22. bölüm / 31
SON BEY "Söz Namustur"SÖYLENMEYEN HER ŞEYİN GÖLGESİNDE
Bölümler 31Şu an: SÖYLENMEYEN HER ŞEYİN GÖLGESİNDE
- 1 KARANOĞLU AŞİRETİ1.661 kelime
- 2 KABULLENMEK3.259 kelime
- 3 EVET2.760 kelime
- 4 KAÇAMAK5.086 kelime
- 5 BAŞLIYORUZ4.288 kelime
- 6 EL ELE1.930 kelime
- 7 KIRGINLIK3.403 kelime
- 8 SAF DUYGULAR2.675 kelime
- 9 ÇEKİM3.154 kelime
- 10 ACI TATLI EKŞİ3.174 kelime
- 11 KAYIP1.681 kelime
- 12 GÖLGE2.580 kelime
- 13 ÇARESİZLİK2.691 kelime
- 14 GERÇEK DUYGULAR5.344 kelime
- 15 İTİRAF4.232 kelime
- 16 SINIR4.782 kelime
- 17 KAOS3.831 kelime
- 18 HİSSİZLİK4.397 kelime
- 19 AŞKIN SUSKUNLUĞU2.785 kelime
- 20 MEKTUP2.887 kelime
- 21 BU BOMBA KİMDE PATLAYACAK4.397 kelime
- 22 SÖYLENMEYEN HER ŞEYİN GÖLGESİNDE4.337 kelime · Okuduğun bölüm
- 23 ATEŞTEN BİR GECE7.411 kelime
- 24 SON NEFES4.605 kelime
- 25 HUZUR VE SESSİZLİK3.220 kelime
- 26 MUCİZE Mİ BUNUN ADI5.000 kelime
- 27 TOHUM3.813 kelime
- 28 GÖZLERİ HEP BENDE5.572 kelime
- 29 ÇABA6.160 kelime
- 30 AŞK3.801 kelime
- 31 SON5.040 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İKLİM MİRAY KARATAŞ
Bitecek sanmıştım.
Bu gece artık kimsenin bir şey söylemeye mecali kalmamıştır, demiştim içimden.
Dillerin susup gözlerin kaçtığı o yorgun sessizlik var ya, hani herkesin içinde biraz utanç, biraz kırık dökük geçmiş saklı olur...
Tam oradaydık işte.
Berfin sustu.
Mahir susuyordu.
Yasin... o zaten artık suskunluktan yapılmış gibiydi.
Babam koluma hafifçe dokundu, "hadi gidelim" dedi.
İşte o an, bitti sandım.
Çünkü ne konuşacak nefesim, ne de susacak sabrım kalmıştı.
İki adım atmıştım.
Sadece iki.
Sonra...
"Yaniii... şimdi sen benim halam mısın?!"
Alya'nın sesi geceyi kesti.
Durduğum yerde donakaldım.
Kalbim, göğsümün içinde küçücük bir çocuk gibi ürperdi.
Boynumu çevirmeye korktum.
Ama o an her şey durmuştu zaten.
Ayaklarım yere çakıldı.
Gözlerim istemsizce Alya'ya kaydı.
Küçücük ellerini iki yana açmış, gözleri kocaman olmuştu.
Yanaklarındaki gamzesi öyle derindi ki... insan oraya içine bastırdığı her acısını bırakabilirdi.
"Yaaaaşasınnnnnn!" diye bağırdı bir de.
Avluda yankılandı sesi.
Sanki o bağırışla, herkesin suskunluğunu deldi geçti.
İçimizde unuttuğumuz çocukları uyandırdı.
Benim içimdeyse... başka bir şey kımıldadı.
İncecik, kırılgan bir umut mu desem, yoksa daha yeni kanamaya başlayan bir yara mı...
Ayırt edemedim.
Ben... onun halası mıydım?
O küçücük kızın gözlerinde öyle saf bir sevinç vardı ki...
O kadar masumdu ki.
Bize rağmen sevinmişti.
Mahvolmuş bir ailenin en sağlam kalan parçasıydı Alya.
Ve işin en acı tarafı...
Ben o soruya cevap veremedim.
Yutkundum.
Gözlerim Mahir'le buluştu.
Onun gözleri, benimkiler kadar yorgundu.
Ama ilk kez... içinde suçtan başka bir şey vardı.
İlk defa "beni anla" demiyordu.
Sadece:
> "Sen de bilmiyorsun, değil mi?"
der gibiydi.
Bilmiyordum.
Bildiğim tek şey şuydu:
Alya, "hala" demişti.
Ve ben ilk defa, bir ünvanın bu kadar ağır, bu kadar içime işlediğini hissetmiştim.
Koca geçmiş, yüzleşmeler, satılmış evlatlar, yıkılmış nişanlar, söylenmeyen sözler, atılan yüzükler...
Hepsi, o tek kelimenin arkasında kalmıştı:
"Hala."
İçimden geçen tek şey, oracıkta diz çöküp Alya'ya sarılmaktı.
Ama yapamadım.
Çünkü ben de artık neydim, kimdim, bilmiyordum.
Alya'nın "hala" çığlığı henüz içimde yankılanıyorken, küçük ayakları yere birer tokat gibi vuruyordu.
Hızla koştu.
Gözlerinde öyle bir parıltı vardı ki... keşke her şey onun kadar temiz olsaydı dedim içimden.
Sonra...
Bir anda kendini kucağıma attı.
"Halaaacıııım!" diye boynuma sarıldı.
Küçücük kolları öyle sımsıkıydı ki...
İlk defa biri beni böyle tutmuştu sanki, hiç gitmeyecekmişim gibi.
Gözlerimi kapattım bir an.
Kokusu... çocukluğun kokusu gibiydi.
Tertemiz. Kırılmamış.
