AŞK

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: AŞK

Mahir’in kolları hâlâ sımsıkı sarılıydı bana. Sanki biraz gevşetse, ben buhar olup yok olacakmışım gibi. Öyle bir korkuyla, öyle bir aceleyle… öyle bir aşkla.

Kalbimin bir yanı hâlâ kırık, ama diğer yanı… sadece o anı tutmak istiyordu. Çünkü Mahir gözümün önünde ilk kez bu kadar savunmasızdı. Sonra “Yukarı çıkalım mı?” dedi kısık sesle.

Gözlerine baktım. İçimdeki küçük kız çocuğu hâlâ kırgın belki, ama kadın olan yanım… o bakışların içinde bildiği evi görmüştü. Başımı usulca salladım.

Beraber odama çıktık. Sessizdik. Ama o sessizlik... korkutucu değildi. Sanki kalbimizin birbirine yakınlığı yeterince gürültü yapıyordu.

Kapıyı kapattım. Odaya adım atar atmaz Mahir ceketini çıkarıp bir kenara attı. Sonra bana döndü, yavaşça yanıma geldi. Parmak uçlarımla karnımı tuttum. İkizler hafifçe kıpırdanıyordu. Hissedebiliyordum.

Yatağa oturdum. O da yanıma geldi.
“Özür dilerim,” dedi yeniden. “Bazen… seni sevmenin heyecanı, seni kaybetme korkusunu büyütüyor içimde.”

“Ben sana her şeyi anlatıyorum Mahir. Ama sen her şeyi anlamak zorunda değilsin,” dedim sessizce. “Sadece... yanımda kal. Yargılamadan. Yük olmadan.”

Başını usulca eğdi. Sonra… kolları karnımın iki yanından geçti, başını göbeğime yasladı. Bir süre hiçbir şey demedik. Sonra saçlarımı okşamaya başladı. Ona bakmadım. Sadece ellerini hissettim. Parmaklarının usul usul saçlarımın arasına girmesini. Sanki her dokunuşuyla özrünü anlatıyordu. Sanki kelimeler yetmiyormuş gibi… kalbini avuçlarıma bırakırcasına.

Gözlerimi kapadım. “Ben korktum,” dedi fısıltıyla. “Sadece senden değil… kendimden de. Hatalarımın seni benden uzaklaştırmasından.”

“Seni bırakmak istemedim,” dedim. “Ama biraz susmanı istedim. Çünkü o sessizlikte... ben kendi sesimi duydum Mahir. O kadar çok sustum ki… o gece ilk kez ben konuştum.”

Başımı omzuna yasladım. “Ve şimdi ne diyorsun?” diye sordu.

İç çektim. “Diyorum ki... bu aşk kolay değil. Ama kolay olanlar zaten efsane olmaz. Biz... biraz da savaşmayı öğrenmeliyiz.”

Gülümsedi. Sonra yine saçlarımı okşadı. Ve sonra… alnıma bir öpücük kondurdu. O kadar yavaş, o kadar narin ki… içim ısındı. Bir kuş gibi titreyen kalbim sanki o anda kanatlarını indirip kalbinin üstüne kondu.

İkizler içimde usulca kıpırdadı. “Bak, bizi dinliyorlar,” dedim gülerek. Mahir elini göbeğime koydu. “O zaman dinlesinler… çünkü bu hikâyenin en güzel kısmı daha yeni başlıyor.” Başımı göğsüne yasladım.

Mahir’in elleri saçlarımda dolanırken, o tanıdık huzur yerleşti içime. Parmak uçları usul usul dolaşıyordu başımın arkasında, ensemin kökünde... sonra tekrar yukarıya. Gözlerimi kapatmıştım ama kalbim açık bir kitap gibiydi. Her satırımı okuyor gibiydi bu adam. Ve her satırda durup nefes alıyordu, sanki ezberliyormuş gibi.

Bir an sessizlik oldu. Sadece nefeslerimizin sesi vardı aramızda.

Sonra başımı hafifçe kaldırdım, göz göze geldik. Gözlerinde hâlâ o kırgınlık vardı... ama bu sefer başka bir şey daha vardı: Anlayış. Ve daha da derininde bir şey: Özlem.

Bir şey söylemeden, başını biraz daha yaklaştırdı. Dudaklarımdan izin ister gibi, tereddütle yaklaştı. Ama ben çoktan gözlerimi kapatmıştım.

Ve sonunda o tanıdık, sabırsız öpücük dudaklarıma kondu.

Yavaş, titreyerek ama sanki bütün suskunlukları eritmek ister gibi derin.

