21. bölüm / 31
SON BEY "Söz Namustur"BU BOMBA KİMDE PATLAYACAK
Bölümler 31Şu an: BU BOMBA KİMDE PATLAYACAK
- 1 KARANOĞLU AŞİRETİ1.661 kelime
- 2 KABULLENMEK3.259 kelime
- 3 EVET2.760 kelime
- 4 KAÇAMAK5.086 kelime
- 5 BAŞLIYORUZ4.288 kelime
- 6 EL ELE1.930 kelime
- 7 KIRGINLIK3.403 kelime
- 8 SAF DUYGULAR2.675 kelime
- 9 ÇEKİM3.154 kelime
- 10 ACI TATLI EKŞİ3.174 kelime
- 11 KAYIP1.681 kelime
- 12 GÖLGE2.580 kelime
- 13 ÇARESİZLİK2.691 kelime
- 14 GERÇEK DUYGULAR5.344 kelime
- 15 İTİRAF4.232 kelime
- 16 SINIR4.782 kelime
- 17 KAOS3.831 kelime
- 18 HİSSİZLİK4.397 kelime
- 19 AŞKIN SUSKUNLUĞU2.785 kelime
- 20 MEKTUP2.887 kelime
- 21 BU BOMBA KİMDE PATLAYACAK4.397 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 SÖYLENMEYEN HER ŞEYİN GÖLGESİNDE4.337 kelime
- 23 ATEŞTEN BİR GECE7.411 kelime
- 24 SON NEFES4.605 kelime
- 25 HUZUR VE SESSİZLİK3.220 kelime
- 26 MUCİZE Mİ BUNUN ADI5.000 kelime
- 27 TOHUM3.813 kelime
- 28 GÖZLERİ HEP BENDE5.572 kelime
- 29 ÇABA6.160 kelime
- 30 AŞK3.801 kelime
- 31 SON5.040 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İKLİM MİRAY KARATAŞ
O gece uyumak mümkün değildi.
Mahir’in bıraktığı mektup hâlâ komodinin üzerinde duruyordu. Açmamıştım.
Belki de… açmaya kendimi hazır hissetmiyordum.
Salona yürüdüm. Sessizce. Babamın odasından hafif bir ışık sızıyordu.
Kapıyı araladım.
Oturmuş, eski bir fotoğraf albümünü inceliyordu.
Yavaşça yanına yürüdüm.
“Uyumadın mı?”
diye fısıldadım.
Kafasını kaldırdı. Gözlerinin altı çöküktü.
Ama esas başka bir şey vardı yüzünde...
Yüzünde bir suçluluk.
“Uyku... bazı şeyleri silmiyor,” dedi.
Ve albümü bana doğru çevirdi.
Eski bir fotoğraf.
Bir bebek.
Kucağında Sehmuz amcanın, arkasında annesi. Ama bebek...
Bebek Mahir değil.
“Bu Yasin abi mi?” diye sordum.
Babam başını eğdi. Uzun süre konuşmadı.
“Bazı insanlar... bazı bebekleri başka evlerin eşiğine bırakır, kızım.”
“Kendi kanından da olsa, bakamayacağını bildiğinde…”
Kalbim bir an duracak gibi oldu.
“Ne diyorsun sen baba?” dedim.
Elini kaldırdı, devam etmedi.
“Henüz zamanı değil,” dedi sadece.
“Zaten öğrenilecekti. Ama bu yıkımı sırayla kaldırmak gerek.”
Babamın sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu:
“Bazı insanlar... bazı bebekleri başka evlerin eşiğine bırakır.”
Nefesim boğazıma düğümlendi. Sanki odada bir anda oksijen eksilmişti.
Damarlarımdan geçen kan bile bu cümleyle geri çekildi sanki.
Ama babam başını eğdi.
Konuşmadı.
“Baba… sen bana ne anlatıyorsun şu an?”
Sesim sakin çıkmaya çalıştı, ama titriyordu.
Hem öfkeyle hem merakla.
Babam parmak uçlarını albümdeki sararmış sayfada gezdirdi.
Yasin’in çocukluk fotoğrafına baktı uzun uzun.
Sonra gözlerini bana kaldırmadan devam etti:
“İnsanın kendi kanından olanı, bir başkasına emanet etmesi... kolay değildir.”
“Ama bazen, sevgiyle değil... hayatta kalma zorunluluğuyla alınır bazı kararlar.”
“Yasin mi?”
Bu tek kelimeyle koptum.
Sesim çatladı.
Tüm o ihtimaller içimde sızlanırken, ben artık bir isimle yüzleşmek istiyordum.
Babam ilk kez gözlerime baktı.
Ama o bakış... bir yanıyla affedilmek isteyen bir adamın, bir yanıyla hâlâ susan bir babanın bakışıydı.
“Ben sana bu yükü vermek istememiştim, İklim.”
“Ama verdin.”
“Bu gecenin yükü bana kaldı. O cümleleri duydum. Şimdi içimde ömür boyu taşıyacağım bir sorunun cevabını istiyorum.”
“Yasin benim... neyim oluyor?”
Kalbim göğsüme sığmıyordu.
Cevap korkunçtu. Ve o korkunç cevabı ben sormuştum.
Babam başını öne eğdi.
“Benim oğlum.”
“Senin abin.”
Ve zaman durdu.
Saat bile tik taklarını susturdu.
Ne demekti bu?
Nasıl yani?
Yasin... Yasin benim abim mi?
Benim öz ağabeyim mi?
Gözlerimin önünden yüzler geçti.
Sehmuz’un soğukluğu...
Mahir’in ezilmişliği…
İpek’in Yasin’e tutunması...
“Neden?” dedim sadece.
“Neden bırakıldı o eve? Neden birbirimizden koparıldık? Neden hiçbir şey bilmeme izin verilmedi?”
Babam yüzünü elleriyle kapattı.
