SON NEFES

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: SON NEFES

Kan sesi kulağıma kadar gelmiyordu artık.
Dünya... sanki bir tül perdenin arkasından izleniyormuş gibi bulanıktı.
Ama bir ses vardı.
İçimde yankılanan.
"Bu kurşunlar rastgele sıkılmadı."

Ambulansın sirenleri göğsümün tam ortasında zonkluyordu.
Ellerim hâlâ İklim'in ellerindeydi, ama beynim çoktan başka bir savaşın ortasındaydı.

Neden?
Neden şimdi?
Neden hepsi bir aradayken?

Ve en önemlisi...

Neden sadece kadınlar vuruldu?

Tam o anda, görüntüler gözümün önünde akmaya başladı.
Bir otopark, karanlık bir sokak, bir adamın sigara içişi...
Yıllar önceydi.
Belki beş.
Belki altı.
Ama bakışını unutmadım:
Derman Yel.

Ona sadece bir söz vermiştim zamanında:
"Bir daha bu aileye yaklaşırsan, nefesini bile sayarım."

Ama Derman yalnız gelmezdi.
Onun kurşunları, geçmişin bedeli gibi gelirdi.

Bir el omzuma dokundu.
Yasin.
Yüzü solgundu ama gözleri netti.
"Tanıyor musun bunu yapanları?"

Omzuma bakan bir kardeş değil, yanımda savaşa hazır bir adam vardı.
Yutkundum.
"Bilmiyorum," dedim.
Ama yalan söylemek öyle ağır geldi ki, yutkundukça boğazım yandı.

Yasin gözlerimin içine baktı.
"Cidden bilmiyor musun, yoksa bizim bilmememiz mi gerekiyor?"

Tam cevap verecektim ki...
İpek sedyeyle geçerken başını hafifçe kaldırdı.
Kanlı dudağından çıkan tek cümle: "O adam... Derman... Mahir... o seni sordu.... bir de amcan."

Zaman çatladı.
Yüzümdeki sıcaklık kan mıydı, gözyaşı mı?
Artık fark etmiyordum.

6 YIL ÖNCE

Bir sokak.
Gece.
Mahir'in gözleri bir arabanın içinden dışarıya kilitli.
Arka koltukta Derman oturuyor.
Parmaklarında dövme.
Kulağında kehribar tesbih sesi.

Derman: "Ben bu şehre adam gömerim Mahir. Ama bir kadının gözünü yaşlı görmem."

Mahir: "Aynı kadına üç yıl kabus gösterdin."

Derman: "Ne yapayım? Gönül işi... Kaybettik."

"Ama seninle işim bitmedi Mahir Efe. Kalbine birine yer açarsan... ilk kurşunu ona sıkarım."

GÜNÜMÜZ

Titreyen ellerimle ameliyathanenin önünde dikiliyordum.
İçimdeki çığlıklar, dışımdaki sirenlere karışıyordu.
Bir sedye daha yanaştı.
Yüzünde maskeli biri doktora döndü.

Elinde tuttuğu dosyada yazan isme baktım.

Berfin Avin Karan - Hayati Tehlikeli
İpek Karan - Sol diz altı kurşun
İklim Miray Karan - Omuz girişi, kritik sınır

Ve o an içimdeki her şeyi yaktım.
Kalbimi...
Öfkemin önüne sundum.

Bu bir yanlışlık değildi.
Bu... planlıydı.

Bu gece bizim kadınlarımız hedef alınmıştı.
Ve bu mesaj sadece kanla verilmişti.

1 GÜN SONRA

Koridorun lambaları, yüzümüze merhametsizce vuruyordu.
Zaman, saniyeleri dakikaya uzatırken... saat bile ilerlemek istemiyor gibiydi.

İklim'in ameliyattan çıktığını söylediler, ama hâlâ uyutuluyordu..
"Sakinleşmeden, tansiyonu sabitlemeden uyandıramayız." demişti doktor.
Her kelimesi içime batmıştı.

Berfin?
Onunla ilgili hiçbir cümle başlamıyordu.
Tek cümle vardı: "Hayati tehlikesi sürüyor."

O cümle koridor duvarlarına yazılmıştı sanki.
Her adımda tekrar tekrar karşıma çıkıyordu.

Ben?
Ayakta mıyım, çökmüş müyüm bilmiyorum.
Tek bildiğim...
İçimde bir kıyamet dönüyor.
Sustum.
Dua ettim.
Ama her kelime boğazıma düğüm olmuştu.
Ve o sırada...
Bir ses yankılandı.

Yorgun, titrek bir ses.
Yasin.

Gözlerimi açtığımda, oturduğu hızlıca ayaklandı. "İpek uyandı, mahir." dedi.

Koşar adım yanına gittim.
Babam başucundaydı.
Mehmet baba de ayakta, gözleri kapıya dikili.

Kapıyı hafif araladım.

"İpek?"

İnce bir gülümsemeyle baktı.
Saçı alnına yapışmıştı.
Gözaltları mor, dudakları kurumuş.
Ama o hâlâ... ayaktaydı.

"Ben... Alya?" dedi kısık sesle.

"İyi. Yan odada. Annem yanında."

Derin bir nefes aldı.
Sonra yavaşça yorganı kaldırdı.
Ve o an gördüm.

Sol bacağı sargılıydı.
Dizden aşağı, tamamen sarılmış.

Yüzüne tekrar baktım.
Gözlerindeki ışığı özlemişim.

"Şanslısın," dedim.
"Kurşun kemiğe değmemiş. Ama... kıl payıymış."

İpek başını çevirdi.
Pencereden dışarıya baktı.
Sonra sessizce söyledi:

"Berfin? İklim?"

Sustum.

O kadar sustum ki... kelimeler boğazımda boğuldu.
Ama gerçek saklanmaz.

"Berfin yoğun bakımda. Kritik."
"İklim ise... hâlâ uyuyor."

İpek gözlerini yumdu.
Gözünden bir damla süzüldü.
Ama o da, tıpkı bizler gibi, ağlayamıyordu.
Ağlayacak hâlimiz yoktu artık.

