25. bölüm / 31
SON BEY "Söz Namustur"HUZUR VE SESSİZLİK
Bölümler 31Şu an: HUZUR VE SESSİZLİK
- 1 KARANOĞLU AŞİRETİ1.661 kelime
- 2 KABULLENMEK3.259 kelime
- 3 EVET2.760 kelime
- 4 KAÇAMAK5.086 kelime
- 5 BAŞLIYORUZ4.288 kelime
- 6 EL ELE1.930 kelime
- 7 KIRGINLIK3.403 kelime
- 8 SAF DUYGULAR2.675 kelime
- 9 ÇEKİM3.154 kelime
- 10 ACI TATLI EKŞİ3.174 kelime
- 11 KAYIP1.681 kelime
- 12 GÖLGE2.580 kelime
- 13 ÇARESİZLİK2.691 kelime
- 14 GERÇEK DUYGULAR5.344 kelime
- 15 İTİRAF4.232 kelime
- 16 SINIR4.782 kelime
- 17 KAOS3.831 kelime
- 18 HİSSİZLİK4.397 kelime
- 19 AŞKIN SUSKUNLUĞU2.785 kelime
- 20 MEKTUP2.887 kelime
- 21 BU BOMBA KİMDE PATLAYACAK4.397 kelime
- 22 SÖYLENMEYEN HER ŞEYİN GÖLGESİNDE4.337 kelime
- 23 ATEŞTEN BİR GECE7.411 kelime
- 24 SON NEFES4.605 kelime
- 25 HUZUR VE SESSİZLİK3.220 kelime · Okuduğun bölüm
- 26 MUCİZE Mİ BUNUN ADI5.000 kelime
- 27 TOHUM3.813 kelime
- 28 GÖZLERİ HEP BENDE5.572 kelime
- 29 ÇABA6.160 kelime
- 30 AŞK3.801 kelime
- 31 SON5.040 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
MAHİR EFE KARAN
Ben birinin gözlerine bakarak ölmüştüm bu hayatta.
Ve aynı gözlerle bir gün birine bakarak öldürmeyi bekledim.
Berfin…
Kardeşim, canım.
Benden gittiği an, içimde kalan son insanlık kıvılcımı da onunla birlikte söndü.
Şimdi…
Sadece karanlığım kaldı.
Karanlığım ve sustuğum her gecenin silahı.
O kapıya yürürken, parmaklarım silahımın üzerinde gezindi.
İçimdeki öfke, ne bağırıyor ne de küfrediyordu artık.
Sadece bekliyordu.
Tetikteydi.
Onur fısıldadı: “İçeride üç adam. Giriş kapısının arkasındaki koridorda biri, Azat büyük ihtimalle arka ofiste. Sessiz ilerlersek, sürpriz bizde olur.”
Kafamı eğdim. Onay verdim.
Ama kalbim sessiz değildi. O kalp, "Adını bildiğin herkes bir gün sana ihanet eder," diyen Berfin’in sesiyle atıyordu hâlâ.
Sessizce yaklaştık.
İlk adam kapının arkasındaydı. Onur içeri sızdı. Boğazına sarıldı, nefes almadan yere indirdi.
İkinci adam sağ koridordaydı.
Ben çıktım karşısına.
Göz göze geldik. Gözünde tetiği fark ettim ama elim onunkinden hızlıydı.
PAT!
Silah susturuculu.
Adam yere düşerken gözleri hâlâ açıktı.
Sonunda... Azat’ın olduğu ofisin kapısına geldim.
İçeride silah sesini duymuşlar. Hazırlıklılardı.
Ama ben daha hazırlıklıydım.
Kapıyı sert bir tekmeyle açtım. İçeride iki adam vardı. Biri Azat'ın sağında, diğeri camın önünde.
Hiç düşünmeden önce cama yöneldim. İki kurşun. İkisi de alnın ortasına. Cam patladı, adam yere yığıldı.
Azat yerinden fırladı. “Elindeki silahı bırak Mahir!” diye bağırdı.
Korkmuştu ama sesi hâlâ küstah. Hâlâ babasının oğlu.
Gülümsedim.
“Sen, benim kardeşimin kanıyla yoğruldun Azat. Şimdi o kanın sesini dinle.”
Silahı ona doğrulttum. Ama Onur arkamdan bağırdı: “Mahir! Oyalama! Arka odadan biri kaçtı, Derman olabilir!”
Derman mı?..
