ÇABA

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: ÇABA

O öpücükten sonra… içimde sanki her şey bir anda durdu.

Kafamdan geçen tek düşünce, “Allah’ım, bu adam sarhoş ama ben niye daha da çok âşık oluyorum?”du. Mahir, başı hafif yana kayık bir hâlde gülümsüyordu. Elini hâlâ bırakmamıştı. Parmakları benim parmaklarımla örülmüştü. Aramızdan geçip giden kahkahaları, masadan gelen börek uzatma tartışmalarını duymuyordu bile. Sadece bana bakıyordu.

Ama sonra… Bir şey oldu. Birden o sarhoşluğu falan unuttu.

Ciddileşti ve elimi daha sıkı tuttu. Tam “ne yapıyorsun?” diyecektim ki, pıt diye elimden çekti beni.

“H-hey! Mahir ne yapıyorsun?!” dedim ama sesim bir fısıltıyı geçmedi.

Kararlıydı. Sanki bahçede aile, arkadaş, çocuk, börek, tabak, koruma kim varsa hepsi buhar olmuştu. “Gel benimle…” dedi kısık bir sesle.

"Şu an mı?" dememe kalmadan, beni usulca evin içine doğru çekmeye başladı.

Adımlarımız hızlıydı ama çaktırmamaya çalışıyorduk. Evet, hâlâ bahçedekilerin kahkahaları duyuluyordu ama Mahir bir anda ciddi bir görev üstlenmiş gibiydi. Ben arkasından yürürken içimden “Allah’ım, neye karıştım ben şimdi?” dedim.

“Dur!” diye fısıldadım. “Mahir! Herkes bahçede! Bu... bu çok dikkat çekici değil mi sence de?”

Kapının eşiğinden geçerken durdu. Bana döndü. Gözleri hâlâ kısık ama netti. Dudaklarının kenarında bir sırıtış vardı. “Evet,” dedi. “Dikkat çekici. Ama umurunda mı sence?”

İçimde bir kahkaha patladı ama bastırdım. “Sen kesin iyice sarhoş oldun.”

“Ben sadece cesaret buldum,” dedi. “Şimdi odamıza gideceğiz.”

“Odamıza mı?”

“Odamıza.”

Arkamdan gelen iç ses bir yandan 'ne yapıyorsun', bir yandan 'tamam hadi bakalım, görelim' diyordu. Üst kata çıkan merdivenleri hızla çıktık. Mahir kolumdan tuttuğu gibi, bizi odanın içine attı. Sonra arkamızdan kapıyı da yavaşça kapattı.

Bir anda evin kalabalık havası yerini... sessizliğe bıraktı.

Sadece ben, o ve odanın içine sinmiş lavanta kokusu vardı.

Ben, hâlâ kolumdan tutulmuş bir şekilde, gözlerimi kısmış, “Ne yapıyorsun sen?” der gibi baktım.

O ise... duvara yaslandı. Ellerini ceplerine soktu. “Ben... seni özledim,” dedi.

Gözlerim büyüdü. “Yani... iki saattir yanımdasın zaten.”

“Yanımdaydın ama... kalabalıktaydık,” dedi. “Şimdi sadece biziz. Sadece sen... ben... ve bizim minicik ikizlerimiz.”

Kalbim. Bayağı ciddi ciddi... küt diye ses verdi içimde.

Bir adım attı bana doğru. Sonra bir adım daha. Ve ben hâlâ kımıldamıyordum. İtiraf edeyim: Sarhoş Mahir’in en tehlikeli hâli buydu. Akıllı laflar sarhoş ağzıyla çıkınca... insanın bütün savunması çöküyordu. “Elimi tuttun ya az önce...” dedi, yavaşça. “Bana yeter. Ama... biraz daha fazlası olsa da itiraz etmem.”

Gözlerim kısıldı. “Ne mesela?” dedim.

“Mesela…” dedi, gözlerini kısıp bana bakarak. “Başımı koyacak bir omuz. Karnını dinleyecek kadar sessizlik. Ve... beş dakikalık öylece senin yanında oturmak.”

Kalbim bu sefer ayakta alkışladı. Elimi tuttu. Kanepeye oturdu. Beni de yanına çekti.

Yavaşça yanına oturduğumda başını omzuma yasladı ve bir süre sessizlik oldu aramızda.

Sonra başını hafifçe eğerek karnıma doğru bir öpücük kondurdu. “Hadi uyuyalım,” dedi sonra, mırıldanarak.

“Sen hâlâ sarhoşsun,” dedim.

“Evet ama... sarhoşken doğru yerlerdeyim. Bak, karımın yanındayım. Karnındaki iki küçük mucizeyle birlikteyim. Ve... gözlerimi senden ayırmıyorum.”

Karnıma dokundu. Hafifçe. “Gözüm hep sizde,” dedi. Başını karnıma yaslayarak gözlerini kapattı.

Elimle saçlarını karıştırırken içimden sadece şu geçti. “Bu adam... sevmenin en deli, en tatlı, en gerçek hâli.”

&&&

Güneş, perdeden içeri sızıyordu. Serin bir rüzgâr perdenin ucunu hafif hafif dalgalandırıyordu. Kuşlar cıvıldıyor… derken yanı başımdaki Mahir, sırt üstü yatarken mırıldanmaya başladı.

“Ahh... başım... sanki içeride halay çekiliyor...” Gülümsedim.

Başımı yastıktan kaldırmadan hafifçe mahire dönerek yüzüne baktım.

Dağılmış saçları, yamulmuş tişörtü ve hâlâ yüzünde dolaşan o salakça, sarhoş gülümseme.

Yorganı üstümden atıp yavaşça yataktan kalktım. Elimi özellikle karnıma koydum. Hafif gerinerek ama abartmadan dikkat çekecek kadar. “Allah’ım... insan iki can taşıyor, gece boyu da huzur yok. Biri şiir yazıyor, biri sahne kuruyor... biri de çocuk bezinden bahsediyor...”

Sessizlik devam etmedi tabii ki.

Mahir anında gözlerini araladı. “Ha? Ne? Kim yazmış şiir? Sahne mi? Ne bezi?”

Ah canım. Hiçbir şey hatırlamıyordu.

Gülümseyerek tam karşısına geçip kollarımı bağladım. Başımı hafif yana eğerek “Senin hiçbir şey hatırlamamana hayranım,” dedim. “Bence senin beynin sabahları devre dışı oluyor.”

“Ben mi bir şey dedim gece?” diye kekeleyerek soruyor.

“Yok canım, hiç.” dedim, yüzümde sahte bir tebessümle. “Sadece... şiir okudun. Bana olan aşkını ilan ettin. Bir de... çimenlerin ortasında diz çöktün ama onu saymayalım, dengen yoktu.”

“O kadar şeyi ben mi yaptım?” dedi yorganın altından.

Mutfağa doğru yürürken arkamdan “İklimmm... şaka yapıyorsun dimi?” diye bağırdı.

“Ben? Asla. Gerçek bir sanat performansıydı Mahir Bey,” dedim. “Sanatınızla ailemizi derinden etkilediniz.”

Mutfağa vardığımda annemle yengem kahvaltı hazırlıyorlardı. “Kızım Mahir uyanmadı mı hâlâ?” diye sordu annem. “Gelir birazdan,” diyerek bir tabak aldım ve masaya oturdum.
Dışardan çiçek gibi bir yaz sabahı, içeriden tam bir... “sarhoşluğun sabahı.”

Mahir görüş açıma girmişti.. Saçı daha da dağılmış, gözlerinin altı hafif mordu.

“Günaydın,” dedi.

Mahire bakmadan “Şiir gibi bir sabah,” dedim. “Rakı kafiyeli.”

Onur kahkaha atarak “Ooo evet ya, dün gece aşkına şiir yazan Mahir hâlâ yaşıyor mu?” dedi.