Koltuklardan birine çöktüm.
Yasin, Mehmet baba babam... herkes sessizdi.
Ayşe anne ipeğin uyamdığını duyunca odaya gelip dua okudu.
Alya uyumuştu, annemin kucağında.
Ama ara sıra, rüyasında çırpınır gibi kıpırdanıyordu.
"Anne..." diye fısıldıyordu.

Ve ben... kapıların ardındaki kadını bekliyordum.
İKLİM.
Bir tek o gözlerini açsa, bu kabusun uyanışı olacak sanki.
Ama hâlâ sessizdi.

ALYA KARAN

Gözümü açtığımda odadaki ışık sarıydı.
Anneannemin yumuşak şalı üzerimdeydi.
Ama annem yoktu.

"Anne?"
Küçük bir fısıltı gibi çıktı dudaklarımdan.

Etraf sessizdi.
Dışarıdan boğuk konuşmalar geliyordu.

Ayağa kalktım.
Battaniyem yere düştü.
Ama almadım.

Yavaşça kapıya yürüdüm.
Kapıyı araladığımda koridorda Mahir amcamı gördüm.
Duvara yaslanmıştı, başı ellerinin arasında.
Yorgundu.
Ama ben... annemi istiyordum.

Yanına gittim.

"Amca..."
Sesimi duyunca hemen doğruldu.

"Alya! Uyandın mı prensesim?"

Ama gülümsemesi tam değildi.
Gözlerinin içi ağlıyordu.

"Anneme gidebilir miyim?"
"Yanına mı?"
"Evet. Onu görmek istiyorum. Bacağı kanamıştı... ama ben öptüm geçmedi."

Bir an sustu.
Sonra diz çöktü, bana seviyeye indi.
Küçük ellerimi avuçlarına aldı.

"Annen iyileşecek Alya. Ama şimdi odasında dinleniyor."
"Ben sadece sarılmak istiyorum."
"Tamam. Bakalım izin var mı, gel benimle."

Yazardan

Mahir kapıyı hafif araladı.
İçeride Ayşe ve bir hemşire vardı. "Alya... annesini görmek istiyor," dedi sessizce.

Ayşe yavaşça başını salladı.
Hemşire izin verdi.

Mahir kapıyı açtı.
Alya, küçük adımlarla içeri girdi.

Ve o an...
İpek gözlerini açtı.
Kafasını yastıktan kaldırdı.
Dudağında kırık bir gülümseme.

"Alya..."

Alya hiç tereddüt etmeden koştu.
Bacağındaki alçıya dikkatle, usulca yatağa tırmandı.
Küçük elleri annesinin yüzüne uzandı.

"Seni çok özledim."
"Ben de canım. Hem de çok..."

İpek, kızını saçlarından öptü.
O kurşunun acısını sanki bu minicik sarılma dindiriyordu.

"Sana bir şey olsaydı... ben napardım?"

Alya gözlerini kocaman açtı.
Kafasını yana eğdi.
Sonra fısıltıyla söyledi:

"Ama ben babama dedim... annem iyi olacak, o çok güçlü."

MAHİR EFE KARAN

Telefonum titrediğinde iklimin odasının önünden uzaklaştım.

Onur arıyordu.

Ekranı görmemle, adımlarım hızlandı.

"Ne buldun?" dedim daha 'alo' demeden.

"Konuşmamız lazım. Hastanenin karşısındaki parkta seni bekliyorum."

Beş dakika sonra...

Onur karanlıkta, siyah montunun içinde daha bile sert görünüyordu.
Yanaştım. Gözleri beni görünce hafifçe kısıldı.

"Elinde ne varsa konuş artık," dedim.
Sesimdeki sabırsızlığı o da fark etti.

Onur derin bir nefes aldı.

"Saldırgan belli değil. Ama... asıl mesele saldırgan değil Mahir."

Kaşlarımı çattım. "Derman mı diyorsun?"

Başını iki yana salladı.
"Asıl sorun Derman değil. Derman sadece tetikçi."
"Asıl mesele... onun kime çalıştığı."

Damarlarımda buz gibi bir şey aktı o an.

"Kime çalışıyor Onur? Kimmiş patronu?!"

Onur birkaç saniye sustu.
Sonra sanki ağzından çıkarmaktan nefret ediyormuş gibi fısıldadı:

"Baran Karan."

Sanki içimde biri bir bomba patlattı.

"Ne saçmalıyorsun sen?"
"Duyduğun doğru Mahir... senin amcan. Baran Karan."

Sesim çatladı.
"Elim kolum bağlı kalmayayım diye mi susuyorsun bu zamana kadar? Ne zamandır biliyorsun?!"

Onur gözlerini yere indirdi.

"Dün gece gelen aramada Derman'ın telefon geçmişi çözüldü. Defalarca Azat Karan'la görüşmüş. Azat da... Baran'ın oğlu."

Azat...

O pis sırıtışı, babasının arkasında kurduğu karanlık iş ağları, her aile toplantısında sahte bir kahkaha...

Şimdi daha iyi anlıyordum.

Bu bir 'düşman saldırısı' değildi.
Bu, aile içi bir savaşın ilanıydı.

Nefesim daraldı.
Ellerimi yumruk yaptım.
Gözlerim karanlıkta, Onur'un omzunun ardında bir noktaya takılmıştı ama gördüğüm şey geçmişimdi.

Bize ait sandığım her şeyin çürük temelleri...

Onur sessizce ekledi:

"Bu... sadece seni yok etmek değil. Aileni, adını, şirketini. Ve bence... İklim'i vurmak da mesajdı Mahir. En zayıf yerinden başladılar."

Onur'a döndüm. "Telefonu ver. Azat'ın numarasını istiyorum." Onur bir an tereddüt etti.
Ama gözlerimdeki kararlılığı görünce cebinden kâğıda yazılmış bir şey uzattı. "Dikkatli ol Mahir. Bu sadece bir tehdit değil. Bu-"

"Elini kana bulamak değil mi?"
Gülümsedim. Acı bir gülümsemeydi.

"Zaten çoktan bulaştı Onur.
Ben sadece artık sıvamaya karar verdim."

BİR SAAT SONRA

Gece - Saat 03:27

Yalnızdım.

