11. bölüm / 31
SON BEY "Söz Namustur"KAYIP
Bölümler 31Şu an: KAYIP
- 1 KARANOĞLU AŞİRETİ1.661 kelime
- 2 KABULLENMEK3.259 kelime
- 3 EVET2.760 kelime
- 4 KAÇAMAK5.086 kelime
- 5 BAŞLIYORUZ4.288 kelime
- 6 EL ELE1.930 kelime
- 7 KIRGINLIK3.403 kelime
- 8 SAF DUYGULAR2.675 kelime
- 9 ÇEKİM3.154 kelime
- 10 ACI TATLI EKŞİ3.174 kelime
- 11 KAYIP1.681 kelime · Okuduğun bölüm
- 12 GÖLGE2.580 kelime
- 13 ÇARESİZLİK2.691 kelime
- 14 GERÇEK DUYGULAR5.344 kelime
- 15 İTİRAF4.232 kelime
- 16 SINIR4.782 kelime
- 17 KAOS3.831 kelime
- 18 HİSSİZLİK4.397 kelime
- 19 AŞKIN SUSKUNLUĞU2.785 kelime
- 20 MEKTUP2.887 kelime
- 21 BU BOMBA KİMDE PATLAYACAK4.397 kelime
- 22 SÖYLENMEYEN HER ŞEYİN GÖLGESİNDE4.337 kelime
- 23 ATEŞTEN BİR GECE7.411 kelime
- 24 SON NEFES4.605 kelime
- 25 HUZUR VE SESSİZLİK3.220 kelime
- 26 MUCİZE Mİ BUNUN ADI5.000 kelime
- 27 TOHUM3.813 kelime
- 28 GÖZLERİ HEP BENDE5.572 kelime
- 29 ÇABA6.160 kelime
- 30 AŞK3.801 kelime
- 31 SON5.040 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ben hâlâ yerde yatan İklim’e bakıyorum, o da bana… ama nasıl bakmak! Gözlerinden cümleler düşüyor, ama sansürsüz versiyon.
“Tamam tamam, özür dilerim,” dedim, ellerimi havaya kaldırdım. “Savunma refleksi! Vallahi niyetim seni yere sermek değildi. Yastıkla boğulunca içgüdüsel oldu.”
Yavaşça ayağa kalktı. Toz bile yoktu üstünde ama sanki savaş alanından çıkmış gibi silkindi. Hâlâ konuşmuyor. İşte bu, en korkunç an. İklim konuşmuyorsa... tehlike çanları çalıyor demektir.
“Bak,” dedim, sesimi yumuşatıp biraz da tatlılığa abanarak, “karı-koca değil miyiz? Değiliz mi? Tamam... ama şimdi bakınca çok evli gibiyiz, bence... Yani... yarım evli diyelim. Gönülden evli. Hatta—”
“Yeter Mahir.” dedi.
İşte o “Mahir.” deyişinde bir ton var ya... Anam gibi söylüyor. Hem seviyor, hem de az sonra terlikle vuracak gibi.
Yatağın kenarına oturdu, derin bir nefes aldı.
Ben de usulca yatağın diğer ucuna geçtim. Ayak ucunda, paşa paşa.
“Ne oldu lan Mahir? Sözde dominanttın, sözde karizmatik. Gittin mi hemen alt ucuna? Hani karındı?”
“Evet ama karım Hulk’a dönüşmek üzereyken kenarda kalmak iyidir.”
Yorganı çekti üstüne, yüzünü dönmeden sadece şöyle dedi:
“Uyuyacağım. Bir ses daha çıkarırsan yastığı bu sefer daha stratejik kullanırım.”
Yutkundum.
“Tamam. Uyuyalım. Sadece bir şey diyeceğim...”
Sessizlik.
“Ben seninle aynı yatakta yatınca huzur buluyorum.”
Yine sessizlik.
Ama bu sefer... o tehditkar sessizlik değil. Hafif bir... yumuşama. Belki de, belki, çok minicik bir kabullenme.
