4. bölüm / 31
SON BEY "Söz Namustur"KAÇAMAK
Bölümler 31Şu an: KAÇAMAK
- 1 KARANOĞLU AŞİRETİ1.661 kelime
- 2 KABULLENMEK3.259 kelime
- 3 EVET2.760 kelime
- 4 KAÇAMAK5.086 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 BAŞLIYORUZ4.288 kelime
- 6 EL ELE1.930 kelime
- 7 KIRGINLIK3.403 kelime
- 8 SAF DUYGULAR2.675 kelime
- 9 ÇEKİM3.154 kelime
- 10 ACI TATLI EKŞİ3.174 kelime
- 11 KAYIP1.681 kelime
- 12 GÖLGE2.580 kelime
- 13 ÇARESİZLİK2.691 kelime
- 14 GERÇEK DUYGULAR5.344 kelime
- 15 İTİRAF4.232 kelime
- 16 SINIR4.782 kelime
- 17 KAOS3.831 kelime
- 18 HİSSİZLİK4.397 kelime
- 19 AŞKIN SUSKUNLUĞU2.785 kelime
- 20 MEKTUP2.887 kelime
- 21 BU BOMBA KİMDE PATLAYACAK4.397 kelime
- 22 SÖYLENMEYEN HER ŞEYİN GÖLGESİNDE4.337 kelime
- 23 ATEŞTEN BİR GECE7.411 kelime
- 24 SON NEFES4.605 kelime
- 25 HUZUR VE SESSİZLİK3.220 kelime
- 26 MUCİZE Mİ BUNUN ADI5.000 kelime
- 27 TOHUM3.813 kelime
- 28 GÖZLERİ HEP BENDE5.572 kelime
- 29 ÇABA6.160 kelime
- 30 AŞK3.801 kelime
- 31 SON5.040 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Nikah sonrası salonun kalabalığı, alkışlar, sarılan insanlar... Hepsi flu geliyordu bana. Yüzümde gülümseme vardı ama içim hâlâ paramparçaydı. Mahir'le yan yana çıkarken, o güçlü duruşunu hiç bozmadı. Sanki yıllardır bu role hazırlanmış gibiydi.
Arabaya bindik. Yol boyunca konuşmadık. Sadece dışarıyı izledim, içimdeki çığlıkları bastırarak.
Aşiret konağının yüksek demir kapıları ağır ağır açıldığında, boğazım düğümlendi. Devasa yapı gözümün önüne serilmişti: taş duvarlar, geniş bir avlu, uzun merdivenler... Bu ev; iktidarın, soğukluğun ve hesapların simgesiydi.
Mahir kapımı açtı, bana elini uzattı. İstemeyerek de olsa elini tuttum ve birlikte avluya adım attık.
Kapının önünde Şehmuz Bey, yani kayınpederim, gururlu ve katı bakışlarıyla bizi karşıladı. Yanında Mahir'in annesi vardı, daha yumuşak ama mesafeli bir gülümsemeyle.
"Bu ev artık senin de evin, Miray," dedi Şehmuz. "Umarım bize layık bir gelin olursun."
Sözleri içime buz gibi işledi ama başımı eğdim. "Umarım ben de beklentilerinizi boşa çıkarmam," dedim, sesi titremeyen bir tonla.
Konağın içine girdiğimde, sanki başka bir dünyaya adım attım. Sessiz, görkemli ama soğuktu. Bu evde duvarlar bile sır tutuyordu. Ve artık o sırların bir parçası bendim.
Konağın içi dışarıdan ne kadar gösterişliyse, içerisi o kadar ağırdı. Hizmetçiler sessizce bizi izliyor, fısıltılar havada asılı kalıyordu. Merdivenlerden çıkarken içimde bastırdığım bir huzursuzluk vardı. Odamızın kapısı açıldı. İçeri girdik.
Kapı kapanır kapanmaz Mahir arkasını dönüp bana baktı. O sert, soğuk duruşunun yerini hafif bir alaycılık almıştı. Gözlerini kısmış, başını eğerek bana yaklaştı.
"Vay vay... Demek sende bu evliliğe dünden razıymışsın ha?" dedi alayla. "O nasıl 'evet' demekti Miray? Salon yerinden oynadı. Az kalsın ben bile evet diyecektim tekrar."
Gözlerimi devirip ondan uzaklaştım. "Kendini fazla kaptırma Mahir. O evet, senin için değil. Baran için değil. Bu saçma oyunu bitirmek içindi. Hepiniz için."
Gülerek başını iki yana salladı. "İyi deneme. Ama ben insan yüzü okumayı bilirim. O anda ne düşündüğünü gördüm. Baran'a değil, bana inandığını da..."
Hızla ona döndüm. "Kendini fazla önemseme. Ben sadece ayakta kalmaya çalışıyorum."
Yaklaştı, yüzüme eğildi. Sesi alayla karışık ciddiydi:
"Ve ben de bu evliliği oyun sanan bir kadının gerçekten nasıl bir eş olacağını görmek için sabırsızlanıyorum."
Göz göze geldik. O an anladım... Bu adam sadece zeki değildi, aynı zamanda oyun kurucuydu. Ama ben oyuncu olmayı seçmemiştim. Mecbur bırakılmıştım.
Mahir'in gözlerimin içine bakışı öyle derindi ki, bir an nefesim kesildi. Ama hemen kendimi toparladım. Geri çekildim, yüzüme buz gibi bir ifade yerleştirdim.
"Senin oyunlarına alet olmam Mahir," dedim soğukça. "Beni ne kadar zorlarsan zorla, içimde sana dair tek bir sıcaklık bile oluşmayacak."
Gülümsedi. Umursamaz ama içinde bir kıvılcım gizliydi. "O sıcaklığı ben yaratırım, Miray. Acelem yok. Ama unutma, artık bu odada ikimiz varız. Gerçekler de, kurallar da değişti."
Bunları söyledikten sonra ceketini çıkarıp yatağın kenarına bıraktı. İçimde öfkeyle karışık bir tedirginlik yükseldi. Ona sırtımı dönüp pencereye yaklaştım, dışarıyı izlemeye başladım. Gece karanlıktı ama içimdeki karanlıkla yarışamazdı.
Bir süre sessizlik oldu. Sonra Mahir'in sesi duyuldu:
"Ben banyoya geçiyorum. Odan senin. Bu gece kurallara uyacağım."