Mahir başını ellerinin arasına aldı. “Siz bana bunu hep hatırlatacaksınız değil mi?”

Kahvemi yudumladıktan sonra "Yani Mahir... bak, sarhoşluğunu geçtim... ama ‘karnın tombik, bakışın romantik’ kısmını biz yıllarca atlatamayız gibi.”

Yengem çatlayacak gibi gülerken, alya da ne olduğunu anlamaya çalışır gibi herkesin surat ifadesine bakıyordu.

O sırada Alya, yanıma yaklaşıp karnıma dokundu. “İçeride bebek var di mi?” dedi alçak bir sesle. Masadaki herkes duruldu. Çatal kaşık sesleei kesildi.

Gülümsedim. “İki tane hemde." dediğimde alya heyecanla olduğu yerde zıplamaya başladı.

Mahir o an başını kaldırıp bana baktı.

O an... o utanmış, perişan olmuş adamın gözlerinde bir parıltı vardı. O da vakit kaybetmeden elini karnıma koyarak hafifçe okşadı.

&&&

3 AY SONRA

Uyandığımda ilk hissettiğim şey, yastığımın ne kadar yumuşak olduğuydu.

Sonra da karnımın ne kadar... ağır olduğuydu.

Gözlerimi tam açmadan önce bir elim istemsizce battaniyenin altından çıkıp göbeğime gitti. Sıcak, yuvarlak, gergin bir his.

Bir zamanlar bu fikre bile alışamazken şimdi sabahları ilk onları düşünüyordum. Ne komik, değil mi? Eskiden uyanır uyanmaz aklıma kahve gelirdi. Şimdi...
“Bugün sağlıklılar mı? Hangi pozisyondalar? Acaba kız mı erkek mi?” diye kafamın içi resmen bir bebek trafiği gibiydi.

Gözlerimi araladım. Odada sabahın altın sarısı bir ışığı vardı. Perdenin aralığından içeri süzülen, karnıma düşen, yumuşacık bir ışıktı bu.
Ve yanımda... Klasik. Her sabah olduğu gibi mahir bana değil, karnıma sarılmıştı.

Yani evet, teorik olarak bana sarılıyor ama pratikte yüzünü karnıma gömmüş şekilde uyuyordu.
Kafasını oraya koymuş, mırıldanıyor gibi geldi. Gözleri kapalı ama dudakları hareket ediyordu.

Kesin yine onlara fısıldıyor. Dün gece de ‘İkizler, size kitap okuyacağım söz, ama anneniz biraz sinirli...’ deyip masumluk oynamıştı.

Gülümsedim. Gerçekten de gülümsedim. Bu sabah başka bir sabah çünkü. Bugün... onları göreceğiz. Ve onların kim olduklarını öğreneceğiz. Kız mı? Erkek mi? İkisi de mi? Sürprizli mi? Şaşırtmalı mı? Ama önce... Mahir’i uyandırmak gerekiyordu. Nazikçe karnımdan saçlarını araladım. “Sevgilim,” dedim.

Hafifçe mırıldandı. “Hımm?”

“Elini biraz çek, bebekler oksijen alamayacak,” dedim gülerek. O zaman gözlerini araladı. Gülümseyerek bana baktı. Ama yine de karnıma dokunmayı bırakmadı.

“Sabah oldu,” dedim. “Ve bugün ne günü?” Gözlerini kısarak baktı. Sonra kollarını göbeğime sarıp “Bebek bingo günü,” dedi uykulu sesiyle. “Tahminim hâlâ aynı. İki kız. Hem bana, hem sana benzeyecekler. Ve evet, biri çabuk sinirlenen senin kopyan olacak.”

“Ya biri senin gibi inatçı olursa?”

Oturmaya çalışırken yastıklara takıldım. Karnımı toparlamaya çalıştım ama o kadar da kolay değil artık. “Yani... şu an itibariyle ayağımı görmeyeli iki hafta oldu,” dedim. “Bir gün sokakta ayağım düşse haberim olmayacak.”

Mahir hemen yardım etmek için doğruldu. Ellerini uzattı. “Her şeyinle çok güzelsin,” dedi. “Ve evet... ben çorabını da giydiririm, ayakkabını da bağlarım, gerekirse kucağımda da taşırım. Ama bir şartla.”

Kaşlarımı kaldırdım. “Bugün, öğreneceğimiz cinsiyetleri önce ben söyleyeceğim.”

“Ne demek ya?” dedim, gülerek. “İkimiz aynı anda öğrenmeyecek miyiz?”

“Yok. Doktor bana fısıldayacak, ben de sana şairane bir şekilde açıklayacağım.”

“Elveda dram... merhaba TikTok anası...” diye mırıldandım iç sesimde. Ama sonra, kıkırdayarak ona sarıldım.

Göbeğimiz arasında artık mesafe vardı. Ama kalbimiz sanki daha da yaklaştı. Çünkü o artık sadece kocam değil. O, çocuklarımın babasıydı.

Tam yataktan kalkacakken, Mahir bir anda bileğimden tuttu. “Hani kahvaltı?” dedim, ama gözlerim hâlâ uykulu.

“Dur. İki dakika daha... Sadece iki...” dedi fısıltıyla. Sonra nazikçe elimi bıraktı, avuçlarını karnıma koydu.
Bir sıcaklık yayıldı.

Yavaşça tekrar yattım yatağa. Mahir göbeğime eğildi, minicik bir öpücük kondurdu. “Siz orada mısınız minnoşlarım? Uyanmadınız mı hâlâ?” Yanaklarımı ısırtacak kadar şefkatliydi sesi.

Ama benim kafamda başka bir ses yankılanıyordu. Hımm… göbeğe romantiklik var ama bana YOK! Sabah sabah aşk romanı okur gibi bebeklere konuş ama bana bir kahvaltı teklifin bile yok! Aferin Mahir. Çok iyi gidiyorsun…”

Gözlerimi kısarak Mahir’e baktım. Tam bir tehdit bakışıydı. Ama Mahir hâlâ göbekle ilgileniyor.
Yani saygısızlık gibi ama… içten.
Ve bir tık sinir bozucu.

Elimi uzattım.
Nazik bir şekilde saçlarını tuttum.
Sonra nazikliği falan bir kenara bırakıp aslan gibi çektim.

“İK-LLİİİMMM!!” diye bağırdı birden.

“Senin derdin ne ya?!”

“Sana biraz ‘eşimle ilgileneyim’ demekti derdim!” dedim ve bir tane de koluna cimcik attım.

“Oğlum ben de insanım, ben de şefkat isterim! Bütün sabahı göbeğimle geçiriyorsun, ben evin dekoru muyum?!”

Mahir kıkırdamaya çalıştı ama canı acımıştı. Kaşlarını çatıp “Haksızlık bu!” dedi.

Ama ben durur muyum?
Tabii ki HAYIR.

Yataktan atladım. Mahir kaçmak için hızla ayağa kalktı.

“YAPMAAA!” diye bağırarak kaçmaya başladı. Ben de arkasından bağırdım. “BURAYA GEL, Götten bacak şey!”

Salonun ortasına kadar kovalamaca yaşandı. Yengem falan duysa kesin “çocuk bunlar hâlâ” derdi.

Mahir koltuğun tepesine çıktı.
Resmen evrim geçirip ev kedisine döndü. Tırmanmış, oradan bana bakıyor. Gözleri panik dolu.

“BEN NE YAPTIM YİNE YA?” diye bağırdı.

“Hamile olunca beni UNUTTUN!” dedim.

“Ne? Sen ciddi misin?! Dün sabah ayaklarına masaj yaptım! Dün gecenin menüsünü sen seçtin! UYURKEN GÖBEĞİNİ DİNLEDİM!”

“Evet, işte ona sinirlendim! Beni değil göbeğimi seviyorsun şu an!”