Henüz hayal kırıklığı nedir bilmiyor.
Alya'nın başını okşarken içimde sanki yıllardır bastırdığım bir "anne" duygusu vardı.
Annelik değil belki ama... bir sahip çıkış.
Küçücük bir kalbin sana güvenmesini istemsizce omuzlarında taşımak gibi.
Tam sarıldıkça sarılmak istiyordum ki, İpek yanımıza geldi.
Yüzü yorgundu ama daha yumuşaktı bu kez.
"Anneciğim... hadi. Gidelim artık." dedi usulca, Alya'ya uzanarak.
Alya bana daha da sıkı sarıldı.
"Hayır! Gitmek istemiyorum! Hala burada! Halaaam burada!"
Sesindeki inat bana tanıdık geldi. Tıpkı benim küçüklüğüm gibi.
Sadece sevdiklerini bırakmak istemeyen bir inat. Yavaşça yere indirdim onu.
İpek diz çöktü.
"Bak güzel kızım," dedi, sesi titrek ama içten, "Ben seni yine halanla buluşturmaya getiririm. Ama bu evde... artık daha fazla kalamayız."
İşte o an... kelimeler dilime kendiliğinden döküldü.
Ne planlamıştım, ne düşünmüştüm.
Sadece... içimden geldi.
"Bizde kalın."
Herkes sustu.
Cümlem avlunun ortasında asılı kaldı.
Ben bile şaşkındım.
İpek bana baktı.
Ne öfke vardı gözlerinde, ne gurur.
Sadece... yıllardır susmuş bir kadın, ilk defa başka bir kadının elini uzattığında ne yapacağını bilemeyen biri gibiydi.
Alya ise...
Gözleri kocaman açıldı.
"Gerçekten mi?!" dedi heyecanla.
Kollarını iki yana açıp, dönmeye başladı:
"Biz burada kalacaaaz!"
Tam o sırada, birden durdu.
Başını hafif eğdi.
Gözleri bana döndü.
Yanaklarındaki gamzeler bu sefer belirsizdi.
Sesi daha alçak, daha hassastı:
"Ama ben... amcamı da özlerim... O da bizimle gelse olur mu hala? Lütfen... lütfeennn..."
Yutkundum.
"Olmaz tatlım..." dedim, yalanı öyle zor söyledim ki içim acıdı.
"Amcanın işleri var. Gelemez hemen..."
Ama Alya hemen sezdi.
Kaşları çatıldı. "Ama siz küstünüz mü?" Bir adım geri çekildi.
Gözlerinde merakla karışık bir korku vardı. "Ama siz... daha geçen zamanlarda birlikte uyuyordunuz. Hani sen başını onun göğsüne koymuştun... O da seni saçlarından öpmüştü... Ben görmüştüm."
Sustum.
İpek bile başını yana çevirdi.
Alya'nın gözleri doldu.
Sesi kısıldı. "Ama neden şimdi böyle..."
Alya'nın "Ama ben amcamı da isterim!" diye inatla direttiği o cümle, herkesin boğazında bir düğüm gibi durmuştu.
İpek'in elindeki çanta sarkmış, Berfin gözlerini yere sabitlemişti.
Yasin ise sırtını duvara yaslamış, yüzünü gizlemeye çalışıyordu.
Ve Mahir...
Yavaşça bir adım attı.
Sonra bir tane daha.
Gözleri sadece Alya'daydı.
Küçük kızın dudaklarında titreyen umut, Mahir'in adımlarına gölge gibi düşüyordu.
Sonra eğildi.
Tüm avlunun gözleri önünde, Alya'yı kucağına aldı.
Küçük kız boynuna sarıldı anında.
İkisi de nefes almadan o anda dondu sanki.
Ama Mahir daha bana bir adım yaklaşamadan, tok ve tanıdık bir ses avluda yankılandı.
"Damat, geri bas!" dedi babam.
Mahir durdu.
Kollarındaki Alya'nın sıcaklığına rağmen... içi buz kesti birden.
Ama hiçbir şey söylemedi.
Alya başını Mahir'in omzundan kaldırdı.
Gözleri dedesine kaydı.
Ve tam o an... küçük kız yavaşça Mahir'in boynundan ayrıldı.
Kollarını dedesine doğru uzattı.
Nazlı nazlı, çocuk adımlarıyla dedesine yaklaştı.
Babam hiç kımıldamadı, sadece kollarını açtı.
Alya onun göğsüne yaslanırken, fısıltı gibi konuştu: "Ama dedeciiim... ben bugün ilk kez senin torunun olmaya başladım.
Ve ben... amcamı da yanımda istiyorum...
Lütfennn dedeciiğim, lütfeenn..."
Kalbim durdu sandım.
Daha geçen gün Mahir'e "ben o ailenin hiçbir zaman parçası olmadım" demişken...
Şimdi küçük bir çocuk, hepimiz için bir aile tanımı yapıyordu.
Ve o tanımda... ben vardım.
Mahir vardı.
Babam vardı.
Babama baktım.
Yanakları titriyordu.
İlk kez... o kadar yaşlı gördüm onu.
Yılların yükü değil sadece, vicdanı da omuzlarına çökmüştü.
Parmaklarıyla Alya'nın saçını okşadı.
Gözleri doluydu.
Sadece bir kelime fısıldadı:
"Dede mi?"
Alya'nın yüzünde dünyanın en saf gülümsemesi belirdi.
Sanki onun için en doğal cevapmış gibi yanaklarını babamın yanağına yasladı ve:
"Dedeciiğim..."
Ve o an... sustum.
Her şey sustu.
Ama içim... içim öyle doluydu ki.
Ben ne yapacağımı bilemiyordum.
İçimden koşup Alya'ya sıkıca sarılmak geçiyordu.
Ama ayaklarım yerinden kımıldamıyordu.