Azat tam o an silahına davranmaya çalıştı. Ama geç kaldı. Kurşun sağ omzunu delip geçti.
Yere düştü, inledi. Yanına yürüdüm.
Göz göze geldik. “Ben sana ‘adam ol’ derken... sen babanın gölgesi oldun. Ama o gölgeyi bugün yakacağım.” Diz çöküp yakasına yapıştım. “Kimdi planı yapan? Derman mıydı, baban mı? Yoksa ikiniz mi?”
Kan tükürdü.
“Sen… sandığın kadar temiz değilsin Mahir.”
“Elimden kardeşim gitti lan!” dedim.
“Temiz kalmaya çalıştığım o hayat… onun mezarında gömülü artık.” Silahı kafasına dayadım.
Ama o an…
Berfin’in kahkahaları geldi kulağıma.
İklim’in gözleri...
Nefes aldım.
Tetiğe bastım mı?
Hayır.
Durdum.
Çünkü onu burada öldürmek... onun işini kolaylaştırmak olurdu.
Ayağa kalktım.
Onur geldi, Azat’ı ters kelepçeledi.
“Ne yapacağız?” diye sordu.
“Yaşayacak,” dedim.
“Konuşacak. Her şeyi anlatacak. Babanı da, Derman’ı da.
Berfin’in nasıl bir kurşunla susturulduğunu da...”
Ve gözlerimi kıstım.
“Sonra sıra Baran’a gelecek.
Bu soyadına kim neyi kazımışsa…
Ben kazıyacağım hepsini, tek tek.”
KARAN soyadını, ya onlara mezar edeceğim...
Ya da kendi mezar taşıma yazacağım.
Ama o gece...
En azından bir adım attım.
Çünkü bu hesap, kurşunla değil...
Adaletle kapanacak artık.
&&&
Adımlarım konak zemininde yankılanırken, içimde hâlâ barut kokusu vardı.
Kan görmüştüm.
İhanet duymuştum.
Ve şimdi, bu evde hâlâ sessizce oturan insanların gözlerine bakarken, hiçbirine güvenmiyordum.
Salonun kapısı açıktı.
Babam oturmuş, başı ellerinin arasındaydı.
Annem bir kenarda sessizce ağlıyordu.
Yasin ayakta, yüzü bana dönük.
Ayşe anne dizlerinin üzerine çökmüş, dua okuyordu.
Ve İklim…
İklim... pencerenin önünde, sessiz, bitkin.
Ama gözleri beni görünce... bir saniyeliğine olsun ışıklandı.
Hiç konuşmadım.
Yavaşça yürüdüm.
Kalabalığın sessizliğini yardım.
Kimse bir şey sormaya cesaret edemedi.
İklim’in önünde durdum.
Göz göze geldik.
Onun gözleri hâlâ şiş, hâlâ uykusuz, hâlâ yas doluydu. Ama ben artık yas tutacak hâlde değildim.
Ona hiçbir şey sormadım.
Ona hiçbir şey açıklamadım. Sadece, elini tuttum. Ve parmaklarını kendi parmaklarıma kilitledim. Bir adım geri çekildim. Beni izlemesini istedim. “Gidiyoruz.” demedim. Dememe gerek yoktu. O da sustu. Ama o da yürüdü. Benimle birlikte.
Omzundaki sargı hâlâ tazeydi ama o acıyı unuttu o an. Çünkü içimizdeki yara daha büyüktü.
Kapıya yürüdük. Arkamızdan adım atan olmadı.
Sadece annemin hıçkırığı duyuldu: "Yavrum… evlatlar bir bir gidiyor bu evden…"
Babam başını kaldırdı.
Ama benim gözlerimde öyle bir kararlılık vardı ki söz söyleyecek cesareti yoktu.
Ve ben…
Kapıyı açtım.
İklim arkamdaydı.
Çıktım.
Ve kapıyı sertçe çarptım. Evin duvarları bile irkildi. Hiçbir şey demeden yürümeye devam ettik. Arabaya bindik.
Sessizdik.
Ama o sessizlik, sayfalara sığmaz bir anlaşmaydı.
Eve vardığımızda anahtarı çevirerek kapıyı açtım.
İçeri ilk ben girdim.
Sonra o.
Ceketini çıkardı, duvara astı.
Ayakkabılarımızı çıkardık.
Salona oturmadık.
Yatak odasına yöneldik. Ne televizyon açıldı, ne telefon çaldı. Sadece yatağın kenarına oturduk.
Ve o an...
Başımı omzuna yasladım.