Ardına bakmadan banyoya geçti. Kapı kapandı. İçimden derin bir nefes verdim. Kafamda onlarca düşünce vardı. Baran'ın ihaneti, Mahir'in oyunları, ailemin baskısı... Ama en çok da ben... Ben bu savaşın neresindeydim?
Kendimi yatağa bıraktım. Tavanı izlerken içimden bir ses fısıldadı:
"Miray, güçsüz olma. Bu dünyada zayıf olan ezilir."
O an karar verdim. Evet, istemediğim bir hayatın içine sürüklendim... ama artık o hayatı kontrol eden ben olacaktım.
Banyo kapısı hafifçe aralandı ve Mahir içeriden çıktı. Üzerinde gri bir tişört ve siyah eşofman vardı. Yüzündeki o alaycı ifade biraz silinmiş, daha yumuşak ama hâlâ dikkatli bir hali vardı. Göz ucuyla bana baktı, ben hâlâ yatağın kenarında, ellerimi birbirine kenetlemiş oturuyordum.
"Uyumayacak mısın?" diye sordu. Sesi bu kez daha yumuşaktı, ama hâlâ ölçülü.
"Bilmiyorum," dedim. "Bu kadar gürültünün içinde insanın içine sessizlik çöker bazen. Senin gibi uyuyamam."
Birkaç adım yaklaştı, ama aramızda hâlâ mesafe bıraktı. "Yarın herkes bizi gözlemleyecek. İlk gün. İlk gece. Herkesin ağzı bizde olacak. Kendini korumak istiyorsan güçlü görünmelisin."
Başımı kaldırıp gözlerine baktım. "Ben zaten güçlüyüm Mahir. Sadece, her güçlü insan gibi arada yorgun düşüyorum."
O an kısa bir sessizlik oldu. Mahir bana yaklaştı, ama dokunmadı. Sadece gözlerimin içine baktı. "İyi geceler Miray," dedi. Ardından odanın diğer ucundaki kanepeye geçti, üzerine bir battaniye çekti.
İçimden geçenleri bastırmaya çalışarak yatağa uzandım. Gözlerim tavana takılı kaldı. Yanımda bana yabancı ama adıma bağlanmış bir adam, geçmişte bıraktığım ama bir türlü çıkamayan bir eski hayat... Hepsi birbirine karışıyordu.
Göz kapaklarım ağırlaşırken kendi kendime fısıldadım:
"Sabaha daha güçlü uyanacağım."
Ve gözlerim yavaşça kapandı, karanlık geceye doğru savruldum...
&&&
Gözlerimi açtığımda pencerenin kenarından sızan güneş ışığı odanın duvarında ince bir çizgi bırakmıştı. Üzerimde geceden kalan o gerginlik, ağırlık gibi yayılmıştı içime. Yavaşça doğruldum, birkaç saniye nerede olduğumu unuttum. Sonra hatırladım... Burası artık benim odamdı. Şehmuz Karan'ın konağında, Mahir'in karısı olarak uyanıyordum.
Yatağın diğer tarafı boştu. Mahir kalkmıştı. Kanepe düzeltilmişti, iz bile bırakmamıştı. Sanki hiçbir zaman orada olmamış gibiydi. Aynaya yaklaşıp saçlarımı taradım, sabahın yüzüme bıraktığı mahmurluğu bastırmaya çalıştım. Gözlerimin altındaki yorgunluğa bakarken içimden geçirdim: "Bugün güçlü olacaksın, Miray. Seni ezmelerine izin vermeyeceksin."
Sabahlığımı üzerime geçirip aşağıya indim. Konağın taş merdivenlerinden inerken salondan gelen sesler, fısıltılar ve çatal bıçak tıkırtıları kulağıma çarpıyordu. Kahvaltı sofrası çoktan kurulmuştu. Ailenin tamamı oradaydı. Her biri, yeni "gelinlerini" görmek için sabırsız gibiydi.
Salona adımımı attığımda bir anda herkesin bakışı bana döndü.
Baş köşede Şehmuz Karan oturuyordu, her zamanki gibi yüzünde sert bir ifadeyle. Hemen yanında Mahir; dimdik, kendinden emin. Onun sağında Mahir'in annesi, nazik ama mesafeli bir ifadeyle beni süzüyordu. Masanın bir ucunda Mahir'in abisi Yasin Umut Karan oturuyordu; sessiz, göz ucuyla bizi izliyordu. Onun hemen yanında İpek, yani Yasin'in eşi... Gözlerinde kıskanmakla küçümsemek arasında sıkışmış bir ifade vardı.
Ve sandalyeye tırmanarak oturan küçük Alya... Altı yaşında, gözlerinde dünyadan habersiz bir merakla beni inceliyordu.
"Gelin hanım da sonunda teşrif etti," dedi İpek alaycı bir tebessümle.
Ben hiçbir şey demeden başımı hafifçe eğdim. "Günaydın," dedim sade ama net bir tonla. Mahir bana yanaşmadan boş kalan sandalyeyi işaret etti. Oturdum. Masaya o an bir soğukluk çöktü. Herkes tabaklarıyla uğraşıyor gibi görünse de, konuşmalar kesilmişti.
Şehmuz, kahvesinden bir yudum alıp konuştu:
"Bugün artık bu evdeki yerini öğrenme zamanın. Bu aile sadece soyad değil, düzen ister. Miray, bu evin kurallarını da, gücünü de bilerek yaşayacaksın."
Başımı kaldırdım. "Ben sizin kurallarınızın değil, kendi duruşumun arkasında dururum, bey amca."
Kısa bir sessizlik oldu. Mahir kaşını hafifçe kaldırıp gülümsememeye çalıştı. Ama Şehmuz'un ifadesi bir an bile yumuşamadı.
İpek küçümseyerek mırıldandı, "Kız anca konuşur."
Tam ona dönecekken küçük Alya yüksek sesle, "Sen prenses gibisin," dedi bana, gözleri ışıldayarak.
İçimden bir yer yumuşadı. Hafifçe gülümsedim. "Sen de öyle. Belki ikimiz bu kalenin en iyi tarafını buluruz, ha?" dedim.
Kahvaltı bitmişti ama boğazıma oturan düğüm hâlâ yerindeydi. Sofradaki her tabak, her çatal sesi bana yabancı bir dünyaya ait olduğumu fısıldamıştı. Herkes dağılıyordu, ama Mahir yerinden kalkmamıştı. Ben tam arkamı dönüp odama çıkmak üzereydim ki sesiyle duraksadım.
"Miray. Bir dakikanı alabilir miyim?"