“Aferin lan Mahir. Hâlâ kovulmadın. Bu geceyi sağ çıkarsan, yarın kahvaltıda tost bile yiyebilirsin.”
Battaniyeyi çektim, sessizce uzandım. Gözlerim tavanda, kalbim onun sırtında.
Ve içimden sadece bir cümle geçti: Bu kadın... beni paramparça edecek. Ve ben hâlâ, onu seve seve kendime yapıştıracağım.
&&&
Gözlerimi yavaşça açtım. Güneş perdenin arasından sızıyor, odanın içinde yumuşak bir ışık... ve burnumda yasemin kokusu. Cennet mi burası lan? Yok, hâlâ hayattayım. Çünkü kalbim hâlâ çarpıyor, ama başka bir sebepten...
Rüya.
Of... ne rüyaydı be Mahir! İklim... ama nasıl? O saçları savrulmuş, üzerindeki o incecik— Neyse, detaya girme Mahir. Ama yok, anlatmasam çatlarım!
Yorganın altında kıpırdanırken, usul usul mırıldandım kendi kendime: “Yani rüyada İklim bana doğru yürüyordu... ama öyle böyle değil. O yürüyüş... sanki yavaş çekim. Üstünde beyaz bir şey vardı, ama zar zor... Yani... vardı da yoktu gibi. Tam bana eğildi, ellerini boynuma doladı...”
“Senin yüzünden nefes alamıyorum,” demişti rüyada.
Ben de, “Ben de senin yüzünden yaşamak istiyorum,” demiştim. Ay bu ne lan, şair gibi olmuşum rüyada.
Gülümsedim.
“Sonra dudağımı ısırdı. Sonra...” dedim tam devam edecekken—
“NE?!”
“MAHİR EFE! DELİ MİSİN SEN?”
Zıpladım. Bildiğin zıpladım! Rüyanın etkisinden o yumuşacık halimle yorganı burnuma kadar çekmiştim. Ama bu ses... Bu ses, uyandırmazsa diriltir!
İklim yorganı üstümden çekti.
“Ne saçmalıyorsun sen?! Ne anlatıyorsun kendi kendine bu saatte?!” Ben her şeyi dışımdan söylemiştim.
Hâlâ afallamış haldeyim. Gözlerim faltaşı gibi. “Ya... şey... sadece rüya... yani... Freud’a göre bilinçaltıymış—”
“SENİN BİLİNÇALTIN YANSIN MAHİR!”
“Şşşş!” dedim hemen, parmağımı dudaklarıma götürdüm, panikle. “Konaktayız! Herkes uyanır! Lütfen bağırma!”
Ama yok, hanımefendi bağıra bağıra devam ediyor: “Sen ne biçim bir adamsın?! Böyle rüya mı olur?! Beni... beni nasıl öyle—?!”
Ben kalktım, yastığı suratıma siper ederek yaklaştım, “Bak hâlâ rüyadayız gibi düşün, tamam mı? Sen sus, ben susayım. Olay bitsin.”
İklim geri çekilerek kollarını kavuşturdu. “Bir daha seninle asla aynı yatakta yatmam, Mahir. Asla!”
“Of be Mahir... bir rüya gördün, hayatın kararacak. Sus dedikçe bağırıyor. Ben sadece hayran kaldım kadın sana, rüyamda bile. Bu mu cezası?”
Gözlerini kısıp bana baktı.
“Sabah sabah senden nefret etmeye başladım. İyi günler, Mahir Bey.” Ve kapıyı çarpıp çıktı.
Ben tek başıma kaldım. Yorgan hâlâ elimde, alnımdan bir damla ter süzülüyor. Sabahları kahvaltı yerine azar yiyorum. Ama rüyadaki Miray... rüya gibiydi be.
&&&
Salona adım attığımda masada herkes toplanmıştı.
