8. bölüm / 31
SON BEY "Söz Namustur"SAF DUYGULAR
Bölümler 31Şu an: SAF DUYGULAR
- 1 KARANOĞLU AŞİRETİ1.661 kelime
- 2 KABULLENMEK3.259 kelime
- 3 EVET2.760 kelime
- 4 KAÇAMAK5.086 kelime
- 5 BAŞLIYORUZ4.288 kelime
- 6 EL ELE1.930 kelime
- 7 KIRGINLIK3.403 kelime
- 8 SAF DUYGULAR2.675 kelime · Okuduğun bölüm
- 9 ÇEKİM3.154 kelime
- 10 ACI TATLI EKŞİ3.174 kelime
- 11 KAYIP1.681 kelime
- 12 GÖLGE2.580 kelime
- 13 ÇARESİZLİK2.691 kelime
- 14 GERÇEK DUYGULAR5.344 kelime
- 15 İTİRAF4.232 kelime
- 16 SINIR4.782 kelime
- 17 KAOS3.831 kelime
- 18 HİSSİZLİK4.397 kelime
- 19 AŞKIN SUSKUNLUĞU2.785 kelime
- 20 MEKTUP2.887 kelime
- 21 BU BOMBA KİMDE PATLAYACAK4.397 kelime
- 22 SÖYLENMEYEN HER ŞEYİN GÖLGESİNDE4.337 kelime
- 23 ATEŞTEN BİR GECE7.411 kelime
- 24 SON NEFES4.605 kelime
- 25 HUZUR VE SESSİZLİK3.220 kelime
- 26 MUCİZE Mİ BUNUN ADI5.000 kelime
- 27 TOHUM3.813 kelime
- 28 GÖZLERİ HEP BENDE5.572 kelime
- 29 ÇABA6.160 kelime
- 30 AŞK3.801 kelime
- 31 SON5.040 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İKLİM MİRAY KARATAŞ
Göz kapaklarım kurşun gibi ağır. Açmaya çalıştıkça, sanki aralarında binlerce kilo yük var. Başım zonkluyor… Boğazımda keskin bir tat, ağzımda acı bir kuruluk var. Nerede olduğumu bilmiyorum. Zemin sert. Taş mı bu? Soğuk ve nemli.
“Neresi burası…? Ben… ben neredeyim?”
Birden her şey geri geliyor. Market. Sokak. O adam. O ses...
“Mahir Efe Karan’a selam söyle.”
Kimdi o? Neden Mahir’in adı?
Yavaşça gözlerimi aralıyorum. Loş bir oda. Penceresiz. Duvarlar beton. Bir köşede eski bir sandalye, yerlerde toz. Ellerim arkadan bağlanmış, bileklerim yanıyor. Ama canımın acısından daha büyük bir şey var içimde: öfke.
“Beni Mahir’e karşı kullanacaklar… Ama o bunu öğrenirse, dünyayı yakar.”
Bu düşünceyle içim ürperiyor. Ama garip bir güven de duyuyorum. Mahir bulur. O söz verirken gözümün içine bakmıştı: “Sana bir şey olursa, kimse sağ çıkmaz.”
Şimdi sadece hayatta kalmalıyım. Gözlerimi açık tutmalı, zayıf bir anlarını kollamalıyım. Çünkü bu savaş daha yeni başlıyor...
MAHİR EFE KARAN
Sabah uyandığımda içimde bir sıkıntı vardı. Sebepsiz... değil aslında. Bir yerlerde bir şey yanlış gidiyordu. Kalbimin tam ortasına bastıran, tarif edemediğim bir ağırlık. Bu şehirde güneş doğarken bile karanlık hissediyorsan, bir şeyler olmaya başlamıştır demektir.
Sonra o telefon geldi.
Miray’ın annesinin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. “Mahir… Miray yok.”
O cümleyle içimdeki bütün sessizlik parçalandı.
İçimde önce bir boşluk oldu. Sonra o boşlukta bir kıvılcım yandı. Sonra o kıvılcım koca bir yangına dönüştü.
Kim aldıysa onu... bana dünyayı dar edecek.
Direkt çıktım. Ceketimi bile doğru düzgün giymeden. Silahı elime aldığımda fark ettim; elim titremiyor. Çünkü ben korkmuyorum. Ben kaybetmeyi sevmem. Miray... bana emanetti. Hem kendinden, hem benden, hem bu şehirden.