Arkamı döndüm. Gözleri üzerimdeydi, ama bu sefer içinde alay yoktu. Ciddiyetle baktı. Başımla onayladım ve salonun çıkışındaki küçük oturma odasına doğru yürüdüm. Ardım sıra geldi. Kapıyı kapattı. Odaya hafif bir sessizlik çöktü.
"Bu sabah... sofradaki halin," dedi, gözlerini üzerimden ayırmadan. "Kendini ezdirmemen... doğruydu."
Şaşırdım. Mahir'den böyle bir cümle beklemiyordum. Kaşlarımı hafif çatarak baktım. "Senin için sadece bir anlaşmadan ibaretim. Ne dediğimin, nasıl davrandığımın bir önemi yok."
Köşedeki camın önüne geçip kollarını kavuşturdu. "Bana bak Miray. Burada ikimiz de bir oyunun içindeyiz. Ama sen bu oyunu kaybedersen daha çok yara alırsın. İpek gibi olmanı istemem."
Donup kaldım. "İpek gibi olmak mı?"
"Gücünü başkalarına ezerek değil, kendi ayakta duruşunla göstereceksin. Bu evde herkes birbirini tartar. Ve sen ilk hamleni iyi yaptın."
Şaşkınlıkla baktım ona. Gözleri bir an ciddiyetini kaybetti. Hafifçe başını eğdi.
"Evet derken o ses tonun... hâlâ kulaklarımda. Sanki sen değil de başka biri konuşuyordu. O kararlılığı gördüm. O an gerçekten benimle evlenmek istedin mi, bilmiyorum. Ama o 'evet' başka bir şeydi."
İçim karıştı. Baran'ı, o fotoğrafı, yaşadıklarımı düşündüm. Bu kadar kısa sürede bir duygunun böylesine dönüşebileceğine hâlâ inanamıyordum. Ama söylediklerinde haklıydı. Bir "evet" ile hayatım değişmişti.
"Baran'la ilgili söylediklerine hâlâ inanamıyorum," dedim sessizce. "Ama içimde bir yer... artık ona inanmaya gücüm kalmadığını söylüyor."
O an Mahir bana birkaç adım yaklaştı. Gözleri derinleşti. "Belki... birbirimize yalan söylemeyi bırakırsak, bu evliliği taşımak daha kolay olur."
Gözlerim doldu ama kendimi tuttum. Başımı hafifçe salladım.
"Şimdilik sadece taşıyalım. Sevmek, güvenmek... bunları konuşmak için çok erken."
Mahir başını eğdi, gülümsedi. "Taşırız. Sen yeter ki yere düşme."
O an içimde bir şey kırıldı ama aynı anda yeniden bir şey oluştu. Belki adını henüz koyamadığım bir başlangıçtı. Ama hissettiğim şey şuydu:
Artık yalnız değildim. Zorla evlendiğim bu adamla bile olsa... bir şekilde ayakta duracaktım.
Mahiri orada bırakıp aşağıya salona indiğimde adımlarımı hızlandırmıştım. O an biri arkamdan seslendi. Soğuk ve ince bir ses...
"Yeni gelin hanım, iki dakikanı alayım mı?"
İpek. Yüzünde o sahte tebessüm vardı yine. Ama bu sefer içinde açıkça tehdit gizliydi. Yavaşça arkamı döndüm. Merdivenin başında durmuş, bana doğru yaklaşıyordu. Kollarını göğsünde birleştirmişti.
"Buyurun," dedim kibarca ama mesafemi koruyarak.
Yanıma geldi. Gözlerini gözlerime dikti. "Sana bir tavsiye vereceğim. Bu evde uzun süre kalmak istiyorsan, haddini bilerek yaşaman gerekir. Ben yıllardır bu ailenin geliniyim. Bu sofrada, bu evde, bu soyadın altında saygı kazanmak kolay değil."
Kaşlarımı hafif kaldırdım. "Ben saygıyı hak etmek için kimseye boyun eğmem. Ama kimseye de savaş açmam. Yeter ki sınırlar aşılıp bana dokunulmasın."
İpek hafifçe güldü. "Senin gibi kaç tane geldi geçti. Güzel konuşmak bu evde iş yapmaz. Şehmuz Bey'in gözüne girmek başka şeydir, diğerlerinin dilinden sağ çıkmak bambaşka. Mahir için de fazla hayal kurma. O hiçbir kadına tam güvenmez. Bunu da bil."
Derin bir nefes aldım. Kalbim hızlı atıyordu ama belli etmedim.
"O zaman şöyle diyelim," dedim kısık bir sesle. "Ben Mahir'e güvenmek zorunda değilim. Ama bu evde tek başıma da yıkılmam. Senin gibi her lafı dikenli kadınlarla doluysa burası, ben bu dikenlerle dans etmeyi öğrenirim."
İpek'in yüzü gerildi. Dudaklarını sıktı. "Ne kadar dayanacaksın göreceğiz," dedi alayla. Ardından arkasını dönüp uzaklaştı.
Ben ise olduğum yerde durdum. Kalbim güm güm atarken, içimden geçirdim: "Bu evde yalnız olmayacağım... ama dostum kim, düşmanım kim... hepsini tek tek öğreneceğim.
&&&
Gece ilerlemiş, Karanoğlu konağı sessizliğe bürünmüştü. Herkes yorgun ve huzursuzdu; düğünün ardından gelen bu sessizlik, adeta fırtınanın öncesi sükûnet gibiydi. Tam o sırada, kapının önünde hızla yaklaşan birkaç aracın sesi duyuldu. Gecenin karanlığında parlayan farlar, konak kapısına sert bir şekilde çarptı.
"Kim o saatte buraya?" diye bağırdı dışarıdaki korumalar.
Ancak kapı hızla kırıldı. Baran, yanında birkaç adamıyla birlikte konağa girmişti. Yüzünde öfke ve kararlılık vardı. İçeri adımını atar atmaz sesini yükseltti:
"Miray! Burası artık senin sığınacağın yer değil! Gidiyorsun buradan!"
Konaktakiler şaşkınlık ve korkuyla birbirlerine baktılar. Şehmuz Bey hızla salona indi, Baran'ın karşısına dikildi.
"Baran, ne halt ediyorsun burada? Bu gece buraya gelmek neyin nesi?"
Baran gülümseyerek sert bir şekilde cevap verdi:
"Ben işimi biliyorum, Şehmuz. Miray'ın burada ne işi var? Mahir'in gölgesinde yaşamaya son vermesi lazım. Ben ona gerçek hayatı göstereceğim."