Yasin abi sustuğumda bile içimden geçenleri duyar gibi, köşede gazeteyle uğraşıyordu. Alya portakal suyunu içerken yengem alyanın tabağını kahvaltılıklarla dolduruyordu.
Ama asıl fırtına... baş köşeye oturmuş İklim. Tabağındaki domatese çatal saplıyor. Bir kere değil, iki kere. Üçüncüsünde domatesi öldürdü. Bir tanesi daha giderse salatalıklar kaçacak.
Oturmaya yeltendim, babam bana yer açmadı. Harika. Sandalyemi çektim, biraz cayırtıyla masaya oturdum. Herkesin üstünde bir sessizlik. Ama o sessizlik var ya... kesik kesik, tehditli.
Ben boğazımı temizledim.
Mahir. Sessiz kalırsan, kendi kazdığın çukurda boğulursun.
“Nasılsınız bu sabah?” dedim, neşeli bir sesle. “Herkes iyi uyudu mu?”
İklim tabağındaki zeytine sapladı çatalı.
“Ben harika uyudum. Özellikle de biri saçma sapan rüyalarını anlatmadan önce.”
Yüzümde bir gülümseme, ama içimden ‘kaç Mahir, kaç’ alarmı çalıyor.
“Şey... sabah biraz... bilinçaltı karışıklığı oldu sadece.”
Yengem araya girdi. “Ne oldu ki sabah?”
İklim hemen devreye girdi.
“Ne olacak? Mahir Bey rüyasında bana... nasıl desem... rüyasını bile rezil etmiş!”
Ben hızla atıldım: “Yanlış anlaşıldı! Gerçekten! Ben öyle... bir şey demedim ki... yani demiş olabilirim ama, anlatırken yanlış anlaşıldı...”
Yasin abi gazeteyi bıraktı.
“Rüyanda ne gördün, Mahir?”
Tüm gözler bana döndü. İşte bu. Sonum geldi.
“Açıkla Mahir. Açıkla da rezillik tam olsun.”
“Elbette çok masum bir rüyaydı,” dedim. “Yani böyle... İklim vardı. Yaseminler arasında. Çok huzurlu bir atmosferdi... rüzgâr filan esiyordu. Sonra bana doğru geldi. Sadece yürüdü! Hani yürüyüş bu ya, metafor! Psikolojik şeyler!”
İklim kollarını kavuşturdu.
“Metafor yürüyüş, ha? Ya o ‘üstünde var da yok gibi’ dediğin şey neydi Mahir?”
“Ne demek o Mahir?”
“YA!” dedim, ellerimi kaldırarak. “Ben sadece İklim’in bana yaklaştığı bir rüya gördüm. Çünkü bilinçaltım onu özlemiş olabilir. Suç mu bu?! Evliliğimiz kağıt üstünde olabilir ama ben onunla gerçek hisler yaşıyorum! Rüyamda bile onunlayım!” Pat! Herşey kaçmıştı ağzımdan. Ben resmen herkesin içinde iklime karşı beslediğim duyguları söylemiştim.
İKLİM MİRAY KARATAŞ
“Elbette çok masum bir rüyaydı,” dedi. “Yani böyle... İklim vardı. Yaseminler arasında. Çok huzurlu bir atmosferdi... rüzgâr filan esiyordu…”
Yaseminler mi? Huzur mu? Ben seni doğduğuna pişman etmeden önce bir huzur göremeyeceksin, Mahir.
“…Sonra bana doğru geldi. Sadece yürüdü! Hani yürüyüş bu ya, metafor! Psikolojik şeyler!”
Bu adam. Bu adam ciddi ciddi rüyasını edebiyat metnine çevirip kendini aklamaya çalışıyor. Metafor yürüyüş… Gerçekten mi?
“Metafor yürüyüş, ha? Ya o ‘üstünde var da yok gibi’ dediğin şey neydi Mahir?”
Bütün masa gerildi. Gerginliği kesip kahvaltıya sürmeye çalışsam bıçak körelir.