İlk defa bir dağ gibi adam, parmakları arasında eriyen biri gibi göründü gözüme.
“Çünkü ben korktum, İklim.”
“Bir çocuğa bakacak gücüm yoktu. Sen daha dünyada yoktun. Annen perişandı. O zamanlar Sehmuz zengindi, güçlüydü. 'Bakarım' dedi. Ben de… ben de inandım.”
“Ama sonra… geri dönemedim. Utandım. İzin vermediler. Ve bir süre sonra… herkes susmayı öğrendi.”
&&&
Güneş henüz doğmamıştı.
Odamı sabahın sessizliği değil, geceden kalan yankılar dolduruyordu.
Babamın sesi hâlâ kulağımda çınlıyordu:
“Yasin... benim oğlum.”
Sanki yastığımın altına başımı koyduğumda, düşünceler oradan çıkıp boğazıma dolanıyordu. Uyuyamamıştım.
Ve sonra gözüm komodinin kenarına ilişti.
Mahir’in bıraktığı o zarfa.
Dün geceye kadar sadece bir kâğıt parçasıydı.
Şimdi… belki de her şeydi.
Yavaşça aldım.
Ellerim titredi.
Sanki içinde bir bıçak vardı da ben onu gönüllü olarak kalbime saplamaya razıydım.
Ama artık bilmek istiyordum.
Anlamak istiyordum.
Zarfı açtım.
Kağıt buruşuktu.
Ama yazılar... düzgün ve netti.
...
Mektubu katlayamadım.
Ellerimde tuttuğum şey, sadece bir kâğıt değil...
İçinde hem sevdiğim adamın kalbi,
hem geçmişimizin gölgesi,
hem de birbirimizi mahvedişimizin hikâyesi vardı.
Gözlerim yandı.
Ama ağlamadım.
Çünkü bu aşk artık suyla yıkanacak bir yangın değildi.
Bu... külleriyle yakmaya devam eden bir enkazdı.
“Seni seviyorum, Mahir…”
diye fısıldadım, kimsenin duymayacağı bir şekilde.
“Ama bu sevgiyle iyileşemem.”
“Ve affetmeden dönmem mümkün değil.”
Mektubu yatağımın altına koydum.
Kaldırmadım.
Yakmadım da.
Sadece sakladım.
Çünkü bazı şeyler... zamanla anlam kazanır.
Ve ben hâlâ zamana ihtiyacım olduğunu biliyordum.
BERFİN AVİN KARAN
Mardin’e ayak basar basmaz yüzüme çarpan ilk şey… geçmişti.
Bir tür kokusu vardı bu şehrin.
Toprak, zaman ve bastırılmış sırların karışımı bir koku.
Uçaktan ineli birkaç saat olmuştu.
Hastaneye değil, önce eve gitmiştim.
Annemle konuşmam gerekiyordu.
Annem hâlâ aynıydı.
Yüzünde o tanıdık sabır maskesi.
Ama gözlerinin altındaki halkalar, yılların yükünü taşıyordu.
Valizimi bıraktım, hiçbir şey demeden mutfağa geçtim.
O da sessizce peşimden geldi.
“Anne,” dedim sonunda.
“Söyle artık. Ne zamandır susuyorsunuz siz bu evde?”
“Mahir susuyor, babam her şeye karar veriyor, sen de yokmuş gibi davranıyorsun.”
Annem gözlerini kaçırdı.
Çaydanlığa su koydu.
Ama ben devam ettim.
“Yasin benim ağabeyim değil. Bunu ben doğrudan duymadım ama her parçayı birleştiriyorum. Onun neden hep sizden uzak olduğunu, neden hep benzemediğini... Anlatmak zorundasın artık.”
Annem bir an dondu.
Elindeki çay bardağını tezgâha koydu.
Titrediğini fark ettim.
“Berfin...”
“Bazı şeyler o kadar eski ki, biz bile artık onları doğru hatırlamıyoruz. Ama evet...”
“Yasin bizim değil.”
Gözlerim doldu.
Ama bu gözyaşı Mahir için değildi.
İklim için... o kızcağız için... ve annemin bu yükü nasıl taşıdığı içindi.
“İklim’in abisi olduğunu sen de biliyorsun değil mi?”
Annem gözlerimi kaçırmadı bu sefer.
“Evet.”
Sessizlik.
Saatin tik takları bile kendini geri çekmişti.
&&&
İKLİM MİRAY KARATAŞ
Dün geceden beri kafamın içinde bir uğultu var.
Bazen Mahir’in sesi gibi geliyor…
Bazen babamın, bazen de kendi içimde susturamadığım o çatlak duvar gibi.
Ama bugün… o uğultuyu birinin susturacağını hiç düşünmezdim.
Kapı zili çaldı.
Perdeden baktım.
Berfin.
Yüzünde kocaman bir gülümseme. Aynı çocukluğumuzdaki gibi.
Aniden geçmişin sıcak yazlarına dönüverdim.
Üç tekerlekli bisiklet, limonlu dondurma, gizli gizli buluştuğumuz anlar...
Berfin hep oradaydı.
Kapıyı açtım.
O an birbirimize baktık.
Ne sarıldık, ne içeri buyur ettim.
Sadece göz göze geldik.
Ama her şey anlatılmış gibiydi zaten. “Girebilir miyim?” dedi.
Başımı salladım. “Tabii.”
İkimiz mutfağa geçtik.
Annemin boş bıraktığı çaydanlık tıslıyordu.
Berfin kalktı, iki bardak çay koydu.
Hiç sormadı "ne oldu" diye.
O kadar iyi biliyordu ki, bazen susmak en doğru soruydu.
Konuşmaya başladı. "Bak biliyorum abime kızgınsın ama kon-"
Kafamı kaldırdım.
Yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi.
Ama sonra hemen soldu.