Mahir tepeden inemedi.
Ben de baktım... numara yapmadan olmayacak.

Yavaşça yere çömeldim.
Ellerimle karnımı tuttum.
Yüzüme bir ifade yerleştirdim. Mahir’in gözleri kocaman açıldı.
Bir saniye bile düşünmeden koltuktan atladı, yanıma koştu. “İklim?! Ne oldu?! Sancı mı?! Acile mi gitsek?!”

“Hiçbi-şey!” dedim.
Sonra ani bir hareketle onu omzundan ittirdim. Mahir birden yere düştü.

Ben de üstüne çıktım ve minik minik vurmaya başladım. “Sen beni unuttun!” “Ben de duygusalım!” “Ben de ilgi isterim, ben de!” “Bu evde sadece bebekler mi değerlendiriliyor?!” Mahir elleriyle kafasını koruyordu ama gülüyordu da.

“Ya Allah aşkına dur! Valla delirdin, senin hormonların seninle kavga ediyor resmen!”

Ben de güldüm. Ama bırakmadım.
Ona sarılıp başını boynuma bastırdım. “Neyse... karnımı öpmen hoşuma gidiyor. Ama arada beni de hatırla, tamam mı?”

Mahir başını kaldırdı. Yanakları kızarmıştı. Yanaklarıma bir öpücük kondurdu. “Seni unutmam İklim. Göbeğin yokken de, vardıktan sonra da... hep seninleydim. Göbeği sevmem, seni sevdiğim için sevdim.”

&&&

Kahvaltı bittiğinde odama çıkarak hazîrlanmaya başladım. Karnım artık gözle görülür şekilde belirgindi. Ayna karşısına geçtiğimde kendimi tanıyamıyordum bazen. Ama hoşuma da gidiyor bu halim. Sanki içimde minicik bir ev taşıyorum. İki kişilik kalp atışıyla yaşıyorum.

Kazağımı çıkarırken aynaya baktım.
Altımdaki şortun lastiği artık göbeğime düşman gibi davranıyordu. Elimi belime attım. Şortumu çıkarmaya başlamıştım ki tam o an...

PAT.

Kapı aniden açıldı.
Ve Mahir elinde telefonla, gözünde klasik bir “bir şey unuttum” bakışıyla odaya girdi.

Gözleri üzerime kilitlendi.
Ve dondu kaldı. Telefonu elinden düşürmedi ama nefesini unutmuş gibi yüzüme bakıyordu. "A-a-a şey… ben... kapıyı tıklatacaktım…"

Kollarımı göğsümün önüne çaprazladım. Ama şortun yarısı dizimdeydi. Yani, pek koruyucu bir duruş olmadı. “Baksana sen şuna...” dedim alaycı sesle, “Telefonumu unuttum diye değil, beni unutamadığı için geldi galiba?”

Mahir başını salladı. “Yoo, gerçekten telefon—”

“Çünkü ben de tam seni düşünüyordum. Acaba ne zamandır şu yakışıklı adam beni böyle... kelimeleriyle değil de bakışlarıyla parçalamıştı?” Yüzü kızardı.
Ama gözlerini benden kaçırmadı.

Yavaşça yanıma geldi.
Şortum hâlâ dizimdeydi. Hareket etmedim ve sessizce yaklaştı.
Sanki havada elektrik değil de... kelebekler uçuyordu.

Birden karnıma dokundu.
“Ne güzelsin sen böyle…” dedi.
“İçinde iki minik mucize var, ama senin kendin de başlı başına mucizesin.” Yani bir insan hem romantik, hem yakışıklı, hem sinir bozucu, hem de tatlı olabilir mi? Evet. Mahir olabilir.

Bana iyice yaklaştı.
Ellerini belime koydu. Şort hala... orada. Ama hiç umurumda değil.
Burnunu saç diplerime gömdü.
“Nefes almak gibi... seni özlemek bile iyi geliyor.”

“Sarhoş musun sen hâlâ?” dedim mırıldanarak.

“Yok... ama sarhoş olsam bile seni tanırım. Gözüm kapalı seviyorum ben seni.” Bir şey demedim.
O anın büyüsünü bozmamak için sadece gözlerimi kapattım.

Ve sonra dudakları boynuma dokundu. Bir değil, iki değil… üç öpücük kondurdu.

Tüm hücrelerim titredi. Kalbim sanki içeride konfeti patlatıyordu.

Ellerimle saçlarına dokundum. “Bu seni affettiğim anlamına gelmez,” dedim. “Hâlâ sabah beni göbeğimle aldattığını düşünüyorum.”

Mahir güldü. “Göbeğine rakip olamam. O en güçlü aşk rakibim.”

“Bir de ikiz babası olacaksın… senin sınavların daha yeni başlıyor.”

“Sınavsa, sen öğretmensin. Dersi senden dinlemek isterim.”

Tam öpmeye yeltenmişti ki, geri çekildim. "Sen git evlatcağızlarını sev. Beni sevme." dedim.
Şortumu düzelttim.

Mahir kollarını iki yana açtı. “İşte o imkansız.” Sonra... beni kucağına aldı. “Ne yapıyorsun be adam?!”

“Bugün bizim günümüz. Hem cinsiyet öğreneceğiz, hem seni kutlayacağım.”

Ben gülmemek için dudağımı ısırırken içimden şunu geçirdim. “Bu adam ya en büyük hediyem... ya da en tatlı belam. Belki ikisi birden."

&&&

Mahir’le el ele tutuşuyorduk, ama bu el tutuşu öylesine değildi.
O elimdeki sıcaklık, kalbimdeki sıcaklıkla yarışıyordu.

“Hazır mısın?” diye fısıldadı.

Başımı sadece hafifçe salladım.
Hazırlanmak değil mesele, heyecanla beklemekti.

Koridorlarda yürürken içimden binlerce soru geçti: Ya… ikizlerden biri erkek, diğeri kız olursa?
Ya ikisi de erkekse?
Ya ikisi de kızsa?
İkisi de sağlıklı mı olacak?
Ben iyi bir anne olabilecek miyim?

Ama Mahir’in o gözleri, o sabahki bakışları bana şöyle dedi: “Ne olursa olsun, beraberiz. Her şey güzel olacak.”

O an, o sözlerin ağırlığıyla içim huzurla doldu.
Birden…

Doktorun kapısı açıldı. “Hoş geldiniz. Hazır mısınız?” dedi.

Biz birlikte “Evet,” dedik.
Ve odaya girdik.

Ultrason cihazının ekranında önce minik bir kalp atışı belirdi.
İçimde hem sevinç hem de minik bir korku vardı.

Doktor “İlk bebek kız,” dedi.
“Ve ikinci bebek erkek,” diye devam etti.

İkizlerimiz… biri kız, biri erkekti.
Tam istediğimiz gibi, tam hayal ettiğimiz gibi.

Mahir gözlerimi sildi, bana sıkıca sarıldı.
“Bak, benim küçük prensesim ve küçük prensim,” dedi.

Ve ben orada, o koca adamın kollarında,
Yaşamın en tatlı mucizesini hissediyordum.

Hastane kapısından dışarı çıktığımızda içimde hem mutluluk hem de biraz yorgunluk vardı. Ama Mahir? Mahir adeta patlayacak gibiydi.

Bir anda, tam da koridordan bahçeye adım attığımızda, Mahir duramadı. Gözleri parladı, kollarını açtı ve caddede koşmaya başladı. Evet, koşuyordu.

“Ben… ben kız babası oluyorum! Kız babası! Kız babası oluyorum!” diye bağırıyordu. Yanımızdan geçmekte olan yaşlı teyze dönüp ona bakınca, Mahir aniden yavaşladı ve hafifçe eğildi: “Afedersiniz hanımefendi, güzel haber verdim sadece! Kız babası oluyorum!” dedi gülerek.