Sadece düşündüm:
"Belki de... biz büyüdükçe her şeyin karmaşıklaştığını sandık.
Ama belki de bu küçük kız, hepimizin unuttuğu şeyi hatırlattı: Sevgi, kanla değil; kalple bağlanır."
Ve o anda...
Mahir'le göz göze geldim.
O da bana bakıyordu.
Gözleri hâlâ buğulu, hâlâ çaresizdi.
Ama bakışlarında bir şey daha vardı: "Sadece o çocuk için değil, hâlâ senin için de buradayım..."
Babam sessizce başını salladı.
Ne "olur" dedi ne "kalın" dedi.
Ama Alya'nın gözlerine baktı.
Ve sadece omzuna sardığı kucaklayışla anladı herkes: "Bu çocuk bana torun demeye başladıysa... ben artık susamam."
İpek biraz şaşkın, ama kırgınlığını geri plana itmiş halde çantasını tekrar içeri taşıdı. O nurda kalacaktı. Alya gelecekti.
Berfin sustu, ama yüzündeki tebessüm konuştu: "İşte böyle olacak."
Yasin hâlâ sessizdi.
Ama onun sessizliği artık alışılmış bir yalnızlıktı.
Ve biz... ben, Mahir, babam ve Alya... yavaşça konağın kapısından çıktık.
Birlikte ilk kez dışarı adım attık.
Arabaya bindiğimizde Alya ortada oturdu.
Bir kolu dedesinin kolunda, diğer eli hâlâ Mahir'in parmaklarını sıkıyordu.
Ben camdan dışarı bakarken, içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı.
Ama bu kez, içinde güven de taşıyan bir huzursuzluk.
Sanki... ne olacağını bilmiyorum ama her şey olması gerektiği gibi oluyor gibi.
Daha ilk virajı dönerken Alya başladı: "Dede... sen neden bu zamana kadar benim dedem olmadın ki? Hani ben amcamın kızı değil miyim?"
Babam boğazını temizledi, Mahir hafifçe öksürdü.
Ben göz ucuyla Mahir'e baktım.
Kaşını kaldırdı, "Sen cevapla" der gibi.
Ama cevap babamdan geldi: "Çünkü bazen büyükler... küçük şeyleri geç fark eder, Alya'm."
Alya kaşlarını çatıp düşündü.
"Yani... mesela ben salyangozun kabuğundaki çizgiyi geç fark ettiğim gibi mi?"
O an hepimiz hafifçe güldük.
Ama babamın gülüşü... ilk defa böyleydi.
Yorgun, içli ama sonunda içten.
"Aynen öyle," dedi. "Kimi kabuğundaki çizgiyi geç görür... kimi de evladını."
Alya dönüp Mahir'e "Peki sen neden hâlâ iklim halama küs gibi bakıyorsun? Geçen gün parkta bana 'üzme prensesimi' u hani... o zaman seviyordun." dedi.
Mahirin omuzları gerildi.
Ben istemsizce bakışlarımı ondan kaçırdım.
Küçük bir çocuk, en büyük meseleleri kaç kelimeyle çözüyordu.
Mahir zor yutkundu.
"Bazen... prensesler biraz kızar," dedi sessizce.
"Ve prensler de özür dilemesini beceremez."
Alya bu cevabı beğenmemişti.
Yüzünü buruşturdu. "Ama sen özür dilesen belki barışırsınız!
Ben oyuncak ayımı bile barıştırsam mutlu oluyor!"
Babam dayanamayıp güldü.
Kucağındaki Alya'ya sarılırken, gözleri bana kaydı.
Ama bir şey söylemedi.
Ben hâlâ sessizdim.
Ama kalbim... atıyordu.
Yavaşça Alya'nın küçük elini tuttum. "Sen oyuncak ayını bile barıştırıyorsan," dedim, "Belki büyükleri de barıştırırsın... ama önce onlar konuşmayı öğrenmeli."
Alya parmağını havaya kaldırdı, ciddiyetle. "O zaman bu gece konuşun! Uyku öncesi barışma yapın!"
Gülüşmeler arabada yankılandı.
Ama bu defa içinde acı olmayan, içten bir kahkahaydı bu.
İlk defa, aynı arabada, aynı yolda... bir aile gibi hissettik.
Kırık, eksik, yaralı... ama aynı yolda.
&&&
Alya uyudu sanmıştım.
Küçük bedeni battaniyenin altında kıvrılmış, saçları yastığın ucuna dağılmıştı.
Ben ise babamın odasından çıkmış, su içmek için mutfağa inmiştim.
Konağın taş duvarları gece olunca daha ağır geliyor insana...
Sanki her taşın içinde bir sır varmış da, duvara yaslandığında kulağına fısıldayacakmış gibi.
Sanki sesini bile fazla çıkarırsan yıllar dökülüverecek içinden.
Tam mutfaktan çıkıyordum ki, minicik ayak sesleri...
Ve ardından o cümle:
"Halacım..."
Kafamı çevirdim. Alya gözlerini ovuşturuyordu.
Üstünde hâlâ minik pijamaları, ayaklarında bir çorap yok.
"Uyuyamadım," dedi. "Sen de yoktun."
Ona gülümsedim.
Yavaşça çömeldim.
Kollarını açtı, hemen sarıldı.
Teninden gelen o masum kokuyu içime çekerken düşündüm:
"Bir çocuk sevgisini hiç tereddüt etmeden gösterirken, biz neden bu kadar korkarız?"
Alya başını omzuma yasladı.
Sonra usulca sordu: "Sen... amcamla hâlâ küs müsün?"
Yutkundum.
Cevap veremedim.
Çünkü cevap karmaşıktı.
O devam etti: "Eğer barışırsanız, sabah hep beraber kahvaltı ederiz.