O da başını benim saçlarıma.
Hiçbir kelimeye ihtiyaç yoktu.
Çünkü artık o el…
Bu dünyada tuttuğum tek gerçekti.
Oturduğu yerden bana baktı. Sanki bir şey söylemek ister gibi... ama kelimelerin nerede durduğunu bilmiyor.
Ben başımı onun omzuna yaslamıştım, hâlâ. Ama artık başımı kaldırdım, gözlerine baktım.
"Üşüdün mü?" diye sordum, alakasız bir sesle.
O gülümsedi.
"Sen varsın ya... üşüsem bile hissedemem."
İşte bu laf... beni bitirdi.
Bakışlarım onun dudaklarında asılı kaldı bir an. Elimi kaldırdım, yanağını tuttum. O da elini benim elimin üzerine koydu. Parmaklarımız birbirine kilitlendi yeniden.
Sanki dünyanın en sağlam bağı, bu parmakların arasında gizliydi.
İlk ben eğildim.
Ama öpmedim.
Sadece alnına dokundum.
Uzun uzun.
O derin bir nefes aldı.
"Çok canın yandı değil mi Mahir?"
Gözlerim doldu ama akmadı.
"Yandığını hissetmiyorum artık. İçimde ne kaldıysa... küle döndü."
İklim başını eğdi, alnını benim göğsüme yasladı. "Ama hâlâ kalbin var. Atıyor. Yanımdasın. Bu yetiyor."
O an dayanamadım.
Çenesinden tuttum. Başını kaldırdım. Gözleri gözlerime değdiği an... öptüm onu.
Yavaş, derin, anlamlı bir öpücük.
Ne tutkunun çığlığı…
Ne de sadece bir avuntu.
O öpücük, iki yaralı insanın hayatta kalmak için birbirine tutunmasıydı.
Sonra gülümsedi. "Seninle burada böyle oturmak... dünyanın geri kalanından daha çok şey demek şu an."
"Benim için de." dedim.
"Çünkü sen artık sadece bir kadın değilsin İklim.
Sen... hayatta kalmam için son kalan nedenimsin."
Yeniden öptüm.
Bu defa biraz daha derin.
Biraz daha uzun.
Ama hâlâ sakin.
Hâlâ saygılı.
Hâlâ... onların yaşadığı her şeyin ardından gelen, hak edilmiş bir huzur gibi.
Koltukta oturmaktan yatak kenarına doğru birlikte süzüldük.
Ayakkabılar, ceketler çoktan çıkmıştı zaten.
O beni izledi. Ben de onu.
Ve hiçbirimiz, ne olacağını konuşmadık.
Çünkü bu gece…
Sadece sevmeye,
Sadece susarak yan yana kalmaya
Ve belki de ilk kez biraz iyi olmaya gelmişti.
İKLİM MİRAY KARATAŞ
Sabah… uzun zamandır ilk defa bu kadar sessizdi.
Ne bir çığlık vardı içeride, ne de başucumda yankılanan bir kalp çarpıntısı.
Sadece nefes…
Sadece huzur.
Birinin nefesi, yanaklarıma değiyordu.
Mahir’in eli, hâlâ elimdeydi.
Geceden kalan tek sıcaklık, artık sadece bedenim değil… içimdeydi.
Yorganı biraz araladım.
Güneş perdenin arasından süzülüp, odamızın duvarında yumuşak bir gölge çizmişti.
Hani bazen bir ışık huzmesi gelir ve için titrer ya…
İşte öyle bir şeydi.
Titredim.
Ama korkudan değil…
Hayatta kaldığım için.
Kafamı yana çevirdim.
Mahir derin uykudaydı.
Kirpikleri biraz dağınık, nefesi ritmik…
Ama yüzü, uyurken bile savaş sonrası gibi.
Kaşlarının arasında hâlâ o gergin çizgi.
Omuzları hâlâ tetikte.
Bu adam… bir gecede bir ölüye dönüşüp, sabah yeniden nefes almayı öğrendi.
Ve ben…
Bana sadece yaşamayı değil,
Ölmeden sevmeyi de yeniden öğreten adamı izliyordum.
Parmak uçlarımla yüzüne dokundum.
Bir şeyler fısıldamak istedim.
“Buradayım,” demek gibi.
“Gitme,” demek gibi.
Ama kelimeler, o an fazla geldi.
Çünkü bu sabah… kelimelere değil, gözlere uyanmıştım.
Kafamı yastığa geri yasladım.