Mahir sessizce yanına geldi ve soğuk bir sesle dedi:
"Baran, burası senin oyun alanın değil. Eğer tek bir zarar verirsen, bunun bedelini ağır ödersin."
Baran kahkahasını attı:
"Bedel mi? Ben bu oyunun kurallarını değiştiririm, Mahir. Miray'ı yanımdan kimse alamaz!"
Gerginlik tırmanıyordu. Şehmuz, araya girip yüksek sesle bağırdı:
"Yeter! Bu ev bizim, ailemizin. Kavgaya son! Baran, şimdi gidip rahatla, yoksa seni burada istemem."
Baran gözlerini kısıp, son bir tehdit savurdu:
"Unutmayın, ben geri çekilmem. Bu gece burası benim için bir savaş alanı oldu."
Sonra hızlıca adım atarak konaktan çıktı, arkasında kapının sertçe kapanan sesi yankılandı. Herkes derin bir nefes aldı, ama o gece konakta hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Mahir beni kolumdan tutarak kendisiyle birlikte ilerletti.
Odaya çekildiğimizde Mahir, yüzündeki öfkeyi saklayamadı. Bir anda sertçe bağırdı:
"Senin yüzünden insanlara rezil olduk, Miray! Düğün sabahı böyle bir rezillik olur mu? Sen bu aileyi daha baştan batırıyorsun!"
Kalbim sıkıştı, boğazım düğümlendi ama karşılık verdim:
"Benim yüzümden değil, Baran'ın tehditleri yüzünden bu yaşandı! Ben burada durmaya, savaşmaya çalışıyorum. Sen ise beni anlamıyorsun!"
Mahir yumruklarını masaya vurdu, sesi yükseldi:
"Anlamak mı? Benim için bu iş kolay değil! Sen bu evlilikten başka hiçbir şey düşünmüyorsun. Ben şirkete, aileye, geleceğe bakıyorum!"
Gözlerim doldu, ama yılmadım:
"Ben de bu evliliğin içinde varım, Mahir! Kendi hayatımı yaşamak istiyorum, senin gölgen altında değil!"
O an anladım, aramızdaki savaş daha yeni başlamıştı ve ikimiz de pes etmeye niyetli değildik.
Mahir'in bakışları adeta alev saçıyordu. Gözleriyle beni tartıyor, her hareketimi dikkatle izliyordu. Hala sinirliydi, sesi titriyordu ama kararlılığından ödün vermiyordu:
"Bak Miray, burası senin oyun alanın değil. Bir kere daha böyle bir rezillik yaşanırsa, sadece sen değil, tüm Karanoğlu ailesi zarar görür. Bunu unutma."
Onun sert sözleri kalbime bir yumruk gibi indi. Ama içimde büyüyen öfkeyle karşılık verdim. "Benim ne seninle, ne de senin ailenle bir işim yok. Ben mecburiyetten buradayım. Babam o parayı topladıktan sonra benim yüzümü göremeyeceksin zaten. O zamana kadar dayan. Ben de seni her uyandığımda görmeye meraklı değilim." Dedim.
"Haklısın. Sonuçta baban seni bize sattı."
Sözleri... içime saplanan bir hançer gibiydi. Gözlerim doldu ama bir damla bile akmasına izin vermedim. Gururum izin vermezdi. Boğazımda koca bir yumru vardı, ama susmadım. Geri adım atamazdım.
"Bir daha... böyle konuşursan, seni gerçekten tanıdığın herkesten nefret ettirecek hale getiririm," dedim sessiz ama buz gibi bir sesle. "Evet, babam beni sattı. Ama sen de beni sahiplenmiş falan değilsin. Bu oyunun hiçbir yerinde bana değer veren biri yok. Ben sadece herkesin çıkarı için kurban edilmiş bir piyonum."
Mahir geri çekildi bir adım. O da söylediklerinin farkına varmış gibiydi ama yüzünde en ufak bir pişmanlık belirtisi yoktu. Sessizce baktı sadece.
"O piyon, gün gelir oyunu bozar Mahir. Unutma bunu," dedim. Son cümlemle birlikte omzumu dikleştirip hızla odadan çıktım.
Odanın kapısını sertçe kapattıktan sonra merdivenlerden hızla indim. İçimde patlamaya hazır fırtınaları bastırmaya çalışıyordum. Kalbim hala Mahir'in son cümlesinin izlerini taşırken, salona indiğimde küçük bir ses beni kendime getirdi.
"Ablacığım..."
Dönüp baktığımda, küçük Alya elinde oyuncak bebeğiyle kanepenin ucunda bana bakıyordu. Gözlerinde bir merak, bir de minik endişe vardı. Yavaşça yanına oturdum, gülümsemeye çalışarak:
"Ne yapıyorsun sen burada tatlım?"
"Bebeğim hastalanmış. Ama kimse ona bakmıyor," dedi dudaklarını büzerek.
İçimdeki kasvet bir anda biraz olsun hafifledi. Elimi uzattım, oyuncak bebeği aldım ve nazikçe sarıldım.
"Tamam... Şimdi onun doktoru oldum. Ateşine bakalım mı?"
Alya heyecanla başını salladı. O an tüm yorgunluğumu unuttum. Küçük bir kahkaha attı Alya, sonra saçlarımı okşamaya başladı.
"Ablacığım, sen bizimle hep kalacaksın değil mi?"
Boğazım düğümlendi. Ne diyeceğimi bilemedim. Sadece sarıldım ona. Belki de bu evde tek saf sevgi onun kollarındaydı. Hiçbir hesap, hiçbir mecburiyet yoktu.
Tam o anda arkamdan bir gölge yaklaştı. Mahir.
Bizi izliyordu. Alya'nın kahkahalarıyla gülümseyen bana, benliğini kaybetmiş o sinirli kadına artık benzemeyen halime bakıyordu. Yüzünde ilk kez bir yumuşama vardı, ama içinde karmaşık duyguların savaştığı belliydi.
Ne yaklaştı ne konuştu. Sadece bir süre izledi. Sessizce, düşünerek... Belki de ilk kez, benim neyi savunduğumu anlamaya başlıyordu.
Mahir bir süre bizi izledikten sonra iç geçirdi ve adımlarını ağır ağır salona doğru yönlendirdi. Sessizce gelip koltuğun diğer yanına oturdu. Alya sevinçle yerinden sıçradı.
"Amca! Gel sen de doktor ol, Miray ablayla birlikte!" dedi neşeyle.