“Söz verdim,” dedim kendime. “Ona söz verdim. Başına bir şey gelirse, ben sadece bedel ödetmem. Ben yerle bir ederim.”
Sokağa çıktım, önce iz sürdüm. Sessizlik bile bana bir şeyler söylüyordu. Market, kaldırım, köşe... boştu. Ama gözüm yerden bez parçasını seçti. Eğildim, kokladım.
Eter.
Miray direnmiştir. Ama bu kokuyla... zor.
Turan arkamda. O da gergin ama benden başka bir şey beklemiyor. Benim düştüğüm tek yer dua ettiğim yerdir. Gerisi savaş.
Telefonu açtım, direkt söyledim:
“Mahsun Karakuş’un adı geçti. Bu iş onunsa... çoktan mezarını kazmaya başlamış demektir.”
O adama zamanında elim uzandı. Aç kaldığında soframa oturdu. Şimdi benim canımdan bir parçaya el uzattıysa...
“O artık hiçbir sokakta adını yaşatamayacak.”
Yeminim var. Miray’a değil sadece... kendi adıma, soyuma, geçmişime.
"Söz verdim. Ve ben... sözümü tutarım."
&&&
Tersanenin önüne vardığımda hava hâlâ pusluydu. Sabahın serinliği, betona sinmiş yağ ve pas kokusuna karışmıştı. Çevrede tek tük sigara izmariti, bir de kenara çekilmiş siyah bir SUV.
Mahsun buradaysa… içeride hesap vakti var.
İçeri girmeden önce etrafı kolaçan ettim. Turan, omzundaki pompalıyla arka girişte pozisyon aldı.
Ben?
Ben sadece içeri girdim. Silahı kılıfında bıraktım. Ellerimi yumruk yaparak.
Bu mesele kurşunla değil, yüzle çözülecek.
İçerideki üç adam beni gördü. Biri elini beline attı.
"Dokunursan parmaklarını kırarım," dedim. Sesim yankılandı.
Yüzüme bile bakamadı.
Merdivenlerden yukarı çıktım. Oradaydı. Mahsun Karakuş. Eski günlerde kardeş, şimdi hedef.
Beni görünce kalkmadı bile. Korkmuyor sandı.
Yanıldı.
“Hayırdır Mahir Bey, sabah sabah?”
Sesinde alay vardı. Hissediyordum. Bu adam bir cevap vermek istemiyor, oyun oynamak istiyordu.
Yavaş adımlarla masasına yaklaştım.
Elimdeki telefon ekranını gösterdim.
Miray’ın en son görüldüğü kameranın donmuş karesi.
“Bu kız,” dedim. “Nerede?”
Bir anlık sessizlik... Sonra omuz silkti.
“Ne bileyim ben? İstanbul kalabalık, herkes kaybolabilir.”
Yavaşça masasına eğildim. Gözlerime bakmasını sağladım.
“Ben kaybetmem Mahsun. Beni bilen bilir, sen bilmedin… ya da unuttun. Sana yemek verdim. Sokağa ismimi verdim. Şimdi bana acı veriyorsan, cezanı yavaş çekeceksin.”
Gözleri küçüldü. Ama o an o küçük titremeyi gördüm. Yüzüyle cesaret oynarken ruhu panikledi.
Arkamdan Turan girdi. Elinde bir telefon.
“Abi… Miray’ı son götüren aracın plakasını çözdük. Araç, Mahsun’un sağ kolu Kemal adına kayıtlı.”
Gülümsedim.
“Ben kimseyi ikna etmem Mahsun. Delil konuşur, kan temizler. Şimdi bana son kez cevap ver. Karım nerede?"
Mahsun ayağa kalktı. “Bilmiyorum dedim ya!”
Bir anda Masanın üstüne çaktım yumruğu.
“YALAN SÖYLEME!”
Gözlerinde korku çatladı. Dudakları seyirdi.
“Anadolu Yakası’nda... bir ahır... boş bir çiftlik evi... ama ben—”
Daha fazlasını duymadım.
Arkamı döndüm.
Çünkü Miray beni bekliyordu. Ve ben geç kalamazdım.