Mahir gözlerini yavaşça açtı. İlk olarak benim yüzüme baktı, sonra biraz daha gevşedi omuzları. “Günaydın…” dedi, sesi boğuk ama içten.
“Günaydın,” diye fısıldadım, parmağımı hafifçe yanağına sürdüm. Kafasını hafifçe yana eğdi, gözlerimi araladı, gülümsedi.
Sonra yüzünü yana çevirdi ve alnımı alnına koydu. Bir anlığına dünya durdu. Sonra, küçük bir öpücük kondurdu dudaklarıma.
İçimdeki buzlar erimeye başladı, yavaş yavaş, usulca. “İyi ki buradasın,” dedi. “İyi ki yanımdasın.”
“İyi ki varsın…” dedim.
Sessizliğimiz, artık korkudan değil, umut doluydu.
Ve o an anladım ki, ne olursa olsun birlikteysek, yeniden başlayabiliriz.
Yumuşak bir kahkaha patlattı Mahir.
“Bakalım bugün ne getirecek…” Ve ben, onun elini daha sıkı tuttum.
Yüzüme baktı uzun uzun. Gülüşümü izledi. Sanki ilk kez görüyormuş gibi bakıyordu. Ama o bakışta şaşkınlık yoktu… huzur vardı.
Parmak uçlarıyla yanağıma dokundu. İzlemeden edemedi.
Sanki bir şeyin doğru olduğuna ilk kez bu kadar emindi.
Ve sonra…
Beni öptü.
Yavaş, sabırlı, ne aceleci ne kararsız…
Sadece içinden geldiği gibi.
Kalbim göğsümde bir tüy gibi hafifledi.
Çünkü bu, sadece bir öpücük değildi.
Bu bir söz gibiydi.
“Yanındayım.” Ellerini yüzümde gezdirdi. Parmak uçlarını dudaklarıma sürdü. “Artık hiçbir şey bizi korkutamaz,” dedi. “Çünkü kaybettik zaten… ama hâlâ birbirimizi bulabildik.” Yatağın içinde yavaşça yer değiştirdim. Başımı göğsüne yasladım. Kalp atışlarını dinledim.
Berfin’in sustuğu yerde… onunki hâlâ atıyordu.
Ve sonra...
Ben öptüm bu kez.
Çenesine, yanağına, göz kapaklarına.
Çünkü ben de susmak istemiyordum.
Artık sevgimle konuşmak istiyordum.
O an, gövdesiyle sarıldı bana.
Üşümemem için değil.
Kaybolmayayım diye.
Aramızda ne kelime kaldı, ne yük.
Sadece ten vardı.
Sadece nefes.
Ve iki yorgun ruhun birbirine iyi gelme çabası.
15 DAKİKA SONRA
Sırtımı okşayan parmakları vardı.
Kalkmam gerekiyordu belki…
Ama onun kollarının içindeyken dünya durmuş gibiydi.
Kendimi güvende hissettiğim tek yer…
bir göğüs kafesiydi artık.
Savaş bitmiş gibi değildi.
Ama…
artık silahlar susmuştu.
Mahir yüzümü avuçlarının arasına aldı.
“Bugün ilk defa sabaha uyanmak, batmaktan daha kolaydı,” dedi.
Gülümsedim.
“Sadece yanındayım diye mi?”
“Hayır,” dedi fısıltıyla. “Çünkü hala nefes alabiliyorum. Ve eğer sen de alıyorsan… bu ev hâlâ yaşanabilir demektir.”
Sanki başka biri söylese inanmam o cümleye.
Ama Mahir’in dudaklarından çıkınca…
her şey inandırıcı oluyor.
Acı bile.
Ellerimle saçlarına uzandım.
Düğümlerle karışmıştı.
Ama o düzensizlik bile güzeldi.
Küçük bir öpücük bıraktı boynuma.
Bir diğeri omzuma.
Gözlerini hiç kaçırmadan… bana yaklaştı.
“İzin ver,” dedi. “Sana tekrar sarılmam için bir sebebim olsun.”
Ben izin vermedim.
Sadece…
onun kollarına bırakacak kadar güvendim.
Bir kez daha dudaklarımız birleşti.
Ne geçmişi düşündük, ne geleceği.
O anın sonsuz olduğunu bilerek…
sadece hissettik. Parmakları belimi kavrarken… nefesim boğazımda düğümlendi. Dudakları dudaklarıma değdiğinde, dünya gerçekten sustu.
Sanki sadece biz vardık.