Sen yumurta yaparsın, amcam da portakal suyu sıkar.
Sonra ben... kek istiyorum!"
Bu çocuğun hayali bile sıcak.
Birlikte kahvaltı etmek, barışmak, kek yemek...
"Amcanla biz..." dedim. "Biraz zor zamanlar geçirdik Alya. Ama seninle ilgisi yok. Senin hiçbir suçun yok. Tamam mı?"
Başını salladı.
Sonra fısıltıyla "O zaman ben gidip onu çağırayım mı?" dedi.
"Hayır."
Demek istedim.
Ama... engellemedim.
Çünkü belki de o gece birinin cesur olması gerekiyordu.
Alya kıkırdayarak arkamdan kaçtı.
Minik ayak sesleri taş zeminde yankılanıyordu.
O çocuk, geceyi hafifletiyordu.
Beş dakika bile geçmeden, odanın kapısı açıldı.
Mahir...
Sessizce içeri girdi.
Üstünde hâlâ o gri tişört, gözlerinde hâlâ kırık çizgiler.
Alya ise arkasında, onu içeri doğru ittiriyordu. "Hadiii ama bak geldik halamla barışın. Ben de arada kalmayım!"
Ben bir şey diyemeden Mahir, gözlerini kaçırarak odanın eşiğinde durdu. "Rahatsız etmeyelim dedik," dedi. Sesi kısık, kırık.
Alya tam ortaya geçip ellerini beline koydu.
"Ben sizi barıştırmazsam, sabah kahvaltı yok! Kural bu!"
Birbirimize baktık.
Ne diyeceğimizi bilmeden.
Ama göz göze geldiğimiz o an...
Kırılmış ama bitmemiş şeyler vardı.
İçimde hâlâ öfke, ama yanında biraz da özlem...
"Alya," dedim. "Hadi sen biraz su iç, sonra ben seni yatırırım."
"Ama siz-"
"Konuşacağız," dedim. "Söz."
Alya çıkarken hâlâ arkasını dönüp dönüp bakıyordu. Kapı kapanır kapanmaz odada bir sessizlik...
Mahir hala ayakta, ben yatağın ucundayım.
Kimse başlamıyor.
Sonunda... o kırıyor: "Ben her şeyi mahvettim, farkındayım.
Ama ne olur bil... o kadın hayatıma sadece bir korku anında girdi.
Seninle olan hiçbir şeye benzemiyordu.
Sen... bendeki tek gerçek şeydin."
Sustum.
Gözlerimi yere indirdim.
"Beni affet, demeyeceğim."
"Çünkü bazen affedilmek, hak edilmez."
"Ama... hâlâ seni seviyorum, İklim."
İçimden bir şey geçti o an.
Gözüm Alya'nın bıraktığı minik pembe terliğe takıldı. "Sevgi..." dedim. "Sadece sözle olmuyor Mahir.
Güven... bir kere kırıldığında, her kelime kanatıyor."
Yaklaştı.
Ama hâlâ mesafeli. "Ben elimde ne varsa koymaya hazırım.
Yeter ki sen dön.
Yeter ki... o boş sandalye hep boş kalmasın."
Mahir birkaç adım ötede, olduğu yerde kalakalmıştı.
Sanki beni kaybetmemek için yakınıma gelmeye korkuyordu.
Ben de yatağın ucundaydım.
Ona dönmektense, gözümü odadaki lambaya dikmiştim.
Yani, konuşmuştuk.
Az çok.
Ama asıl mesele, sadece kelimelerle çözülmüyordu.
İçimden geçen şey şu an öyle karmaşıktı ki...
"Keşke zaman geri aksa," demek istemiyordum.
Sadece...
Keşke bazı şeyler hiç yaşanmasaydı.
Sonra...
Kapı.
Usulca tıklandı.
Ardından o tanıdık ses: "Barıştınız mııııı?"
Başımı çevirdim.
Alya, kapı aralığından bakıyordu.
Pijamasının bir kolu hâlâ sıyrılmış, saçları dağılmıştı ama yüzündeki heyecan...
Sanki dünyanın en önemli barış anlaşmasının sonucu bekliyordu.
Mahir bir kahkaha attı.
Ama öyle bildiğin kahkaha değil.
İçinde umut, içinde çocukluk, içinde utanma vardı.
"Ne dersin, barıştık mı?" dedi bana, hafifçe başını yana eğerek.
Ben önce bakışlarımı kaçırdım.
Ama sonra gözüm o minik kıza takıldı.
Elini ağzına götürüp gülmemek için çabalıyordu.
Birden içimdeki buz, çok az da olsa çatladı. Gülümsemeden edemedim.
İçimde öylece bir yer yumuşadı. "Henüz değil," dedim.
"Ama çabalıyor..."
Alya'nın gözleri parladı.
Koşarak içeri girdi, Mahir'in kucağına kendini attı.
"O zaman yarın sabah barışırsınız, tamam mı?
Çünkü ben kek istiyorum. Söz verdiniz!"
Mahir onu havaya kaldırdı. "Aferin sana. Asıl arabulucu sensin bu evde."
Alya, kucağında dönerek bana baktı. "Halacım, sen de söz ver. Barış keksiz olmaz!"
O an...
Hayır diyemedim.
Ne Mahir'e, ne kendime, ne Alya'ya.
Başımı salladım.
"Söz... çabalayacağım."
Alya zafer kazanmış gibi gülümsedi.
Bir elini Mahir'in yanağına koydu, diğer elini uzatıp benimkini yakaladı.
"Artık yan yana oturabilirsiniz. Çünkü ben ortanızda duruyorum!"
O gece...
Bir çocuk, kalplerin arasına oturdu.
Ne kırgınlık dinledi, ne pişmanlık.
Sadece sevgiyi gördü.