Kalbim göğsümde çırpındı. Bir kıvılcım gibi yayıldı her yerime. Bütün o tartışmalar, bütün o geceki kırgınlıklar… bir anlığına geride kaldı. Çünkü o an, sadece ikimiz vardık.

Öylece durduk bir süre. Sonra Mahir alnımı öptü. Ardından burnuma dokundu dudaklarıyla. Sonra tekrar saçlarıma. Sanki “buradayım” diyordu, “yeniden ve hep buradayım…”

“Senin yanında nefes alabiliyorum İklim,” dedi kısık bir sesle.
“Ben de… sadece senin yanında gerçekten kendim olabiliyorum,” diye fısıldadım.

Elimi karnıma koydu, ben de onun elinin üstüne. “İkisini de ilk hissettiğimde… seninle kavgalıydık,” dedim hafifçe gülerek. “Ama onlar... hep senin sesine kıpırdadı. Ne zaman seni duysam, bir hareket başlıyor içimde. Sanki seni tanıyorlar.”

Gözleri buğulandı.
“Ben de onları tanıyorum,” dedi ve yanağımı okşadı. O kadar yumuşak, o kadar kırılgan bir dokunuştu ki… gözlerimden bir damla yaş süzüldü fark etmeden. Ama bu sefer Mahir sildi. Ve bir daha damlamasın der gibi, dudaklarını gözümün kenarına bastırdı.

Zaman durmuş gibiydi o odada.
Ne dışarısı vardı, ne tartışmalar, ne kırgınlıklar.
Sadece biz...
Ve içimizde filizlenen o iki küçük hayat.

&&&

Gözlerimi araladığımda, odanın içi yumuşak bir sabah ışığıyla dolmuştu. Perdenin arasından sızan gün, duvarlara usulca yayılıyor, geceyi sessizce uzaklaştırıyordu. Birkaç saniye nerede olduğumu unuttum. Sadece… huzurluydum.

Sonra yanımdaki sıcaklığa döndü gözlerim.

Mahir.

Yüzü bana dönüktü. Saçları alnına dağılmış, bir eli yastığın altında diğer eli… karnımın üstünde. Parmakları, gece boyunca orada kalmış gibiydi. Sanki uykusunda bile bizi bırakmak istememişti.

İçim titredi. O eli kaldırmadan, başımı hafifçe yastıktan kaldırıp yüzüne baktım. Uyurken… başka bir Mahir oluyordu. Daha az öfkeli, daha az savunmacı. Daha çok… bizim. Bir süre öylece baktım. Kalbim sakince atıyordu. Her zamanki sabahlarımdan farklıydı bu. Ne alelacele yataktan kalkma isteğim vardı, ne de yapılacaklar listesi zihnime doluşuyordu. Bugün… sadece onun yanındaydım.
Ve içimde kıpırdayan minik hayatlar.

Karnımın içinden minicik bir tekme hissettim. Hafif bir gülümseme yayılırken dudaklarıma, elimi Mahir’in elinin üstüne koydum.
“Günaydın bebeklerim,” diye fısıldadım. “Babanızla bir günü daha birlikte karşılıyoruz.”

Tam o sırada Mahir kıpırdandı. Gözleri tam açılmadı ama dudakları oynadı. “Uyandın mı?” diye mırıldandı uykulu sesiyle.

“Uyandım,” dedim. “Ama sen biraz daha uyuyabilirsin.”

“Sen yanımdaysan… uyumamıza gerek yok,” dedi. Gözlerini araladı.
Ve sonra karnıma dokunarak usulca sordu. “Yine hareket ettiler mi?”

Başımı salladım. “Az önce… ikinizin arasında paslaşıyorlardı sanki.”

İkimiz de hafifçe güldük. Bu an… o kadar narindi ki. Kırılır diye korktum. Ama Mahir elini karnımdan kaldırmadı, yüzünü yavaşça göbeğime yaklaştırdı.
“Günaydın çocuklar” dedi fısıltıyla. Mahir’in sesi göbeğimin tam orasında yankılandı. “Babanız burada… sizi çok seviyor,” dedi usulca.

Sanki bebekler de da bu sözleri duymuş gibi minik bir kıpırtı hissettim. Küçük bir tebessüm dudaklarıma yerleşti. Parmaklarımı Mahir’in saçlarında gezdirdim. Uykulu, karışık, ama sıcak… her şeyim gibiydi.

Sonra yüzünü yukarı kaldırdı. Gözleri gözlerime değdi “Sizin kadar… karısını da çok seviyor,” dedi o kısık, kalpten gelen sesiyle.