Depo karanlıktı ama içimdeki öfke her yeri yakıyordu.

Masaya yayılmış belgeler...
Derman'ın eski telefon sinyalleri.
Baran Karan'ın gizli yatırımları.
Azat'ın kumarhane kayıtları...

Hepsi önümdeydi.

Ve bir şey çok netti artık:
Bu saldırı planlıydı.
Yavaş yavaş, sabırla... bizi içeriden bitirmeye çalışan bir plan.

Berfin'in hâlâ hayatta olup olmayacağını bilmiyordum.
İklim... hâlâ uyanmamıştı.

Ama bu gece aldığım nefesin her milimi, intikam yeminiyle doluydu.

Ceketimi giydim.

Telefonumu açtım.
Rehberde Azat'ın ismini buldum:
"AZAT - CEHENNEM KAPISI" yazmışım zamanında.
İçimden bir kahkaha koptu.

Şimdi o kapı açılacaktı.

Mesaj attım: "Seninle hesaplaşacağız. Yüz yüze. Erkek gibi.
Yer ve zamanı ben belirleyeceğim.
Ama şimdiden söyleyeyim... bu sefer kan dökülecek."

Gece - Saat 04:12 - Şehmuz'un Eski Ofisi

Baran Karan'ın adını duyduğum andan beri, içimde bir dosya açıldı.
Ve o dosya sadece isimlerle dolu değildi...
İhanetlerle, suskunluklarla ve geçmişin kan kokusuyla yazılmıştı.

Ama ne olursa olsun ben hâlâ bir Karan'dım.
O soyadı benim alnıma utanç gibi yapışsa da...
Ona son noktayı ben koyacaktım.

Ve o son noktayı koymak için ilk durak...
Babamın değil Şehmuz Karan'ın ofisiydi.

Beni kapıda görünce ne şaşırdı, ne gülümsedi.
Yalnızca başıyla "gel" dedi.

Masasına oturduğunda, sesim donuktu: "Baran Karan'ın, şirketlerin arkasında gizli fon döndürdüğünü biliyor muydun?"

Bir sessizlik oldu.
Birkaç saniyelik ama çınlayacak kadar derin.

Sonra başını eğdi.
"Amcan ile iş yapan herkes ya kör olur ya dilsiz...
Ama senin gibi biri sessiz kalmazdı zaten."

Masasına uzanıp, küçük bir çekmeceyi açtı.
Kilitli bir zarf çıkardı.
Tozlu. Sararmış.

"Bu... yıllar önce amcan olan halsiyetsiz herif baran bana getirmişti," dedi.

Zarfı önüme koydu.
"Elim kolum bağlıydı Mahir. O zamanlar sustum. Ama sen...
Artık sustuklarımızı konuşma zamanı geldi."

Zarfı açtım.

İçinde paravan şirketlere yapılmış ödemeler, gizli şifreli havaleler, ve en önemlisi...
Baran'ın bizzat onayladığı belgeler vardı.

O anda cebim titredi.
Telefon.

YASİN yazıyordu.

Açtım.
Sesindeki heyecanı duyduğum anda içimden geçen her karanlık dağıldı.

"Seninki... uyandı kardeşim."

İklim...

Dünya durdu.
Nefesim boğazımda takıldı.
Bir anda ayağa kalktım.
Masadaki dosyaları öylece bırakıp kapıya yöneldim.

"Mahir! Nereye?" dedi babam arkamdan.
Ama durmadım.

Çünkü o an, ne amcam, ne Azat, ne dosyalar...

Sadece bir çift kahverengi göz vardı aklımda.
Yavaş yavaş, hayata geri dönen...
Ve beni hâlâ beklediğini düşündüğüm...

SABAH 05:01

Koşar adımlarla odasına girdim.
Yasin kapının yanında durmuştu. Gülümsüyordu.

"Konuşmadı ama gözleri açık," dedi.

İçeriye girerken kalbim göğsümü yaracak gibiydi.

İklim, gözlerini tavana dikmişti.
Ama ben içeri girince yavaşça bana çevirdi.

Ve ben o anda yaşadığımı hissettim.

Yatağın yanına oturdum. Yavaşça önüne düşen saçlarını kenara çektim. "Elimi tutar mısın?" dedim.
Bir süre bakıştık.

Sonra...
Parmakları yavaşça kıpırdadı.

O tanıdık sıcaklık... nihayet avuçlarımdaydı.

"Geldim.
Ve hiçbir yere gitmeyeceğim.
Ne olursa olsun...
Seninle, İklim."

İKLİM MİRAY KARATAŞ

Sesini ilk duyduğum an, gerçek mi rüya mı ayırt edemedim.
Ama sonra... o tanıdık koku doldu burnuma.
Parmak uçlarımda bir sıcaklık...
Gözlerimi kıpırdatacak gücüm bile yoktu ama onun orada olduğunu biliyordum.

Mahir.

Ellerimi tuttuğunda titrediğimi hissettim.
Acıdan değil.
Korkudan da değil.
Ona hâlâ inandığımı fark edişimin sarsıntısıydı bu.

Yavaşça başımı çevirdim.
Göz göze geldik.

Yanakları çökmüş. Sakalları uzamış.
Ama gözleri... o kahverengi gözleri aynıydı.
Benim bildiğim Mahir gibi bakıyordu bana.

"Geldim... Ve hiçbir yere gitmeyeceğim."

İçimde bir düğüm vardı.
Gözlerim doldu.
Ama ağlamadım.
Sadece parmaklarımı sıktım.
Çünkü onu hissetmek... yeterliydi o an.

MAHİR EFE KARAN

Kelimelere ihtiyaç yoktu.
O bana gözleriyle bin şey söyledi.

"Korktum Mahir... Yalnız sandım kendimi."

Elini sıktım.
Yatağın kenarına daha da yaklaştım, alnına eğildim.

"Bir daha sensiz bir güne uyanmam İklim."
Fısıldadım. Dudaklarım alnına değerken...

O an gözlerini kapattı.
Ama bu defa yorgunluktan değil...
Huzurdan.