Mahir önce bana, sonra küçük yeğenine baktı. Hafif alaycı bir gülümsemeyle:
"Ben doktor değilim, Alya. Ama bu ablanın biraz akıl doktoruna ihtiyacı olabilir gibi."
Kaşlarımı çattım, başımı hafif yana eğerek cevap verdim:
"Senin gibi soğuk adamların yanında birinin akıl sağlığını koruyabilmesi zaten mucize olurdu."
Alya kahkaha attı, aramızdaki gerilimi fark etmese de havayı neşelendirmişti. Mahir, omuzlarını silkti.
"Ben sadece gerçekleri söylüyorum. Hem, yeni gelin olduğuna göre, biraz daha tatlı olmanı beklerdim."
Ona alaycı bir bakış attım, sonra başımı çevirip Alya'nın bebeğini elimle dinlemeye başladım.
"Yeni gelin olsam ne olur? Damat rolüne sen daha hiç hazır değilsin zaten. Bakışların bile hâlâ bekar gibi."
Mahir kısık bir kahkaha attı. "Ben her şeye hazırım. Sadece senin neye hazır olmadığını çözemedim hâlâ."
Birbirimize atılan bu sözlerin arasında Alya, oyuncak bebeğiyle ikimizi sırayla dürtüyordu.
"Amca, abla, hadi... bebek ölecek yoksa!"
İkimiz de bir an durduk. Göz göze geldik, sonra aynı anda gülümsedik. Küçük bir ateşkesti bu. Geçici bir barış.
Alya bebeğiyle oynarken, Mahir bana döndü, gözlerindeki sertlik biraz yumuşamıştı.
"Bak Miray, bunu sana söyleyeceğim ama hemen kızma. Belki de biraz daha sakin olmalısın. Hayat bu kadar savaşmakla geçmez."
Gözlerimi ona çevirdim, şaşkın ama biraz merakla:
"Sakin olmak mı? Sen öfkeni nasıl kontrol ediyorsun peki? Düğün sabahı insanların önünde bağırdın bana."
Mahir omuz silkti, hafif gülümseyerek:
"Belki de doğru zamanda, doğru kişiye bağırmak gerekiyor. Ama bu seninle değil, aslında kendimle kavga etmek gibi."
Bir an sessizlik oldu aramızda. Alya hâlâ oyuncak bebekle meşguldü, ara sıra ikimize bakıyordu.
"Senin için kolay değil bu işler, biliyorum," dedi Mahir yumuşakça. "Ama bunu göğüslemeliyiz. Aile, sorumluluklar... Bunlar kaçış değil."
Başımı hafifçe salladım, içimde bir yerde onun sözlerine karşılık vermek istiyordum ama kelimeler zor çıkıyordu.
"Belki de haklısın. Ama ben de özgür olmak istiyorum, Mahir. Kendi kararlarımı verebilmek."
Odanın kapısında Alya'nın küçük sesi yankılandı:
"Amca, abla, daha çok gülün, tamam mı?"
Mahir ve ben aynı anda gülümsedik.
Tam o sırada kapı hafifçe aralandı ve İpek içeri girdi. Üzerinde her zamanki gibi kusursuz, soğuk ve kendinden emin haliyle yürüyordu. Gözleri hemen salondaki sohbetimize takıldı ve ifadesi aniden değişti.
"Ne oluyor burada?" diye sertçe sordu, sesi keskin bir bıçak gibi kesildi. Mahir ve benim aramızdaki samimiyet kırıntılarını hemen fark etmişti.
Mahir başını kaldırdı, hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki sertlik saklanamıyordu.
"Hiçbir şey, sadece Alya'yla biraz vakit geçiriyorduk."
İpek gözlerini kısıp bana baktı. "Miray, seninle biraz konuşmamız lazım."
Karnımdaki kelebekler uçuştu birden. "Şimdi değil," dedim soğukkanlı ama içinde bir titreme hissederek.
İpek hiç oralı olmadı. "Sen benim kız kardeşim olarak ailemizin itibarı için neyin doğru olduğunu bilmek zorundasın. Burada geçireceğin her dakika, kararlarını etkiler."
Mahir araya girdi, sesi alçak ama ciddi:
"İpek, sakin ol. Burada herkesin bir yükü var. Miray'ın kendi savaşı."
İpek sertçe baktı Mahir'e, ardından bana döndü:
"Bu savaşı kaybedersen, sadece kendini değil, hepimizi kaybedersin. Unutma bunu."
O an odadaki hava dondu. Alya, ne olduğunu anlayamaz şekilde bize bakıyordu. Mahir ve İpek arasında sessiz bir savaş başlamıştı. Ben ise ortada, kendimi daha da yalnız hissediyordum.
İpek sertçe Alya'ya dönüp, "Kızım, sen odana git. Burada büyüklerin konuşması var," dedi, sesi kesin ve emirdi. Alya başını hafifçe sallayarak, biraz da şaşırmış şekilde odasına doğru yürüdü.
Kapı kapandıktan sonra İpek bana döndü. Gözlerindeki soğukluk keskin bir bıçak gibi saplanıyordu.
"Bak Miray, seni bir an anladığımı düşünme. Bu aileye zarar veriyorsun. Babanın borcunu ödemek için bu evdesin. Haddini bileceksin."
Sözlerimi duyar duymaz kalbim sıkıştı. "İpek, ben ne yapacağımı bilmiyorum. Mecbur kaldım," diye savunmaya çalıştım ama o hemen karşılık verdi.
"Mecburluk mu? Bu aptallığın bahanesi olamaz. Sorumluluklar var, gelenekler var. Senin gibi bencil biriyle bu aileyi idare etmek mümkün değil."
Mahir hemen araya girdi, sesi sert ama koruyucuydu:
"Yeter yenge. Miray ne yaparsa yapsın, biz onun arkasındayız. Kimsenin onu böyle küçümsemesine izin vermem."
İpek sinirle Mahir'e baktı. "Sen de mi miğfer oldun ona?"
Mahir kararlıydı. "Belki de Miray'ı anlamanın zamanı gelmiştir. O, bu ailenin en güçlü yanı olabilir."
İpek bu sözlere sinirle karşılık veremedi, derin bir nefes aldı ve odadan çıktı. Kapı kapandığında arkamdan ağır adımlar yankılandı.
Mahir yanımda kalıp sessizce elimi tuttu. "Biliyorum zor ama yalnız değilsin."
Mahir elimi tutup sakinleştirmeye çalışırken, içimde biriken öfke ve çaresizlik bir anda patladı. Gözlerimin içine baktı, ama ben artık susacak durumda değildim.