&&&
Geceydi. Farlar toprağa gömülmüş, terk edilmiş bir yola ışık tutuyordu. Arabayı durdurdum. Camı açtım. Havanın içindeki sessizlik çınlıyordu. Ne kuş sesi, ne rüzgar. Sadece... bekleyen bir boşluk.
İndim arabadan. Elimi silahıma götürmedim.
Bu sefer kurşun değil, hislerimle yürüyecektim.
Ahşap kapı açıktı. Turan sessizce arkamdan geliyordu.
İçeri girdik. Terkedilmiş bir çiftlik evi. Nemli, tozlu. Yer yer kırık camlar, duvarlara çivilenmiş tahtalar. Ama bir şey dikkatimi çekti: yerde bir mendil.
Üzerinde... kan lekesi.
Diz çöküp aldım. O an içimde bir şey koptu.
“Miray...”
Bu onun iziydi.
Bilerek bırakılmış. Bilerek dikkat çeksin diye.
“Hayattasın. Ve savaşmaya devam ediyorsun.”
Ama burada değildin.
O anda Turan cebinden bir kâğıt uzattı.
“Kilerde buldum abi. Köşeye sıkıştırılmış.”
Baktım.
El yazısıyla sadece bir cümle:
“Sözünü tutacaksan, beni bul.”
Tüm vücudum kasıldı. Gözüm karardı.
Bu bir oyun. Bir mesaj.
Beni oyalıyorlar. Beni sınayıp zaman kazanıyorlar.
Telefonu çıkardım, Emir’e bağlandım.
“Sana plaka verdim ya… o arabayı saat saat izle. GPS’le son hareketlerini çıkar. Şehirde kim saklanacak yer arıyorsa, önce iz bırakır. Her şeyin kaydı vardır.”
Telefonu kapadım.
Turan’a döndüm:
“Bu artık sadece bir arama değil. Bu meydan okuma.”
Sonra içimden dedim ki:
“Miray… senin için söz verdim. Ama artık bu söz namus değil, kan meselesi oldu.”
İKLİM MİRAY KARATAŞ
Uyandığımda hâlâ loş, karanlık bir odadaydım. Zemin taş. Duvarlar nemli. Pencere yok. Sadece tavandaki eski bir ampulün cılız ışığı, sanki bilinçli olarak titrek bırakılmış. Kafam zonkluyordu. Burnumda hâlâ o bayıltıcı bezin kokusu.
Ayağa kalkmaya çalıştım. Ayak bileğimde hafif bir sızı… zincir yok ama yürümem yavaş.
"Kendine gel Miray. Korkarsan bitersin."
İç sesim, çocukluğumdan kalma bir öğretmen gibiydi artık. Bana akıl veriyor, hayatta tutuyordu.
Kapı kapalı. Kilitli.
Ama o kapının altında bir gölge belirince, vücudum kendiliğinden gerildi.
Biri beni izliyor.
Gölge, içeri girmedi. Sadece bir tabak bıraktı. Su ve bayat ekmek.
Kapı aralanırken gördüm onu: 40’larında bir adam. Yüzü net değil ama bakışları soğuk.
"Gardiyan."
Ama emir alan cinsten değil. Zevk alan cinsten. Bu daha tehlikeli.
O çıktıktan sonra yere çömeldim. Tabağı almadım. Gözüm kapının menteşesindeydi.
Paslıydı. Gevşekti.
“Bir yol var.”
Ama zamanlamam doğru olmalıydı.
Bir kenarda katlanmış eski bir yastık vardı. Altına elimi attım. Bir şey hissettim.
Kağıt. Küçük bir kâğıt.
Üzerinde bir harf:
“M.”
Gözlerim doldu. Mahir…
“Beni bulduğunu biliyorum. Beni aradığını hissediyorum.”
Ama hemen ardından iç sesim sertleşti:
“O gelene kadar hayatta kalmak senin işin.”
O an bir karar verdim.
Gardiyan gece yine yemek getirdiğinde... konuşacaktım.
Oyun oynayacaktım. Güçsüzmüşüm gibi. Kırılmış, korkmuş.
Ama aslında her kelimem, kaçış planımın bir adımı olacaktı.