Teyze de gülümsedi: “Evladım, bu haber dünya kadar mutluluk getirir sana. Oğlum da var, kızım da. Allah hepinizin yüzünü güldürsün.”

Mahir bu sevinçle adeta yeni doğmuş gibi kanatlanmıştı. Gözleri hep bana bakıyordu, “İkizlerin biri kız, biri erkek. Ben resmen prensese sahibim artık!” dedi ve tekrar koşmaya başladı.

Ben ise durup gülüyordum. İçimden geçiyordu: “Yazık Mahir’e, azıcık sakin ol da insan utanmasın senin bu halinden.”

Onur arkamdan gelip omzuma vurdu: “Abi, sakin ol! Daha dışarı çıkmadık, mahalleli de bizi görür. Bugün Mahir’in kız babası olduğunu herkes öğrenecek!” Bu ne ara gelmişti yanımıza?

Mahir dönüp göz kırptı: “Önemli değil, ben artık kız babasıyım. Sırf bu yüzden birkaç tur atarım mahallede!”
Yavaşça karnımı okşadım. Sakin ol oğlum annen yanında.

Ve böylece, Mahir’in sevinç çığlıklarıyla hastane önünde küçük bir kutlama başlamış oldu.

&&&

Hastaneden çıktıktan sonra, Mahir’in “Kız babası oluyorum!” nidaları hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Bahçeye dönerken o sevinçle koşarken ben ise gülmekten kendimi alamıyordum. Mahir’in mutluluğu, gözlerindeki o ışık, bana hem güç veriyor hem de biraz gıcık oluyordum. Neyse ki bu sevinç dalgası ailemize ve onların enerjisine karışacaktı.

Züleyha anne yanımıza geldi, “Neler neler duyuyorum, maşallah, maşallah!” diye elimden tuttu. Annem Ayşe de hemen araya girdi, “Hadi bakalım, torunlar geliyor, hazırlık yapalım artık!” diye şipşak planlar yapmaya başladı bile. Yasin abim gözlüğünü takıp “Yeni nesil büyük konuşur, bakalım gerçek olacak mı?” diyerek gülüştü. Yengem İpek ise kollarını sıvayıp “Bebek odası desen, hemen başlıyorum, birkaç kumaş seçelim” diyerek işin içine girdi.

Onur ise biraz şaşkın, biraz da kıskanç bakışlarla “Valla sizi tebrik ederim ama… Mahir şimdiden durdurmazsanız, ev ev dolaşıp herkese bağıracak gibi!” dedi. Mahir zaten arada sırada büyük bir coşkuyla “Kız babasıyım!” diye bağırıyor, bizi gülmekten öldürüyordu.

İçimden şöyle düşünüyordum: “Bu adam gerçekten bu kadar mı heyecanlı olur? İlk tanıştığımızda adam öldürmekten eve gelmeyen adam şimdi ise çocukları olacağı için havaya uçuyordu.

Annem hemen kahve getirdi, Züleyha anne de tatlıları hazırladı. Herkes evde adeta minik bir bayram havasındaydı. İpek yengem “Bebekler için ilk alışveriş nereden başlayalım?” diye sordu. Ben biraz utangaç, biraz da heyecanla, “Önce bebek arabası, sonra kıyafetler…” dedim.

Mahir ise elinde telefon, internette “en iyi bebek arabası” ve “ikiz bebek kıyafetleri” araması yapıyordu.

“Bence iki tane değil, bir tane alsak yeter,” diye takıldı Onur ama Mahir sert bir bakış attı ve “Asla!” dedi.

Akşam olana kadar planlar, listeler, “şunlar da lazım”lar derken evde herkes o kadar neşeliydi ki ben de sonunda tüm yorgunluğumu unutmuştum. Ama bu, asıl işin yeni başladığını biliyordum.

Ertesi gün ikizlerin odasını hazırlamaya başladık. Mahir'le birlikte küçük bebek odasının kapısını açtığımızda, içimden şöyle geçirdim: “Burası bizim minik mucizelerimizin evi olacak… Ve ne kadar güzel bir yolculuğa çıktığımızın kanıtı.”

Duvarlar yumuşak krem tonlarındaydı. İpek yengem, pastel renklerde yumuşacık perdeler seçmiş, odanın köşesine minik bir salıncak koymuştu. Mahir, oyuncak raflarını yerleştirirken “Buraya en sevdiğimiz çizgi film karakterlerinin oyuncaklarını koyacağız, değil mi?” dedi, ben de gülümseyerek başımı salladım.

Yasin abim, “Baba olmak zor, ama buna değer,” diyerek ciddiyetle koltuğa oturdu. O an baktım Mahir hala pencereden dışarıya bakıyor, hayallere dalmış. “Daha yeni başladık,” diye düşündüm.

Oda hazırlanırken ben de bir yandan düşünüyordum: “Acaba onlara ne öğreteceğiz? Hangi şarkıları söyleyeceğiz? Gece uykusuzluklarına nasıl dayanacağız?” Ama en çok da içimi ısıtan bir umut vardı: “Biz birlikte güçlüyüz. Her şey yoluna girecek.”

Mahir yanıma yaklaşıp omzuma dokundu. Gözlerini benden hiç ayırmıyordu, yine gülüyordu. O an içimdeki tüm kaygılar yerini sevgiye, güvene bıraktı. “Hazırız,” dedim kendi kendime.

Ve o an… bahçeden çocuk sesleri duyar gibi oldum. Henüz görmesek de, kalplerimizde onların varlığını hissetmeye başlamıştık bile.

&&&

Ev… bugün fazla sessizdi. Gündüz ki koşturmacanın ardından, ikizlerin odasını hazırlayıp her şeyin yerli yerinde olduğunu görmek insana huzur veriyordu ama... bir yandan da tuhaftı. Koca evde bir sessizlik dolaşıyor, Mahir koltukta ayaklarını uzatmış, haberleri izliyor, ben ise içimde kıpır kıpır bir şeylerle mutfağa gidip geliyordum. Sanki her şeyin huzurlu olması… fazla huzurluydu.

Mutfaktan salkna geçecekken kapı çaldı. Birden donup kaldım. Saat geceye yaklaşmıştı. Bu saatte kim gelirdi ki?

Hafifçe göbeğime dokundum. “Bebişlerim, bu kesin ya anneanneniz ya da babaanneniz.” dedim sessizce.

Kapıya yöneldim. Ayaklarım hafif şişmişti, yürürken hissettiriyordu ama alışmıştım artık. Kapıyı açtım ve karşımda…

Can.

Yan komşumuz. Bir zamanlar mahirin beni kıskandığı çocuk. Tertemiz yüzü, ince gözlükleri ve elindeki zeytinyağlı tabağıyla kocaman gülümsüyordu.

“Merhaba İklim.” dedi. “Annem zeytinyağlı sarmış da… paylaşmadan olmazmış.”

Bir an ne diyeceğimi bilemedim ama sonra hem tebessüm ettim hem de elimle tabak için uzandım.

“Çok incesiniz. Gerçekten, bu akşam canım da öyle bir şey istemişti ki…”

İkimiz de aynı anda güldük. O ince espri yaptı, ben biraz daha güldüm. Ardından balkon ışığını gösterdi.
“Biraz önce perdeler açıktı, baktım siz oturuyordunuz. Cesaretimi toplayıp geldim valla.”

Gülüşmeye başladık. Can, oldukça kibar ve rahat biriydi. Tabağı alırken onun esprili bir şey söylemesiyle bir kahkaha daha attım.

O sırada... Mahir’in sesi arkamdan geldi, önce şaşkın, sonra kıskanç ve çatık kaşla “Ne oluyor burada?” dedi.

Döndüm. Mahir salondan çıkmış, eşiğini geçtiği an gördüğü şey belli ki hoşuna gitmemişti.