Bir an nefesim boğazıma takıldı. Gözümde istemsiz yaş birikti. Ama ağlamadım. Sadece baktım ona. Sadece… izin verdim. Çünkü Mahir, yüzünü yaklaştırdı ve boynumun tam altına, tenime bir öpücük kondurdu. Uzun. Yavaş. Sabırlı.
İçime işleyen cinstendi bu. Ne acele vardı o dokunuşta, ne de gösteriş.
Sadece… sevgi.

Bir anda tüm yorgunluğum eridi sanki. Başımı yana eğdim. Boynumdan çıkan titrek nefesim onu cesaretlendirmiş olmalı ki bir öpücük daha bıraktı. Bu sefer biraz daha yukarı. Çenemle omzumun birleştiği yere. “Sen benim en güzel mucizemsin İklim,” dedi. “Onlar da öyle… ama ilk sen geldin. Kalbime ilk sen dokundun.”

Bu anı daha fazla uzatamayacağımı biliyordum. Kalbim ne kadar buraya, Mahir’e yaslanmak istese de... gerçeklerin ayak sesleri koridorda yankılanıyordu.
Biz hâlâ annemlerin evindeydik.
Ve bu odada ne kadar sığınırsak sığınalım, dışarıda bizi çay kokusu, muhtemelen fırından yeni çıkmış bir börek ve... belki birkaç sorgu bekliyordu.

Yavaşça doğruldum. Yorgan dizlerime kadar indiğinde Mahir elleriyle belimi kavrayarak yardımcı oldu.
"Gel, kalkalım artık. Ayşe anne bizi kahvaltı masasında sessizce oturmuş bekliyor olabilir,” dedi hafifçe gülerek.
“Babam sessizce değil, kaşları çatık bir şekilde bekliyor olabilir,” dedim ben de kıkırdayarak.
Mahir omuz silkti. “Olsun... yeter ki sen gül.”

Üzerime uzun, sade bir elbise geçirdim. Aynadan saçlarımı düzelttim ama… gözlerim hâlâ boynumdaki öpücüğün bıraktığı sıcaklıktaydı.

Mahir göbeğime bir kez daha eğildi. “Size dikkat etsinler aşağıda. Çok yürüyüp yorulmasın anneniz,” dedi gülümseyerek.
Ben ise onu nazikçe ittim. “Aşağıda konuşma diyeceğim ama… sen kendini tutamazsın zaten.”

Beraberce kapıya yöneldik. Merdivenlerden yavaşça inerken Mahir'in elimi tuttuğunu hissettim. Gizlice, kimse görmeden.
Ama o anda içimden geçti: “Bırak görsünler. Aşk da biraz sahip çıkmaktır.”

Alt kata indiğimizde, annem mutfağın içinde telaşla reçel kavanozlarını yerleştiriyordu. Babam gazetesini katlamış, tam salona geçecekken bizi gördü.

“Günaydın,” dedim gülümseyerek. Hafif bir mahcubiyetle.

Annem döndü, gülümsemesiyle her şeyi silip süpüren bir anne dokunuşu vardı bakışında. “Günaydın yavrum. Gelin, çay taze.”
Babam ise Mahir'e şöyle bir baktı. Ardından bana döndü. “Kızım, oğlum... hadi, gelin bakalım. Çaylarınız soğudu.”

İkizler hafifçe kıpırdadı o sırada. Sanki onların da kalbi biliyordu... aile sofraları iyileştirirdi.

Mahir sandalyemi çekti, ben otururken bile elini çekmedi sırtımdan. Çatalıma küçük bir parça peynir almıştım ki… birden içimde tarif edilemez bir şey kıpırdadı. Midemin ortasına oturan bir arzu, öyle güçlü ve net ki… başka bir şey düşünmem
mümkün değildi.

Gözlerim büyüdü, ağzımdan istemsiz bir çığlık döküldü:

“Hiiiiii!”

Masada herkes irkildi. Mahir’in elindeki zeytin tabağı havada dondu, annem elindeki çay kaşığını düşürdü, babam gazeteyi bırakıp bana döndü.

Mahir hemen yanıma yanaştı. “Ne oldu? İklim? Bir şey mi var, bebekler mi? Karnın mı ağrıdı?”

Ben ellerimi göğsüme bastırdım. Nefes alıp verdim... yok hayır, bu fiziksel bir acı değildi.
Ama en az onun kadar güçlüydü.

“Greyfurt istiyorum.” dedim sonunda, sanki dünyanın en mantıklı krizini yaşıyormuşum gibi.

Mahir’in kaşları çatıldı. “Greyfurt mu?”

“Evet. Ama böyle ekşi ekşi, sulu sulu... tuza batırıp, sonra da şekere...” Gözümün önünde hayal ettim, dilimle damağımı ezdim, “...sonra bir daha tuza batırıp ağzıma atacam! Hatta iki tane istiyorum... biri kızımız için, biri oğlumuz için!”