“Ben artık onunla kavga bile etmek istemiyorum, Berfin.”
“Ne deseydi, ne yapsaydı... o lafı etti ya… hiçbir şey kalmadı içimde.”
Berfin başını salladı.
İkna etmeye çalışmadı hemen.
Zaten o yüzden onu sevmişimdir hep.
“Ben o lafı duyduğumda Mahir’in suratını görmek isterdim,” dedi.
“O kadar pişmandı ki… sanki kendi dilini kendi kesmek istedi.”
“O lafı etmeden önce düşünecekti,” dedim, daha sert bir sesle.
“Ben öyle her seferinde anlayış gösterecek kadar yufka biri değilim.”
Berfin bana yaklaştı, elini elimin üzerine koydu.
“Biliyorum. Ve senin haklı olmadığını hiç söylemiyorum.”
“Ama Mahir... çok eksik büyüdü, İklim. Bizim bildiğimiz Mahir var ya... o aslında hiç sevgi görmeden, hep dik durması beklenen, hep ‘erkek adam’ olması öğretilen biri.”
“Ama senin yanında… ilk defa kendi gibi olabildi. Hata yaptı, çok ağır yaptı. Ama özrü, gerçekten boğazında düğüm.”
Bir an sessizlik oldu.
İçimde hafif bir çatlama hissettim.
Sanki o öfke duvarımda minicik bir çizik oluştu.
Ama hemen geri çekildim.
Zayıflık değil, temkinliydim.
“Affetmek... bu kadar kolay mı sanıyorsun?” dedim.
Berfin gülümsedi.
Çok hafif.
Ama içten.
“Yok, kolay değil. Ama senin gibi güçlü biri için mümkün. Ve unutma… sevmek affetmekle değil, unutmakla bitiyor. Sen Mahir’i unutamadın. Ben gözünden biliyorum.”
Bazı sessizlikler var…
Öyle güçlü ki, konuşmadan da anlaşılabiliyor her şey.
Berfin’le o anda böyleydik işte.
Yan yana, ama susarak birbirimize bir şey anlatıyorduk.
Birden başını çevirdi, bana gülümsedi.
O gülümsemenin altında yorgunluk vardı. Ama içinde hâlâ umut parlıyordu. “Sen hatırlıyor musun? Yedi yaşındaydık. Komşunun oğlu elindeki misketi elinden almıştı da sen onun arkasından koşup yakasına yapışmıştın.” diyerek konuyu değiştirdi.
Yüzümde hafif bir tebessüm kıpırdadı.
“Çünkü o misketi annemle birlikte boyamıştık. Hediye gibiydi bana. Kıymetliydi.”
Berfin başını salladı. “Aynen işte... Kıymetliydi. Ve sen o zaman bile, değer verdiğin bir şeyi kolay kolay bırakmazdın. O günkü gibi bakıyordun gözünün içine. Şimdi ne değişti?”
İçimde bir şey sıkıştı.
Çünkü ne değiştiğini bilmiyordum.
Yani… biliyordum ama hâlâ kabullenemiyordum.
“Mahir bana değer verdiğini söylüyor ama bir yandan da öyle laflar etti ki Berfin... Ben kendimi çamurun içine atılmış gibi hissettim.”
Berfin sessiz kaldı.
Konu Mahir’e geldiğinde hep bir nefes aralığı bırakıyordu.
Biliyordu çünkü… sadece akılla değil, kalple çözülmesi gerekiyordu bunun.
“Bak İklim,” dedi yumuşakça,
“Ben Mahir’i tanıdım. Evet, erkekler bazen saçma sapan şekilde incitir. Onun yaptığı şeyin bahanesi yok, seni kırdı. Ama... Mahir ilk defa birinin karşısında bu kadar açık ve savunmasız kaldı. Sana yazdığı mektubu ben okudum. Biliyorum, sana ulaşmak için son çırpınıştı ama… samimiydi.”
Kafamı çevirdim, göz göze geldik. “Sen Mahir’in avukatı mısın, çocukluk arkadaşım mı?”
Gülümsedi.
“İkisi de biraz. Ama önce senin kız kardeşinim ben. Senin kırıldığını da, hâlâ sevdiğini de görüyorum.”
Çayından bir yudum aldı, sonra omzuma döndü. “Biliyor musun, senin gibi inat eden birini tanımıyorum. Ama aynı zamanda, bir şeyi sevdin mi... dibine kadar sahiplenecek kadar da sadıksın. Şimdi kaçıyorsun. Mahir’den, kendi duygundan, belki de affetmenin getireceği yeni sorumluluktan.”
Derin bir nefes aldım.
Söyledikleri...
Evet, acıtıyordu ama yalın bir gerçeği de yüzüme vuruyordu.
“Affetmek... unutmak değil,” dedi.
“Ama kendini özgürleştirmek. Mahir’i affetmek zorunda değilsin. Ama bir gün kendini seveceksen, bu hikâyeyi tamamlamadan kapatma.”
Bardağını yere koydu.
Son sözlerini söyledi. “Kaçmak senin işin değil, İklim. Senin işin, dönüp yüzleşmek. O yüzden ben diyorum ki... en azından dinle. Bir şans daha ver demiyorum. Ama anlatmasına izin ver.”
Gözüm elimdeki çay tabağına kaydı. Parmaklarımın ucuyla tabağı etrafında döndürdüm.
Kafamın içinde fırtına hâlâ dönüyordu.
Ama Berfin’in o sözü…
“Senin işin kaçmak değil,”
dilimin ucunda yankılanıyordu.
Kızdım mı ona?
Biraz.
Ama öyle içten söyledi ki, içim küsemedi.
Mahir’i affetmeye hazır mıyım?
Hayır.
Ama... anlatmasına izin vermeye hazır olabilir miyim?
Sanırım… belki.
Sadece belki.
