KARANOĞLU AŞİRETİ

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: KARANOĞLU AŞİRETİ

Her şey tek bir gece de değişebiliyor. Artık her şeyin eskisi gibi olmadığı günler bir gün aniden kapını çalıyor. Kapıyı açmak zorunda kalıyorsun ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Koca bir boşluğa mâhkum ediliyorsun ansızın.
Kimsenin uğramadığı bir boşluk. Kimsenin girmeye cesaret edemeyeceği boşluk. Hiçbir şey hissettirmeyen. Ne acı, ne hüzün, ne mutluluk... Sadece karanlık boş bir atmosfer. Nasıl çıkılır bilmiyorsun. Ya da nasıl ayfınlatacağını bilmiyorsun. Sadece bitsin istiyorsun. Her şey bitsin. Bu hiçlikten kurtulmak istiyorsun. Ama hiçbir şey yapamıyorsun. Nefes alıyorsun ama yaşamıyorsun.

1 GÜN ÖNCE

MEHMET KARATAŞ

"Nerden aldın bu kadar borcu, Mehmet?"
Sinirle olduğum yerde soludum.
"Sorma Cengiz... Tefecilerden 46 milyon borç aldım. İki gün içinde parayı ellerinde istiyorlar ve bende bir milyon bile yok."
Utancımdan yerin dibine girmiştim.

Cengiz'in yüzü bir anda ciddileşti. Gözlerini kaçırmadan bana baktı.
"Sen ne yaptın be Mehmet... Bunlar şaka kaldırmaz. Kimden aldın? İsmini biliyor musun?"
Başımı usulca salladım.
"Hakan Toprak..."

Cengiz bir an için olduğu yerde dondu.
"Sen gerçekten Hakan Toprak'tan mı borç aldın? Mehmet, adam şehir efsanesi gibi. Ödeyemeyenleri diri diri gömüyor diyorlar!"
Sanki mideme yumruk yemiştim. Bunu zaten biliyordum ama bir başkasının ağzından duymak daha da ağır geldi.
"Ne yapacağım Cengiz?" dedim çaresizlikle. "Bittim ben."

Cengiz cebinden sigarasını çıkarıp bir tane yaktı. Derin bir nefes çekti ve bana döndü. "Ya kurtulacaksın ya da ailenden biri mezara yaklaşacak."

&&&

Eve geldiğimde kapıyı sessizce açtım. Ayakkabılarımı çıkardım, adımlarımı yavaş attım ama içimdeki gürültüyü bastıramıyordum. Cengiz'in söyledikleri kafamda dönüp duruyordu: "Ya kurtulacağız... ya da mezara bir adım daha yaklaşacağız."

Tam salona geçecektim ki, mutfağın kapısında Ayşe belirdi. Üzerinde o gri hırkası, gözleri uykusuzluktan şişmiş. Beni gördüğünde iç geçirdi, yüzünden düşen bin parça.

"Yine nereye gittin Mehmet?" dedi. Sesinde hem merak hem de kırgınlık vardı.

Yutkundum. "Biraz hava almaya çıktım," dedim ama ben bile inanmadım söylediklerime.

Gözlerini kısıp baktı bana. "Gece yarısı nefes almaya çıkılmaz. Yalan söyleme artık. Cengiz'leydin, değil mi?"

Yüzüne bakamadım. Ne desem boştu. O sırada büyük kızım İklim miray çıktı odasından. Gözlerini bana dikti, içinde kırgınlıkla karışık bir öfke vardı.

"Yine neyin içindesin baba?" dedi. Bu soru bir kurşun gibi saplandı kalbime.

"Sizlik bir şey yok. Halletmem gereken birkaç iş var sadece," dedim. Sesim titriyordu.

İklim başını iki yana salladı. "Her 'sizlik bir şey yok' dediğinde ev biraz daha yıkılıyor farkında mısın?"

Ne diyebilirdim ki? Haklıydı. O sırada küçük kızım Zeynep belirdi kapıda. Üzerinde geceliği, saçları darmadağınıktı. Uykulu gözlerle bize bakıyordu.

"Ne oldu? Kavga mı var?" dedi masumca.

Ayşe hemen ona döndü, sesi yumuşadı. "Yok güzelim, hadi yatağına geri dön. Sabah erken kalkacaksın."