Odanın kapısı açıldığınsa usulca iklimden geri çektim kendimi.
Yasin başını içeri uzattı.
Bakışlarında bir gölge vardı. "Berfin'in durumu ciddileşti," dedi.
"Yoğun bakıma alındı tekrar."

Kalbim bir kez daha yerinden sarsıldı.
İklim'in parmakları bir an gevşedi.
Duymuştu.

Yasin bir şey daha söylemek istiyor gibiydi.
Tereddüt etti.

"Bu iş sandığımızdan büyük Mahir. Baran'ın adı sadece buzdağının ucu."

Başımı yavaşça salladım. "Biliyorum... Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak."

Bir an İklim'e döndüm.
Gözleri kapalıydı ama sesi netti:

"Berfin... güçlüdür. Dayanır."

İKLİM MİRAY KARATAŞ

Eve dönüş dediğimiz şey… bazen sadece bir adres değildir.
Bazen bir kucak, bir bakış ya da bir sessizliğe sığınmaktır.
Ama bugün… o kapının eşiğinden içeri girerken, içimde bir şey hâlâ hastane duvarlarında kalmış gibiydi.
Berfin'in hâli, Alya'nın korkmuş gözleri, Mahir’in içindeki suskun fırtına…

Ve benim omzum.

Hâlâ sızlıyordu.

Her adımda, içime bir iğne batıyor gibiydi.
Ama Mahir duymasın diye çaktırmadan yutkunduğum bir acıydı bu.

Anahtarı Mahir çevirirken arkamdaydı.
Bir elim kapıya tutunmuştu.

Kapı açıldı. Evin içi karanlıktı, ama tanıdıktı.
İki hafta önce burada sabah kahvaltısı hazırlıyorduk.
Bugün… elimde reçete ve yüreğimde kurşun iziyle döndüm.

“Yavaş ol... Ben tutarım seni.” Koluma hafifçe dokundu.
Sırtımdaki ağrıyı gizlemek için dişlerimi sıktım ama o fark etti. “Canın yandı, değil mi?”

Sustum. Sadece başımı salladım.
Gözlerimi kaçırdım. Çünkü onun bana böyle bakmasına dayanamıyordum: suçlu, öfkeli, koruyucu.

Beni içeri aldı, koltuğa doğru yürüttü.
Her adımda karnımda bir düğüm daha sıkılıyordu.

Ben koltuğa otururken Mahir hemen yanımda diz çöktü.
Omzuma uzandı. Sargının üzerinden nazikçe bastırdı. "Bu yaran... sadece fiziksel değil biliyorum.
Ama sana söz… bir daha kimse sana zarar veremeyecek.”

Ona baktım. Gözlerinde başka bir Mahir vardı.

“Ya sen kendine zarar verirsen?”
“Ya öfken, beni korurken seni bitirirse Mahir?” O dondu. Dudakları aralandı ama kelime çıkmadı. “Ben kurşun yarasıyla iyileşirim.
Ama seni kaybedersem… Mahir... ben onun altından kalkamam.”

“Beni kaybetmeyeceksin.”

“Sen intikam yoluna girersen, seni o yolda gömmeye çalışacaklar.
Sen gitgide benliğini kaybedeceksin.
Ve biliyorum... sen bunu yapacaksın.”

Yüzüme yaklaştı. Elini yanağıma koydu. “Benim savaşım sadece intikam değil artık.
Bu aile için, senin için... temizlemek zorundayım.
Baran’ın pisliğinde büyüyemez hiçbirimiz.”

Sözleri içimi deldi geçti.
Yavaşça eğildi. Alnını alnıma dayadı. "Beni durduramazsın İklim. Ama yolumu değiştirebilirsin.
O yüzden ne olur... benimle kal.
Bu savaşa karşı değil... bu savaşın içinde bana destek ol.”

O an sustum.
Çünkü evet… onun savaşı benimdi artık.
Ama içinde “aşk” kadar “acı” da vardı.

&&&

Mahir’in yanından ayrıldığım her saniye, içimde bir boşluk büyüyor.
Ama bu gece… o boşlukla yaşamak istemiyorum.

Evde sessiz bir huzur vardı.
Yaralı bir huzur.
Ben salondaki koltukta, dizlerim karnıma çekik oturuyordum.
Sargı yerimden sızan ağrıya rağmen, aklım başka bir acıdaydı.
Mahir, yatak odasında bir şeyler arıyordu. Ama… gözlerinden belliydi. Kafası çoktan bu evin duvarlarını aşmıştı.

Kalktım. Sessizce koridora çıktım.
Yatak odasının kapısı aralıktı.
İçeriden boğuk bir telefon konuşması geliyordu.

Mahir “Gece bir buçukta orada olurum.
Onur’a söyle. Bu işi sabahı beklemeden halletmemiz lazım.” demişti.

Adımlarımı geri çektim.
Kapıyı itip girmek istedim ama elim tutuk kaldı.
İçimden “Dur, şimdi değil,” dedim.
Sonra geri döndüm. Salona geçip battaniyeye sarıldım.
Ama gözüm sürekli saatteydi.

00:52
01:07
01:22

Derken kapı kolu sessizce çevrildi.
Mahir montunu giymiş, sessizce çıkmaya çalışıyordu.
Ama ben uyanıktım.

“Gitme.”

Sesim o kadar hafifti ki… sanki ben bile duyamadım.

O irkildi. Dönüp bana baktı.

“Uyanık mıydın?”

Başımı salladım. “Gitme Mahir…”

“Sadece biraz hava almam lazım. Uyuyamam zaten.”

“Bu ‘hava’ Onur’unla mı alınıyor?” Bakışları değişti. Yakalandığını biliyordu.

Yavaşça yanıma geldi. Diz çökmedi bu kez.
Karşımdaki koltuğa oturdu.

“Bir şey yapmam lazım İklim. Böyle oturup bekleyemem.
Sen… Berfin… hepsi planlıydı. Bunu biliyorsun.”

“Biliyorum. Ama beni yalnız bırakıp gitmeni istemiyorum.”

Gözleri doldu.
Ama ağlamadı.
O Mahir Efe Karan’dı. Ağlamazdı. Sadece içine atardı.