"Sen neden bir iyisin, bir de kötüsün Mahir Efe?" dedim, sesim titreyerek ama kararlı. "Beni koruyorsun, evet. Ama aynı zamanda bu evliliği zorla kabul ettiren de sensin. Bana satılık olduğumu söyledin şimdi de karşıma geçmiş beni koruyacağını söylüyorsun. Neden? Kendi çıkarların için mi?"
Mahir bir an sustu, yüzündeki ifadeyi okumaya çalıştım. Hafifçe başını eğdi ve derin bir nefes aldı.
"Miray, ben seni korumak istiyorum. Ama seni de özgür bırakmak istiyorum. Bu ikisi arasında kalmış biriyim. Evet, zor durumdayız. Ama bu evlilik sadece benim çıkarım için değil, senin ve aileni korumak için de."
Gözlerimi kaçırdım. "Neyse ya, boşver. Ben nasıl İklim Miray Karataş'sam, sende Mahir Efe Karan'sın. Biz birbirimizin dengi değiliz. Beni korumana da gerek yok. Ciddiyim. İkimizde bu evliliğe mecburuz ve ona göre hareket etmeliyiz. Kısaca mesafemizi koruyalım." Diyerek elimi elinden çektim.
Mahir elimden çekilen eliyle ardından boşluğa baktı bir an. Dudaklarını sıktı, ama sessizliğini bozmadı hemen. İçimde bir şey kırılmış gibiydi; onun çelişkili tavırları, benim kaybolmuşluğum... Hepsi iç içe geçmişti. Tam uzaklaşmak üzere adım attım ki, sesi arkamdan yankılandı:
"Ben sana gerçekten zarar vermek istememiştim, Miray."
Durmadım. Geri dönmedim. Ama içimde, o söz bir düğüm gibi kaldı.
Odamın kapısını kapatırken içimi bir boşluk sardı. Gerçekten bu böyle mi devam edecek? Mesafelerle, sessizlikle, koca bir yabancılıkla mı? Elimi kalbime koydum. Sert atıyordu. Hızlı, huzursuz, korkmuş... Ama aynı zamanda kırgın.
Aynaya baktım. Gözlerimde yaş değil ama öfke vardı. Kendime fısıldadım:
"Ne olursa olsun, bu evliliğin içinde kendimi kaybetmeyeceğim."
&&&
Uyandığımda hava karanlıktı ama saat sabah sekizi gösteriyordu. Perdeleri araladım; kapkara bulutlar gökyüzünü sarmıştı. Havanın ruh halimi taklit etmesi beni hiç şaşırtmadı.
Koridora çıktım, ev sessizdi ama o sessizlik... sanki her köşesinde yankılanan bir kavga saklıydı. Aşağıdan gelen birkaç yükselmiş ses duydum. Merdivenlerden indim; salonda Mahir, babası Şehmuz Bey ve İpek tartışıyordu.
"Bu evliliği sen onayladın, şimdi ne bu surat?" diye patladı Şehmuz. "Kız burda, sen burdasın. Ne bu gerilim?"
Mahir kaşlarını çatmıştı, sesi kontrollüydü ama altında bir öfke saklıydı. "Siz her şeyi hesapladınız. Ama unuttuğunuz şey şu: O da bir insan. Mecbur değil bize boyun eğmeye."
İpek araya girdi, sesi buz gibi: "Kıza fazla yüz veriyorsun Mahir. Senin yüzünden dün herkesin diline düştük. Alya'nın önünde yaşananlar yeterince utanç vericiydi."
İsmimin geçmesiyle herkesin bakışları bir anlığına bana döndü. İçeri girdiğimi fark etmemişlerdi. Donup kaldım. Sonra kendimi toparladım, yere sağlam basan adımlarla içeri yürüdüm.
"Sizin dilinize düşmektense kendi duruşumu korurum," dedim net bir sesle. "Beni zorla bu evin içine sürüklediniz. Ama her şeyi sineye çekeceğimi mi sandınız?"
Şehmuz gözlerini kısmıştı. "Kızım, bu evde laf söylemenin de bir ölçüsü vardır. Sen hâlâ nerede olduğunu idrak edemedin galiba."
Mahir araya girdi, sert ama korumacı bir tonla: "Yeter! Üzerine bu kadar gitmeyin. O burada olmak istemedi ama burada. Elinden geleni yapıyor."
O anda İpek gözlerini devirdi. "Siz ne zaman bu kadar yakın oldunuz acaba?"
Gerginlik zirveye tırmanırken kapı çaldı. Bir hizmetli koşarak kapıyı açtı.
Kapının eşiğinde Baran duruyordu. Gözleri alev alev, sırıtarak salona doğru yürüdü.
"Hayırdır?" dedi Şehmuz buz gibi bir sesle. "Ne işin var burada?"
Baran gözünü benden ayırmadan konuştu. "Ben sadece yarım kalan bir şeyin cevabını almaya geldim."
Mahir hemen öne atıldı. "Yanlış ev, yanlış zaman. Git."
Baran bana yaklaştı, alaycı bir sesle fısıldadı: "Gerçekten bu hayata ait olduğuna inanıyor musun Miray? Onların soğuk duvarları seni koruyacak mı sanıyorsun?"
Bir an ne cevap vereceğimi bilemedim. Gözüm Mahir'e kaydı. Yumruklarını sıkmıştı. Dudakları birbirine bastırılmış, patlamaya hazır gibiydi.
Baran adımını bana doğru atarken o kendine özgü ukala sırıtışı yüzündeydi. Gözleri gözlerime değdi, sonra aşağıya doğru kaydı.
"Senin gibi bir güzelliği bu taş kafalıların arasında heba etmek... yazık valla," dedi iğrenç bir ses tonuyla. "Ama hâlâ geç değil Miray. İkimizin arasında yarım kalan çok şey var. Hem... biliyorsun, senin tenin hâlâ bana ait gibi hissediyorum."
O anda tüm salon dondu. Bir anda nefes alamadım, dudaklarım aralandı ama kelime çıkmadı. Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. Baran'ın o cümlesi zihnime çakıldı.
Ama bir kişi daha vardı, o sözleri duyan: Mahir.
Mahir gözünü kırpmadan yürüdü, araya girip Baran'ın yakasına yapıştı.
"Ne dedin sen?" diye hırladı. Baran bir şey söylemeye kalmadan Mahir'in yumruğu suratına indi. Baran sendeledi, yere düşecek gibi oldu ama Mahir onu bırakmadı.