Ona güvendiğimden değil…
Ama bazen hayatta kalmanın ilk kuralı: düşmanı kendine inandırmak
&&&
Kapının aralığında ayak seslerini duyduğumda derin bir nefes aldım. Kalbim deli gibi atıyordu ama yüzüm ifadesizdi. Soğuk. Bitkin.
Rolüm başlamıştı.
Kapı açıldı. Aynı adam. Sert omuzlu, sakallı.
Elindeki tabağı yere koydu. Çıkmadan önce bir an durdu. Göz göze geldik.
“Yemiyorsun,” dedi.
Sesi kalın ama dikkatliydi.
“Zehirleyebilirsiniz,” dedim. Boğuk ama duygusuz bir tonla.
O an bir gülümsedi.
“Kimse seni öldürmek istemiyor. Sadece... biraz yalnız kalman gerekiyordu.”
Laf oyunları. Korku taktikleri. Bildiğim şeyler.
Başımı eğdim.
“Peki ne zaman çıkacağım buradan?”
Sessizlik.
“Senin çıkmana gerek yok,” dedi.
Ve sonra ekledi:
“Bazen biri seni isteyene kadar, sadece burada kalırsın.”
Mahir. Bahsediyor... ama eminim, onun adı bile diline yakışmaz.
O çıktıktan sonra yere çöktüm. Ama umutsuzluktan değil.
Menteşe gevşiyor.
Az kaldı.
Bir şans. O adam tekrar yaklaştığında... ya kaçacağım ya savaşacağım.
MAHİR EFE KARAN
Geceden sabaha kadar uyumadım. Emir’in gönderdiği güvenlik kamerası görüntülerini tekrar tekrar izledim.
Sonunda fark ettim.
Aynı siyah araç... başka bir kamerada belirmişti.
Tarihler tutmuyor ama plaka aynı.
“Yer değiştiriyorlar.”
Bu kez Beykoz sınırında, ormanlık bir alanda terk edilmiş bir güvenlik ofisine uğramışlar.
Eski bir filmdeki gibi; yer altı geçişi, kamera kör noktası.
"Bu kadar gizliyse... doğru yoldayız."
Turan'la birlikte oraya vardık. Binanın camları yok. Duvarlarda kurşun izleri var.
Ama içeride... bir eşarp.
Kenarına küçük bir dikiş atılmış.
İ.M.
İklim Miray.
Yere çömeldim. Gözlerim dolmadı.
Ama yumruğum sıktı.
“Hayattasın. Ve mesaj bırakıyorsun. Ben de yaklaşıyorum.”
Turan arkamdan sordu:
“Abi... planın ne?”
Başımı kaldırdım.
“Plan yok. Hesap var. Şimdi sıra onlarda."
İKLİM MİRAY KARATAŞ
Menteşe artık dayanmıyordu. Her gece bir parça gevşetmiştim. Bu gece... fırsatı bulmuştum. Kapı gıcırdayarak açıldı. Gardiyan dışarıda değildi.
“Şimdi ya özgürlük ya yokluk.”
Koridora sessizce süzüldüm. Ahırın zemini taş. Her adım yankılanıyor. İleri doğru koşmaya başladım. Sola, sonra tekrar sola. Bir pencere! Kırık.
Tam çıkacakken—
Omzumdan biri çekti. Sertçe yere düştüm.
Gardiyan. Ve yanında iki adam daha.
“Uyanmış prenses,” dedi biri alayla.
Biri kolumdan tuttu, biri saçımı çekti.
Kurtulmaya çalıştım ama gücüm yoktu. Yine de bağırmadım.
“Korktuğumu göstermeyeceğim.”
Gardiyan öne çıktı.
“Bize sorun çıkarıyorsun,” dedi.
Elini kaldırdı. Tokat atmak üzereydi.
Ama o el inmedi.
Çünkü o anda... kapı paramparça açıldı.
MAHİR EFE KARAN
Gecenin içinde gölgeden çıktım.
Elim tetiğe değil, gardiyanın bileğine gitti.
Tokat atacağı eli havada yakaladım.
“Bir daha elini kaldırırsan, omzunu geri takacak doktor bulamazsın.”
Gardiyan dondu. Diğer iki adam silahlarına davrandı.
Ama ben daha hızlıydım.
Birini dizinden vurdum. Öteki duvara savruldu.
