyor. Gece uyurken sesini duyduğumda huzurla kapanıyor gözlerim. Ve şu an buraya baktığımda, duvarlara, cama, bu boş odaya... seni görüyorum. Seni hissettiğim için seviyorum burayı.”
Mahir kıpırdamadı.
Ama bakışları doldu.
O güçlü durmaya çalışan adamın gözlerinin kenarlarında titreyen bir şey vardı.
Ve o an anladım:
Bu sadece bir ev değildi.
Bu, bizim yeni hikâyemizin boş sayfasıydı.
“Elini uzat,” dedim.
Şaşkınlaştı.
Ama uzattı.
Elini tuttum.
Parmakları soğuktu ama içi sıcaktı.
“Bu sefer ben söylüyorum,” dedim, gözlerimin içine bakan adama.
“Ben... sana âşık oldum, Mahir.”
Bir sessizlik oldu.
Ama bu sessizlik korkutan değil, insanın içini örten, sarıp sarmalayan bir sessizlikti.
Mahir gözlerini kırpmadan baktı bana.
Sonra avuçlarımın arasına ellerini aldı.
Sanki yıllardır o anı beklemiş gibi.
“İklim...”
Sadece adımı söyledi.
Ama o iki hecenin içinde, kırılmış zamanlar, geçmiş korkular ve gelecek umutlar vardı. “Bu evi tutalım,” dedim. “Sadece eşyalarımızı değil, birbirimizi de yerleştirelim içine. Kalbimizle birlikte…”
Mahir gülümsedi.
İlk kez böylesine içten, tereddütsüz bir gülümsemeydi bu.
Yüzündeki çizgiler gevşedi, gözlerinin kenarındaki hüzün yerini huzura bıraktı.
Bir adım yaklaştı.
Aramızda neredeyse hiç boşluk kalmadı.
“İklim... Senin ‘ben sana âşık oldum’ demen… benim hayatımda duyduğum en doğru cümle olabilir.”
Sesi titrek ama netti.
Elini saçlarıma götürdü, usulca kulak arkamdan bir tutam saçı geriye itti.
Yüzümdeki dokunuşuna karışan parmakları, kalbime de dokunmuş gibiydi.
“Bu ev artık bizim,” dedi sonra.
“Birlikte kurduğumuz ilk şey.”
O anda içimden geçen şey, tarifsiz bir duyguydu.
Aşk mıydı, huzur mu?
Yoksa sonunda ait olduğum yeri bulmanın verdiği rahatlık mıydı?
Belki hepsi.
BİRKAÇ HAFTA SONRA
Ev, birkaç gün içinde hızla tutuldu.
Mahir her şeyi organize etti.
Eşyaları seçerken bana danıştı, ama her kararımızda “Sen ne istersen o olsun,” demekten de geri durmadı.
Birlikte koltuk baktık, perde seçtik, mutfak eşyalarına kadar her şeyi el ele yaptık.
Alışveriş torbalarının altında ezildiğimiz günler oldu.
Mobilya kutularını gece yarısı açtık, bazen yanlış montaj yaptık, sonra beraber gülerek tekrar söktük.
Her hatamız, her yorgunluğumuz... evin içinde birer anıya dönüştü.
Ve sonunda o büyük gün geldi.
Eşyalar yerleştirildi.
Son koli kapandı.
Saat akşamı bulmuştu.
Gün kararmış ama içimiz aydınlıktı.
Ben mutfakta iki bardak çay hazırlarken Mahir salondaki lambayı yaktı.
Yeni aldığımız o yumuşak sarı ışık, duvarlara ılık bir sıcaklık yayıyordu.
Çayları tepsiyle salona getirdim.
İkimiz de yerdeki halının üzerine oturduk.
Ne koltuk vardı altımızda, ne masa.
Ama o an, her şey tamam gibiydi.
Bir yudum aldım.
Sonra Mahir’e döndüm.
“Elimizde hiçbir şey yoktu aslında,” dedim.
“Bize ait tek şey bu duvarlar ve çaydanlık belki.”
Gülümsedim.
“Ama ben hiç bu kadar tamam hissetmemiştim.”
Mahir bardağını yere koydu.
Ardından bana döndü.
Yavaşça yaklaştı.
Elini yanağıma koydu.
Gözleri gözlerime değdi.
“Çünkü artık eksik değilsin,” dedi.
“Ben de değilim.”
Ve ilk kez...
O evde, o gecede...
Öylece yaklaştı, dudaklarını usulca alnıma koydu.
Öpmedi beni öyle sahnelerdeki gibi, aceleyle, hevesle…
Hayır.