Babam sandalyesinde biraz doğruldu. “Kızım... nerden bulalım şimdi yazın ortasında greyfurtu? Kış meyvesi o.”

Annem hemen onun koluna dokundu. “Ay Mehmet, kızın karşısında ‘bulamayız’ deme, şişer bir yerleri."

Ama Mahir, çoktan yerinden kalkmıştı bile. Ciddiyetle ceketini aldı, anahtarını eline aldı ve:

“Ben bulurum,” dedi.
“Bulursun dimi Mahir,” dedim. “Çünkü şu an nefes almak kadar çok istiyorum o greyfurtu.”

Bu nasıl bir istek böyle... Sanki dilim kurumuş, yalnızca greyfurtla sulanacak gibi. Allahım, hamilelik mi bu, çocukluk mu?

Babam başını iki yana salladı. “Oğlum sen şimdi nereden—”

Mahir cebinden telefonunu çıkararak konuştu. “İnternete bakıcam, hal pazarına sorucam, marketleri tek tek dolaşırım... gerekirse şehri ayağa kaldırırım. Ama senin canın greyfurt çektiyse, o greyfurt eve gelecek.”

Mahir kapıya doğru yürürken döndü. “Sen sadece o sofrada otur ve hayal et. On dakikaya kadar tuz, şeker ve greyfurt üçlüsüyle geleceğim.”

Annem arkamdan fısıldadı. "Bu çocuk seni çok seviyor.”

Evet anne. Biliyorum.
Ve bazen... birinin sevdiğini en çok da meyve ararken fark edersin.

MAHİR EFE KARAN

Operasyon Başladı

İlk durak: mahalle marketi. “Abi selam. Sizde greyfurt var mı?”

“Greyfurt mu? Bu mevsimde mi? Yok.”

Tamam. Sakinim. Sadece ilk yerdi bu.

İkinci durak: Semt pazarı. Orada kesin vardır dedim.

'Selamın aleyküm dayı, karım hamile de , greyfurt istiyor.”

“Aleyküm selam oğlum da sen de mi? Sabah biri daha geldi. Yok işte, greyfurt kışın olur.”

Bu insanlar neden bu kadar rahat ya? Kadın can çekmiş, can!

Üçüncü durak: Manav Güneş beynimi kavuruyor, ama aklımda tek bir şey greyfurtdu.

“Kolay geldin abi, greyfurt var mı?”

“Olmaz mı evlat! Ama sadece 2 kilo kaldı. Bir müşteriye ayırdım.”

Ayırma. Lütfen ayırma. Çünkü ben o greyfurtu alamazsam, o müşteriyi de, bu pazarı da... un ufak ederim.

“Abi ne olur ver. Karım sabah canı çekti diye o kadar heyecanlandı ki... ben o greyfurtla dönmezsem, eve değil... mezarlığa dönerim.”

Adam bir durdu. Baktı yüzüme. Sonra greyfurtları poşete koydu.
Tam 2 kilo.
Ama hikâye burada bitmedi.

Adamın gözleri doldu. “Evlat,” dedi. “Ben tezgâhı devredecektim köye gideceğim. Madem sen bu kadar seviyorsun karını... gel, sana devredeyim bu manavı.

Kapıya geldiğimde, elimde dev poşetlerle zili çaldım.
İçeriden ayak sesleri yaklaştı.

Kapı açıldı.

Ve karşımdaki şaşkın, güzel yüz karşıladı beni.

İklim şaşkınca “Oha Mahir! Manavı da satın alsaydın bari!” dedi.

Zaten öyle oldu.

“Onu da aldım güzelim,” dedim, yüzümde sırıtık bir zafer gülümsemesiyle.

Bana öylece baktı. Şaşkın. Biraz kahkahaya hazır. Biraz da âşık. “Ciddi misin?” dedi.

“İstersen tabela bile bastırırım. ‘Mahir & İklim Meyveleri’.
Sloganı da hazır: ‘Bir can iste, Mahir yetiştirir.’”

İklim güldü. O kahkaha…
Ona 10 kilo greyfurt getirirdim o an.
Belki de tropikal meyve bahçesi bile kurardım.
Yeter ki o gülsün.

İKLİM MİRAY KARAN

Aradan ne kadar geçti bilmiyorum. On dakika mıydı? Yirmi? Bir ömür gibi geldi. Ben yeni bardağa çay koyuyordum ki…

Zil çaldı.

Kapıya yöneldim. Kapıyı açtım ve hayatımda ilk defa bir insanın elindeki poşetleri görüp gözlerim doldu.