BERFİN AVİN KARAN
İklim’le vedalaşmadım.
Vedalaşmak, bir şeyin bittiğini kabul etmekti.
Ben sadece çıktım.
Zaten o kapının arkasında hâlâ yüzleşmeyi bekleyen çok fazla şey vardı.
Ayaklarım evin yolunu bulurken, aklım hâlâ İklim’deydi.
O gözleri…
Sadece kırık değildi.
Korkmuştu da.
Kendi duygularından bile.
Kapıdan içeri girdiğimde, evde bir hareket vardı.
Ayakkabılar, baston sesi, bir sandalye çekme…
Salona yürüdüm.
Babam, koltukta oturuyordu.
Üstünde gri bir hırka, soluk teni biraz renklenmiş.
Göz göze geldik.
“Geldim,” dedim kısa bir sesle.
O başını eğdi.
Annem hemen mutfaktan seslendi:
“Berfin, çay koyayım mı?”
“İstemem,” dedim. “Birkaç dakika oturacağım.”
Kendimi koltuğa attım.
Tüm yolun ve konuşmaların yorgunluğu üstüme oturdu.
Ama asıl yorgunluk, içimdeki soruların ağırlığıydı.
Tam gözlerimi kapatıyordum ki, kapı açıldı.
Ayak sesleri.
Sonra tanıdık bir ses: “Hoş geldin, Berfin.”
Yasin.
Sanki hiçbir şey olmamış gibi söyledi.
Yüzünde ufacık bir gerginlik bile yoktu.
Gözlerimi açtım.
Kalkmadım.
Ona dönmedim bile.
“Mahir abimin eski nişanlısından utanmadan çocuk mu yaptın?"
Sözlerim, odaya düşen soğuk bir bıçak gibi yankılandı.
Yasin’in adımları durdu.
O sırada annem dondu, babam gözlüğünü çıkardı, hatta Şehmuz hafif doğruldu.
“Berfin…” dedi Yasin, zoraki bir sesle. “Bunu sonra konuşalım.”
“Hayır, şimdi konuşalım,” dedim.
“Nasıl karını aldatırsın? Nasıl çocuk yaparsın? Sen nasıl kendi kızının gözünün içine bu kadar rahat bakabiliyorsun?”
Sesim yükselmiyordu ama tonum değişmişti.
Sözlerim yırtıcıydı.
Küçücük koltukta, evin tüm sırları üstüme üstüme geliyordu.
Tam o sırada babam bastonuna yaslandı ve adeta kükredi. “Yeter artık! Kesin şu saçmalığı! Bu evde kimse kusursuz değil!”
O an her şey dondu.
Bir tül perde gibi konuşmalar havada asılı kaldı.
Annem eliyle başını tuttu, Yasin sessizce geri çekildi.
Ben ise...
Gözlerimi babama diktim.
“Senin susturdukların bizi hasta etti, baba,” dedim içimden.
Ama ses çıkarmadım.
Yavaşça ayağa kalktım.
Bahçeye yöneldim.
Son basamağa gelmiştim ki arkamdan abime seslendim.
"Abi,” dedim. “Benimle bahçeye gelir misin?”
Mahir.
Koltuğun kenarında oturuyordu.
Yorgun ama uyanık.
O başını kaldırdı, dudak kenarıyla hafifçe gülümsedi. “Geldim güzelim.”
Adımlarımı yavaşlattım.
Kapıya yürürken, İpek tam karşımdaydı.
Göz göze geldik.
Duraksadım.
Kafamı hafifçe yana eğdim. “Umarım abimden de kurtulursun,” dedim kısık ama net bir sesle.
O an o salondaki hava, cam gibi çatladı.
İpek’in yüzü bembeyaz oldu.
Ama devam etmedim.
Mahir yanıma geldi, kolunu omzuma attı. “Gidelim,” dedi.
Beraber çıktık.
Bahçe sessizdi.
Ağaç yaprakları kımıldıyor, eski fıskiye hafif bir ses çıkarıyordu.
Abim çardağın kenarındaki mindere oturdu, ben de yanına geçtim.
Bir süre sessiz kaldık.
Sonra ben konuştum. “İklim’le konuştum.”
Abim başını çevirdi.
Bakışlarında ürkek bir umut vardı.
Ama ben o umudu abartmadan devam ettim. “Henüz affetmeye hazır değil. Ama... kaçmıyor artık. Seni tamamen silmemiş. Bu bile bir başlangıç.”
Gözlerini kaçırdı. “Ben ona iyi gelemedim, Berfin.”
“İyi gelmeye çalıştın. Ama önce kendine iyi olman gerekiyor abi.”
“Bu ev... bu sırlar... senin sırtını kambur etti.”
Abim derin bir nefes aldı.
Kafasını dizlerine yasladı.
Ben elimi onun omzuna koydum. “Ama biliyor musun abi... İklim sana hâlâ kapılarını tamamen kapatmadı. O yüzden sen de kapatma. Ne yapsan da, o seni bir daha görmek istemese de... sen dürüst kal. Belki bir gün değil, ama bir gece... o mektubun cevabını verir.”
Abim başını salladı.
Gözleri hâlâ uzaklara bakıyordu ama omuzları biraz daha dikti bu sefer. Ben o an anladım.
Bu hikâye bitmemişti. Sadece biraz soluklanmaya ihtiyacı vardı.
Ve belki de...
Gerçekleri bilen tek kişi olarak, bu hikâyeyi tamamlamak için önce ben biraz daha konuşmalıydım.
MAHİR EFE KARAN
Berfin’in o gözlerinin içine baktığımda bir şey kırıldı içimde.
Ama bu kırılma yıkmak için değil… içimde kalan son umut parçasını yerinden oynatmak içindi.
Bir kız kardeşin, bir abiyle bu kadar içten konuşabilmesi…
Uzun zamandır ilk defa biri beni anlamaya çalıştı.