Ve sevgiyi hatırlattı.
YAZARDAN
Ev sessizliğe bürünmüştü.
Yalnızca koridordan çıplak ayakların taş zemine hafifçe çarpan sesi yankılanıyordu.
Alya, pijamalarının paçaları hafifçe sürtünerek dedesinin odasına doğru ilerledi.
Minik elleriyle kapıyı ittirince hafifçe gıcırdadı.
Mehmet hâlâ yatağında dinleniyordu. Bir yanında battaniyesi, diğer yanında bir bardak su.
Kapı aralandıktan sonra başını çevirip baktı: "Alya? Ne oldu kuzum, uykun mu kaçtı yine?"
Alya dudaklarını büzüp yatağın yanına yürüdü.
Parmak uçlarında yükselip Mehmet'in elini tuttu.
Gözlerinde kararlılıkla karışık bir heyecan vardı.
"Dede..." dedi fısıltıyla.
"Ben halamla amcamın barışmasını çok istiyorum."
Mehmet'in kalbi tuhaf bir şekilde titredi o anda.
Bu çocuk her seferinde onun içindeki taşa dönüşmüş yanları eritebiliyordu.
Alya devam etti: "Ben büyüyünce onlar gibi olmak istiyorum. Ama küslerse nasıl öğrenirim? Hem... ben hep üçümüz birlikte olalım istiyorum."
Sonra yanağını dedesinin dizine koydu. Ve minicik bir cümle daha fısıldadı: "Sen onları yalnız bırak dede. Bence onlar odaya gidip konuşmalı. Çünkü senin yanında konuşamıyorlar bence..."
Mehmet önce gülümsedi. Sonra içini çeken o derin hıçkırığı bastırmak için başını yana çevirdi.
"Peki," dedi yumuşakça. "Ne istersen öyle yapalım, torunum..."
Alya sevinçle dedesinin yanaklarını öptü.
Sonra parmaklarını alnında gezdirdi: "Senin torunun olmak güzel şeymiş."
O an Mehmet'in gözleri doldu.
Bu cümleyi yıllarca duyabilmek için kaç duvarı aşmak zorunda kaldığını bilmiyordu küçük kız.
Alya tekrar ayaklandı, dedesinin elini öptü, odadan çıkarken parmak ucunda yürümeye devam etti.
İKLİM MİRAY KARATAŞ
Koridor karanlıktı ama içimdeki düşünceler daha da karanlıktı.
Alya'nın odaya gittiğini fark etmiştim.
Birkaç dakika sonra geri döndüğünde, yüzündeki sevinçten bir şeyler çevirdiğini anlamıştım.
Yavaşça yanıma gelip elimi tuttu.
"Hadi," dedi usulca.
"Ben dedemi gönderdim. Şimdi sıra sizde."
Gözlerim doldu.
Sahi, kaç yaşındaydı bu çocuk?
Aklımda binbir soru, içimde binbir his...
Ama Alya'nın yüzüne baktığımda, yalnızca saf bir umut vardı.
O umutla kalktım yerimden.
Yavaşça odaya döndüm.
Mahir hâlâ pencere kenarında durmuştu.
Arkasından geldiğimi fark edince dönmedi.
O an anladım...
Bu adam da bir çocuktu bazen.
Sadece sevilmek isteyen, affedilmek isteyen bir çocuk.
Kapıyı usulca kapattım. "Alya seni çok seviyor," dedim.
"Bu evdeki en büyük kalp ondaymış."
Mahir başını eğdi. "Biliyorum. Ama benimkinden hâlâ büyük olduğunu görmek... zor."
Ona baktım.
Sessizlik uzadı.
Ama bu kez... rahatsız eden değil, yumuşatan bir sessizlikti
"Alya seni seviyor çünkü... sen iyisin."
"Ben değilim. Ben kendime bile dürüst olamayan biriyim. Sana nasıl olabilirdim ki..."
İçimde bir şey titredi.
İnsan sevdiğinin kendisini bu kadar küçük görmesini istemiyor.
Ama aynı anda, hak veriyorsun.
Çünkü evet... çok hata yaptı.
"Ben iyilikten anlamam Mahir," dedim.
"Ama dürüstlükten anlarım. Sen sustukça ben kırıldım. Sen kaçtıkça ben yoruldum."
Dönüp bana baktı.
O gözlerde ilk defa tam bir boşluk gördüm.
Artık savunmuyor, direnmiyor, sadece duruyordu.
"Susmak... seni kaybetmekten daha az acıtıyor sanmıştım."
"Ama bu sessizlikte seni daha çok kaybettim."
Yaklaştı.
Bir adım attı, sonra durdu.
Sanki mesafeyi fiziksel olarak değil, duygusal olarak aşması gerekiyormuş gibi.
> "İlk gece, seni o nikah masasına oturturken...
kalbimde yer açmam gerekmedi sanmıştım.
Ama sen... farkında bile olmadan her yeri doldurdun."
Yutkundum.
Bir yanım hâlâ direniyordu.
Ama diğer yanım... ona doğru sürükleniyordu.
"Ben sana güvenmek istedim," dedim.
"Gerçekten. Ama o kadar çok sustun ki Mahir...
İnsan duymadığı bir hikâyenin kahramanı olamaz."
Başını eğdi.
Elini kalbine götürdü.
"O hikâyenin sadece başını okudun.
Devamını yazmaya fırsat vermedin."
Bu sefer ben bir adım attım.
Aramızda hâlâ birkaç karış vardı.
Ama bu defa gözlerime baktı. "Sence... hâlâ bir sayfa çevrilebilir mi?" diye sordu.
Yutkundum.
Gözlerim doldu. "Bunu ben değil, biz biliriz." dedim. "Ama bir daha sessiz kalırsan... hikâyenin sonunu tek başıma yazarım."