"Sen ne cüretle onun hakkında böyle konuşursun ha!" diye bağırdı Mahir. Yumrukları peş peşe geliyordu. "Senin o ağzını kırarım!"
Evde kıyamet koptu. Şehmuz bağırıyordu: "Yeter! Mahir bırak onu! Rezil olacağız!"
İpek şok içindeydi, çığlık çığlığaydı. Hizmetliler korkuyla geri çekilmişti. Ama Mahir durmadı. Baran'ı yere serdiğinde gözleri alev alevdi. Öfke değil sadece, koruma içgüdüsüyle yanıyordu.
Ben hâlâ donakalmıştım. Sanki nefes almayı unutmuştum. İçimde bir yer kırılmıştı ama bir başka yer... garip şekilde huzurla dolmuştu.
Mahir beni o anda korumuştu. Hiç düşünmeden. İçgüdüyle. Duyguyla.
Baran kendini toparlayıp kalkarken Mahir parmağını ona doğrulttu:
"Bir daha onun adını bile anarsan, nefesini bile ona yönlendirirsen... seni kendi ellerimle toprağa gömerim."
Baran gözleri kan çanağı, suratından kan sızarken çıkış kapısına yöneldi. Ama giderken dönüp bir kez daha bana baktı.
"Senin gibi biri bu kafeste çürümeyi hak etmiyor. O zaman öğrenirsin kimin sana ne kadar değer verdiğini."
Kapı çarpılarak kapandı.
Evde geriye sadece hızlı nefesler ve kalbimin çarpıntısı kaldı.
Baran kapıyı çarpıp gittikten sonra salonda buz gibi bir sessizlik oldu. Ama o sessizlik fazla uzun sürmedi. Şehmuz baba, bastonunu yere sertçe vurarak Mahir'e doğru bir adım attı.
"Ne yaptığını sanıyorsun sen! Burası sokak mı? Bu konakta böyle rezalet çıkarmaya utanmadın mı Mahir Efe?" diye bağırdı.
Mahir, dişlerini sıktı. Yumrukları hâlâ sıkılıydı, nefes nefese kalmıştı. Öfkesini zor zapt ediyordu.
"Ben sadece korudum baba," dedi dişlerinin arasından. "O herifin ağzından çıkanları sen de duydun. Bu evde yaşayan bir kadına, hele ki karıma öyle konuşamaz kimse!"
"Rezil olduk!" diye bağırdı Şehmuz. "Milletin diline düşeceğiz. Yarın sabah herkes bunu konuşacak! Kendi ellerinle ailenin adını lekeledin. Şirketin başına geçeceğini sanıyorsan, iki kere düşün artık."
Mahir bir adım attı, ama Şehmuz'la göz göze gelmedi. Bunun bir kavga olmadığını, bir duruş olduğunu biliyordu. Sadece tek cümle kurdu:
"Ben onurumla yaşarım baba. Eğer bu şirket onursuzlukla yönetilecekse, ben almayayım."
Sonra dönüp gözleriyle beni buldu. Kalbim deli gibi atıyordu. O an karşımda sadece öfkeli bir adam değil, sahip çıkan, koruyan bir eş vardı.
Yanıma geldi. Bir an durdu, nefesini tuttu. Sonra kararlı bir şekilde elimi yakaladı.
Parmaklarını parmaklarıma geçirdi. Sıkıca. "Gel," dedi boğuk bir sesle. "Yeterince utandık bu evde."
Sözsüzce peşine takıldım. Tüm gözler üzerimizdeydi ama umursamadım. Mahir'in eli elimdeydi. İlk kez o kadar net hissettim: Aramızda ne olursa olsun, o anda yanımda sadece öfkeli bir adam değil, beni kendine kalkan etmiş biri vardı.
Odalarına geçtiklerinde...
Kapıyı kapattıktan sonra bir süre hiçbir şey söylemedi. Sadece sırtını kapıya yasladı, gözlerini kapattı. Nefesini düzenlemeye çalışıyordu.
Ben ise hâlâ elimi bırakmadığına odaklanmıştım. Elimdeki sıcaklığı ilk kez fark ettim.
"Özür dilerim," dedi sessizce. "Bugün böyle olsun istemezdim."
O an fark ettim. Ne kadar karmaşık biri olsa da, içinde fırtınalarla savaşan bir adamdı Mahir Efe Karan.
Mahir hâlâ sırtını kapıya yaslamış, nefesini düzene sokmaya çalışıyordu. Gözleri kapalıydı ama elimi hâlâ bırakmamıştı. O an, bir şey dikkatimi çekti.
Avucunun içi...
Parmaklarımız hâlâ kenetliydi ve onun elleri sıcaktı... ama o sıcaklık, sadece teninden gelmiyordu.
Kırmızı.
Avucunun kenarından, parmak boğumlarının arasından sızan ince bir kan çizgisi vardı. Yumruklarını o kadar sıkmıştı ki, derisi çatlamıştı.
"Yaralanmışsın..." dedim, sesi titreyen bir fısıltıyla.
Gözlerini açtı, ne dediğimi anlamaya çalışır gibi baktı bana. Sonra ben elini elimden yavaşça aldım.
"Otur," dedim bu sefer daha net bir sesle. "Pansuman yapmam lazım."
İtiraz etmedi. Sadece çekilerek yatağın kenarına oturdu. Ben hemen çekmeceden ilk yardım çantasını çıkardım. Ellerim biraz titriyordu ama gözlerim ciddiydi.
Onun avcunu avucuma alıp dezenfektanı döktüğümde, yüzü hafifçe irkildi ama ses çıkarmadı.
"Sessiz acı çekiyorsun. Ama acıdan korktuğun için değil, başkaları üzülmesin diye değil mi?" dedim istemsizce.
Mahir gözlerini bana dikti, bu sefer susmadı.
"Benim alıştığım şeydir acı. Ama senin canın yandığında... tahammül edemiyorum."
Bir an kalbim yerinden sökülecek gibi oldu. Ama belli etmedim. Parmaklarını nazikçe sardım, bandajı dikkatlice geçirdim.
"Artık kanamayacak," dedim. "Ama yaraların sadece ellerinde değil Mahir... bazen en derin yaralar, gözlerinin arkasında saklı."
O hiçbir şey söylemedi. Ama bana baktığında o gözlerde bin kelime vardı. Suskunluklarımız, o gece odada yankılandı. Ve ilk kez, sessizlik düşman gibi değildi. Belki de aynı yaradan geçerken, sessizlik bir köprüydü.