Söylemeden anladı, kızmadan sarıldı.
Yine de içimdeki ses susmuyordu.
Her şeyi anlatmıştım, tüm düğümleri çözmüştüm ama…
Onun sesi yoktu. İklim’in.
Ne gözlerini görebiliyordum, ne yüzünü.
Ama sustuğu her saniyede, içim daha çok bağırıyordu.
Odaya çıktım.
Kapıyı kapattım.
Sırtımı kapıya verdim.
Derin bir nefes aldım.
Kendimi yatağa attım.
Yorgan üstümdeydi ama içim donuyordu.
Bir sağa döndüm olmadı, sola döndüm yine olmadı.
Odam karanlık, gözlerim açık…
İklim’in sesi kulaklarımda: “Ben senin yanında olmayacağım.”
Sadece o cümle.
Sadece o susuş.
O gece sabah olmadı benim için.
Gözümü kaç kez kapattım hatırlamıyorum ama…
Uyuyamadım.
&&&
Gözlerimi bir çığlıkla açtım. “Bırak kolumu Yasin!”
“Çocuğumla birlikte gideceğim! Bıktım bu evden!”
Yorganı tek hareketle üzerimden attım.
Ayağa kalktım, tişörtümü giyerken sesler daha da yükseldi.
“İpek, gitme! Ne demek bu sabah sabah bavulla gitmek! Gören olacak, laf edecek!”
Koridora çıktım.
Adımlarımı hızlandırdım.
Aşağıdan sesler netleşiyordu.
Annemin telaşlı sesi, babamın baston tıkırtısı, İpek’in ağlamaklı tonu…
Bir de küçücük bir ses:
“Anne... gitmeyelim.”
Son basamağı atladığımda, salonun ortasında olanları gördüm.
İpek, kucağında Alya, diğer elinde bavul.
Yüzü soluk, saçları darmadağın.
Gözleri kan çanağı gibi olmuş.
Yasin, onun önünde durmuş.
Ama onun gözünde ne panik vardı ne üzüntü…
Sadece itibar.
“İpek, yapma. Gören olursa, adımız çıkar. Bırak bu duygusallığı!”
İçimden bir şey koptu. “Ne oluyor burada?” dedim, sesim donuk ama sert.
İpek başını bana çevirdi.
O an Alya, annesinin kucağından kurtulup yere indi ve bana doğru koştu.
“Amca!”
Kollarımı açtım.
O minik beden kucağıma çarpınca, yüreğimde bastıramadığım bir şey kabardı.
Sıkıca sarıldım ona.
Minicik parmakları boynuma dolandı.
“Ne oldu prensesim?” dedim fısıltıyla. Alya başını omzuma yasladı, hıçkırdı.
İpek elindeki bavulu yere bıraktı.
“Gidiyorum Mahir,” dedi. “Kızımla birlikte. Yasin'in sorumluluk almadığı her şeyin ağırlığını ben taşımak zorunda değilim.”
Yasin hâlâ aynıydı.
Donuk, kafası ‘el alem ne der’le dolu.
“İpek, abartıyorsun. Sorunu dışarıda konuşuruz, evde değil.”
Gözlerimi kıstım. “İçeride yapamadığınız şeyin sorumluluğunu dışarı mı yansıtacaksın, Yasin?”
Bir anda odaya derin bir sessizlik çöktü.
İpek bavulunu tekrar aldı.
Ama bu sefer sesi daha netti: “Beni durdurmak için çocuğumdan çok mahallenin lafını düşünen bir adama bir saniye daha tahammülüm yok.”
Alya hâlâ kucağımdaydı.
Omzuma başını koymuş, bir şey demeden ağlıyordu.
Bir an…
İklim geldi aklıma.
Eğer bir gün onunla çocuğumuz olursa…
Ben de onunla böyle bir sabah mı yaşayacaktım?
Kafamı yana eğdim.
Alya’nın kulağına fısıldadım: “Her şey güzel olacak, prensesim. Söz.”
Ama içimde bir ses vardı…
Bu sözü ilk kendime söylemem gerekiyordu.
&&&
Alya'nın parmakları hâlâ elimi tutuyordu.
Bir çocuğun eli, her zaman çok dürüsttür.
Ne yalan bilir, ne oyun.
Ve o sabah… bir çocuk bana güveniyordu.
Ama kadını, hayatımın merkezindeki kadını... kaybetmiş gibiydim.
İpek gitmemişti. Alyayla benim eve dönmemi bekliyordu. Ama gidecekti.
Yasin hâlâ koltukta oturup kendini temize çekmeye çalışıyordu.
Ben ise Alya'yla birlikte çıktım.
Belki de sadece nefes alacak bir yer arıyordum.
Ama o küçük el…
Beni, en çok acıyan yerimden iyileştiriyordu.
Parka vardığımızda güneş yeni yükseliyordu.
Ağaçların altı serindi.
Bankların biri boştu, oraya oturduk.
Alya yanımda, sessizce salıncağa baktı.
“Gitmek ister misin?” dedim.
Başını salladı.
Ben de onu dikkatlice oturttum.
Küçük ayakları yere zor değiyordu ama bir süre sonra salıncak kendi ritmini buldu.
Alya güldü.
O gülüş…
Bir anda tüm olanları sessizleştirdi.
Tam o sırada, gözüm karşı kıyıya takıldı.
Bir siluet.
İlk başta tanıyamadım.
Ama yürüyüşünden, omzuna attığı çantasından, sabah serinliğinde bile zarif duruşundan...
İklim.
Ayaklarım yerinden kıpırdamadı ama kalbim göğüs kafesimi yumrukladı sanki.
Elini alnına götürüp gözüne düşen saçını savurdu.
Güneş yüzüne vuruyordu.
Ve ben… günler sonra ilk defa ona böyle açık açık bakıyordum.