Alnıma koyduğu o öpücük, bana bir söz gibiydi.
"Ben buradayım. Hiçbir yere gitmeyeceğim."
Ve ben ilk kez kendimi, bir adamın sadece yanında değil… yüreğinin tam merkezinde hissettim.
O gece yatağımız yoktu.
İki battaniyeyi yere serdik.
Yan yana uzandık.
Mahir bir kolunu başımın altına koydu, diğer eliyle parmaklarımı tuttu.
Televizyon yoktu. Müzik yoktu. Gürültü yoktu.
Sadece kalp atışlarımız vardı.
Gözlerim kapanmadan önce son düşündüğüm şey şuydu:
Bu bir ev değil sadece. Bu, bizim hikâyemizin başladığı yer.
Ve içimden bir ses usulca fısıldadı:
“İklim... artık kaçma. Çünkü bu, senin de aşkın.”
Gözlerimi açtığımda, odanın içi hâlâ loştu.
Güneş, perde aralığından çekingen bir misafir gibi içeri sızıyordu.
Battaniyenin yumuşak sıcaklığı üzerimdeydi.
Ama ondan daha sıcak olan şey... başımın altındaki koldan gelen o tanıdık ten kokusuydu.
Mahir.
Uyuyordu.
Göğsü ağır ağır inip kalkıyor, nefesi yüzüme hafifçe değiyordu.
Kolunu başımın altından çekmemişti gece boyunca.
Ben fark etmeden belki birkaç kez dönmüştüm, ama o… hiç kıpırdamamış gibiydi.
Sanki orada durmaya söz vermiş gibi.
Bir süre kıpırdamadım.
Sadece onu izledim.
Kirpiklerinin arasından birkaç tel yana kaymıştı.
Sabah mahmurluğunun ona verdiği o yumuşak hal... beni büyülemişti.
Normalde bu kadar uzun bakamazdım ona, gözlerini fark edip gülümserdi.
Ama şimdi, zaman durmuş gibiydi.
Biz… artık bir evin içinde uyanan iki yabancı değiliz.
Biz, aynı rüyanın devamına gözlerini açan iki kalp olduk.
Hafifçe doğruldum.
Sessizce battaniyeden çıktım.
Mutfakta hâlâ kutularda duran bardakların arasından ikisini buldum.
Kettle’ı çalıştırdım.
İçerideki sessizlik, yeni evin henüz hafızası oluşmamış duvarlarında yankılanıyordu.
Ama güzel bir sessizlikti bu.
Kırılgan, nazik, yumuşacık.
Çay demlenirken omuzlarıma hırkamı aldım.
Camın önüne geçtim.
Sokağa bakan pencere... sessiz bir mahalleyi gösteriyordu.
Komşular henüz uyanmamıştı.
Kuş sesleri başlıyordu yavaş yavaş.
Ve bu sabah... ilk kez başka bir yere ait değilmişim gibi hissetmedim.
Mahir’in ayak seslerini duydum o sırada.
Arkamdan yavaşça yaklaştı.
“Sessiz kaçmaya mı çalışıyorsun?” diye fısıldadı.
Gülümsedim.
“Uyandırmak istemedim. İyi uyuyordun.”
“Ben seni izlerken uyumuştum zaten,” dedi.
Gözlerimin içine baktı, başını hafif yana eğerek.
“Rüya gördüm sanırım. Böyle sabah ışığında sen camın önündeydin, çay kokusu vardı...”
“Rüya değilmiş,” dedim.
“Bazen güzel şeyler gerçekten olur.”
O an arkamdan sarıldı.
Çenesini omzuma dayadı.
İkimiz de pencereye baktık bir süre.
“İyi ki geldik buraya,” dedi sonra.
“İyi ki kaçmadın.”
“Kaçsaydım... hep eksik kalırdım,” dedim.
“Bunu şimdi anlıyorum.”
O an aramızda hiçbir şey söylememeye karar verdik.
Bazı anlar, sadece yaşanmalıydı.
Sessizliğin kendisi zaten her şeyi anlatıyordu.
Sonra döndüm, yüzüne baktım.
“Çay hazır,” dedim gülerek.
“Yeni evin ilk kahvaltısı eksik kalmasın.”
“O zaman kahvaltıyı da birlikte hazırlayalım. Birlikte başlamak güzel,” dedi Mahir.
Ve mutfağa geçtik.
İlk kez, hiçbir şey tam değilken... her şey tamdı.
Yumurtayı birlikte kırdık, zeytin kabının kapağını birlikte açtık, ekmeği birlikte dilimledik.
Ve birlikte sofraya oturduk.
Bir masa bile yoktu hâlâ.