Can hâlâ gülümsüyordu ama Mahir’in bakışıyla göz teması kurmamaya başladı. “Komşumuz Can,” dedim hemen. “Zeytinyağlı getirmiş… annesi yapmış.”

Mahir başıyla selam verdi ama sesi buz gibiydi: “On dakikadır yoktun İklim.” Ardından Can’a döndü. “Evet, teşekkür ederiz. Zahmet etmişsiniz.”

O an hava birden soğudu sanki. Kapıda ince bir gerilim dolandı. Can bir şey demeden tebessüm edip “Afiyet olsun o zaman. Rahatsız etmeyeyim,” diyerek geri adım attı.

“Can çok teşekkür ederiz tekrar,” dedim nazikçe, ama içim bir başka kaynadı. Mahir’in bakışı… sesi…

Kapı kapanır kapanmaz Mahir bana döndü. “Ne bu şimdi? Ne bu gülüşmeler falan? Ben içeride seni beklerken...”

Elimi kaldırdım. Durdurmak istedim. “Mahir, komşumuz... adam sadece zeytinyağlı getirdi. Beş dakika konuşmuşuz, büyütme hemen.”

Ama Mahir durmadı. “Senin o kahkahaların… öyle biriyle bu kadar samimi olman garip değil mi biraz?” Salona giderek koltuğa oturdum. Sarmayı da sehpaya bıraktım.

Yüzüne baktım. Soğuktu. Gözlerimi kısmadan cevap verdim. “Ben de senin şu anda beni kıskanmanı garip buluyorum. Hem de... hem de sırf güldüm diye.” Karnımı okşadım. Hafifçe ağrıyordu, sinirlenince hep oluyordu. “Ben zaten hassasım Mahir. Böyle çıkışman, böyle sorgulaman hiç hoş değil.”

Mahir derin bir nefes aldı. Gözlerini benden kaçırdı. “Ben... sadece, ne bileyim, seni o halde görünce… kıskandım işte. Haklı mıyım bilmiyorum. Ama seni bir başkasıyla gülerken duymak… iyi gelmedi.”

Bir an sustuk. İçimdeki kırıklık o kadar yüksekti ki… gözüm doldu.
Yaklaştı. Sessizce yanıma oturdu. Elini dizime koydu.

“Tamam…” dedi. “Ben hata yaptım. Ama senin kahkahanı sadece ben duymaya alışığım. Sadece ben görünce içim yumuşasın istiyorum.”

Yana döndüm. O kadar sinirlenmiştim ama bir o kadar da yumuşuyordum.

Karnıma dokundu. Dudaklarını kıpırdattı. “Beni affedin… babanızın aklı bazen yerinde olmuyor.” Sonra Mahir’in omzuna başımı yaslamış, o saçlarımı okşarken içimdeki fırtına yavaş yavaş diniyordu.

Derken…
Cebim titredi.
Telefonum, koltuk aralığındaydı. Uzanıp aldım. Ekranda bir bildirim “can.yldrm sizi Instagram’da takip etmek istiyor.”

Gözlerimi kısarak ekrana baktım.
“Ne alaka?”
Tam o anda Mahir de göz ucuyla ekranı gördü.

Ben hafifçe gülümsedim. “Şey... Can işte. Komşumuz. Yeni taşınmış, demek beni buldu.” Parmağımla kabul ettim. Sonra, durup dururken… bir istek de ben attım.
‘Takip Et’

Mahir yavaşça doğruldu. Omzumdan elini çekti. Gözlerini kısmıştı. Belli ki kendini tutuyordu.

“Ne yapıyorsun İklim?”
Ses tonu buz gibiydi.

Telefonu indirdim, umursamazca omzuma koydum. “Ne yapıyorum? Can Instagram’dan istek yolladı, ben de geri takip ettim.”

Göz göze geldik. “Hâlâ mı o adamla ilgili?”

Kafamı iki yana salladım, biraz da küçümseyerek. “Mahir... büyütüyorsun.”

“Büyütüyor muyum!” Birden sesi yükseldi. “Az önce evimizin kapısında yarım saat kahkahalar attınız. Şimdi de sosyal medyadan takipleşiyorsunuz. Ve sen bunu benim gözümün önünde yapıyorsun.”

Ayağa kalktı. “Şaka mısın sen İklim? Şu an cidden sınırlarımı zorluyorsun.”

O an içimdeki sabır… çat! diye kırıldı. Ben de ayağa fırladım. Gözlerim doldu ama ağlamadım.
“Evimize zeytinyağlı getiren bir komşuya teşekkür ettim diye kıyameti koparan sensin!”

“Ben seni düşünmesem kıskanır mıyım? Ben seni sevmesem...”

“YETER!” İlk kez o kadar yüksek sesle bağırdım. Kendi sesimden korktum. Karnımı korurcasına ellerimi göbeğime koydum. İçimde kıpırdanan minik bebekler sanki o an bile gerildi.

Ama kelimeler ağzımdan dökülmeye başlamıştı bile. “Hamileyim Mahir! Hormonlarım gökyüzünde! Belim ağrıyor, ayaklarım şiş, bir günde altı defa ruh hâlim değişiyor! Senin derdin ne?! Benim gülmemle, bir adamla komşuca konuşmamla niye bu kadar ilgilisin ha?!”

Mahir gözlerini kaçırdı. Sessiz kaldı. Ama dudakları kıpırdadı.
“Çünkü seni kaybetmekten korkuyorum…”

İçimden bir şey... darmadağın oldu.

“Ne?”
Kısık sesle sordum.

Yutkundum. Sessizlik delip geçiyordu bizi. Ama Mahir hâlâ oradaydı. Gözümde o endişeli bakış. O “beni bırakma” hali.

Ama bende... bu sefer taş gibi bir duvar vardı. “Sen benden korkuyorsun Mahir,” dedim sessizce.
“Benim seni aldatmamdan değil... benim senden uzaklaşmamdan korkuyorsun. Çünkü kontrol edemediğin her şeye öfke duyuyorsun.”

Şaşırdı.
Kaşlarını çatıp yaklaştı. “Bu çok ağır bir laf.”

“Gerçek,” dedim. “Sana beni takip etme demiyorum. Ama güvenmeden sevemezsin Mahir. Her adımımı izleyip ondan sonra ‘özür dilerim ama seni çok seviyorum’ dersen... bu sevgi değil, bu korku.” Yutkundu. Sesi çıkmadı. Sadece yüzünü başka yöne çevirdi.

Yine yapıyor. Yine susup kendini kurban yerine koyuyor. Bu sefer ben susmayacağım.

“Bak, ben burada iki can taşıyorum. Sırtım ağrıyor, başım dönüyor. Senin her alınganlığın, her kıskançlığın... iki kat yüklü geliyor. Ve inatla beni anlamamak için direniyorsun.”

Bir adım daha geri attım. “Bu gece salonda yat, Mahir. Ben odada kalacağım.”

Sesi titredi. “İklim...”

“Benim biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var. Lütfen.”

O an göz göze geldik.
Beni hâlâ seviyordu. Bunu biliyordum. Ama sevmek... yetmiyordu.

Dudakları kıpırdadı ama kelime çıkmadı. Sonra yavaşça arkasını döndü. Salona yöneldi. Kapının kenarından çıkmadan önce durdu.
Geriye, bana bir kez daha baktı.

Odama çıkarak yatağa oturdum.
İkizler hafifçe kıpırdandı. Sanki beni teselli eder gibiydiler.

Elimi göbeğime koydum.
“Tamam bebeklerim. Her şey yoluna girecek. Biraz yalnız kalmamız gerekiyordu, sadece bu.” Gözlerim doldu. Ama ağlamadım.

&&&

Saat… 02:03.
Evin içi sessiz, çok sessiz.
Ama içim?
O fırtına.
Bir yanda kavga ettiğim adam, diğer yanda içeriden bana minik minik tekme atan iki bebek.