“Eğer susarsam, bir gün bir daha aynı kurşun başka birine gelir.
Alya’ya bile.
Benim susmam… artık ihanet olur.
Ben seni korumaya yemin ettim.”

“Ve bende seni sevmeye…
Bu yüzden seni kaybetmekten deli gibi korkuyorum.”

İkimiz de sustuk.

Sonra yavaşça yerimden kalktım. Yaralı omzuma rağmen yanına gittim.
Dizlerinin üzerine oturdum. Elleri avuçlarımın arasında.

“O kapıdan çıkarsan… bir daha aynı Mahir olmayabilirsin.
Ama dönersen… ben seni burada bekliyor olacağım.
Yeter ki… beni geride bırakma.”

Mahir gözlerimin içine uzun uzun baktı. Sonra başını eğdi. Alnını dizlerime yasladı. “Ben… seni bu kadar çok seveceğimi düşünmemiştim. Bu yüzden korkuyorum. Çünkü bu defa sadece sevdiklerimi değil… seni de kaybedebilirim.”

Elini kaldırdı, avucunu sargılı omzuma koydu. “Sana söz veriyorum. Geri döneceğim sevgilim.
Ama şimdi gitmeliyim.”

Yutkundum.
Gözlerim doldu ama tutundum. “Giderken... bir şey bırak.
Mesela… bir öpücük.”

Gülümsedi.
Yavaşça eğildi. Alnıma, sonra burnuma ve en son dudaklarıma uzun ve derin bir öpücük kondurdu.

“Uyumadan gelirim. Söz.”

Kapı kapanmadan önce son kez göz göze geldik.
Ve ben içimden geçirdim “Ne olursa olsun, o kapıdan gir Mahir.
Çünkü senin yerin burası.
Benim yanım.”

MAHİR EFE KARAN

Onur siyah Range Rover’ına yaslanmış, sigarasını neredeyse filtreye kadar içmişti.

Beni görür görmez attı izmariti.
Gözleri kıpkırmızıydı ama alışkındık bu saate konuşmaya.

“Geç kaldın,” Onur kaputu işaret etti. “Otur. Dinleyecek çok şeyin var.”

Yanına geçip oturdum.
Rüzgâr hafifti ama içimizi titreten cinstendi.

“Elimizde ne var?” dedim.

Cevabı kısa sürdü.

“Yeterince.”

Onur elindeki dosyayı açtı.
İçinden uydudan alınmış bir harita çıkardı.
Birkaç uydu sinyali… bazı kırmızı dairelerle çevrili alanlar…

“Azat’ın son bir ayda 3 farklı depoya girip çıktığı tespit edildi. Biri liman bölgesinde. Biri şehrin kuzeyinde eski kereste fabrikasında. Üçüncü… muhtemelen merkez üssü.”

“Ne taşıyorlar?”

Onur başını salladı. “Silah. Tetikçi. Ve para. Kara para.”

Boğazımdan geçen şey öfkeydi bu sefer.
Yutkunmadım. Yuttum.

“Peki Derman?”

“Görünmüyor. Ama telefon kayıtlarında 17 defa Azat’la iletişime geçtiği tespit edildi. Ve… Mahir, dinle…”
Onur cümlesini toparlarken sesi düştü:
“İklim’in vurulduğu gece… Derman olay yerine 300 metre mesafede bir araçtan sinyal veriyor.”

Nefesimi tuttum.
Bir şey kırıldı içimde.

“Yani... o gece oradaydı,” dedim.
“Sadece o da değil. Baran’ın şirketinden adına kayıtlı bir araç da aynı bölgede. Mahir… bu bir tesadüf değil.”

Gözlerimi kapattım.
O an bir çığlık duydum.
İçimden geldi.
İklim’in gözleri… Berfin’in kanlı eli… İpek’in çırpınışı…

“Bu işin sonu iyi bitmeyecek Onur,” dedim.

“Ben bu defteri açtım. Ve kapatacağım gün, herkes öğrenmiş olacak.
Baran Karan… oğluyla birlikte cehennemin ilk sırasına geçmeye hazır olsun.”

&&&

Eve vardığımda, gökyüzü henüz sabahı fısıldamaya başlamıştı.
Sokak lambaları hâlâ yanıyordu ama kuş sesleri…
Onlar başlamıştı bile.

Sessizce anahtarı çevirdim.
Kapıyı açtığımda ev, içine gömülmüş gibi duruyordu.
Karanlık.
Ama yuvaydı.

Ayakkabımı çıkardım.
Montumu askıya asarken gözüm koridora kaydı.
Işığı kapalıydı, ama yatak odasının kapısı aralıktı.

Adımlarımı yavaşlattım.

İçeri girdiğimde…
İklim, kendi tarafına kıvrılmış, sargılı omzunu yastığa dayamış halde uyuyordu.
Yüzü solgun ama huzurluydu.
Kaşlarının arasındaki çizgi kaybolmuştu ilk defa.

O an içimden bir şey çözüldü.
Dışarıda ne plan yapılırsa yapılsın, içeride bu kadının nefes alıyor olması…
İçimi hâlâ hayatta tutuyordu.

Tabancamı komodinin çekmecesine yerleştirdim.
Gömleğimi çıkarırken gözüm hâlâ ondaydı.

Omzundaki sargıdan sızan ufak bir kırmızılık vardı.

Yatmadan önce banyoya gidip pamukla sargısını hafifçe kontrol ettim.
Uyandırmak istemedim.
Dokunmadım bile.

Sonra yatağın diğer tarafına yavaşça geçtim.
Yorganı üstümüze çekerken, içimdeki yorgunluk sanki omuzlarımdan bir çığ gibi düştü.

Tam gözlerimi kapayacaktım ki, o inatçı fısıltıyı duydum.

“Geldin mi?"

Sesi çok hafifti.
Ama gözlerini açmadan konuşmuştu.

Döndüm, ona yüzümü çevirdim.
Gözlerini açtı bu kez. Yarı karanlıkta bile kahverengi parlıyordu.

“Geldim,” dedim. “Söz verdiğim gibi... döndüm.”