Ama yere serdiğimiz örtünün üstünde, iki çay bardağı, bir tabak peynir, bir avuç zeytin ve iki kalp vardı.
Ve o sabah, kahvaltıdan daha çok... birbirimizi yavaş yavaş, doya doya sindiriyorduk.
&&&
Günün ikinci çayı da içilmişti.
Mutfak hâlâ darmadağınıktı. Ekmek kırıntıları, açık kalmış zeytin kutusu, masaya koyulmak üzere alınan ama hâlâ yerde duran tuzluk…
Ama ikimizin de umurunda değildi.
Çünkü ben mutfağın ortasında, Mahir’in tişörtüyle dolaşıyordum.
Ve Mahir, koltuğa yayılmış, kollarını kavuşturmuş bir şekilde bana bakıyordu.
Ama o bakış… öyle sıradan bir bakış değildi.
“İklim,” dedi, sesi biraz kısık, biraz uyarı doluydu.
“Dolaşma öyle ortalıkta.”
“Niye?” dedim, başımı hafif yana eğip sahte bir masumiyetle.
“Senin tişörtün bu. Demek ki evde giyilebilecek kıyafetler arasında en uygun olan buymuş.”
Gülümsedi.
Ama o gülümseme tehlikeli bir şeydi.
Çünkü Mahir’in ‘kendini tutmaya çalışıyorum ama sınırlarımın kenarındasın’ gülümsemesiydi bu.
Kalktı.
Ağır adımlarla yanıma geldi.
Elini belime koydu, başını yaklaştırdı.
“Tişörtümse... onunla ne yapacağımı ben seçerim.”
“Ne yapacaksın?” dedim gözlerimi kocaman açarak.
“Yasak mı giyinmek?”
“Ona karar verecek olan ben değilim. Vücudumun hafızası,” dedi, yüzünde şeytani bir gülümsemeyle.
“Çünkü senin üzerindeyken... başka şeyler hatırlıyor.”
Bir kahkaha attım.
“Of Mahir! Sabah sabah mı şimdi?”
“Sen başladın,” dedi dudaklarını burnuma yaklaştırarak.
“Sen bu evde böyle dolanırsan... bu koltuklar gelene kadar biz halıya alışırız bence.”
“Ne yani...” dedim. “Halı romantizmi mi?”
“Dene istersen,” dedi.
Ses tonu öyle derindi ki... içim ürperdi.
Tam o sırada...
ZIIIRRRR!
Kapı zili.
İkimiz de buz kesildik.
Mahir geri çekildi. “Kim o ya?”
Ben hafif panikledim. “Ayy! Koltukçu olabilir mi?”
“Yok artık! Daha erken demediler mi?”
Tekrar zil çaldı.
“Bir bakayım,” dedim koşarak.
Tişörtü Mahir’in bakışlarından saklanmak için aşağı çekiştirip duruyordum.
Kapıyı açtım.
Ve evet...
Üç adam. Biri ellerinde dosyayla, ikisi koltuk parçalarıyla.
“Koltuğunuz geldi, nereye bırakıyoruz abla?” dedi en öndeki.
Mahir hemen yanıma gelip omzuma elini koydu.
“İçeri,” dedi kısa ve net.
Ama ses tonu... tam bir patron sesi.
Adamlar korkudan “peki abi” diyip hemen içeri girdiler.
O an fark ettim ki... Mahir dışarıya karşı hâlâ o bildiğimiz Mahir’di.
Sert.
Net.
Dik duran.
Ama ben onun arkasına geçip gülümsedim.
Tişörtümle hâlâ ortalarda dolaşıyor olmamı fark eden koltukçulardan biri göz ucuyla bana baktı.
Mahir o bakışı yakaladı.
“İşinize bakın,” dedi sadece.
Ses tonu buz gibiydi.
Adam hemen gözlerini yere indirdi.
Mahir içeri giren koltuk parçalarına doğru yöneldi, ben de arkadan baktım ona.
Tam orada...
O güçlü sırtın ardında kalbini bana saklayan adam vardı.
Ve içimden geçen tek şey şuydu:
Bu adam... dışarıya karşı sert olabilir. Ama bana karşı... yumuşacık. Ve sadece bana.
Yarım saat sonra koltuk monte edilmişti.
Adamlar çıktı.
Kapı kapandı.
Sessizlik çöktü.
Koltuk yepyeniydi.
Koyu gri rengi odayla müthiş bir uyum içindeydi.
Ama o koltuğun üstünde Mahir’le yan yana oturmak... tüm uyumlardan daha fazlasıydı.
Yanıma geldi.
Otoriterliği üzerinden attı.