Zeynep gözümün içine baktı. İçim yandı. O masum bakış... Birkaç güne hayatı altüst olacaktı, ama bundan haberi bile yoktu. Elimi uzatacak oldum, ama çekinip geri aldım. O da sessizce odasına döndü.

Ayşe yanıma yaklaşıp alçak bir sesle sordu: "Bu evde kimse artık sana güvenmiyor. Ne yaptın yine? Tefeciler mi?"

Dilim tutuldu. Cengiz'in sesi hâlâ kulağımda: "Bir yol var, ama riskli..."

Yalnızca başımı eğebildim.

"Yarın her şeyi anlatacağım..." dedim. "Söz veriyorum. Ama şimdi... sadece bir gece sabret."

Ayşe'nin gözleri doldu. Bir şey söylemeden arkasını döndü, mutfağa yürüdü. İklim' de sessizce odasına çekildi.

Geriye bir ben kaldım. Salonun ortasında öylece dikildim. Ellerim titriyordu. Ve biliyordum... her şey daha yeni başlıyordu.

Sabaha kadar gözümü kırpmadım. Gözlerimi tavana dikip yattım. Ayşe sırtını dönmüştü, ama uykusunda bile huzursuzdu. Nefesi düzensizdi, arada inlediğini duyuyordum. Benim yüzümden. Hep benim yüzümden.

Kızlar... Zeynep'in odasından sızan hafif ışık, lambayı açık bırakmış. Belki de kabus görmemek için. İklim'in odası sessizdi. Belki o da benim gibi sabaha kadar uyumamıştı, bilmiyorum.

Göz kapaklarım ağırlaşmaya başladığında, telefonum titredi. Saat sabahın dördü. Ekranda kayıtlı olmayan bir numara belirdi. Midem burkuldu. Açmadan önce derin bir nefes aldım.

"Alo?"

Tok bir ses. Soğuk. Sakince konuşuyordu ama her kelimesi bir kurşun gibi.

"Mehmet Bey." Bu ses. Bu ses benim kurtuluşumdu. Şehmuz Karan. Karanoğlu aşiretinin en büyüğü.

"Benim."

" Senin borcunu ödedim."

"Ne?"

"Borcunu ödedim diyorum. Karşılığında se-"

Yutkundum. "Teşekkür ederim. Biraz daha süre verirseniz... ben-"

"Para değil artık mesele," dedi, sözümü kesti. Kalbim sıkıştı. O dört kelime her şeyin sonu gibiydi.

"Nasıl yani?"

"Ben oğluma bir eş arıyorum. Sizin İklim Miray'ı düşündüm."

Dünya başıma yıkıldı. Telefonu elimden düşürecek gibi oldum. Bir anlık sessizlik oldu, nefes almayı unuttum.

"Ne diyorsun sen?" dedim sonunda, sesim boğuk, inançsız.

"İklim. Güzel, edepli bir kız. Oğlum Mahir Efe'ye denk olur. Hem kan karışır, hem bana iyilik yaparsın. Ödeşiriz. Düğünü üç güne yaparız. Evlilik olur, mesele kapanır."

"Sen... sen delirmişsin!" diye bağırdım istemsizce.

Karşı taraf sessiz kaldı. Sonra çok yavaş ve tok bir sesle fısıldadı:
"Ben sana güvenip verdim bu parayı. Şimdi ödeme zamanı geldi. Ya kızını verirsin... ya da öbür türlü ödersin. Seçim senin."

Telefon kapandı.

Elimdeki cihaz yere düştü. Başım dönüyordu. Duvarlar üstüme üstüme gelmeye başladı. Ayşe uyanmıştı. Gözleri bana dikildi.

"Kimdi o?"

Yanıt veremedim. Nefesim kesildi. Ayşe ayağa fırlayarak odanın ışığını açtı. "Mehmet! Kimdi diyorum sana!" Dolu gözlerimle ayşe'nin karşısında, koca bir hiç gibi hissediyordum kendimi.

"Şehmuz'du..." dedim. Söz ağzımdan çıkarken bile zor inandım. "Tefecilere borcumu ödemiş. Karşılığında... İklim'i oğluna istiyor."