Mahir'in elini sardıktan sonra sessizce ayağa kalktım. O hâlâ yerinden kıpırdamamıştı. Yorgun görünüyordu, gerginliği yeni yeni çözülüyordu belki de. Bir an ikimizin de bu sabah yaşadıklarını düşündüm. Baran'ın edepsizliği, Mahir'in yumruğu, babasının öfkesi... Ve ben... arada kalan ben.
Yatağa doğru ilerledim. Üzerimdeki ceketi çıkardım, saçlarımı topladım, üstüme sade bir pijama geçirdim. Sonra yavaşça yorganı açtım ve yatağa uzandım. Göz ucuyla Mahir'e baktım.
O koltuğa doğru yürüyordu. Ceketini çıkarıp sırtına bir battaniye aldı. Yavaşça oturdu, başını arkaya yasladı ve gözlerini kapattı.
Bir sessizlik çöktü odaya. Ama içim kıpır kıpırdı. Aklımda bir sürü düşünce, dudaklarımda tutamadığım kelimeler...
"Şey..." dedim.
Mahir başını hafifçe çevirdi ama gözlerini açmadı. "Ne?"
"Bu aşiretlerde böyle yumruk atma töreni falan mı var? Düğünden sonra ilk kim yumruk atarsa lider o mu olur mesela?" dedim, hafif alaycı ama tatlı bir tonla.
Gözlerini araladı, yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
"Saçmalama."
"Ciddiyim, bilmiyorum ki. Belki de gizli bir ritüeldir. Yumruğunla rütbe kazanıyorsun falan..."
Başını iki yana salladı, gülümsedi bu kez açık açık. "Sen çok film izliyorsun galiba."
"Hayır ya, sadece öğrenmeye çalışıyorum. Hani, sonuçta artık bu dünyanın içindeyim ya... Belki bir gün beni de aşiretin kadınlar meclisine alırlar, ben de kına gecelerinde gizli kararlar alırım falan..."
Kahkaha atmasa da dudaklarının kenarı iyice kıvrıldı. Sonra başını bana çevirdi.
"Çok konuşuyorsun be kızım..." dedi yorgun bir iç çekişle. "Az sus da şu beynim dinlensin."
Ben gülümsedim bu kez. "Tamam Mahir Bey, sustum. Ama yarın da sorularım olacak. Hazırlıklı ol."
Cevap vermedi, sadece gözlerini kapadı.
Ama ben onun tebessümünü hâlâ zihnimde taşıyordum.
Bugün ilk defa içimde az da olsa bir sıcaklık vardı. Ne bu evliliğe, ne ona alışmıştım belki... ama artık onunla konuşabildiğimi bilmek garip bir güven veriyordu.
Ve ilk kez uykum o kadar zor
gelmedi.
Gözlerimi açtığımda odada loş bir sessizlik hâkimdi. Güneş, perdenin arasından sızıyor, yerdeki halının üzerine sıcak ışık desenleri çiziyordu. Başımı yastıktan kaldırdığımda, hala pijamalarımla olduğumu fark ettim. Ne zaman uyuyakaldım?
Bir hışırtı duydum. Gözlerim hemen koltuğa kaydı.
Mahir Efe...
O da oradaydı. Sırtı yamuk bir şekilde battaniyenin altına gömülmüş, bir kolu yere sarkmıştı. Saçları dağılmıştı ve yüzünde alışık olmadığım bir huzur vardı. Bir an hiç evli değilmişiz gibi hissettim. Sanki sadece aynı evi paylaşan iki yabancıydık.
Yavaşça yerimden kalktım. Bir sesle uyanmasın istemedim ama sanki benim kalktığımı hissetmiş gibi aniden gözlerini araladı.
"Kaç saat oldu uyuyalı?" diye mırıldandı.
"Sanırım bayağı... Uyuyakalmışız." dedim hafif bir gülümsemeyle.
Mahir gerindi, koltuğun kenarına yaslandı. "Koltukta uyumak bel fıtığı garantisi veriyor ha..."
"Senin için bir yastık bile getirmedim. Ayıp etmişim." dedim, alayla.
"Sağ ol, hiç sorun değil gelin hanım." dedi o da aynı tonda.
Gülümsedik.
Bir süre sessizlik oldu, sonra Mahir yerinden kalktı. "Haydi inelim aşağı, yoksa bu evde 'düğün sonrası ilk öğün' diye bir protokol varsa kaçırmış oluruz."
Merdivenlerden birlikte indik. Salonda herkes dağılmış gibiydi ama yemek masasının etrafında birkaç kişi vardı. Biz içeri girince gözler üzerimize döndü. Yasin abi , İpek ve... Züleyha Hanım."
Züleyha anne'nin bakışları üzerime kayarken içinde dikkatli bir analiz vardı. Başını hafifçe eğerek bizi süzdü. Biz sofraya doğru ilerlerken Züleyha anne, beklenmedik bir şekilde konuştu:
"Yani madem evlendiniz, neden balayına gitmiyorsunuz?"
Bir an kaşlarım kalktı. Mahir de ne diyeceğini bilemeden annesine döndü. Herkesin kulağı kesildi.
"Evlilik dediğin biraz baş başa kalmakla olur," diye devam etti Züleyha anne. "Hem siz de dinlenmiş olursunuz. Düğün gerginliğinden sonra güzel bir nefes alma olur size."
Boğazımda bir şey düğümlendi. Ne cevap vereceğimi bilemedim.
Mahir ise her zamanki sakin sesiyle ama yüzünde belli belirsiz bir alayla yanıtladı: "İlk fırsatta düşünürüz anne. Ama önce birkaç meseleyi halletmemiz gerek."
"Ne meselesiymiş onlar?" diye atıldı İpek, sanki araya girme bahanesiyle.
Mahir ona kısa bir bakış fırlattı. "Senin ilgilenmen gereken konular değil."
Züleyha bakışlarını bana çevirdi bu kez. "Sen ne dersin kızım? Balayı düşünür müsün?"
Bir an durakladım. Herkesin gözü üzerimdeydi. Mahir'in de...
"Bilmem..." dedim. "Bazen kaçmak, her şeyden uzaklaşmak güzel olabilir."
Mahir'in kaşları hafifçe kalktı. Gülümsedim. Belki ilk defa istemsizce ama içten bir gülümsemeydi bu.
"Gideriz o zaman." dedi Mahir Efe.
Bölüm etkileşimi