Sessizce oturdu.
Elini elime koydu.
“Beni böyle gördün,” dedi.
“Gördüğün hâlimden korkmadın değil mi?”
“Ben... senin her halini seviyorum Mahir,” dedim.
“Senin kedi halini de... kaplan halini de.”
Gülümsedi.
Başını bana yasladı.
Bir kolunu arkamdan doladı. “Şu an... çok garip bir huzur var içimde,” dedim fısıltıyla.
“İlk kez kaçmak gelmiyor içimden.”
Mahir’in dudakları saçlarıma dokundu. “Çünkü artık kaçacak bir şey kalmadı. Sadece biz varız.” Gözlerimi kapadım.
Bir elim göğsüne yaslanmıştı.
Kalp atışları yavaş ve kararlıydı.
O ritim... bana ait bir şey gibiydi artık.
Yavaşça yukarı baktım.
“Beni bu kadar sakinleştirebildiğine hâlâ inanamıyorum.”
“Çünkü ben senin fırtınalarını ezmeden dindirmek istedim,” dedi.
“Ve sen... bana gökkuşağını gösterdin.”
Sustuğum anlardan biriydi bu.
Yutkundum.
Boğazıma kadar gelen bir şeyi tutuyordum.
Ama Mahir hissetti.
Gözlerinin içiyle bakıyordu bana.
O bakış... öyle doğrudandı ki, saklanacak yer bırakmıyordu.
“Bir şey diyecektin,” dedi.
“Tutma içinden. Beni korkutmazsın, İklim.”
Derin bir nefes aldım.
Ve sonunda o kelimeleri bıraktım:
“Ben...
Seni seviyorum Mahir.”
Zaman bir saniyeliğine dondu.
O gözleri… o kocaman gözleri bir an büyüdü.
Şaşırmadı.
Sadece... sonunda duyduğunu belli etti.
Sanki onu sessizce büyütüp de söyleyemediğim her şey, sonunda ses olup kalbinden geçip ona ulaşmıştı. “Söyledin…” dedi, neredeyse fısıltıyla.
“Söyledin mi gerçekten?”
Başımı usulca salladım.
“Evet. Çünkü bu ev, bu koltuk, bu sabah… bana artık senden kaçacak hiçbir yer bırakmadı.
Ben seni... her şeyinle seviyorum.”
Mahir’in kolları daha sıkı sardı beni.
Öyle bir şekilde ki, sanki ben onun nefesiymişim gibi.
Bir yanak öpücüğü kondurdu önce.
Sonra alnıma.
Ve sonra dudaklarımız buluştu.
Ama öyle bir öpüşme değildi bu…
Bir zaferin değil, teslim oluşun öpücüğüydü.
Birbirimize sarıldık.
Sanki yılların özlemiyle.
Sanki ilk defa değilmiş gibi, ama aynı zamanda sanki hiçbir şey daha önce bu kadar gerçek olmamış gibi…
Koltuk gıcırdadı hafifçe altımızda.
Mahir gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı.
“Bu evi seviyorum,” dedi.
“Daha dün bomboştu,” dedim gülerek.
“Sen içini doldurdun.”
Kahkaham boğazıma takıldı.
“Ciddi misin?”
“Ben seni hep ciddiyim,” dedi.
“Ve seni seviyorum, İklim. En başından beri... farkında olmasam da senden vazgeçemeyeceğimi içten içe hep biliyordum.”
Sarıldık.
Uzandık.
&&&
Mahir koltuğun kenarına oturmuş, televizyonu kurcalıyordu.
Ben mutfağın eşiğinde, ellerimi belimde birleştirip ona bakıyordum.
“Hey,” dedim.
“O romantik sarılmalarla karnımız doymaz. Akşam yemeği lazım.”
Mahir başını çevirdi, gözleri tembelleşmişti.
“Söyle bir şey sipariş verelim.”
Kaşlarımı kaldırdım. “Sahi mi? İlk yemeğimizi dışardan mı söyleyeceğiz? Mahir, aşkına bir tencere su kaynatmaya bile değmez miyim ben?”
Yüzünde o klasik, köşeden sırıtmalı gülümseme belirdi.
“Senin yüzünden... kaynamayan şey kalmadı bende.”
Güldüm. “Şair modun açık belli. Ama kalk! Yardım edeceksin.”
Homurdandı.
“Ayakta duramıyorum, kadın.”
“Ben de mutfağa hâkim değilim... evin haritasını sen çizdin. Ortak suçluyuz. Hadi!”
Ağır adımlarla kalktı. Mutfağa doğru yürürken kendi kendine söylendi:
“Ben yemek yapacak adam değilim... ben daha çok, yemek yiyen adamım.”