Bir süre sessizce bakıştık.
Sonra o eli, o narin parmakları uzandı.
Sargılı omzunu incitmemek için dikkatle yana kayarak avucunu yanağıma koydu.

“Nereye kadar Mahir?” dedi kısık bir sesle.
“Nereye kadar gideceksin böyle?”

Elini tuttum.
Başımı avucuna yasladım.

“Oraya kadar… seni vurdukları yere kadar.
Oraya kadar… Berfin gözlerini açana kadar.
Oraya kadar… adalet, adalet olana kadar.”

İklim gözlerini kapadı ama ağlamadı.
Sadece derin bir nefes verdi.
Ve fısıldadı:

“O zaman… ne olursa olsun, geri dön.
Ben buradayım. Yuvandayım. Unutma.”

İklim’in sesi, göğsümde bir yerlere işledi. “Ben buradayım. Yuvandayım. Unutma.”

Elimi sıkı sıkı tutuyordu.
Ama parmaklarının arasından geçen o minicik titreme...
Onun da korktuğunu söylüyordu.
Sadece benden değil.
Benden gidecek o Mahir'den.
İntikamın, bizi yok edeceğinden.

Yavaşça başını yastığa koydu tekrar.
Ben de onun omzuna yaklaşmadan, sargısına değmeden, sadece varlığımı hissettirecek kadar yaklaştım.

“Biraz uyu,” dedim.

İklim başını hafifçe salladı.
Gözlerini kapadı ama dudakları hâlâ kıpırdıyordu.
“Sen yanımdayken… uyumak kolay Mahir.”

İçim bir anlığına titredi.
Tüm çatışmaların, planların, ihanetlerin, kurşunların ötesinde…
Bu cümle yetti bana.

Uyumasına izin verdim.
Ama ben… sabaha kadar uyanık kaldım.

İKLİM MİRAY KARATAŞ

Göz kapaklarım yavaşça aralandı.

Yastık yüzeyindeki sıcaklık henüz bedenimden çekilmemişti, ama omzumdaki ağrı kendini unutturacak gibi değildi.
İnceden sızlayan bir sancı… gece boyunca unuttuğum acıyı sabahın kör ışığıyla birlikte hatırlattı.

Yanımda Mahir yoktu.

Başımı çevirdim.
Yatak hâlâ sıcak… ama o birkaç dakika önce kalkmış olmalı.
İçeriden su sesi geliyordu, muhtemelen banyoda yüzünü yıkıyordu.

Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
Birkaç saniyeliğine sadece sessizliğe bıraktım kendimi.
Ama o sessizliği bozan bir şey vardı.

Telefon titreşimi.
Yastığımın hemen kenarında.

Ekrana baktım.
“ANNEM”

İçimde bir şey, o an titredi.
O titreşim… bir uyarı gibiydi.

Aramayı açtım.
Sesim hâlâ uykulu ve kısıktı. “Anne?”

Diğer uçtaki nefes… düzensizdi.
Ve sonra o kelimeler geldi.
Her bir harfi göğsüme çivi gibi saplanan o cümle:

“İklim... kızım... Berfin’in kalbi durdu.”

Dondum.
Nefesim gitti.

“Ne... ne diyorsun anne?”

Annemin sesi titriyordu.
Arka planda acil servisin gürültüsü vardı. Hemşirelerin sesleri, cihaz bipleri…

“Az önce. Doktorlar müdahale ediyor. Geri getirmeye çalışıyorlar... ama...”

Ama?

Ama ne?

Kafamdan bir uğultu geçti.
Kulaklarım uğuldayıp, bedenim serinledi.
İçimdeki sıcaklık, yerini buz gibi bir korkuya bıraktı.

Elimle duvara yaslandım.
Nefesim kesildi.

“Anne... ya...”
Kelimeyi tamamlayamadım.

O sırada banyodan çıkan Mahir beni görünce bir an durdu.
Elimde telefonu, duvara yaslanmış, bembeyaz kesilmiş halimi görünce bir şeylerin ters gittiğini anladı.

“İklim?”
Yanıma geldi.
“Ne oldu? Konuşsana... kim aradı?”

Ağzımı açtım.
Ama ses çıkmadı.

Sonra… dudaklarımdan sadece bir fısıltı döküldü.

“Berfin’in... kalbi durmuş Mahir...”

Gözlerim doldu.
Sanki o an, kurşun yeniden omzuma değil, kalbime saplandı.
Yere çömeldim. Telefon elimden düştü.
Bedenim değil, ruhum titriyordu artık.

Mahir dizlerinin üzerine çöktü.
“Ne diyorsun sen? Kim söyledi bunu?”

“Annem... hastanedelermiş... doktorlar müdahale ediyor... ama...”
Yutkundum.
Sesim çatladı.
“...ama belki de... yetişemeyecekler Mahir...”

Mahir bir anda ayağa kalktı.
Telefonu yerden aldı.
Ekrana baktı.
“Annen hâlâ hatta.”

Açtı.
“Ayşe Hanım? Mahir ben. Ne oluyor? Durumu net anlatır mısınız lütfen!”

Gözlerinde bir şey vardı.
Kaybın kıyısından geçen bir adamın, çaresizlikle öfke arasında salınan hali.

Annem telefonda bir şeyler anlatıyordu.
Mahir sadece dinliyordu.
Gözleri sabitti ama çenesi sıkılmıştı.

Sonunda kapattı.
Yavaşça oturdu.
Kafasını ellerinin arasına aldı.

“Şu an müdahale ediyorlar. Üç dakikadır kalbi durmuş.
Ama hâlâ pes etmediler.”

Sessizlik çöktü.
Saatin tik takları bile kalbime çarpıyordu artık.

Ve o an, Mahir başını kaldırdı.
Bakışları karanlık, ama içinde umutla inatlaşan bir haykırış vardı.
Yavaşça elimi tuttu.

Omzumdaki ağrı artık önemsizdi.
Çünkü ruhumun en derin yerinde çok daha büyük bir acı başlıyordu.

Ve biz, bu sabaha yalnızca bir haberle değil... bir parçalanmayla uyanmıştık.