“YA!” diye bağırdı. Sonra… o cümleyi kurdu. O cümleyle her şey değişti.
> “Ben sadece İklim’in bana yaklaştığı bir rüya gördüm. Çünkü bilinçaltım onu özlemiş olabilir. Suç mu bu?! Evliliğimiz kağıt üstünde olabilir ama ben onunla gerçek hisler yaşıyorum! Rüyamda bile onunlayım!”
İşte o an.
Yüzümdeki ifade değişmedi. Değişemezdi. Züleyha annenin nefesi yarım kaldı. Yasin abi gazeteyi tekrar katladı. Zaman durdu. Ama içimde… o kelimeler, çatır çatır döküldü üstüme.
Gerçek hisler.
Rüyasında bile benimle.
Bilinçaltı bile peşimi bırakmamış.
Aklım karıştı. Kalbim... istemeye istemeye yumuşadı mı, ne? Hayır. Hayır. İklim, yumuşama. Bu oyun yıllardır seni yiyip bitirdi. Kırıldın, dağıldın. Şimdi mi yelken indireceksin?
Ama sesim çıkmadı. Sadece çatalı bıraktım. Zeytin tabağında döndü durdu.
Bir anlığına göz göze geldik. Gözlerinde bir şey vardı. Cesaret değil, teslimiyet gibi. Sanki ‘Ne olacaksa olsun’ demişti. Ama bende öyle bir şey yoktu. Olmamalıydı.
Kalbim atıyor, ama sesim buz gibi çıktı:
“Afiyet olsun.”
Sadece bu.
Çatalı tabağın kenarına bıraktım. Sandalyemi çekerken çıkan gıcırdayan ses, Mahir’in içini delmiş olabilir. Umarım delmiştir.
Ayağa kalktım.
Kimseden açıklama beklemeden.
Kimseden göz devirmesini, arkamdan laf fısıltısını umursamadan.
O anda güçlüydüm. Ama içimde bir şey kırılıyordu. Sessizce. Kimse duymasın diye.
Odanın kapısını çekerken, sadece bir an durdum.
Derin nefes verip kapıyı kapattım.
Geriye sadece onun bakışı kaldı.
Ve masaya çöken sessizlik.
Kalbim hâlâ o saçma itirafta çarpıyor. “Gerçek hisler.” Hadi oradan Mahir.
Ama sesi içimde yankılanıyor.
Rüyasında bile… benimleymiş.
Bir yanım aptal gibi gülümsüyor. Diğer yanım ona bağırmak istiyor: “Bu kadar kolay mı sanıyorsun?!”
Yatağın ucuna oturdum. Parmak uçlarım birbirine kenetlendi. Dışarıdan ayak sesleri… durdu.
Kapı aralandı.
Mahir.
Girmeye cesaret edemeyen biri gibi, kapı aralığından bana baktı. Sonra sesi geldi. Kırık ama sahici.
“Bir şey diyeceğim, sadece dinle. İstersen yine kız, ama kaçma.”
Gözlerimi kaçırmadım.
Sustum.
Odaya girdi, kapıyı yavaşça kapattı. Her hareketi temkinli. Sessizlikten korkuyor. Bu sessizlik ona ağır geliyor.
“Gerçekten böyle olacağını düşünmemiştim,” dedi.
“Yani... o rüyayı anlatmak falan. Ama o rüyada... ilk defa sen gülümsüyordun. Gülümsediğini görmeyeli o kadar oldu ki...”
Bir şey içime saplandı.
Çok hafif bir sızı gibi.
“Belki beceremiyorum, ama deniyorum. Bil ki, deniyorum.” Gözlerimi ona çevirdim. Yüzüme bir cümle oturuyordu ama dilime gelmedi. Bunun adı acı mıydı, umut muydı, yoksa sadece geç kalınmış bir şey miydi?
Göz göze geldik. O da biliyordu. Bu, ya bir sondu…
Ya da başlamak için önce yutulması gereken bir sessizlikti.