“Oha Mahir!” dedim. “Manavı da satın alsaydın bari!”

Ama Mahir o klasik Mahir sırıtışıyla döndü. “Onu da aldım güzelim.”

Allah'ım…
Bu adam sadece aşık değil…
Bu adam ticarete bile aşk için girer.

Poşetleri mutfağa taşıdık. Annem şaşkınlıkla bakıyor, babam “helal koçum” gibi içten içe gururlanıyordu.

Ben direkt tezgâha oturdum. Hemen bir tane greyfurtu kaptım.
Bıçağı aldım, keserken bile elim titriyordu. “Tuz nerede? Şeker? N’olur çabuk olun.”

Sanki kutsal bir seremoni yapıyoruz.
İlk dilimi kestim. Tuzun içine batırdım. Sonra şekere.
Ve…

O. İlk. Isırık.

Bir şey oldu. Dünya sustu.
Gökyüzü açıldı. Melekler alkışladı.
Arka fonda senfoni çalmaya başladı.
Bir damla greyfurt suyu elimin üstünden dirseğime doğru kaydı, umurumda değildi.

Bu…
Bu lanet şey…
Bir meyve değil.
Bir mucize.

O kadar gerçek dışı bir mutluluk yaşadım ki… “Mahir,” dedim, ağzım doluyken. “Bu… var ya… bu cennetten kaçmış!”

Gülümseyerek bana baktı. “Afiyet olsun prenses. Ama bir isteğin daha olursa… ben şimdiden kamyona atlarım.”

Güldüm. Tam o anda, tam o sofrada fark ettim ki…

Bu adam, iki kilo greyfurtla kalbime giden yolu ezberlemişti.

O sırada annem koluma dokundu. “Kızım... gerçekten manavı mı aldı bu?”

Başımı Mahir’e çevirdim. O hâlâ sırıtarak bana bakıyordu.

“Birkaç kasa meyveyle birlikte dükkân da geldi, Ayşe anne.”

Yani şimdi…
Ben sadece greyfurt istedim.
Ama bir adam, bununla bana bir manav, bir kahkaha,
bir sabah, ve yepyeni bir umut getirdi.

Son lokmamı yedim.
Gülümseyerek Mahir’e döndüm. “Bir dahakine... Hindistan cevizi isterim. Ama böyle… içi süt dolu. Pipetle!” Mahir göz kırptı. “Tropikal fırtınalara hazır ol. Manav Mahir iş başında.”

Babam çayından bir yudum aldı, sonra kaşlarını hafifçe kaldırarak bize döndü. “Peki, şu isim işi ne oldu?” dedi. “Torunlarıma ne diyeceğiz biz? Bebek bebek nereye kadar?”

Kalbim birden hızlandı. Mahir'le göz göze geldik. Elimdeki çay bardağını masaya bıraktım, bir anda heyecanla kıpırdanmaya başladım sandalyede.

“Ay evet!” dedim neredeyse bağırarak. “Söyleyelim mi artık?”

Mahir bir şey demedi önce. Sadece... bana baktı. Gülümsemesi o kadar yumuşaktı ki, gözlerim doldu. Bu bakışı ezberlemek istedim. Sanki “sen söyle, senin kalbinden geçti hepsi” diyordu gözleri.

Yüzümü babama çevirdim. Gözlerimin içi gülüyordu artık.

“Kız olanın adı Beste...” dedim. “O bizim içimizde çalan şarkı gibi. Neşemiz, melodimiz. Her hareketi bir nota gibi.”

Babam başını salladı, gülümsedi. Sonra merakla bekledi diğerini. “Erkek olan da Toprak...” dedim yavaşça. “Çünkü o bizim kökümüz. Evimiz. Hayatımızın temeli.”

Bir sessizlik oldu. Güzel bir sessizlik. Kalbe iyi gelen cinsten. Babam gözlerini kaçırmadan baktı bana. Dudaklarının kenarı titredi hafifçe. Sonra sesi yumuşadı. “Beste ve Toprak... Çok güzel. Çok da anlamlı. Biriniz müzik, biriniz yeryüzü... Tamamlamışsınız birbirinizi.”

Annem gözlerini siliyordu. Bir şey demedi ama yüzü her şeyi söylüyordu. Mahir de kolunu bana doladı. Sessizce, gururla.

Beste, Toprak... sizi ilk kez adınızla andık. Belki henüz kucaklamadık ama artık buradasınız. Ait olduğunuz yerde. Kalbimizde.

O sırada Mahir eğilerek kulağıma fısıldadı. “Kızımızı müzikle büyütürüz, oğlumuzu toprağa bastırırız. Dengemiz olurlar.” Ve sonra karnıma eğildi, iki yana minicik öpücükler kondurdu.