O da beni fark etti.
Göz göze geldik.
Bir saniye.
Sadece bir saniye.
Ama o saniyede zaman durdu.
Gözleri hâlâ kızgın.
Ama içinde başka bir şey de vardı.
Alya bir kahkaha attı.
Salıncakta döndü ve “İklim ablaaa!” diye bağırdı.
İklim irkildi.
O an kaçabilirdi.
Yürüyüp gidebilirdi.
Ama… gelmediği kadar da gitmedi.
Yavaşça yürüyüşünü yavaşlattı.
Salıncağın yanına geldi.
Alya kollarını uzattı.
İklim eğildi, onu tuttu.
İçimde bir şey ezildi. “Ne yapıyorsun sen burada?” dedi İklim, sesi şaşkın ama sert değil.
“İpek gitti. Alya’yı yalnız bırakmak istemedim.”
Bana bakmadı.
Ama Alya’nın elleriyle onun yüzünü tuttuğu an...
İklim gülümsedi.
İstemeden.
Küçücük, kırık bir gülümseme.
Sonra bana döndü.
İlk kez bu kadar net.
Yine o gözler.“Senin sorumluluğun değil,” dedi.
“Belki de öyle.”
“Ama ben hâlâ sorumluluk almayı öğreniyorum.”
Sessizlik.
Alya iki kolunu da ikimize uzattı. “Hep beraber oynayalım mı?”
Ben diz çöktüm.
İklim bir adım geri attı.
Ama sonra durdu.
Ve o an şunu fark ettim:
Bu kadın… ne kadar uzak dursa da, kalbimin en yakınıydı.
Ve belki de... bu küçük kız çocuğunun minicik cümlesi, bizim suskun hikâyemize bir virgül koyuyordu.
&&&
İKLİM MİRAY KARATAŞ
Alya’nın kahkahası etrafı sardığında içim bir an yumuşadı.
O salıncağın küçük demir zincirine tutunmuştu ama asıl tutunduğu şey... mutluluktu.
Bir çocuğun mutlu olması ne tuhaf:
Kim olursan ol, seni çaresizce o anın içine çekiyor.
Küçücük elleri havada, ayakları göğe uzanıyordu.
Mahir de onu sallarken sessizce gülümsüyordu.
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir rahatlama vardı.
Yüzü hâlâ yorgundu, ama içinde ilk kez... gölgeler biraz geri çekilmiş gibiydi.
O an göz göze geldik.
Kısa.
Ama etkili.
Sanki "birkaç gün önce bana yüzüğü avuç içime bırakmamı isteyen sen miydin?" diyecektim.
Ama diyemedim.
Çünkü Alya bir anda döndü, kıkırdayarak bağırdı: “İklim ablaaaa! Amcam beni sallasın, sen de bizi izle!”
Kendimi salıncağın hemen yanındaki banka bırakmıştım zaten.
Bir ayağımı çapraz üstüme atmış, bir yandan izliyor, diğer yandan kalbimi tartıyordum.
Ama Alya o kadar neşeliydi ki içimdeki o kırgınlık yerinden hafifçe oynadı.
O bana öyle bir gülümseyerek seslenmişti ki…
Sanki o an, affetmekle affetmemek arasında bir çocuğun kahkahası vardı.
Salıncağın ipleri gerildiğinde Alya tekrar döndü: “İklim ablaaaaa! Sıra sende!”
Kafamı kaldırdım.
O ne demek istiyor derken...
Alya ani bir hareketle salıncaktan atladı, minik ayakları çimenlere çarptı.
Birkaç adımda bana geldi.
Kollarımı çekiştirmeye başladı. “Hadi hadi hadi! Sen de sallan! Amcam uçuuruuyooor beni, seni de uçuursun! Hadiii ama!”
“Alya, saçmalama,” dedim istemsizce, hafif bir tebessümle.
Ama kollarımı bırakmadı.
Mahir geriden seslendi, sesi gülüşle karışıktı. “Hadi ablası, üzme prensesimi.”
O an…
İçimde tuhaf bir şey oldu.
Bir sitem kabardı.
Ama üstüne bir yumuşaklık geldi.
Sonra biraz da merak.
En son da... galiba biraz “özlemek”.
Mahir, Alya’nın isteğine karşılık vermemi izlerken bakışları yumuşaktı.
Eskisi gibi değil.
Sahiplenici ama saygılı.
Sanki “yakınındayım ama zorlamıyorum” diyordu.
“Hadiiii,” diye ısrar etti Alya,
“Bak uçuracak seni. Uçmak istiyo musun?”
Derin bir iç çektim. “Tamam kızım, tamam…” dedim.
Ayağa kalktım.
Kafamı yana salladım, “Bir kere. Sadece bir.”
Salıncağa oturdum.
Küçükken sevmezdim salıncağı.
Midemi kaldırırdı.
Ama şimdi midemi değil, kalbimi bulandıran başka şeyler vardı.
Mahir arkamdan geldi.
İlk dokunuşunda irkildim ama sonra rahatladım.
Küçük bir dürtüşle salıncağı ittirdi.
“Hazır mısın?” dedi alttan hafif kısık bir sesle.
“Hiç olmadığım kadar,” dedim, yarım bir gülümsemeyle.
Salıncak ileri geri hareket ederken Alya yanımızda çığlık çığlığa gülüyordu. “İkisini de ben uçuruyorum! Amcam süper kahraman!”
O kahkahalar, o akşamüzeri parka yayıldı.
Ve ben…
İlk kez o günden beri içimden geçen tek cümleyi sessizce söyledim.
Belki de affetmek... önce kendi kalbini salıncağa bırakmak gibidir. Bırakırsan, havalanır.
&&&
Sallanmak…
Bir ileri, bir geri.
Kalbim de böyleydi zaten.
Bir ileri atıyor, sonra her şeyi geri çekiyordu.