"Bence ilk... ya da boşver. Biraz zaman lazım." Hafif tebessüm ederek oturduğum koltuktan ayaklandım ve bir çift kombin yaptım kendime. Banyoya giderek üzerimi değiştirdim.
Banyodan çıktığımda mahiri yatakta otururken bulmayı beklemiyordum. Göz teması kurmadım. Sadece yürüdüm. Hızlı hızlı. Adımlarım, içimdeki bulanıklığa ritim tutuyordu. Her şey ağırdı. Hava bile.
Telefonuma baktım. Zeynep “Çarşıdayım, gel” yazmış.
Zeynep. Canımın yarısı. Hayattaki tek filtresiz yerim.
İyi gelecekti.
On dakika sonra çarşıdaydım. Kalabalığın içinden sıyrılıp onu buldum. Renkli bir takım giyinmişti, her zamanki gibi dikkat çekici ve neşeliydi. Beni görünce kollarını açtı.
“Sonunda ya! Suratın yine darmadağın. Mahir mi?”
Başımı salladım.
“Konuşmak istemiyorum.”
“Tamam,” dedi. “O zaman konuşmayız. Ama önce şu yeni çıkan kafenin tatlılarını deniyoruz. Hadi, yürüyüş moduna geç!”
Gülümsedim. Zeynep’le olmak hep böyleydi. Dikişsiz, doğal.
Saatler değil ama dakikalar yumuşattı beni. İkimiz sokakta yürüyorduk. Kalabalığın içinde savruluyorduk. Zeynep yine komik bir şey anlatıyordu, elim kolum hareket ederken kahkaha atıyordum.
Bir ses.
Pat.
Sonra bir daha.
Pat.
İnsan sesi değil bu. Hayatın yırtıldığı bir anın sesi.
Bedenim irkildi. Herkes bir an durdu.
Sanki şehir, kalabalığıyla birlikte nefesini tuttu.
Başımı çevirdim.
Zeynep.
Bana bakıyordu.
Yüzünde, anlamaya çalışan bir ifade.
Gözlerinde büyüyen bir şaşkınlık…
Sonra dizlerinin üzerine çöktü.
Zaman çatladı o anda.
Bir cam gibi… içimden bir şey kırıldı.
“Zeynep!”
Sese sarıldım. Umutsuzca.
Bedenine koştum. Ellerim ona uzandı ama… tutamadım zamanı.
Yere çöktüm. Onu kollarıma aldım. Başını göğsüme bastırdım.
Eli karnında… parmaklarının arasından kan akıyor.
Sıcak.
Korkunç derecede canlı bir sıcaklık.
Ama o, üşüyor gibiydi.
“Bana bak!”
“Gözlerime bak, ne olur… buradayım! Buradayım Zeynep!”
Sesim çatlıyor. Ellerim titriyor.
Etraf çığlık dolu, koşuşturmalar… ama ben sadece onun dudaklarına bakıyorum.
Zeynep bana fısıldadı.
“Abla…”
Tek kelime.
Ama içinde ne çok şey vardı.
Korku. Sevgi. Veda.
Sonra…
Gözleri boşluğa kaydı.
Ve zaman…
Bir daha durdu.
Hayatın bir parçası, içimden kopup yere düştü.
Zeynep'in başı kucağımda.
Kafamı kaldırdım, gökyüzüne baktım.
O kadar mavi, o kadar sakindi ki…
İnsan yeryüzünde bu kadar kanarken, gökyüzü nasıl bu kadar umursamaz kalabiliyordu?
“Hayır…” dedim.
Fısıldayarak.
Sonra daha yüksek.
“Hayır, hayır, hayır!”
Sokakta insanlar vardı.
Ama ben yalnızdım.
Zeynep'siz kalan bir dünyada, ilk dakikamı yaşıyordum.
Ve o dünya… çok sessizdi.
Bölüm etkileşimi