Ayşe olduğu yerde kaldı. Yüzü kireç gibi olmuştu . Ellerini başına götürerek "Ne diyorsun sen?" dedi. Sesi çatladı. "Ne diyorsun Mehmet! Bu nasıl bir rezalet! Sen buna nasıl izin verirsin!"

"İzin vermedim!" dedim. "Ben de karşıyım! Ama elimde hiçbir şey yok Ayşe... hiçbir şeyim! Param yok, umudum yok, yolum yok!"

"Miray senin borcunun bedeli değil!" diye bağırdı. "Onu doğururken canımdan can gitti. Bir adamın karanlık işleri uğruna satılacak bir mal değil o!"

Zeynep kapıdan fırladı. Gözleri kıpkırmızıydı. Konuşmaları duymuş olmalıydı. Dudakları titreyerek "Baba... doğru mu bu?" diye sordu.

Hiçbir şey diyemedim. Bakamadım bile yüzüne.

Ayşe gözyaşları içinde elini başına vuruyor, "Allah'ım sen aklımı koru" diye sayıklıyordu.

Zeynep yanıma yaklaştı. "Bu sefer gerçekten bittik. Seni defalarca uyardık. Ama hep aynı çukur."

"Ben düzeltmeye çalışacağım!" dedim. "Cengiz bir şeylerden bahsetti. Bir yol olabilir..."

Ayşe dehşet içinde bana döndü. "O yol kaç can alır biliyor musun?" dedi dişlerinin arasından. "Bu sefer İklim'in hayatı söz konusu." Sanki biri göğsümün ortasına oturmuştu. O an içimden geçen tek şey şuydu: Bittim.
Ama daha beteriydi bu sefer. Para isteseydi bulurdum, bulmaya çalışırdım. Ama o bambaşka bir şey istedi.

Miray'ı.
Benim ilk göz ağrımı.
Benim umutlarımı, yarım kalmış hikâyemi tamamlayan kızımı.

Oturduğum yerde elimle alnımı kapattım. Ayşe'nin sesiyle kendime geldim. Yanıma yaklaşmıştı. Sesi önce endişeliydi, sonra gittikçe yükseldi.

"Mirayı oğlu mahir efeye vermeyeceksin değil mi? Borcun karşılığı olarak." Ayşe'nin rengi gitti. Gözleri kocaman açıldı. Birkaç adım geri çekildi, duvara tutundu.

"Ne... ne dedin sen?"

Tam o sırada Miray kapının önünde belirdi. Bizim sesimize uyanmış olmalıydı. Üzerinde eşofman, saçları dağınık. Ama gözleri... gözleri buz gibiydi.

"Tekrar et," dedi. Sesi bıçak gibi. "Kim kimi istemiş?"

Yutkundum. Dili olmayan biri gibi. Tüm suç üstümde, dilim kurumuş.
"Şehmuz Ağa... seni oğluna istiyor, Miray. Mahir Efe'ye. Düğünle. Üç gün içinde."

"Üç gün içinde?" dedi, başını hafif yana eğerek. "Ne güzel. Borcunu ödeyemeyen baba için tam da biçilmiş kaftanım demek."

Her kelimesi tokat gibi indi suratıma.

"Miray... kızım... ben-"

"Yeter!" diye bağırdı. O sesi... ömrümde bir kez bile duymamıştım ondan. "Ben senin kızınım! Ben senin gururun olmalıydım, pazarlık malın değil!"

Ayşe hâlâ duvara yaslanmıştı ama ağlamıyordu bu sefer. Gözlerinden yaş akmıyordu. Gözleri boştu. Sessizlik korkunçtu.

"Baba..." dedi Miray. O kelimeyi öyle bir söyledi ki... içine sanki zehir katılmıştı.
"Sen beni hiçbir zaman anlamadın. Hep seni kurtarmaya çalıştım. Hep aileni ayakta tutmaya çalıştım. Ama sen? Sen ilk fırsatta beni feda ettin."

Adım attı bana doğru. Göz göze geldik. O gözlerde sevgi yoktu artık. Güven hiç yoktu.

"Baran'a gidiyorum," dedi. "Ona her şeyi anlatacağım. Belki beni bırakır. Belki yüzüme bile bakmaz. Ama en azından kendi seçimimi yapacağım. Senin yaptığın gibi başkalarının kararlarıyla yaşamayacağım."