“Beste’m... Toprak’ım… hoş geldiniz.”

Gülümsedim.

&&&

Kahvaltıdan sonra mutfakta bardakları toplarken, annem göz ucuyla bana baktı. Sessiz bir bakıştı ama içinde yılların dokunuşu vardı. Sonra hiçbir şey söylemeden ellerini önlüğüne sildi ve salona geçti. Peşinden gitmedim. Ama içimde bir şey, onun bir şeyler yapacağını hissettirdi.

Anneler... hiçbir şeyi rastgele yapmazlar. Sessiz adımları bile planlıdır aslında.

Biraz sonra salonun ortasına eski bir örtü serilmişti. Ayşe Hanım dizlerini yere koymuş, gardırobun en üst rafından getirdiği kahverengi ahşap bir sandığı açıyordu. Yanına yaklaştım.

“Anne, ne yapıyorsun?” dedim. Kulağımda hâlâ kahvaltı masasındaki kahkahaların yankısı vardı ama içimde bir ciddiyet serpildi o sandığı görünce.

“Elim bir yere gitti kızım,” dedi. “Bir baktım, sen bebekken giydiklerinle göz göze gelmişim.”

Gözlerim dolmadan önce, ellerim doldu.

İlk olarak minik bir yelek çıktı içinden. İncecik örülmüş, beyaz ve uçlarında sarı kurdeleler. Minicik düğmeleri hâlâ sağlamdı. Parmaklarımla ilik yerlerine dokundum. Sonra bir çift patik… biri diğerinden hafifçe daha büyük. Annem gülümseyerek, “İkisini de ben ördüm ama sabırsızlıkla yapınca biri büyük olmuştu,” dedi.

Bu bir hazineydi. Kafamda yankılanan her şey bir anda sustu.

Sandığın içinde bir de eski, solmuş bir mendil vardı. Ortasında işlenmiş bir isim: “İklim.” Annem dokunmadan önce “Doğduğunda baban cebinde taşısın diye işlemiştim,” dedi.

İçimden bir parça öylece yer değiştirdi sanki.

Sonra... en alttan, başka bir bohça daha çıktı. Bu sefer pembe bir şal ve mavi bir bebek beresi. Annem onları alıp bana uzattı. “Bu şal benim anneannemden kalma. Seni onunla sarmıştım ilk hastane çıkışında,” dedi. “Beresi de Mahir’inkiymiş. Annesi getirmişti geçen sene, sakla istersen diye. Ben de burada tuttum.”

Elimle o mavi bereyi aldım. Dokusunu kokladım. Toz kokmuyordu. Zaman kokuyordu. Sevgi kokuyordu. Mahir’in çocukluğu gibi.

İç sesim o kadar sessizdi ki, dışarıdan birisi bana baksa sadece nefes alıp verdiğimi sanırdı. Ama içimde… bir ömürlük teşekkür vardı.

“Bu sadece eski kıyafetler değil… Bu bir dua gibiydi. Zamanın içinden bize uzatılmış, özenle korunmuş, bir tek senin için saklanmış bir dua…”

Boğazımdaki düğüm çözülmedi ama kelimeler aktı.

“Anne… sen bunları sakladın mı hep?”

“Ben biliyordum, kızım,” dedi. “Bir gün senin de çocukların olacaktı. Belki zaman geçecekti… belki bazen ağlayacaktın. Ama bir gün… sen de bu şala sarıp bir bebeği koklayacaktın. Ve o zaman… bu sandığı açtığında kendini yalnız hissetmeyecektin.”

Elimde bir yelek, yanımda mavi bir bere, dizlerimin dibinde geçmişim ve geleceğim birbirine dokunmuştu.

Annem ellerini sandığın dibine uzattı bu kez. Parmakları yavaşça bir şeyi çekip çıkardı. İncecik, yumuşacık, pudra pembesi bir yelekti bu. Küçüktü. Ötekilerden daha narin. Sanki dokunduğun anda dağılacak gibi…

Annem eline aldı o yeleği. Gözlerini kaçırmadı benden ama… sesi kısılmıştı.

“Bu da…” dedi, sesi tıkanarak, “rahmetli Zeynep’indi.”

Dünya... sustu.

Gerçekten, her şey. Saatin tik takı bile duyulmaz oldu. Gözlerim yavaşça annemin ellerine indi. Pembe yeleğe. O tanıdık örgüye. Minik düğmelere. Ve kalbimin kıyısına.

Zeynep.

İçimde bir kapı açıldı, gıcırdayarak… eski bir odaya açılan, tozlu ama asla kirlenmemiş bir kapı.