Göbeğime elimi koydum. "Ne oldu aşkım, neden böyle tekme faslı başladı şimdi?"

Cevap gelmiyor tabii. Ama birden içimdeki boşluk… bir şeyle doldu.
Limon.
Sirke.
Sarımsak.
Ve... acı.
Evet, net: TURŞU.
Turşu istiyorum.

Hayır, öyle ‘bir gün yesem iyi olur’ gibi değil.
Şimdi. Hemen. Derhal.
Ve Mahir’e diyemem. Çünkü… hâlâ tripteyim. Çünkü hâlâ kırgınım.

Mutfağa inerken göz ucuyla salonda olan mahire baktım. Mışıl mışıl uyuyordu pislik. Buzdolabına baktığımda hiçbir rafta turşu yoktu.

Telefonu elime aldım. Yavaşça kaydırdım. Aklıma tek biri geldi.
Abimi aradım. Üç kez çaldıktan sonra uykulu bir sesle açtı. "İklim? Hayırdır kızım, doğurmadın umarım?"

"Yok ya abi, doğurmadım ama doğuma yakın bir kriz var şu an."

Hafif panik yaptı.b"Ne oldu? Nefesin mi daraldı? Ayakların mı şişti?"

Derin bir nefes aldım. "Abi… benim canım... şey... turşu çekti."
Sessizlik.

"Turşu mu?"

"Ya ama öyle böyle değil. Hani ağzımın kenarı sulanıyor, anlatamam sana... Hani şu sarımsaklı, bol sirkeli, ev yapımı gibi olanlardan..."

Abim iç geçirdi. "İklim saat 2…"

"Ben biliyorum! Ama... lütfen. İlk kez bir şey istiyorum hamileliğimde."

Bir sessizlik daha oldu.
Sonra o klasik, abimsi, gülümseten sesi. "Alırım kızım, alırım da… Mahir nerde?"

Yutkundum. İçim sızladı. Bir an "uyuyor" deyip geçmek istedim ama... gerçek, içimdeydi.

"Biz… tartıştık. Bu gece... ayrı uyuduk." Abimin ses tonu hemen değişti. Ciddileşti.

"İklim. Bebeklere bu stresi yapma."

"Yapmıyorum. Sadece... Mahir bazen beni değil de egosunu savunuyor gibi hissediyorum. Ve ben şu an iki can taşırken, onun alınganlıklarına değil... desteğine ihtiyacım var."

Kısa bir duraksama oldu.
Sonra "Turşunu alıp geliyorum. Ama bir şartla: Oturup biraz da bana anlatıyorsun her şeyi. İçine atmak yok." dedi.

Gülümsedim. "Anlaştık."

Telefonu kapattım. Göbeğimi sevdim. "Merak etmeyin minikler… anneniz turşu getirtebilecek kadar kudretli."

Ve o sırada mutfağa mahir girdi.
Arkama döndüğümde göz göze geldik. Ama ne ben baktım fazla…
Ne o.

Yüzümü ondan çevirdim. Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Zaten söylemek istemiyorum. Yorgunum. Kırgınım. Ve hâlâ... turşu istiyorum.

Dolaba yürüdüm. Sessizce bir bardak aldım. Suyu doldururken, içimde Mahir’in bakışlarının varlığını hissettim. Yalnızca birkaç saat önce bana sarılıp “sen” diyen adam, şimdi birkaç metre ötemde... bir yabancı gibi.

Suyu yudumladım. Sertçe.

Sonra...
Kapı çaldı.

Ayak sesleriyle birlikte Mahir yaklaştı. Ama hâlâ bana bakmıyordu.
Tam kapıya yönelmiştim ki, sesi keskin bir şekilde yükseldi:

“Can’ı eve davet etmemişsindir umarım?”

Bardağı sertçe tezgâha koydum.
Göz ucuyla ona döndüm. “Sen hâlâ kendi triplerinde yüzüyorsan, ben de kendi turşumun peşindeyim, Mahir.” Bakışlarımı keskinleştirerek yürümeye devam ettim. Ama arkamdan geldi. Tabii ki geldi.

“Kapıyı tek başına açma. Saattin farkındasın, değil mi?” Ses tonu hâlâ o… kendince “korumacı” ama bana göre kontrolcü hâlini taşıyordu.

“Merak etme, gece 2’de kapıma mafya değil turşu geliyor.” dedim burnumun ucuyla konuşarak.

Kapıyı açtım. Ve...

“Abiii!”

Abim, elinde bir poşetle kapıdaydı. Poşetin içi buzdolabı gibi parlıyordu. Cam kavanozda ev yapımı turşular, yanında bir de limonlu soda!

“Geldim canım!” Gülümsememe engel olamadım. Ama yine de Mahir’in arkamda olduğunu hissederek hemen yana çekildim.
“Gel, gel, içeri geç. Hemen salona…”

Mahirin dudaklarının arasından çıkan, zorla bastırdığı sesi duydum:

“Gece gece...” Ama devamını getirmedi. Çünkü ben turşuya odaklanmıştım. Sanki o kavanozda sadece salatalık değil, tüm gerginliğimin çözümü vardı.
Salona geçtim. Kavanozu açarken camdan çıkan ses… terapi gibi geldi.

“Ohhh... işte bu.”

Büyük bir turşuyu çatalıma taktım, göbeğimin üstüne peçete örterek yavaşça yemeğe başladım.

Abim koltuğa çöktü. “Yemin ederim doğurmamışsın ama doğurtacaksın beni bu saatte.” Ben çatalı turşuya tekrar daldırırken, içimden geçirdim:

"Keşke... şu turşu kadar net olsaydı ilişkiler. Ne istiyorsan, onu açar, çıkarır, yersin. Ne eksik, ne fazla. Kimse kıskanmaz. Kimse seni susturmaz."

Gözüme Mahir ilişti. Salonda ayakta kalmış, beni izliyordu. Ama bu kez öfkeli değil. Sadece... yorgun. Bir şey söyleyecek gibi... ama içindeki cümleleri hâlâ toparlayamamış gibi.

Ben mi? Ben şimdilik sadece turşumu yiyorum.

Turşunun o ilk ekşi, sert ama bir o kadar da huzurlu ısırığıyla gözlerimi kapattım. Sanki evrenin gürültüsü birkaç saniyeliğine durmuştu.
Ama o sessizlik uzun sürmedi.

“Neden bana söylemedin?”

Gözlerimi açtım.
Mahirin sesi... sabırlı değil. Bastırılmış değil.
Direkt.

“Ne?” dedim, elimdeki çatalı kavanoza bırakırken. Sanki duymamış gibi.

Gözümün ucuyla ona baktım.
Ayakta duruyordu, yüzü ciddiydi.
Bakışları sertleşmişti. “Canının turşu istediğini neden bana söylemedin?”
Bir adım yaklaştı. “Ben senin kocanım, İklim. Çocuklarının babasıyım. Böyle bir şeyi… neden başkasına söylersin?”

Abim hafifçe toparlandı koltukta ama karışmadı. Kavga büyüyorsa, o da biliyordu: Benim sesim yeterdi.

Ama şimdilik, konuşmayı seçtim. “Çünkü… tartıştık.” Sesim sakindi ama lafım netti. Gözlerimi ona çevirdim. “Ve açıkçası almazsın diye düşündüm.”

Kaşları çatıldı. Belli ki beklemiyordu bu kadar doğrudan bir yanıtı.

“Sen nasıl bir annesin?” Sesindeki o hayal kırıklığı, o öfke… Bir anda içimde bir şimşek çaktı. Ama devam etti. “Sen nasıl bir anneysen, ben de babayım, İklim! Bana söylemen gerekirdi!”

İçimdeki fırtına... büyümeye başladı.
“Ne dedin sen?”