Sonra sessizlik oldu.
Ama bu kez... içinde umut vardı.
Kırık ama sıcak.
Yorgun ama samimi.
Ve o an...
Kapı aralandı.
Alya, minik parmaklarını gözlerine sürtüyordu. "Barıştınız mııı?" dedi yine.
Mahir bana baktı.
Ben ona.
Ve birlikte gülümsedik.
"Henüz değil," dedim. "Ama yarın sabah keki hak etmek için uğraşacağız."
Alya kıkırdayarak yanımıza koştu.
Üçümüz bir an, geçmişin yüklerinden arınmış gibi sarıldık.
&&&
MAHİR EFE KARAN
Sabahı sevmem.
Ama onun yanında uyanılan sabahları seviyordum.
İklim hâlâ aynı odadaydı ama aynı dünyada mıydık, ondan emin değildim.
Gece boyu döndü durdu. Konuşmadı.
Ben de hiçbir şey yapmadım çünkü bazen... yapacak hiçbir şey kalmıyordu.
Tam yeni yeni dalıyordum ki...
Tık. Tık. Tık.
Kapı usulca çalındı.
"Amca? Haaaadii ama! Güneş geldi, sen hâlâ uyanmadın mı?"
Alya'nın sesi.
Neşeyle ısrarın karışımı.
Yataktan doğruldum, uykulu gözlerle kapıyı araladım.
Karşımda, saçları dağılmış, elinde battaniyesiyle küçük bir savaşçı gibi dikilen Alya.
"Amca... söz verdiniz. Barışınca kek yapacaktık. Barıştınız mı?"
Barıştık mı?
Ne garip...
Bazen en ağır sorular en küçük ağızlardan çıkıyor.
Ve bir yetişkinin dünyasını darmadağın edebiliyor.
"Barışma yolundayız," dedim gülümseyerek.
"Ama kek yapmaya engel değil."
Alya alkışladı.
Yemin ederim sabahın o saatinde alkış sesi bile bu kadar masum olamazdı.
Kalktım. Üzerime bir şeyler geçirdim.
Mutfağa geçtik.
Tezgâhın önüne sandalyesini çekti, "Ben şefim!" diyerek ellerini beline koydu.
Ben de mecbur...
Kalpli bir önlük taktım.
Pembe. Üzerinde "En Tatlı Aşçı" yazıyor.
İklim görse aylarca diline düşerim. Ama bu kız için her şeyi göze alırım.
Unu dökerken biraz fazla abarttım galiba.
Puf!
Beyaz bulut her yere yayıldı.
"Kaaaaar yağıyor!" diye bağırdı Alya, kahkahasını bastı.
Ben hapşırırken o eğilip yere çizgi çizmeye başladı.
İklim görse... muhtemelen ya gülmekten kriz geçirir, ya da bizi mutfaktan sürgün ederdi.
Yumurta, süt, toz şeker...
Kek gibi değil de... patlayıcı karışım hazırlıyoruz sanki.
Ama Alya'nın keyfi yerinde.
Tam yumurtayı kıracaktım ki...
"Amca?"
"Hmm?"
"Sen halamı seviyor musun?"
O an elimin altındaki yumurta bile durdu.
Ne?
Bu yaşta... bu kadar doğrudan?
"Seviyorum," dedim.
Çünkü artık yalan yoktu.
"Ama sevgi yetmiyor bazen. Kek gibi işte... sadece şekerle olmuyor. İçine kabartma tozu da koyman lazım. Yani... cesaret. Dürüstlük."
Alya düşündü.
"O zaman cesaret koy. Hemen. Çünkü ben kek istiyorum!"
Gülmemek elde değildi.
Sonra kapıdan ayak sesleri geldi.
Ve o...
İklim.
Saçlarını toplamış, sabah mahmurluğuyla eşiğe yaslanmış.
Manzara mı?
Felaket.
Ben un içinde, çocuk çikolata savaşında. Mutfak... kaos.
Ama o gülümsedi.
İlk defa.
Gerçekten gülümsedi.
Alya hemen dönüp bağırdı: "Halacım! Barıştık! Kek yiyoruz!"
"Yani daha pişmedi ama sen de yardım et!"
İklim usulca içeri geldi, başını salladı. "Peki. Ama önce şu burnunu sil bakalım küçük hanım."
Alya ona sarıldı.
Ben bir an göz göze geldim onunla.
İklim.
Adı gibi... hem serin hem yakıcı.
O an anladım ki, evet.
Barışmamış olabiliriz.
Ama aynı mutfakta kek yapabiliyorsak...
Aynı hayatta da biraz daha durabiliriz belki.
İklim ellerini tezgâha koyup saçlarını bir lastikle rastgele topuz yaptı.
Ben gözümü ondan alamadım.
Ne zaman saçlarını böyle toplasa, kalbim boğazıma düğümlenirdi.
Küçük bir detaydı belki ama... tanıdıktı.
Yuvaydı.
Alya mutluydu.
İki elini birden kabın içine sokmaya çalışıyor, o sırada da "Ben karıştırayım!" diye inat ediyordu.
İklim gülüyordu.
Ben sustum.
Çünkü o gülerken hiçbir ses onun kadar güzel çıkmıyordu.
Tezgâha eğildi.
Saçının bir teli yana düşmüştü.
Elim istemsizce uzandı, o teli kulağının arkasına koydum.
O an yüzüme baktı.
Ne bir gülümseme vardı gözlerinde, ne de öfke.
Sadece "bilmiyorum" vardı.
İşte o bakışı...
Beni bitiren de buydu zaten.
Bilmiyordu.
Ben ise onun için her şeyi bilmek istiyordum.
Alya bir anda "süttt!" diye bağırdı.
Arkasını dönüp sütünü içmeye başladı.
İşte o saniye...
O minicik saniye...