Bana ilk saçımı ören eller… gece korkunca yanıma gizlice yatan minik beden… ve son kez “abla” dediği o incecik ses…

Zeynep.

Bir şey demedim. Ama o sessizlik… içimdeki boşluğa öyle bir çarptı ki.

Yaşlar… sessizce aktı. Gözümden, yanağıma. Oradan çeneme, sessizce yeleğin üstüne.

Annem bir adım attı, omzuma elini koydu. “Sen de yaşadın kızım… ama ben evladımı gömdüm. O yeleği sakladım çünkü… bir gün senin kızına sarılır belki diye.”

“O yelek, Zeynep’in yerine koyulmaz ama… Zeynep’in izi olur. Beste’nin tenine değdiğinde, onun ruhu da değmiş gibi olur.”

Parmaklarımı yeleğe uzattım. Titrek.
Ve sonra göğsüme bastırdım.
Sanki Zeynep o an, tam oradaydı. Kulağıma eğilmişti de “Beste’ye benden merhaba de,” diyordu.

Mahir bir şey demedi. Sadece yanımda oturdu. Elini sırtıma koydu. Sessizce. Sabırla.
“Sadece ben varım” diyordu o dokunuş. “Geçmişinle, hüznünle, hatıranla… hepsiyle.”

Ben de başımı annemin omzuna yasladım.

2 HAFTA SONRA

Evde yalnızdım. Mahir, markete çıkmıştı. İkizlerin kıyafetlerini yerleştirirken, çekmeceyi yanlışlıkla sonuna kadar çektim… ve araya sıkışmış, ucu kıvrılmış siyah bir defter düştü yere.

Üzerinde hiçbir yazı yoktu.
Ama kapağını açtığımda... yazıların kime ait olduğunu anlamam saniyemi almadı.

Mahir’in el yazısı.

Sayfaların başında tarihler vardı.
İlki… ikizleri öğrendiğimiz gün.

Yutkundum.
“Bakılmazsa, gizli kalır sanıyorlar. Oysa kalbin attığı her şey bir şekilde duyulur.”

Başladım okumaya.
Sayfalar çevrildikçe, gözüm değil, kalbim doldu.
Gözyaşlarım sessizce akmaya başladı. Her cümleyle… biraz daha fazla.

1. “İkiz dediler. Önce güldüm, sonra sustum. Kalbim ikiye bölündü sanmıştım, oysa iki kat büyüyormuş.”

2. “İklim o gün gözümün içine baktı. Hiçbir şey demedi. Ama ben ‘korkuyorum’unu duydum.”

3. “Baba olmak... bana büyük geliyordu. Ama onun yanında her büyük şey küçülüyor. Kendime bile yaklaşıyorum onunla.”

4. “Bebekler ne kadar büyüdü bilmiyorum ama ben her sabah yeniden küçülüyorum. Onları korumak isteyen bir çocuk gibiyim.”

5. “İklim bugün saatlerce uyudu. Sessizce yorganını örttüm. Artık onu da bebekler gibi koruyorum.”

6. “Karnı büyüdükçe daha çok seviyorum onu. Tanrım, nasıl mümkün bu kadar sevmek?”

7. Karımın gözleri benim yuvam.

8. “Kavga ettiğimiz gece onun karnı hâlâ benim tarafımdaydı. Çocuklar bile uzaklaşmadı benden. İklim gitti, ama onlar kalmıştı.”

9. “Greyfurt. Tuzlu ve şekerli. O kadar garipti ki... ama sırf onun canı çekti diye bütün mahalleyi gezdim. Bu aşk değilse ne?”

10. “İlk hareketi hissettim. Sadece içimde değil... ellerimde bir hayat kıpırdadı.”

11. “Geceleri uyumuyor. Korkuyor. Ben de yanına usulca sokuluyorum. Korkusu azalmasa da yalnız olmadığını bilsin diye.”

12. “İlk defa babamı özledim. Ona anlatmak istedim. Ama anlatamadım. Ben anlatamasam da, çocuklar bana baba diyebilecek mi?”

13. “İklim bugün çok ağladı. Sırtını sıvazladım. Bazen kelime gerekmez. Omzun olur insanın sözcüğü.”

14. “Onlara bakamayız sandım. Ama o her sabah kalktığında mutfağa önce kendinden önce çocukları sayarak gidiyor.”

15. “Bebeklerin isimlerini düşündüm. Beste ve Toprak. Müziğimiz ve yuvamız. O kadar biz gibi ki...”

16. “İklim’in iç sesi var. Çok konuşmaz ama bazen gözleri çığlık çığlık. Sessizliğini öğreniyorum.”