Turan arkamdan girip koridoru tuttu.
Kurşunlar duvarlara saplandı, toz kalktı.
Ama ben sadece Miray’a döndüm.
“İyisin değil mi?”
Gözleri doluydu ama dikti bana bakıyordu.
Başını eğdi.
“Geleceğini biliyordum.”
Tam onu kucaklayacakken, arkamdan bir el daha silaha davrandı.
Miray bağırdı:
“MAHİR!”
Anında döndüm.
Bir kurşun daha sıktım. Ama ondam önce “Ah!” Geriye döndüm.
Miray.
Duvara yaslanmıştı. Eli kan içindeydi. Kolunu tutuyordu.
Gözüm karardı. İçimde bir şey yandı. Sanki biri ruhumun ortasına kurşun sıkmıştı. “Ona dokundular.”
Bu cümle beynimde yankılanırken silahımı yeniden kaldırdım. Önüme çıkan iki adamı yere indirdim. Hızlı, acımasız. Düşünmeden.
Kafamda tek bir şey vardı: Miray’a ulaşmak.
Yanına çömeldim.
“Vuruldun mu?” Başını salladı.
“Yok... sıyırdı,” dedi. Ama sesi titriyordu. Yalan değildi. Ama acı da gizlenemezdi.
Gömleğimin kolunu yırttım, eli kan içinde olsa da sardım kolunu.
İlk defa bu kadar çaresiz hissettim.
Ben onu koruyamadım.
Oysa bu benim sözüm değil miydi?
“Kimse sana dokunamayacak.”
Elimi bastırırken koluna, göz göze geldik.
O an... her şey sustu.
Sadece o gözler.
O kadar savaşmış, o kadar korkmuş ama hâlâ parlayan gözler.
“Buradan çıkıyoruz, tamam mı?” dedim.
Sadece başını eğdi. O anki güveni... kelimeden güçlüydü.
Turan’ın sesi geldi dışarıdan.
“Abi! Temiz! Jeep hazır!”
Miray’ı kolumdan destekledim.
“Yavaş,” dedim. “Ben buradayım.”
İlk defa beni hiç sorgulamadan yürüdü yanımda.
Çıkarken kapının eşiğinde bir an durdum.
Buraya bir daha dönerim.
Bu duvarlar, onun canını yaktıysa... ben bu duvarlara diz çöktürürüm.
Ve içimden geçirdim:
“Söz, Miray. Bu gece senin için bitti. Ama onların cezası daha yeni
Miray yürümeye çalıştı ama ayağı tökezledi. Kolundaki yara kanamayı yavaşlatsa da hâlâ zayıftı.
Daha fazlasına gerek yoktu.
Yaklaştım.
“Dur. Sıkıntı yok,” dedim.
Karşı çıkmaya çalıştıysa da, bakışlarım yetti.
Kucağıma aldım.
Hiç itiraz etmedi.
Başını omzuma yasladı.
Kalbi… hâlâ çarpıyordu.
Benimkinden biraz daha hızlı.
Ormanın içinden yürürken tek düşündüğüm:
“Artık güvendesin. Kimse sana dokunamaz.”
Yürüdüğüm her adımda içim biraz daha yanıyordu.
O kollarımdaki kadın… güçlüydü, savaşmıştı, ama incinmişti.
Ve ben geç kalmıştım.
Kendi kendime ettiğim yemini çiğnemiş gibi hissediyordum.
Küçük bir kulübeye vardık. Terk edilmiş ama güvenli.
Kapısını tekmeyle açtım.
İçerisi sessizdi. Bir tahta divan vardı köşede. Yavaşça oraya yaklaştım.
Yatırmadım. Hâlâ bırakmak istemedim.
Sonra o yavaşça fısıldadı:
“Mahir… buradayım değil mi?”
Başımı eğdim.
“Buradasın. Benimlesin. Her şey kontrolümde.”
Kolunu tekrar sardım.
Yarası derin değildi ama izi kalırdı.
“Senin canına kasteden herkes, bedelini ödeyecek.”
Sesim soğuktu ama içim... alevdi.
Turan dışarıdaydı, güvenliği sağlıyordu. Ama içerisi bizimdi. Sessizlik. Sadece kalp sesleri.
O an ilk kez bana baktı. Uzun uzun.