Kapıyı açtı ve rüzgar gibi geçti yanımdan.

Ayşe hâlâ sessizdi. Yalnızca bir cümle kurdu: "Allah seni affetsin Mehmet."

Dizlerimin bağı çözüldü. Sandalyeye çöküverdim. Yıllardır omzumda birikmiş tüm yük bir anda çarptı. Gözlerim doldu, ama ağlayamadım.

Kendi evimde, kendi çocuklarımın arasında, yabancı gibiydim artık.

"Sana son bir yol sundum" demişti Şehmuz.
Evet... o yol karanlıktı. Ama ben zaten o karanlığa çoktan saplanmıştım.

İKLİM MİRAY KARATAŞ

Soğuktu. Ellerim ceplerimde, başım önümde yürüdüm. Her adımda mideme bir taş oturdu sanki. Baran'ın evi sokağın sonunda belirince dizlerim titremeye başladı. İçimde çığlık atan bir ses vardı: Dön geri, anlatma, yut bu acıyı da diğerleri gibi...
Ama artık yutacak gücüm kalmamıştı.

Zili çaldım. İçeriden ayak seslerini duydum. Kapı açıldığında, Baran'ın uykulu yüzüyle göz göze geldik. Saçları dağınıktı, üzerindeki tişört buruşuktu. Ama gözleri... o gözleri bana hep sığınak gibi gelmişti. Şimdi ise, ilk defa korktum o gözlere bakmaktan.

"Miray?" dedi. "Hayırdır? Bu saatte-"

"Konuşmamız lazım," dedim. Sesim çatladı ama yüzüm donmuştu. "Hemen. Şimdi. Yoksa içimde tutamam."

Beni içeri aldı. Bana yaklaştı. "Neler oluyor?"

Yutkundum. Birkaç saniye... sadece yutkundum. Sonra gözlerimi kaçırarak başladım: "Babam... büyük bir borcun içinde Baran. Çok büyük bir batakta. Tefecilerle. Şehmuz diye biri var. Duymuşsundur adını. Oğlu Mahir Efe var."

Baran'ın gözleri ciddileşti. "Evet. Ne olmuş?"

Derin bir nefes aldım. Gözlerimi ona dikerek söyledim:

"Beni... oğluna istiyorlar. Babam borcu kapatmak için beni vermeyi kabul etmiş galiba."

Bu cümle ağzımdan çıkarken içimde bir şey kırıldı. Dizlerim titredi. Boğazım düğümlendi.

Baran bir an kaskatı kesildi. Gözleri bana kilitlendi. Sanki anlamamış gibiydi.

"Ne demek 'istiyorlar' Miray? Baban... seni satmaya mı çalışıyor?"

Başımı eğdim. Gözyaşlarım sessizce süzüldü.

"Ben... hayır dedim. Çıktım evden. İlk aklıma sen geldin. Çünkü... bilmeni istedim. Beni elinden almak isteyecekler. Ama ben kimseye ait değilim. Ne babama, ne borcuna... sadece kendime."

Bir süre sessizlik oldu. Baran bana baktı. Öylece, susarak. Sonra gözleri doldu. İlk defa onu böyle gördüm. O güçlü, sakin Baran... elleri titriyordu.

"Bunu yaşadığın için... senden utanıyorum, Miray. Ama asla senin için utanmam. Sakın öyle düşünme," dedi.

"Seninle bir gelecek kurmak istedim Baran. Ama şimdi... bilmiyorum. Bu lekeler silinir mi? İnsan, bir babanın kendi evladını takas etmeye çalıştığını unutabilir mi?"

Baran yanıma geldi, ellerimi tuttu. Sıcaklığı iliklerime kadar işledi.

"Ben senin yanında dururum. Ama bu sadece sevda değil, mücadele olur artık. Dönüp gideriz istersen. Ya da kalır, savaşırız. Ama birlikte karar veririz. Baban gibi tek taraflı değil."

O an gözyaşlarım daha da arttı. Yorgundum, paramparçaydım... ama ilk defa, içimde minik bir umut çiçeği belirdi.

Çünkü karşımda duran adam, beni 'kurtulması gereken bir yük' gibi değil, birlikte savaşılacak bir kader olarak görüyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

5okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.