MAHİR EFE KARAN

Arabayı nasıl sürdüm bilmiyorum.
Korna sesleri, ışıklar, yollar… hepsi flu.
İklim yanımda sessizdi.
Elini tuttum, ama tutmasaydım yere düşecek gibiydi.
Sadece bir cümle dönüp duruyordu aklımda:

“Berfin’in kalbi durmuş…”

İnsan, “belki hâlâ yaşıyordur” diye düşünür ya…
İşte o umut… o lanetli kırıntı… ciğerini yakar.
Küçük bir umut gibi değil…
Sanki içeri düşen bir volkan gibi.

Hastanenin önüne geldiğimde, kapıdan içeri koştum.

Koridorda ilk gördüğüm... babamdı.
Şehmuz Karan…
Yüzü kırış kırış. Gözleri bomboş.
Duvarda bir köşeye çökmüş, ellerini açmış, dua mı ediyor, ağlıyor mu belli değil.

Sonra Ayşe Anne'yi gördüm.
Mehmet Baba elini omzuna koymuştu ama kadın susmuyordu.

Ama annem...
Annem öyle bir çığlık attı ki…

O an zaman durdu. “Yavrum! Benim kızım ölmedi! Ölmedi benim kuzum! YALAN SÖYLÜYORLAR! O UYUYOR! O UYUYOR SADECE!”

Kadıncağız, sedyenin boş dönen kapısına doğru koştu.
İki hemşire zor tuttu onu.
Gözyaşları göğsüne iniyordu, sesi çatlamıştı.

İklim dizlerinin üstüne çöktü.
O an yere oturdu.
Kafasını iki elinin arasına aldı. Gözleri bomboş.
“Berfin…” diyebildi sadece.
Bir daha da sesi çıkmadı.

Ve ben...

Ben de oradaydım.
Ama ayakta mıydım?
Yıkıldım mı?
Çöktüm mü?

Sadece bir an…

“Berfin!”

Sesim… çatladı.
İçimden değil, kalbimin kökünden koptu o çığlık.

Yüzümden yaş değil, harlı bir ateş akıyordu sanki.
Göğsümü yumrukladım.
Sırtımı duvara vurdum.
“Hayır! Hayır!” dedim.

“Ben koruyamadım... Ben… koruyamadım onu...”

Yasin geldi. Kolumdan tutmak istedi.
Ama ellerim kanıyordu. Yumruklarımı sıktıkça içime battı her şey.

“BERFİN! SANA SÖZ VERMİŞTİM!”
Ben senin abindim! BEN SENİN ABİNİM LAN. KORUYAMADIM SENİ.”

Sesim bastırdı hastaneyi.

Alya, köşede annesine sarılmıştı.
Küçücük bedeni titriyordu.
Annesi İpek ağlarken, kızını korumaya çalışıyordu ama…
o da yaralıydı.

Bir odadan doktor çıktı.
Herkes bir anda sustu.

Doktorun yüzünde acılı bir ifade vardı.
Ama söyleyeceği söz… gerek bile kalmadı.

O bakış…
O başını eğişi…

Her şey bitti o an.

İçimde bir ses yankılandı.

"O, artık yok Mahir."
"Senin kardeşin… gitmiş."

Bacaklarım titredi.
Dizlerimin üzerine düştüm.
Duvardan kaydım.

Ve o an... dünyam karardı.

YAZARDAN

O gün...
O hastanenin koridorları bir mezarlık gibi sessizdi.
Ama içerisi...
Bir ailenin parçalanışının çığlıklarıyla doluydu.

Berfin...
Bir abinin göğsünde sustu.
Bir annenin kalbinde öldü.
Ve bir adamın... sonsuza kadar içine gömüldü.

MAHİR EFE KARAN

1 GÜN SONRA

Toprak kuru, hava sertti.

Güneş doğmuştu ama hiç ısıtmıyordu. Sanki gökyüzü bile utanıyordu bu gün doğumundan.

Yan yana sıralanmış insanlar vardı etrafımızda… ama kimse birbirine bakmıyordu. Herkes gözlerini ya toprağa dikmişti…
Ya da kendi içine gömülmüştü.

Berfin…

En akıllımızdı.
En hızlı konuşan, en sabırsız sevenimiz.
Onu mezara koymak…
Hayatın adaletini sorgulatacak kadar büyük bir ceza gibiydi.

Babam, bacaklarının titrediğini belli etmemeye çalışıyordu ama…
elindeki tespih dağ gibi ellerinde parçalanacak gibiydi.

Annem…
Üstü başı siyaha bulanmış.
Kollarında beyaz tülbent…
Berfin’in çocukluğundan kalma bir bebek tutuyordu.
Onunla mezara inmek istiyormuş.

“Onu tek başına koyamazsınız oraya… o hep biriyle uyurdu,” dedi. Sesi boğuktu.
Gözyaşları kurumamıştı henüz.

Mehmet Baba, dua okuyordu ama sesi çatladı. Ayşe Anne, bayılmak üzereydi, kadınlar tutuyordu.

İpek, bastonla yürüyordu hâlâ, ayağı alçıdaydı. Ama o da oradaydı.
Yüzü öyle solgundu ki, sanki onun da ruhu Berfin’le birlikte gitmişti.

Alya yoktu.
Onu getirmedik.
Çünkü bu acı… bir çocuğun taşıyabileceği bir şey değildi.

Ve ben…

Ben o mezarın başında durdum.
Yüzüm kıpırtısız, ellerim cebimde ama içim…
Yanıyordu.
Dışarıdan bir dağ gibiydim belki ama içim…
Yerle bir.
“Ben söz vermiştim Berfin.”
“Ben seni koruyacaktım…”
“Ama başaramadım.”

Toprağı elimle aldım.
Avucumun içinde, onun yokluğunu sıkarken…
kalbimde bir yemin oluştu.

“Bu kan yerde kalmayacak.”

Herkes yavaş yavaş ayrılırken, ben hâlâ başındaydım.
İklim sessizce yanıma geldi.
Sargılı koluyla elimi tuttu. “Hadi Mahir. Üşüyorsun…”

“Berfin üşüyordur şimdi,” dedim.
“Gece yorganı ayağından kayınca uyanırdı.”
Gülümsedim.
Ama gözyaşım yanaktan değil, içimden aktı.