Sadece o odada değil… bu hayatta da.
Ellerim, boynuna uzanırken…
kalbim, onun kalbine değdi.
Ve dudaklarımız, her seferinde biraz daha cesur, biraz daha kırılgan bir yankı gibi yeniden birleşti.
Beni kendine çekerken…
tenine gömülmek istedim.
Derinleşiyorduk.
Artık düşünmeden, sadece hissederek.
Eli tekrardan tişörtümden içeri sızarak üstümdeki kazaktan kurtuldu. Elimi karın kaslarında dolaştırdım. Bu hoşuna gitmiş olacak ki öpüşürkn aynı anda saniyelim gülümsedi.
Kafasını sola yatırarak öpüşmemizi derinleştirdi.
Sanki kaybettiğimiz her şeye bu öpücükle tutunuyorduk.
Ama işte o an…
Tık tık tık!
KAPI.
Ardından… tanıdık bir ses: "Yengeee! Mahir açsana kapıyı, hem kötü hem acil!"
Bir anda, dudaklarımız birbirinden ayrıldı.
Nefes nefeseydik.
İkimiz de şaşkın…
ama birbirimize gülümserken.
Mahir, gözlerini devirdi. “Tam zamanlamayı öğrenemeyecek şu adam...” dedi.
Ben sadece başımı yana eğip kahkaha attım.
“Yengeeee! Açın bak hâlâ içerde misiniz, vallahi kapıyı kırarım bak!”
Mahir yataktan doğrulurken, saçları darmadağın, tişörtünü alelacele geçirdi. “Yemin ederim bir gün bu adamı öldüreceğim.”
Ben hâlâ yerimde kalmıştım. Yanaklarımda, hâlâ onun dokunuşları…
Ama içimde buruk bir gülümseme.
Çünkü… belki de o öpücüğün yarım kalması, tam yerinde bitmesiydi.
Bir gün…
tamamlayacağımızdan emin olduğum bir yarım.
Mahir odadan çıkarak aşağıya indiğinde bende üzerime tişörtümü geçirip onu takip etti. Bir yandan nefesini toparlıyor, bir yandan da sinirle kapıya yürüyor.
Kapı açıldı.
Onur’un yüzü solgundu. Sanki sabah güneşi bile yüzüne değmemiş gibiydi.
Eliyle içeriye girmedi, sadece eşikte durdu.
Onur "Konaktan haber geldi. Azat… hastaneden kaçmış." dedi.
Bir saniye sessizlik oldu.
Mahir "Ne demek kaçmış?" diye sordu.
"Dün gece. Bir saatlik bir boşluk var güvenlik kayıtlarında. Görevli iki adam kayıp. Kameralar kesilmiş. Kimse nasıl olduğunu anlamamış ama... artık içeride değil."
"Bu kadar mı?"
Onur "Bitmedi. Derman’dan da haber yok. Üç gündür. Telefonları kapalı. Adamlarından biri de dün gece ortadan kayboldu." dedi.
Mahir başını eğdi. Yumrukları sıkılmıştı. Gözlerinde o tanıdık karanlık belirmişti yine.
Onur devam etti. "Bu iş temiz kapanmadı Mahir. Bizim saldırıdan sonra herkes geri çekilir sandık ama... bence bu sadece bir başlangıçtı. Hazırlanıyorlar."
"Derman, Azat’ı içeriden çıkarttıysa… sıradaki hamleyi çoktan kurmuşlardır."
"Aynen öyle. Bu sadece kaçış değil. Bu savaş ilanı. Üstelik sessizden gelen cinsten." Mahir derin bir nefes aldı. Kapıyı kapatmadan önce bir anlığına bana döndü.
Gözlerinde özür vardı…
Ama aynı zamanda karar da.
Mahir."Bu eve kurşun değdiğinde kardeşim ölmüştü. Bir daha biri adımını atarsa, bu kez sadece ev değil… dünya yıkılır." dedi.
Ben hiçbir şey demedim.
Çünkü kelimeler… yeterli olmazdı.
Yavaşça yanına gittim, elini tuttum.
O an ne öpücük, ne de sıcak bir sarılma…
Sadece o elin sıkılığıydı içimizi birbirine bağlayan.
&&&
Mahir masanın başındaydı, yüzünde o tanıdık kararlılık. Önünde harita açılmıştı. Onur ayakta, elleri cebinde gidip geliyor; her adımı bir endişe taşıyordu.