Mahir’in elleri arkamdaydı, salıncağı yavaşça durdurduğunda içimde de bir şeyler yavaşladı sanki.
Ayağa kalktım.
O da bir adım geri çekildi.
Hâlâ benim sınırlarıma dikkat ediyordu.
Hâlâ… o gün söylediği o cümle, kulağımda çınlıyordu.
“O zaman neden hâlâ o yüzüğün parmağında?”
Hayır, artık parmağımda değildi.
Ama izi vardı.
Tıpkı onun gibi.
Alya, bizim konuşmamıza fırsat vermeden yere oturdu.
Çimenleri elleriyle tarıyor, kendi çapında bir dünya kuruyordu.
Bir çiçek buldu, sonra bir taş, sonra yaprakları üst üste dizdi.
Mutluydu.
Ve biz… ilk defa baş başaydık.
Gerçek anlamda.
Mahir sessizce yanımdaki banka oturdu.
Aramızda bir karış mesafe vardı ama o karış…
İçimde bir çığlık kadar uzundu.
Bir süre konuşmadık.
Sadece izledik Alya’yı.
Ama sanki onun sessizliği bizi dürtüyordu.
“Konuşun artık,” der gibi.
Sonunda Mahir konuştu.
Sesi kısık ama netti. “O sabah… o lafı etmemeliydim.”
Dönüp ona baktım.
Yüzü pişmandı.
Ama bu kez pişman olduğunu sadece bakışlarında değil, omuzlarındaki düşüklükte, ellerindeki huzursuzlukta da görüyordum. “Bunu söylemen, o lafı duymamış gibi yapmamı sağlamaz,” dedim.
“Biliyorum.”
“Sadece duymuş olman değil… haklı hissetmen daha çok kırdı beni.”
Başını önüne eğdi. “Kırmak istemedim seni.”
“Ama kırıldım,” dedim, net bir şekilde. “Hem de ilk kez değil.”
Bir sessizlik daha.
Bu kez yük taşıyan bir sessizlik.
Sonra ben devam ettim, yavaş ama kararlı ses tonuyla. “İnsanı sevdiği kırınca, iyileşmesi daha uzun sürüyor Mahir.”
“Ben de biliyorum,” dedi.
“O yüzden sustum bazen. Çünkü ne söylesem, daha beter olur diye düşündüm.”
Gözlerim doldu. Ama dökmedim.
Ben artık onun önünde ağlamayacaktım.
Güçlü görünmek için değil…
Yorgun olduğum için.
Birden Alya seslendi: “Amca! Bak kelebeek!”
Mahirin gözleri bana döndü, ama bu kez ilk defa…
İçinde umut vardı.
Ama zorlama bir umut değil.
Gerçek.
Kırık ama gerçek.
“Sana kendimi yeniden anlatmama izin ver,” dedi.
“Kırılmışken anlamaya çalışmak kolay değil.”
“Ben kolay bir adam değilim, İklim… ama ben seni kolayca silmedim hiç.”
İçimde bir şey titredi.
O cümlede hem sitem, hem sevgi, hem de... kaybetme korkusu vardı. “Zor olman sorun değil Mahir,” dedim.
“Zor olan… bana her şeyi geç anlatman.”
Birden sessiz kaldı.
Alya kelebeği yakalamaya çalışırken, biz sadece birbirimize bakıyorduk.
Bu defa gözler kaçmadı.
Bu defa susmak, kaçmak anlamına gelmiyordu.
Sadece… iki kişi ilk defa doğru zamanın ucuna tutunuyordu.
&&&
Gün batarken hava biraz serinlemişti.
Parktan döndükten sonra Alya bir süre avluda oynamıştı, sonra herkes içeri girmişti ama ben… biraz soluklanmak için verandada kalmıştım. Bende konağa gelmiştim çünkü alya beni göndermek istemedi.
Mahir içeride, Berfin de odasına çıkmıştı.
Birden içeriden İpek’in sesi yükseldi:
“Alya?! Alyaa?!”
Kapıdan doğruldum.
İçimde bir şey titredi.
“Ne oldu?” dedim içeriye koşarak.
İpek panik içinde sağa sola bakıyordu.
“Alya yok… beş dakikadır ortada yok!”
Mahir anında kapıya yöneldi.
Berfin odasından fırladı.
Herkes telaşla dışarı döküldü.
Yasin bile bu sefer kıpırdamıştı.
Alya’yı mahallede, bahçede, sokak başında aramaya başladık.
Hava artık serinlemişti. Küçük bir çocuk için tehlikeliydi.
Ben kalbimi tutuyordum.
Çünkü artık o küçük kız sadece onların değil… bir parçam gibi olmuştu.
O an Mahir’in sesi yankılandı: “Buldum!! Alya burada!”
Koşarak yanına gittik.
Küçük kız bir duvar kenarına çömelmiş, salyangoz izliyordu.
Hiçbir şeyin farkında değildi.
Yüzünde o masum gülümsemesiyle dönüp bize bakınca hepimiz sustuk.
“Bakın! Kabuğunda çizgi var! Bu özelmiş!”
Ağlamamak için kendimi zor tuttum. Mahir onu kucağına aldı, bağrına bastı. Ama o anda bir araba korna sesi geldi.
Mahalle kapısında tanıdık ama görmek istemediğim biri indi:
Berrak.
Kucağında bebek yoktu.
Ama yüzünde taşıdığı pişmanlık, kucağında olmasa da karnındaki bebeği beraberinde getirmişti.
“Konuşmam gerek,” dedi.
İlk başta Mahir yürüdü ona doğru, sonra araya ben girdim:
“Şimdi mi?”
“Evet… çünkü susunca herkes mahvoluyor.”
Herkes kapının önündeydi.
Berfin aşağı indi.
İpek hâlâ Alya’nın başındaydı.