İklim bana sarıldı.
Kırılacakmışım gibi. Ben de onun omzuna başımı koydum.

“Ne zaman alışacağız?”

“Hiçbir zaman…” dedi İklim fısıltıyla.
“Çünkü sevdiğin biri ölünce, zaman geçmez. Sadece kalbindeki boşluk büyür.”

&&&

Gece oldu.
Evin içinde bir yas değil, bir sessizlik vardı.
Ne televizyon, ne müzik…
Sadece Berfin’in çerçevesine konmuş siyah beyaz bir fotoğraf.
Ve altında bir mum.

İklim, çay yaptı. Ama içemedik. Ne midemiz vardı, ne dilimiz.

Yatak odasına girdiğimde...
ceketimi çıkarıp yatağın kenarına oturdum.
Duvara uzun uzun baktım.

Bir anda... dizlerime vurup ayağa kalktım.

“Yeter!”
“Bu böyle gitmeyecek!”
“Onlar hâlâ nefes alıyorsa… bu yas, bu acı... anlamını yitirir!”
“Ben Baran'ı toprağa koymadan, Berfin rahat uyuyamaz!”

İklim gözyaşlarıyla bana yaklaştı.
Ama bu defa korkuyla değil, kararlılıkla.

“Ne yapacaksan, yanında olacağım Mahir.
Ama bu intikam… seni benden alırsa, bir kurşunla değil, bir bakışla ölürüm.”

Yüzüne baktım.
Ve yavaşça sarıldım.

“Söz… Seni benden alamayacaklar.”

Çekmecedeki silahımı kaparak aşağıya salona indim.

Silah elimdeydi. Soğuk metal avucumda titremiyordu ama… içimdeki öfke volkan gibi kaynıyordu.
Gecenin sessizliğini ayak seslerim böldü.

Babam oturmuş, elleri dizlerinde… sessizdi.
Beni gördüğünde gözlerini kaldırmadı. Sadece bekledi.

Ben sustum.
Sonra… sesi çatallı, ama içi yanmış bir halde konuştum:

“Senin kardeşin... Baran... benim kardeşimi aldı elimden.”

Başını hafifçe kaldırdı.
Göz göze geldik.

“Senin kardeşin dediğin adam, bizim kanımızdan birini... toprağa koydu.
Ve sen buna hâlâ kardeşim diyorsun?”

Babam nefesini tuttu.
Bir şey söyleyecekti… ama sözleri tıkandı.
Yutkundu.

“Ben artık o soyadı taşımak istemiyorum.
Ben, Berfin'in ağabeyiyim.
Ve bu hayat... onun kanı yerdeyken bana huzur yok.”

Silahı elimde döndürdüm.
Ama hedefe değil karara kilitliydim.

“Baran da, oğlu da... bu oyunun sonunu görecek.
Ama beni bir katil yapan onlar olacak.
Bu ev değil. Bu aile değil.”

Babam gözlerini kapadı.
Bir baba olarak, bir abi olarak…
O da yandı o an.
Ama Mahir artık geri dönüş çizgisini geçmişti.

“Berfin benim kalbimdi.
Şimdi o kalp toprağın altında…
Ve bu gece ben, sadece bir adam değilim baba.
Bu gece ben... adaletin eliyim.”

&&&

“O gece benim ellerimden, kardeşim düştü.”

Elimdeki silahı daha sıkı kavradım.
Tetik, ne kadar yakın…
Ne kadar sıcak bir rahatlama vaat ediyor insana.
Ama asıl rahatlama, bu kurşunlar hedefini bulduğunda olacak.

Konaktaki adamlardan beşini seçtim. Yıllardır arkamda durduklarını biliyorum. Ama bu gece... ilk kez önümde yürüyecekler.
Çünkü bu artık bir gölge savaşı değil. Bu, soyadımdaki tüm lanetleri gömmek için başlattığım bir kıyamet.

Arabanın farları geceyi yardığında, yanımda Onur vardı.
Gözlerinde uykusuzluk değil, kana susamış netlik.
Haritayı açtı.
Planı yaptı.
Konuştu.

Ama ben dinlemiyordum.
Çünkü zihnimde hâlâ Berfin’in son nefesi vardı.
O çığlık… beni bir daha bırakmayacak.

“Baran…”

Adını içimden geçirdiğimde midem burkuldu.
Babamın kardeşi.
Benim… asla abim demeyeceğim bir yılan.

Sen beni sırtımdan vurmadın.
Sen kalbimin tam ortasına sıktın.
Sen, Berfin’i değil… beni gömdün.

Onur “Arka depo. Biri sabaha karşı oraya giriş yapmış. Azat’ın adamları sık kullanıyor. Kamera kayıtlarını temizlemişler ama bir tanesini bulduk. Derman oradaydı.” dedi.

Başımı kaldırdım. Göz göze geldik. "O zaman oraya gidiyoruz.”

Onur duraksadı.
“Ne yapacaksın Mahir?”

Sustum. “Ne yapacağımı ben de bilmiyorum. Ama ellerim boş dönmeyecek. Ya kanla temizlerim bu acıyı… ya da o kanla boğulurum.”

O an sustular.
Çünkü gözlerimdeki karanlığı onlar da gördü.

Planı tek tek anlattılar.
Hangi yoldan girilecek.
Kim nöbet tutacak.
Kim tetikte bekleyecek.

Ama benim kafamda tek plan vardı:

Baran ya da Azat’tan biri o kapının arkasındaysa…
Birimiz çıkamayacak.

“Bu soyadını ben bitireceğim. Eğer gerekirse… kendi mezar taşımı diker, o ismin üzerine basar, öyle gömerim hepinizi.”

Araba yavaşça durduğunda birşey demeden arabadan indim.

Silahımı doldurdum.
Kemerime taktım.
Ceketimi çektim.

Kapıya yürüdüm.
Onur koluma dokundu.
“Dönmeme ihtimalin var Mahir. Hazır mısın?”

Gözlerine baktım. "Ben zaten orada öldüm Onur. Şimdi sadece ruhumu tamamlamaya gidiyorum.”

Ve kapıyı açtım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.