Ben köşede oturuyordum. Ne çok şey olmuştu, ne çok şey değişmişti... ama bir masaya oturup konuşabilmek bile mucize gibiydi.
Mahir’in dudaklarından çıkan her kelime, beni biraz daha bu dünyanın merkezine çekiyordu.
“Derman sessizliğe gömüldüyse bu bir planın başlangıcıdır. Azat’ın kaçışı ise açılış hamlesi.”
“Muhtemelen bizim eve de sızma ihtimalleri var. Alya bile tehlikede olabilir.”
Alya’nın adını duyduğumda kalbim sıkıştı.
Minik, masum, gözleri dünya kadar büyük Alya…
Bu dünyanın karanlığına ait olmayan tek canlı gibi.
Ve o bile artık gölgede nefes alıyordu.
Mahir parmağıyla haritanın sağ köşesini işaret etti.
“Şu arazi. Babanın eski kereste deposu. Şimdi boş görünüyor ama gece geç saatlerde araç hareketi var. Gizli depo olabilir. Azat oradaysa... oradan çıkmadan çözmeliyiz.”
Onur, “Peki ya içeri girecek kişi?” diye sordu.
Mahir tereddüt etmeden, “Ben.” dedi.
Tam o sırada…
Kapı çaldı. Hafif, zarif ama ısrarlı bir tonda. Hepimiz irkildik.bMahir ayağa kalktı, silahına yönelmeden önce gözümün içine baktı.
Ben başımla “tamam” dedim.
Kapıya yaklaştı.nKapı açılır açılmaz, tanıdık bir ses duyuldu. “Merhaba… rahatsız etmiyorum umarım. Alya illa ‘gideceğim’ diye tutturdu. Sizi çok özlemiş…” İpek’ti.
Yüzünde mahcup bir tebessüm vardı. Üzerinde sade, pastel tonlarda bir elbise. Omzuna düşmüş saçları, bir annenin yorgun ama güçlü halini taşıyordu.bİçeri bir adım attı ama sözünü tamamlayamadan...
Alya...
Küçük ayaklarıyla bir yıldız gibi fırladı içeri.
“Amcaaa!"
“Halaaa!”
Gülüşü…
Bir çiçeğin gece ansızın açması gibiydi.
Koştu, önce Mahir’in bacaklarına sarıldı. Sonra döndü ve bana kollarını açtı. Yere çömeldim. Minik elleri boynuma sarılırken içimdeki kasvet bir anlığına dağılmıştı sanki.
"Savaş, haritalarda değil, kalplerde başlardı. Ve o an… o minicik kız çocuğu, kalbimize bir ateş değil, bir nefes üfledi." Mahir’in yüzünde, günlerdir görmediğim o şey belirdi. Bir gülümseme. Gerçek. İçten. Sıcacık.
Alya, “Ben burda kalacağım! Hep burda kalacağım!” diye cıvıldıyordu.
Onur kahkaha attı.
İpek gözlerini kaçırarak, “Affedin, bugün çok ısrar etti. Dışarıda bile oturabiliriz, siz yine de… planınızı bölmeyelim.” dedi. Ama o an artık hiçbirimiz o planın içindeymiş gibi hissetmiyorduk. Mahir diz çöktü, Alya’nın yüzüne baktı.
“Ne zaman bu kadar büyüdün sen ha? Nereden çıktı bu kadar özlemek?”
Alya hemen cevapladı. “Çünkü siz benim kalbimsiniz!”
Mahir bana baktı.
Gözlerinde soru yoktu.
Sadece netlik vardı. Ben başımı hafifçe eğdim. “Kalsın.” dedim.
İpek bir an susup sonra gözleri dolu dolu gülümsedi. “Teşekkür ederim…”
“Ben bir şeyler alıp geliyorum,” dedi Mahir. Ama ağzımdan istemsizce döküldü kelimeler. “Hepimiz çıkalım mı? Biraz yürürüz. Temiz hava… iyi gelir belki.”
Mahir bir an durdu, sonra gözlerini bana çevirdi. Gülümsedi.
Onur da hemen arkadan seslendi: “Bence harika fikir!”
Alya ise koltuğun arkasından başını uzattı. “Gerçekten mi? Hep beraber mi?”
Gülümsedim. “Evet küçük hanım. Hazırlan bakalım.”
Beş dakika sonra, evin kapısı açıldı.
Hafif bir esinti vurdu yüzüme.
Mahir kapıyı araladığında ben yanına geçtim, sonra Onur ve küçük bir zıpzıp gibi zıplayan Alya.