Hiçbir hesap yapmadım.
Sadece kalbimle karar verdim.
Yüzümü eğdim.
Ve onun dudaklarına usulca dokundum.
Yumuşak.
Kısa.
Hafif.
Bir özlem gibi...
Bir "özür" gibi...
Ama hepsinden çok, "buradayım hâlâ" gibi.
Geri çekildiğimde gözleri bana kilitlenmişti.
Ne diyeceğini bilemedi.
Ben de demedim.
Çünkü bazı şeyler kelimelerle bozulur.
Alya'nın sesi o an geri getirdi bizi:
"Hadi hadi, kek kararıyoor! Halacım sen çok güzel karıştırıyorsun, amcam da çok yavaş."
İklim hiçbir şey söylemedi.
Sadece gözlerini benden kaçırdı.
Ama... kaçamadı da.
Ben sessizce kaşığı elime aldım.
Ve içimden geçeni kendime söyledim:"Affetmesen bile...
Ben bu sofrada, seninle yan yana oturmaktan vazgeçmeyeceğim."
&&&
İKLİM MİRAY KARATAŞ
Ayakta kaldığım her saniye içimde başka bir fırtına kopuyor.
Bahçede top oynarken güldüm, oynadım, sarıldım Alya’ya…
Ama her şey bir perde gibiydi.
Gülümsememin ardında ne vardı biliyor musun?
Mahvolmuş bir güven, yarım bırakılmış cümleler, tutulan ellerin ardından çekilen kalbim.
Lavaboya gitmem gerektiğini söyledim.
Sırf biraz uzaklaşmak için…
Nefes almak için...
Kendimi toparlayabilmek için...
Lavaboya girdiğimde kapıyı kapatacağım sırada bir el tarafından hızlıcı içeriye itilip kapıya yaslatıldım.
Mahir.
Arkamdan geldiğini fark etmemek imkânsızdı.
Kalbim çoktan onu tanıyordu zaten.
Elim kapı koluna değdiği an...
Bileğim, o tanıdık sıcaklıkla durdu.
Yumuşak ama kararlı.
Sarsmayan ama geri çeken bir tutuştu.
Gözlerimi kısmadan sinirle ona baktım. "Ne yapıyorsun Mahir?"
Bakışıma karşılık vermedi hemen.
Sadece sessizce baktı.
Ardından o kadar kısık bir sesle fısıldadı ki: "Böyle kaçmana daha fazla izin veremem...”
Baktım… sustum.
Çünkü onun “Kaçmana daha fazla izin veremem,” dediği o anda…
Benim kaçmak istemediğim gerçeği boğazıma dizildi.
Ama hâlâ içimde diz çökmeyen bir yer vardı.
Güvensizlikten doğan, çok sesli bir sessizlik...
“Ne anlatmaya çalışıyorsun Mahir?” dedim, sesim titreyerek.
“Köşeye sıkışınca hep böyle mi yaparsın? Yaklaşıp susturur musun karşındakini?”
Gözlerinde bir anlık dalgalanma gördüm.
Cevabı vardı ama hemen gelmedi.
Yutkundu.
Sonra biraz başını eğdi.
Yanağına düşen o tek damla ter...
Sanki dilinin ucuna kadar gelen kelimeleri sırtında taşıyor gibiydi.
“Susturmak için değil...
Yalnızca sen hâlâ bende misin, diye bakmak için.”
Kalbim bir an tökezledi.
Bu ne biçim bir cümleydi?
Ne biçim bir itiraftı?
“Bende olup olmaman, senin sustuğun günlerde belirlendi Mahir,” dedim.
Serttim.
Ama hakkımdı.
O ise bu sefer yaklaşmadı.
Sadece elini başının arkasına götürüp saçlarını karıştırdı.
O hep sakin, soğukkanlı adam…
İlk defa böyle dağınık görünüyordu gözümde.
“Sana tek tek anlatmaya çalıştım.
Yutkundum, başlayamadım.
Çünkü ne zaman konuşmaya kalksam, senin gözlerinde kendimi değil... kırdığım birini gördüm.”
Bu sefer ben sustum.
Çünkü evet… doğruydu.
O gözlerle çok şey anlatmıştım ona.
Belki bir kelime etmeden çok kez yargılamıştım.
Ama şimdi…
O an, o sessiz tuvalet kapısının önünde iki kalp durmuş gibiydi.
Gürültü yoktu ama içimizde kopan fırtınalar her şeyi anlatıyordu.
Mahir derin bir nefes aldı, bana baktı.
İçinde hâlâ yüzünü saklamaya çalışan bir çocuk vardı sanki.
“Ben hâlâ seni düşünüyorum İklim.
Sana kızarken de, senden kaçarken de...
Hatta bana haklısın diye bağırırken bile seni düşündüm.
Çünkü bu kalp...
Seninle en çok kırıldığında bile, yine seninle atmaya devam etti.”
Birkaç adım attı bana doğru.
Yaklaştı.
Ama bu sefer öyle aceleyle değil…
Tüm izinleri sanki gözlerimden okurcasına, yavaşça…
Öpmedi.
Sadece alnını alnıma yasladı.
Ve fısıldadı: “İzin ver. Sadece bir kez daha kendimi anlatayım.
Sonra gidersen… yine de razıyım.”
Gözlerim dolmuştu.
Ama tek bir kelime etmeye cesaret edemedim.
Çünkü o an fark ettim ki...
Ben gitmeye razı değilim.
Ona inanmak kadar, onu yeniden tanımak da istiyordum belki de.
Ve işte tam o an...
Alya banyodan gelen sesleri duymuş gibi kapıya vurmaya başladı:
“Amca! Halacım! N’apıyorsunuz? Barıştınız mı yoksa?!”
İkimiz de göz göze geldik.