Bardağı yavaşça masaya bıraktım.
Turşu, bir anda midemde dönmeye başladı. Göbeğime uzanan elim istemsizce sıkıldı. “Ben... nasıl bir anneyim, öyle mi?”
Gözlerim kısıldı. “Ben senin her duygusal çöküşüne katlanan, senin kıskançlık krizlerinde bile seni anlamaya çalışan, her gece çocuklarımız için dua eden biriyim.
Gecenin ikisinde midem yanarken turşu isteyen ama seni hâlâ kırmak istemeyen biriyim.”

Sesim yükseldi, ama bağırmadım.
Her kelime... iğne gibiydi. “Ve sen... ne yapıyorsun?” Parmağımla ona işaret ettim. “Bir kavganın ardından hâlâ ‘neden bana söylemedin’ diye hesap soruyorsun. Belki... ‘nasılsın?’ diye sorman gerekirken.”

Mahir yutkundu. Ama pes etmeye niyeti yoktu. “Sen hâlâ anlamıyorsun. Mesele turşu değil!”
“Ben dışlanmak istemiyorum, İklim!
Her şeyden uzaklaştırılıyormuşum gibi hissediyorum!”

Gözlerim doldu.
Bu sefer... yorgunluktan. “Ben de zaten her şeyin içindeyken boğuluyorum, Mahir. Sen benim içime bakmadan sadece dışımdakini düzeltmeye çalışıyorsun. Ama beni hiç duymuyorsun.”

Abim yerinden kalktı. “Ben biraz hava alayım,” diyerek salonun dışına çıktı. Ama biz çoktan savaş alanında kalmıştık.

Göz göze geldik. İkimiz de yorgunduk. Ama o an… birbirimize uzak gibiydik.

“Ben sadece… bilmek istedim,” dedi Mahir, bu kez daha yumuşak.
Ama içimdeki kırıklar... onun sesiyle düzelmiyordu.

“Bazen... bilmek yetmez, Mahir. Bazen... hissettirmek gerekir.” Ve ben artık... Hiçbir şeyi hissetmiyordum. Sadece… yalnız hissediyordum. Karnımdaki iki minik kalp dışında, dünyada kimse bana dokunmuyormuş gibi.

Elbette… İşte sahnenin devamı, İklim’in iç sesiyle, uzun, duygusal, sert geçişli ve Wattpad tarzında:

---

Kapıya yöneldi Mahir.
Ayak sesleri... o kadar hızlıydı ki, sanki kalbi gibi.
Öfke bastığı her adımda yankılandı evin duvarlarında.

Gidiyordu.
Cidden gidiyordu.

Yutkundum.
Elim hâlâ göbeğimdeydi.
Bebekler hafifçe kıpırdandı. Sanki onlar bile farkındaydı gerginliğin.

"Mah—"

Duraksadım.
Sesim titredi.
Ama içimde bir şey, dizginlerini koparan bir soğuklukla, kelimeleri buz gibi dışarıya itti.

“Eğer o kapıdan çıkarsan...”
Sözlerim keskinleşti.
“Bir daha benim yüzümü göremezsin.”

Sessizlik.

Dünyanın iç sesi susmuş gibi oldu.
Sadece kalbimin gürültüsünü duyuyordum.

Kapıya ulaşan Mahir bir an durdu.
Omzu gerildi.
Ama bana bakmadı.

Göz göze bile gelmedik.
Çünkü o... gerçekten gidip gitmemeyi düşünmedi bile.

Hiçbir şey demeden —hiçbir şeyi umursamadan—
kapıyı sertçe kapattı.

Sarsıldım.
Duvar gibi kalan sözümle ben de sarsıldım.
Ama ne adım attım, ne seslendim.
Bir taş gibi… öylece durdum.

Sonra…

Merdivenlerden çıkan ayak seslerini duydum.

Yukarıya... odasına çıkıyordu.

Bir an içimde bir boşluk yankılandı.
Kavga etmiştik.
Kırmıştık birbirimizi.
Ama şimdi… buz gibi sözüm, onun öfkesine çarpıp yukarı çıkmıştı.

Bir tarafım "İyi oldu" dedi.
Diğer tarafım... suskundu.

İç sesim titrekti:

> “Gitmedi.
Ama kalmadı da.”

Koltukta elim hâlâ göbeğimdeydi.
İkizlerden biri yine kıpırdandı.
Sanki "anne sakin ol" der gibi.

Ama nasıl olabilirdim?
Ben bir dağın üstünde tek başıma kalmış gibiydim.
Mahir... en güvendiğim adam... beni anlayamıyordu artık.

Gözüm koridora kaydı.
Sessizlik... o kadar ağırdı ki artık turşunun kokusu bile gelmiyordu burnuma.

Bir damla yaş, yanağımdan süzüldü.

Mahir bir anda dış kapıya yöneldi. Ayak sesleri... o kadar hızlıydı ki, sanki kalbi gibi. Öfke bastığı her adımda yankılandı evin duvarlarında.
Gidiyordu. Cidden gidiyordu. Yutkundum. Elim hâlâ göbeğimdeydi. Bebekler hafifçe kıpırdandı. Sanki onlar bile farkındaydı gerginliğin.

Duraksadım. Sesim titredi.
Ama içimde bir şey, dizginlerini koparan bir soğuklukla, kelimeleri buz gibi dışarıya itti. “Eğer o kapıdan çıkarsan...” Sözlerim keskinleşti. “Bir daha benim yüzümü göremezsin.”

Dünyanın iç sesi susmuş gibi oldu.
Sadece kalbimin gürültüsünü duyuyordum.

Kapıya ulaşan Mahir bir an durdu.
Omzu gerildi. Ama bana bakmadı.

Göz göze bile gelmedik. Çünkü o... gerçekten gidip gitmemeyi düşünmedi bile.

Hiçbir şey demeden hiçbir şeyi umursamadan kapıyı sertçe kapattı.

Sarsıldım. Duvar gibi kalan sözümle ben de sarsıldım. Ama ne adım attım, ne seslendim. Bir taş gibi… öylece durdum.

Sonra merdivenlerden çıkan ayak seslerini duydum. Yukarıya odamıza çıkıyordu.

Bir an içimde bir boşluk yankılandı.
Kavga etmiştik. Kırmıştık birbirimizi. Ama şimdi… buz gibi sözüm, onun öfkesine çarpıp yukarı çıkmıştı.

Bir tarafım "İyi oldu" dedi.
Diğer tarafım... suskundu.

Koltukta elim hâlâ göbeğimdeydi.
İkizlerden biri yine kıpırdandı. Sanki "anne sakin ol" der gibi.

Ama nasıl olabilirdim?
Ben bir dağın üstünde tek başıma kalmış gibiydim. Mahir... en güvendiğim adam... beni anlayamıyordu artık. Gözüm koridora kaydı. Sessizlik... o kadar ağırdı ki artık turşunun kokusu bile gelmiyordu burnuma.

Bir damla yaş, yanaktan süzüldü.
Silmedim. Bu gece ilk kez... sadece karnımdaki o iki minicik cana tutunuyordum.

&&&

Sabah, gözlerimi açtığımda salonun solgun ışığı hâlâ üstümdeydi.
Üzerime ince bir battaniye atılmıştı. Kim koydu bilmiyorum. Belki Mahir, belki de abim gitmeden önce koydu… hatırlamıyorum. Ama koltuğun kenarına kıvrılmış şekilde uyanmak... o gece yaşananları bana yeniden hatırlattı.

Gözlerimi ovuşturdum. Göbeğim hafifçe gergindi. Minik tekmelerle güne uyanmak… içimdeki her kırıklığı onarıyordu biraz. “Tamam bebeklerim,” dedim içimden. “Bugün moralimizi topluyoruz, söz.”

Yavaşça kalktım koltuktan. Üzerimi düzelttim. Ev sessizdi. Mahir yukarıda olmalıydı. Ama ona ne diyeceğimi bilmiyordum hâlâ. O yüzden... hiçbir şey demeden ikizlerin odasına yöneldim.