Yavaş yavaş yürümeye başladık.
Alya önde koşuyordu.
Onur onu uyarıyordu ama sesinde tehdit yoktu.
Sadece kahkaha…
Mahir yanımda, adımlarımız denk.
Bazen kolum koluna değiyor, bazen omuzlarımız…
Ama sessizdik.
Çünkü o sessizlikte bir şey vardı artık.
Kabul… yakınlık… ve yorgun bir kalp sükûnu.
Alya birden durdu. Parmağını heyecanla bir vitrine doğrulttu: “Dondurmacı! Dondurmacı!”
Onur gözlerini devirdi: “Az önce tost yedin.”
Alya çenesini kaldırdı: “Tost tuzluydu. Bu tatlı. Mide farklı yerleri sindiriyor!”
Hepimiz güldük. “Tamam,” dedi Onur. “Seninle gidip seçelim, ama çok büyük olmasın.”
El ele gittiler.
Onların uzaklaşmasını izledim.
Mahir sessizce yaklaştı bana.
Kafasını eğip alçak bir sesle sordu.
“Sen ne istersin?”
Gülümsedim.
“Bu anı unutmamayı.”O da gülümsedi.
Sonra sesi biraz daha şefkatli çıktı:
“Ben de sadece seninle yürümek istiyorum.
Geriye ne kalırsa… o da kar olsun.”
Bir iki dakika sonra Onur geri döndü.
Elinde iki külah vardı.
Birini Alya’ya uzattı.
Diğerini de bana.
Ama Mahir’e döndü, sırıtarak:
“Sen fazla sevmiyorsun diye almadım.”
Mahir kaşlarını kaldırdı.
“Beni hâlâ tanıdığını mı sanıyorsun?”
Alya araya girdi.
“Sen biraz benimkinden al o zaman amca!”Külahını uzattı alya.
"Yok çiçeğim. Sen ye." Alya başını sallayarak dondurmasını yalamaya devam etti.
Dondurmalar elimizde, sahil kenarındaki yürüyüşe devam ettik. Hafif bir meltem esiyordu. Alya, Onur’un elinden tuttuğu dondurmasını küçük küçük yalarken ona heyecanla oyuncaklarından bahsediyordu. Onur da sanki her biri dünyanın en önemli keşfiymiş gibi büyük bir dikkatle dinliyordu.
Ben de sessizce yürüyordum Mahir’in yanında. Dondurmamı yavaşça yalıyordum; çocukluktan kalma bir huzur gibiydi bu an.
Tam o sırada, Mahir ansızın eğilip dondurmamdan koca bir ısırık aldı.
Ben ne olduğunu anlamadan “Hmm,” dedi gözlerini kısmış, muzur bir sır saklar gibi. “Çok tatlıymış…”
Utançla ona döndüm. Göz göze geldik. Gülümsememek için zor tutuyordum kendimi.
“Ama bu benimdi…” dedim kısık bir sesle, ama aynı anda hâlâ kalbim hızla atıyordu.
Mahir hafifçe yana eğildi, alçak sesle, kulağıma doğru eğilerek fısıldadı. “Çocuk var. Sessiz olsana.”
Gözlerim büyüdü, onu dirseğimle hafifçe dürttüm. Ama o hiç istifini bozmadı. Gözlerini Alya’ya çevirdi.
“Duymaz o bizi. Şu an Onur’a oyuncaklarının adını ezberletiyor,” dedi kıkırdayarak.
Ve sonra…
Birden kolumdan tutup kendine doğru çekti. Dengemi şaşırmış gibi oldum.
“Ne yapıyorsun?!” dememe kalmadan…
Dudaklarını dudaklarıma hafifçe, kısacık bir öpücükle kondurdu.
Sanki bir rüyanın içindeydim.
Hızlıca uzaklaştı, yüzünde hiçbir şey olmamış gibi bir ifade vardı.
Ben, şaşkın, dondurmamla öylece kalakaldım.
Dondurmam hafifçe eriyordu, ama içimde eriyen şeyin adı başkaydı.
Mahir başını yana eğip fısıldadı:
“Dondurma tatlıydı ama… sen daha tatlısın.”
Gözlerimi kaçırdım.
İçimde çarpan her şey sustu bir an.
Dondurmam elimdeydi ama tadını artık hatırlamıyordum.
Tek bildiğim, kalbimin göğsümden dışarı fırlayacak gibi attığıydı.