Yasin arkada durmuş, başını eğmişti.
Berrak bize döndü. “Ben eskiden mahirle nişanlıydım doğru. Ama bu çocuk... Mahir’in değil. Yasin’in.
Ortama öyle bir sessizlik çöktü ki, mahallenin en kuytu köşesinde fısıldanan sırlar bile yankılandı.
İpek yavaşça kapıya yaslandı.
Ağlamadı.
YAZARDAN
"Yeter. Herkes bir şey sakladı. Ama gerçekler hâlâ nefes alıyor.”
Berfin birkaç adım öne çıktı.
Bakışları tek tek herkeste gezindi: Mahir, Yasin, Şehmuz, Mehmet, İklim...
Sonra usulca konuşmaya başladı.
“Madem artık maskeler düşüyor... Ben de susmayacağım.”
“Yasin... sen bizim abimiz değilsin. değilsin.” Kimseden tepki gelmedi.
Çünkü herkes ilk başta ne dediğini anlamadı.
Ama o devam etti. “Sen... Mehmet Amca’nın oğlu, İklim’in abisisin.”
İlk çarpılan gözler Mahir’in gözleriydi.
Yasin’in alnı terledi.
Mehmet bir adım geri çekildi.
İklim’in yüzünde şokla birlikte bir şey daha vardı: Kırılmış bir rahatlama.
Berfin derin nefes aldı.
Gözleri babasına, Şehmuz’a döndü. "Sen yıllar önce onu sahiplenmiş gibi yaptın ama... aslında Mehmet Amca’dan satın aldın. ‘Biz bakarız, siz bakamazsınız’ dedin. Annem o geceyi hâlâ rüyasında ağlayarak anıyor.”
Mehmet’in dudakları titredi ama konuşmadı.
İklim ise bir adım geri çekildi.
Yasin nefes almakta zorlanıyordu.
Mahir, hâlâ hareketsizdi.
Yalnızca, gözleri İklim’e kaydı.
İlk defa, iki kardeşten birinin artık onun kardeşi olmadığını öğreniyordu.
Ve Berfin son noktayı koydu: “Yani... senin canın pahasına savaştığın o adam, senin abin bile değildi Mahir.”
“Ve sen... İklim, yıllardır öz abinden habersiz yaşadın.”
O an herkes suskundu.
Sadece Alya'nın küçük sesi duyuldu: “Anne? Neden herkes susuyor?”
Ve o anda, zaman gerçekten durdu.
Berfin’in ağzından çıkan son cümle, mahalledeki en keskin rüzgârdan bile soğuktu:
“Ve sen... İklim, yıllardır öz abinden habersiz yaşadın.”
Bir çocuğun ağzından çıkan masum bir söz değil, yıllardır taşınan bir günah gibiydi bu.
Herkes sustu. Herkes durdu. Herkesin içinden bir şey çekildi.
Mahir... kıpırdamadı. Ne bir adım attı ne bir gözünü kırptı.
Ama içinde bir şey kırıldı.
Kendini bildi bileli “abi” dediği adama bakamadı artık.
Yüzü taş gibi, ama gözlerinin kenarı titriyordu.
Çünkü şimdiye kadar kurduğu tüm aile dengesi, bir çatı gibi başına yıkılmıştı.
Yasin... en çok o ne diyeceğini bilemedi.
Başını çevirdi, bir şey söylemek için dudağını araladı, ama kelime bulamadı.
Omuzları çöktü. O an herkes onun içindeki o büyük boşluğu görebiliyordu.
O ne evin büyüğüydü, ne Mahir’in kardeşiydi...
Ne de İklim’in uzağıydı artık.
Mehmet, yani İklim’in babası… başını öne eğdi.
Bir baba gibi değil, bir günahkâr gibi susuyordu.
Dizleri hafif titredi. Ama konuşmadı.
İtiraf etmek bir yüktü, ama şimdiye kadar susmak daha ağırdı.
İklim... o ise donmuş gibiydi.
Gözlerini Berfin’den alamıyordu.
Bir yandan ağlamamak için dudağını ısırıyor, bir yandan gözyaşları çoktan kirpiklerini sarmıştı.
“Nasıl yani...?” dedi fısıltıyla.
“Benim... abim mi?”
Sesinde, hem kırılmış bir çocuk hem büyümek zorunda kalmış bir kadının çaresizliği vardı.
Berfin sessizdi artık. O üzerine düşeni yapmıştı.
Kendisini yıllardır bu sırrın altında ezen gölgeyi konuşarak değil, bağırmadan, hesap sormadan ama net bir şekilde yıkmıştı.
Şehmuz... yaşlandığını ilk kez o an fark etti.
Yüzündeki çizgiler daha derin, sırtı daha kamburdu.
Yıllar önce yaptığı tek bir seçim, bugün herkesin nefesini kesmişti.
Ama o hâlâ güçlü görünmeye çalışıyordu.
Sadece bir kelime döküldü ağzından:
“Yeter.”
Ama “yeter” dediği neydi?
Berfin’in konuşması mı?
Mehmet’in günahı mı?
Yoksa kendi vicdanı mı?
İpek, Alya’nın saçlarını okşarken bir damla gözyaşını yanağından sildi.
O da mahvolmuştu, ama onun tek önceliği hâlâ küçük kızıydı.
Sustu. Tıpkı diğerleri gibi.
Ve o an, Alya ellerini Mahir’in omzuna koydu, usulca sordu:
“Amca... herkes neden bu kadar üzgün?”
Bu kadar masum bir soru, bu kadar kirli bir sessizliğe düştü.
Mahir yere çömeldi. Alya’yla göz göze geldi.
Ama cevap veremedi.
Çünkü onun içinden geçen sadece şuydu: “Ben de bilmiyorum Alya... Ama bu evde biz sadece susarak büyümüşüz.
Bölüm etkileşimi