Gözlerinde korku yoktu.
Sadece yorgunluk.
Ve... bir parça güven.
Beni affetmemişti belki. Ama tutunmuştu.
Ve bu gece, onun hayatta kalışıyla benim vicdanım arasında ince bir bağ kuruldu.
Miray bir şey demeden, yavaşça başını göğsüme yasladı.
Kollarım istemsizce sıkılaştı.
“Ben buradayım,” dedim fısıltıyla. “Artık sen yalnız değilsin.”
Miray'ı kolumda usulca yatırdım. Direndi, alışkanlıktan belki. Gözlerini kapatmakta bile tereddüt vardı.
Ama bedeni ona ihanet etti.
Yorgundu.
Canı yanıyordu.
Ve sonunda... göz kapakları düştü.
“Uyu,” dedim içimden. “Ben buradayım.”
Başucuna bir sandalye çektim. Silahımı dizimin üzerine koydum.
Kulübenin içine sadece onun düzenli nefesleri yayılıyordu.
Ama ben... uyuyamadım.
Bedenim yorgundu, omuzlarım ağırdı ama zihnim…
Zihnim her kurşunu, her sesi tekrar tekrar oynatıyordu.
“Koluna sıyırdı,” demişti. Ama ya birkaç santim daha derine gitseydi?”
Bu düşünce midemi düğüm gibi sıkıyordu.
Karanlık camdan dışarı baktım.
Sabah uzak bir ihtimal gibi görünüyordu.
Ama içimde tek bir kesinlik vardı:
“O kız artık benim sorumluluğum.”
Onu tanıdıkça anladım.
Miray kırılgan değil.
Ama bir ömrü yalnız savaşarak geçmiş.
Şimdi ilk kez birinin sırtı dönükken de yanında kalıp kalmayacağını test ediyor.
Ve ben... onun ilk güven testi oluyorum.
Bir ara göz kapaklarım ağırlaştı.
Ama başımı sallayıp kendimi topladım.
Hayır.
Bu gece uykunun lüksü yok.
Benim gözüm açık olacak. Onunki kapanabildiği sürece.
Arada gözüm ona kaydı.
Yüzü huzurluydu. Hafif aralanmış dudakları, gevşeyen kaşları…
İlk defa gerçekten dinleniyordu.
Ve ben, o an karar verdim:
“Bu kızı kimse bir daha ağlatmayacak.”
Dışarıda kuşlar ötmeden önce, kulübenin içi yeniden karanlığa gömüldü.
Ve ben, sabahın gelişini sadece onun nefesleriyle bekledim.
İKLİM MİRAY KARATAŞ
Göz kapaklarım ağırdı ama içimdeki bir şey… uyanmak istedi.
Birdenbire değil, yavaşça.
Önce güneşin soluk ışığı duvara vurdu.
Sonra… o sessizlikte bir ağırlık hissettim.
Ama tehdit değil.
Sanki… birinin varlığı.
Gözlerimi araladım.
İlk gördüğüm şey: başucumda oturan Mahir’di.
Uyanıktı.
Gözleri açık, bedeni dik.
Ama yüzü... yorgundu.
Ne kadar süredir oradaydı bilmiyorum. Ama kıpırdamamıştı bile.
Boğazımdaki düğümle fısıldadım:
“Hiç mi uyumadın?”
Bana döndü. Gözleriyle.
Sesindeki kararlılık ürkütücü değildi bu defa.
“Sen uyuyorsan, bana gerek yok,” dedi.
O an kalbim sanki bir anlığına durdu.
Bu nasıl bir cümleydi?
İçimde bir yerlere dokundu.
Tanımadığım bir sıcaklığa.
“Benim başımda ilk defa biri sabaha kadar bekliyor,” dedim.
Sesim titremedi. Bu bir itiraf değildi.
Bir gerçeğin ilk kez ses bulmasıydı sadece.
Gözlerimin içine bakarak, öylece söyledi:
“Alışsan iyi olur.”
Nefesim düzensizleşti.
O an fark ettim…
Ben bu adamdan kaçmıyordum artık.
Sadece... nasıl kalacağımı bilmiyordum.
Kıpırdanınca hemen yanıma geldi.
Elini uzattı, omzumdan destek verdi.
Dokunuşu sert değildi.