Mahir’in gözlerinde o bilindik bakış vardı…
Hani ilk kez beni gördüğünde, ama hiçbir şey söylemediğinde olan…
İçinde bir ev varmış gibi, kapısını açmadan sadece bakarak davet eden bir bakış.
Ben, o kapının eşiğindeydim artık.
Ve her dokunuşuyla bir adım daha içeri giriyordum.
Yanaklarım kıpkırmızıydı. Başımı eğdim, ses etmedim.
Ama Mahir yanaştı, kulağıma tekrar eğildi:
"Utanınca daha da güzelleşiyorsun, biliyor musun?"
Bir elimle onu itmeye çalıştım güya, ama gücüm hiç yoktu.
Kendime bile itiraf edemediğim bir zaafla doluydum.
O sırada Alya’nın sesi bölüverdi aramızdaki sessizliği.
"Halaaa!” diye bağırdı neşeyle.
“Benim dondurma birazcık yere damladı, senin gibi tutamıyorum!”
Kendimi toparlamaya çalıştım.
Koşar adım Alya’ya doğru yürüdüm. Diz çöküp gülümsedim: “Seninki biraz erimiş, hemen silelim. Ama bak, Mahir amcanın dondurması yokmuş, biraz versek mi?”
Alya önce Mahir’e baktı, sonra dondurmasına.
“Amcam az yesin ama!” dedi ciddiyetle.
Onur gülmekten kendini tutamadı.
Mahir göz kırptı bana: “Bak gördün mü, sana herkes kıyamıyor.”
Ben tam bir şey diyecektim ki Mahir, Alya’nın yanağını hafifçe okşadı.
“Senin dondurman da, kalbin gibi çok güzel küçük hanım,” dedi.
Alya, Mahir’e sarıldı birden.
“Sen hiç kötü olamazsın, değil mi amca?”
İçim titredi.
Bir gün… bu küçük kızın kalbi kırılmasın diye, Mahir’in neleri göze alacağını çok iyi biliyordum.
Ve o an...
Kendi kalbimden emin oldum.
Ben artık bu adamdan dönemezdim.
Ve sanırım… dönmek de istemiyordum.
Mahirden ayrılarak bu sefer benim elimi tuttu.
Minik adımlarla yürürken bir yandan da sürekli dönüp Mahir’e bakıyordu.
Sanki Mahir, onun kahramanıydı.
Ve o kahramanın yanında güvendeydi, huzurdaydı.
…Ben de.
Parkın küçük salıncaklarına geldiğimizde Alya coşkuyla bağırdı:
“Beni sallayalım mııı?”
Onur hemen atıldı: “Ben hallederim!”
Mahir’le yan yana durduk. Göz göze gelmemek imkânsızdı.
“Elimde olsa seni de sallardım,” dedi Mahir fısıltıyla.
“Her şeyden uzak, sadece gökyüzüne doğru…”
Kahkaha atmamaya çalıştım, ama bir tebessüm kaçtı dudaklarımdan.
“Romantizm dozunu fazla kaçırıyorsun sanki?”
“Hayır,” dedi.
“Dozunda yaşamak isteseydim seni sevmezdim zaten.”
…Ve yine sustum.
Çünkü ne denir ki buna?
Bir adam, bir kadına bakarken cümle kurmadan da sevdiğini söyleyebiliyorsa…
Benim artık hiçbir harfe ihtiyacım yoktu.
Oturduk.
Onur Alya’yı sallarken biz yan yana, parkın kenarındaki bankta.
Omuzlarımız birbirine değdiğinde, kalbim tekledi.
Mahir elini, parmaklarımın yanına bıraktı.
Hiç zorlamadı.
Ama ben…
Kendim tuttum elini.
Çünkü artık kaçmak istemiyordum.
Alya neşeyle bağırıyordu:
“Daha hızlııı!”
Onur kahkahalarla: “Uçarız sonra ha, yavaş!”
Ben başımı Mahir’in omzuna yasladım.
İlk kez…
Yaslandığım yerin yıkılmayacağına inandım.
O, saçlarıma dokundu usulca.
“Sana dokunmak bile dua gibi,” dedi.
“Sanki birinin kabul olmuş duasısın.”
Gözlerimi kapattım.
İçimden bir tek şey geçiyordu:
Allah’ım, eğer bir mucize varsa…
Beni bu adamın göğsünde sakla.
Kalbinde büyüt…
Ve bir ömrü onunla yavaş yavaş yaşat.
Bölüm etkileşimi