Odaya adımımı attığımda, içim bir anlığına yumuşadı. Duvarlardaki sevimli hayvan figürleri, minicik beşikler, perdeye asılmış yıldızlar…
Her biri bir hayaldi bir zamanlar. Şimdi ise... gerçeğin ta kendisi.

Birkaç gün önce gelen yığınla kıyafeti katlamış, kutularda bekletmiştim. Bugün yerleştirme vaktiydi.

Dolabı açtım. Raflar yepyeniydi, boştu. Kutuyu dizimin üstüne alıp ilk zıbını çıkardım.
O kadar minikti ki… “Bunlar nasıl bu kadar küçük olabilir?” dedim içimden gülerek. Bir çift tavşan kulaklı tulum... bir tane limon desenli body... Her biri başka bir heyecandı.

Zaman su gibi akıyordu odayı düzenlerken. Kimi bebek tulumlarını çifte katladım, bazılarını askıya astım. Ama eşyalar bitmiyordu. “Ayy... ben bunları bavula koymuştum ya bir kısmını,” diye hatırladım birden.

Yatağın altından çıkardığım küçük valizi açtım. İçinden çıkan renkli battaniyeleri, küçük patikleri, lohusa tacımı bile buldum. Bir gülümseme daha yerleştirdim yüzüme.

Her şeyi yerleştirip valizi kapattım.
Valizi de alarak merdivenlerden indim. Valizi ipeğe verecektim. Unutmamak için kapının önüne koydum. Tam mutfağa yönelecektim ki ev sessizliğine bir telefon sesi karıştı.

Ekranda annemin adı. Kaşlarımı çattım. “Hayırdır anne, daha sabah bile olmadı,” diye düşündüm ama açtım.

“Alo?”

Annemin sesi acelesiz ama gizemliydi: “İklim, kızım... her ne yapıyorsan bırak ve bahçeye çık.”

Kelimeleri sindirmeye çalıştım.
“Ne oldu? Bir sorun mu var?”

Bir anlık duraksamadan sonra annem: “Yok yavrum, baban kapıda. Seni almaya geldik. Kahvaltı edeceğiz bizde.”

Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. “Şu an mı?”

“Şu an. Hadi çık. Çok bekletme.”

Telefonu kapattım.
Elimde hâlâ valiz, bir elim göbeğimde. Sıcacık bir kahvaltı, annemin reçelleri, babamın sessiz tebessümü... Bana iyi gelebilirdi.

İçeri uğramadan doğruca dış kapıyı açtım. Babam, arabasının yanında bekliyordu. Gülümseyerek yaklaştım. “Günaydın baba.”

Başını çevirdi. O sakin yüzüyle bakıp gülümsedi. “Günaydın kızım. Mahir nerede?”

İçimde bir şey burkuldu.
Bir saniyelik duraklamadan sonra...
“O gece geç yattı baba. Dinlensin diye uyandırmadım.” Dedim yalanı usulca sararak. Sesim titremedi.
Ama içimde kırık bir cam gibi hissettirdi bu cümle.

Babam bir şey demedi. Sadece başını salladı. Arabaya bindim. İlk defa evden, Mahir’e tek bir kelime etmeden uzaklaştım.

Ama içimde bir ağırlık vardı…
Ve bu sefer, sadece göbeğimden gelen tekmeler değil, kalbimin ritmi de beni “bir şeyler eksik” diye dürtüyordu.

&&&

Annemin yaptığı o mis gibi patatesli börekten bir ısırık aldım ama... ağzıma tadı pek uğramadı sanki.

Babam karşımdaki sandalyeye oturmuş, alışkanlıkla çayına şeker atıyordu. Annem de zeytinleri tabağıma itinayla dizmişti, sanki yemezsem darılacak gibi. Ama ben... ben sadece çiğniyordum. Otomatik. Bilinçsiz.

İçim o kadar doluydu ki, bu sıcak sofrada bile... kendimi dışarıdan izliyordum. Bir parçam evde, Mahir’le kavgalı hâlde koltukta kalmış gibiydi.

“Kızım, şu reçeli yesene. Hani en sevdiğindi?” dedi annem, hafif sitemli bir gülümsemeyle.

Gözlerimi kaldırdım. Gülümsedim, ama dudaklarımın kenarına kadar bile varmayan o sahte tebessümle. “Yerim anneciğim, şimdi...” dedim. Kaşığımı reçelin içine daldırırken, aslında en sevdiğim şeyin o an o reçel değil, Mahir’in saçlarımın arasına sakladığı o sabırsız öpücükler olduğunu fark ettim.
Ama ona hâlâ kırgındım. Öyle kolay barışmak... olmazdı.

Babam çayını yudumladı, sonra başını kaldırıp bana baktı. “Yavrum... iyi misin?”
İçimden “hayır” geçse de, yine gülümsedim. “İyiyim baba.”

Ama gözlerim annemin yanına kaçtı, annem fark etti o kaçışı.
Sanki anneler... bir şeyin eksildiğini bizden önce hisseder ya, öyle baktı.

O sırada... pat diye bir ses duyuldu.

Hepimiz başımızı dış kapıya çevirdik. Kapı öyle bir hızla açıldı ki, sanki ardındaki kişi zamana yetişmeye çalışıyor gibiydi.

Ve...
Mahir.

Nefes nefese, kapının eşiğinde duruyordu. Gözleri beni bulduğu anda adımları hızlandı, ayakkabısını bile tam çıkarmadan içeri fırladı ve…

“İklim!”

O an ne çay önemliydi, ne patatesli börek, ne de masanın başındaki sandalyeler. Sadece bir çift kollar vardı bana doğru uzanan.
Ve ben... donup kalmıştım.

Mahir bana sımsıkı sarıldı.
Öylece, titreyerek. Sanki hayatı boyunca bir daha dokunamayacakmış gibi, öyle bir sarılış...

“Gittin sandım…” dedi boğuk bir sesle. “Beni bıraktın sandım… Çok korktum.”

Şaşırdım. Ama o saçlarıma gömdü yüzünü, kokumu içine çekti.
Kırık dökük nefesleri hâlâbkulağımda çınlıyordu.

Elimi sırtına koydum. Ama kollarımı henüz tam dolayamadım.
Çünkü hâlâ... içimde kırıklar vardı.

Ama Mahir sanki onları da duyuyordu. “Dün gece... gitmeseydim... Senden bir adım daha uzaklaşsaydım, kaybolurdum İklim.
Ben sabah kalktım, o koltuk bana mezar gibiydi... Kapının önünde bavul vardı. Çok korktum iklim.” Yutkundum. Annemle babam bakışıyordu ama hiçbiri araya girmedi.

Mahir gözlerini bana dikti.
“Ben senden özür dilemeyi öğreneceğim. Baba olmayı da... ama önce eşin olmayı öğreneceğim.
Sana ‘bir daha olmaz’ dememeyi, ama her seferinde ‘birlikte düzeliriz’ demeyi…”

Bu söz, kalbimin tam orta yerine saplandı. Bir şey koptu içimde.
Ve kollarımı ona doladım.
İlk kez o kadar sıkı… ilk kez bu kadar “tamam” diyerek.

Kulağına fısıldadım. “Bir daha... hiçbir şeyin susarak üstünü örtme.
Ne korkunu… ne sevdanı.”

O sırada annemin sesi duyuldu, hafifçe. “Böreği tekrar ısıtayım mı?”

Babam arkasını dönüp salona geçti.
Ama ben... Mahir’in omzuna yaslanmış, derin bir nefes almıştım.

İlk kez gerçekten içime çekerek. Ve iç sesim, ikizlerime seslendi. “Babanız döndü, bebeklerim.
Ve bu kez sadece eve değil... kalbimize döndü.”

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.