Ve ilk kez... birlikte güldük.
Alya'nın minik sesi koridorun yankısında büyürken, bir an ikimiz de göz göze geldik.
O küçücük sesin ardından gelen gülümsememi bastıramadım.
Tam o sırada Mahir kıkırdayarak kapıya baktı…
Ve sonra bir şey oldu.
Gözleri benimkine kilitlendi.
Yüzündeki çizgiler durdu, zaman sanki içimize çöktü.
Bir adım attı bana doğru.
Ve ardından…
O gülüşümün içinden geçti. Aniden kapıyı kilitledi.
Usulca, tereddütsüz, ama sert değil; net bir kararlılıkla…
Dudaklarını dudaklarıma dokundurdu.
İçimden geçen fırtına bir anda dinginliğe dönüştü.
O an gözlerimi kapattım.
Ve bir şey hissettim…
Öfkenin yerini özlem alıyordu.
Kırgınlığın yerini bir tanıdıklık…
Dudaklarımızın birleştiği o an, geçmişte söylenmemiş kelimeler yerini susarak anlatılan her şeye bırakıyordu.
Ve ben...
Karşılık verdim.
Çünkü bir yanım hâlâ Mahir’di.
Bir yanım hâlâ o sakladığı cesaretin içini görmek istiyordu.
Kapının ardından Alya’nın “Halaa! Top oynuyorduk!” sesi duyulunca, ikimiz de gülümsedik dudaklarımız hâlâ birbirimize bu kadar yakınken.
Mahir başını usulca çekti, alnını benimkine yasladı bir kez daha.
Nefesimiz birbirine karışmıştı.
“Bu... baştan başlamak içindi. Devam etmemizi istersen, her gün uğraşırım,” dedi fısıltıyla.
Kalbim…
İlk defa bir şey demedi.
Çünkü bu sefer, sadece dinlemek istiyordu.
&&&
Alya’yı konağa bırakırken içimde tuhaf bir his vardı.
Sanki bir şeyi geride bırakıyor ama bir yandan da başka bir şeye doğru yürüyordum.
Alya kapının önünde, Mahir’in bacağına sarılmıştı. Sonra bana dönüp usulca gülümsedi.
“Halacım… artık seni hep görebileceğim değil mi?”
Sadece başımı salladım. Boğazımdaki düğüm konuşmama izin vermedi.
Çünkü... onu gerçekten sevmiştim.
Annesinin kızıydı, ama sanki benim içimden bir parçaydı artık.
Bana "halam" dediği her saniyede… içim çözülüyordu.
İpek bize yaklaştı. Göz göze geldik.
Garipti. Ne düşman gibiydik, ne dost.
Ama ortak bir şey vardı aramızda: Alya.
Ve belki de aynı yorgunluk.
“Sizi görünce, içim bir tık rahat etti,” dedi alçak sesle.
“Benim de artık başımı dinlemem lazım.”
Başımı eğdim. “Biz buradayız.”
Mahir sessizdi. Sadece Alya’nın saçlarını okşadı.
O küçücük elleriyle Mahir’in yanağını tuttu Alya.
“Amca… beni yine ucurursun değil mi?”
“Her zaman prensesim,” dedi Mahir. Gözleri hafif doldu.
Söylemediği çok şey vardı, ben biliyordum.
Alya içeri girdiğinde... kapı kapandı.
Ama içimde bir yer... hâlâ o küçük kahkahaları taşıyordu.
Arabaya bindiğimizde Mahir kontağı çalıştırmadan önce bana baktı.
Sormadı. Zorlamadı.
Sadece gözlerini üzerimde gezdirdi.
Ve ben ilk kez bu bakışta baskı değil, sığınak gördüm.
Yola çıktık.
Camdan dışarıyı izlerken elim dizimdeydi.
Ve sonra... o el... Mahir’in eli... yavaşça benimkinin üzerine kondu.
Ne çektim, ne baktım.
Sadece... kalbim bir şey demedi bu defa.
Sustum.
Çünkü susmak bazen... bağırmaktan daha çok şey anlatırdı.
Eve vardığımızda anahtarı ben çevirdim.
O kapıdan ilk girdiğim günü hatırladım.
Her şey zorunluydu.
Soğuktu.
Duvardaki çerçeveler bile yabancıydı bana.
Ama şimdi...
Hâlâ az eşyası olan bu ev, ilk kez bir “yuva” gibiydi.
Oturma odasına geçtiğimizde Mahir montunu çıkardı.
Ben mutfağa geçtim.
İki fincan kahve koydum.
Birini tezgâha bıraktım.
Diğerini alıp koltuğa geçtim.
Mahir karşıma oturdu.
Bir süre konuşmadık.
Yalnızca kahvenin buharı aramızdaki sessizliği ısıtıyordu.
“Bugün... iyi geçti,” dedi sonunda.
Sesi yorgundu ama yumuşaktı.
“Öyle mi?” dedim, dudaklarımda belli belirsiz bir kıvrım.
Gülümsedi. “Senin yanındaysam… kötü bitmez.”
Başımı çevirdim, pencereden dışarı baktım.
Yüzüme hafif bir huzur yayıldı.
İlk defa…
Onunla geçirdiğim bir günün sonunda, ne öfkeliydim ne yorgun.
Birlikte susmak bile iyileştiriciydi artık.
Belki çok şeyin yarası vardı aramızda…
Ama bu akşam ilk kez... o yaralara merhem gibi dokunan bir şey olmuştu.
Sessizlikte, aynı koltuğa doğru yaslandık.
Birbirimize değil…
Yan yana, ama kendi içimize yaslandık.
Ve ben fark ettim.
Bu ev… artık boş bir ev değil.
Bu kalp… hâlâ Mahir’e kırgın ama…
Belki de en çok ona ait.
Bölüm etkileşimi