Aksine... sanki ben kırılırmışım gibi davranıyordu.
Sonra ona döndüm.
“Geldiğine inanmamıştım. Ta ki o adamın elini tuttuğun an... her şey sustu içimde.”
Onun çenesi gerildi.
“Bir saniye daha geç kalsaydım...” dedi ama tamamlamadı.
Ben tamamladım içimden.
“Beni kaybedeceğini düşünmek onu korkutmuş.”
“Teşekkür ederim,” dedim.
“Beni önemseyen biri olduğuna inanmaya başlamam biraz zaman alacak... ama senin için kapı aralandı.”
Sustu.
Göz göze geldik.
İlk defa o bakışlar yumuşaktı.
İlk defa ben savunmada değildim.
İlk defa… yalnız hissetmedim.
&&&
Konağa gelmiştik. Arabanın kapısını Mahir açtı.
Kulağım hâlâ ormandaki kuşların sessizliğine alışmışken, konağın taş duvarlarına çarpan sessizlik… bambaşkaydı.
İçeri adım attığımızda herkesin yüzünde bir gerilim vardı.
Ama en çok da onun yüzünde: İpek.
Gözleri buz gibiydi. Beni değil, Mahir’i değil… geçmişi görüyordu sanki.
İki adım attı, önümüze geçti.
Sesi tizleşmişti, öfkesi titriyordu:
“Bebeğimin katili neden hâlâ bu eve geliyor?”
Gözleri alev alevdi.
“Senin evin burası değil! Mahir! O kız buraya ait değil!”
Birden her şey dondu.
Damarlarımdan buz gibi bir cümle geçti.
Ama… beklenmedik bir şey oldu.
Ben geri adım atmadım.
Bir adım attım öne.
Kalbim çarpıyordu, evet. Ama sesim netti:
“Benim evim, Mahir.”
İpek’in gözleri büyüdü.
Ama ben devam ettim.
“Mahir neredeyse, ben oradayım. Ev dediğin, taş değil, duvar değil. Güvendir.”
Mahir arkamda durmuştu. Sessiz ama dimdik.
Yanıma geçti.
Elini belime koydu.
Arkamda değil, yanımda durdu.
Bu dokunuş... her şeydi.
Yıllar süren yalnızlığın, kaçmanın, saklanmanın ardından...
İlk kez kendime ait bir yer seçmiştim. Ve o yer Mahir'di.
İpek bir şey söylemedi.
Sadece yüzündeki öfke yerini sessiz bir şaşkınlığa bıraktı.
Mahir elimi tutarak odaya yönlendirdi.
Odanın içindeki loş ışık, duvardaki gölgeleri uzun uzadıya uzatıyordu.
Mahir pencerenin önünde durmuş, dışarıya bakıyordu.
Sessizdi ama içinde bir şey döndüğü belliydi.
Yavaşça dönüp bana baktı.
Gözleri kararlı ama içinde kırılmış bir şey vardı.
Sonra sustuğu onca zamanın ardından ilk kez sesi titreyerek konuştu:
“Miray…”
Bir adım attı bana doğru.
“Abim... o gün sana tokat attığında, seni koruyamadım.
Biliyorum. O an, hiçbir şey yapmadan durmam... affedilir gibi değildi.”
Bir an nefesimi tuttum.
Çünkü bu özür, sıradan bir kelime değildi.
Mahir gibi bir adam için... bu, koca bir dağın eğilmesiydi.
Devam etti:
“Ben... o tokadı sanki ben atmışım gibi utandım. Sana böyle bir şeye maruz kalmanı istemezdim.
Keşke o an aranda durabilseydim. Özür dilerim.” Gözlerime baktı.
Kaçmadı.
İlk defa, geçmişle yüzleşmeye bu kadar açık bir adam gördüm.
İçimde garip bir şey kıpırdadı.
O an ne sinir, ne öfke, ne savunma hissettim.
Sadece... anlaşılmak.
Yavaşça başımı salladım.
“Geç kaldın, evet... ama bu cümleleri duymak, düşündüğünden daha çok şey ifade ediyor.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra ben ekledim: “Ben o tokadı unutmadım ama... seninle unutturacak başka şeyler olabilir belki. Zamanla.”
Bölüm etkileşimi