Beş dakika sonra...
İkimiz de mutfakta dikiliyorduk.
Ben dolapları karıştırıyor, Mahirse elleri cebinde ayakta bana bakıyordu.
Bir dolabı açtım, içinden önlük çıkardım.
“O ne?” dedi, tiksinir gibi.
“Ne olacak, önlük.”
“O bana olmaz.”
“Denemeden nereden biliyorsun? Sen daha kaşığı tutamıyorsun, bari üstünü koru.”
“Benim üstüm korunmaya muhtaç değil.”
“Hayır, senin egon korunmaya muhtaç.”
Israrla önlüğü eline verdim.
Bir iç çekti. Gözlerini devirdi.
Ama giydi.
Yarım yamalak bağladı. Önlüğün üstünde ‘Tatlı Şef’ yazıyordu.
Ben kahkahaya boğuldum.
“O ne öyle? Bildiğin tatlı Mahir oldun.”
“Kes sesini, İklim. Bu kadar güldüğüne göre fotoğraf çekiyorsun kesin.”
Telefonumu arkama sakladım.
“Yok canııım... ne alakası var... sadece öyle tatlısın ki... tarih bunu bilmeli.”
Yemek olarak sebzeli makarna yapacaktık.
Ben doğramalık malzemeleri tezgâha dizdim.
Havuç, kabak, biber…
Mahir’e bir bıçak verdim.
“Bunları küçük küçük doğrayacaksın.”
Bıçağı eline aldı, sebzeye baktı.
“Bu ne ya? Bu plastik gibi.”
“O havuç Mahir. Sebze bu. Hayatında hiç doğramadın mı?”
“Ben hayatımda sadece insan doğradım,” dedi karanlık bir mafya havasıyla.
“Wow... bu evin mutfağında karanlık geçmiş istemiyorum.”
Başladı doğramaya… ama kabaklar parça pinçik. Biberleri de doğramak yerine eziyordu.
“Mahir!” dedim. “Bu biber değil artık, bu salça!”
“Sana ne ya! Bu kadar küçük doğranır mı? Zaten elim kocaman, bıçak minicik.”
Ben elimdekileri bırakıp yanına geldim.
Arkasından sarıldım, ellerini tuttum.
“Bak. Böyle yapacaksın. Önce ikiye, sonra ince ince…”
Birlikte doğramaya başladık.
Mahir bir an durdu.
“N’apıyorsun sen?” dedi.
“Ne yapıyorum sence?” dedim, sesimi yumuşatarak.
“Şefime yardım ediyorum.”
Bana döndü.
Aramızda santimler vardı.
Göz göze geldik.
“Böyle davranırsan,” dedi, “sebzeleri unutup seni doğramaya başlarım.”
“Doğra bakalım,” dedim gülerek. “Bakalım kim daha parçalanacak.”
O an dudaklarıma öyle bir baktı ki, mutfaktaki havuçlar bile kıskandı.
Ama tam eğilecekti ki...
ŞLAAAKK!
Tavada yağı unutmuştuk.
Sıçradı.
İkimiz de “AH!” diye bağırdık.
Ben sıçradım, Mahir kolumdan tuttu, arkasına aldı beni.
“Sen karıştırma, ben yaparım!” dedi kahramanca.
Elini uzattı... ve tahta kaşığı metal tencereye sokmaya çalıştı.
“Mahir, o başka tencere!”
“Hangisi ya!”
“Yandaki!”
“KIZIM TAVA YANIYOR!”
Ben hızlıca geçip altını kıstım.
İkimiz de bir süre susup birbirimize baktık.
Yüzümüzde yağ lekesi.
Tezgahta doğranmamış kabak.
Yerde domates dilimi.
Ben dayanamadım.
Kahkahayı patlattım.
Mahir arkamdan sarıldı.
Burnunu boynuma gömdü.
“Berbat bir şefim, değil mi?”
“Sıfır yetenek. Ama yüz üzerinden bin tatlılık.”
“Ben sadece seni güldüreyim yeter.”
“Sen beni güldürmekle kalmıyorsun, Mahir...
Sen benim tüm hayatımın ‘iyi gelen’ tarafısın.”
Kollarını daha sıkı sardı.
O anda fark ettim...
Yemek yapmak değilmiş mesele.
Aynı mutfağı paylaşmakmış.
Kaynayan su, sıçrayan yağ, kırılan tabak...
Hepsi anı olmuştu.
Ve o akşam, sebzeler belki yarım pişmişti…
Ama biz, içimizdeki sevgiyi tam kıvamında
Bölüm etkileşimi