17. “Onun göbeğini öpmek bazen dua etmek gibi. Dudaklarımda ne varsa yutkunup ona fısıldıyorum. Korun. Büyüyün. Kalın.”

18. “Anneliğine âşık oldum. Bu nasıl cümle bilmiyorum ama kelimelerle anlatılacak gibi değil.”

19. " Sevgim. Sevgilim."

20. “İklim’in kardeşi öldü. O gün eve sessiz geldi. Sadece elimi tuttu. O gün onun gözyaşları içime aktı.”

21. “Baba olmayı ondan öğreniyorum. Ama eş olmayı da... en çok eş olmayı öğreniyorum.”

22. “Bazen sadece gözlerine bakıyorum. Yorgun. Ama o yorgunlukta bile bana yer var. Bunu kaybetmekten korkuyorum.”

23. “Bir gün doğacaklar. Adlarını söyleyeceğim. Ve ilk söyleyeceğim cümle şu olacak: ‘Babanız, annenizi çok sevdi.’”

24. "Bazen birini kaybettiğimizde ya da bir şeyleri yoluna koyamayıp dağılmasına izin verdiğimizde, içimizde sessizce yanan bir mum olur. Herkes söndü derken, biz hâlâ o sönmeyen ışığın altında hatırlamaya, hissetmeey devam ederiz. Zaman geçtikçe acı hafifler, yüzümüzdeki ifadeler değişir belki ama o tek mum, yaşadığımızı ve sevdiğimizi bize hep hatırlatır.

25. "Manzaram her gün daha da güzelleşiyor."

Titreyen ellerle defteri kapattım.
Gözlerim, ellerim, kalbim... hepsi yanıyordu sanki.

Sırtımı yatağın kenarına yasladım. Karnımı tuttum. Ağladım. Hıçkıra hıçkıra değil… içime içime.

Tam o sırada kapı aralandı.

Mahir elinde market poşetleriyle içeri girdi. Gözümün yaşını görür görmez çantasını yere bıraktı, panikle dizimin dibine çöktü.

“N’oldu güzelim? Neden ağlıyorsun?”

Bakamadım. Sadece defteri uzattım.
Gözleriyle yataktaki deftere baktı ardından tekrar bana döndü.

Kendini toparlamaya çalıştı. “Onlar… sadece… çocuklara mektuplar gibi…”

“Hayır,” dedim. Boğazım düğüm düğüm. “Onlar… bana da yazılmış. Her satırı… ben de okudum. Her satırında… seni yeniden sevdim.”

Kollarımı boynuna sararak sıkıca sarıldım. Karnımı, onu, defteri... hepsini aynı anda kucaklamak ister gibi.

Bu adam bana susarak bile aşkını anlatıyor. Ve ben her gün… yeniden âşık oluyorum.

Gözyaşlarım yüzümden inip boynuna kadar ıslanmıştı ama o hiç umursamıyordu. Sadece beni sardı.
Bir kolunu karnımın etrafına sardı, diğerini sırtıma. Kıpırdamadı. Konuşmadı.

Sadece... tuttu.

Nefesimi burnuma çektim. O tanıdık sabun kokusu. Tertemiz. Mahir kokusu. Kulağıma doğru eğildi. “Sana kendimi bazen yeterince anlatamadım. Affet.”

Başımı kaldırdım. Gözlerimin içini inceledi. Bakışlarında hiç ‘ne zaman bitecek bu ağlama’ sabırsızlığı yoktu.
Sadece bekliyordu. Ben toparlanana kadar. Kalbim yeniden konuşana kadar.

Sonra hafifçe gülümsedi. “Bir şey soracağım ama dalga geçme.” Kaşlarımı kaldırdım. “Deftere yazdığım ‘greyfurt’ satırını okudun mu?”

Gözlerimi devirdim ama istemsizce güldüm. “İnsan greyfurt hakkında böyle şiir gibi yazar mı Mahir?”

Omuzlarını hafifçe silkti, gözleri parlıyordu. “Ne bileyim... o gün senin gözlerin parladı ya, greyfurtu duyunca. Baktım ki, sadece meyve değilmiş. Umut gibi... sabahın ilk isteği gibi.”

Nasıl böyle olabilir?
Nasıl hem şair gibi konuşup hem de bana market poşetleri taşıyabilir?

Sonra ciddi bir sesle ekledi.
“İklim… Senin canın bir şey istiyorsa, ben onu getiririm. Bulamazsam yaparım. Yapamazsam sorarım. Ama seni öyle, gözleri parlayarak bir şey isterken… hiç boş çevirmem.”

Kalbim, yine... bir şeyleri un ufak etti. Başımı eğdim. Elimi göğsüne koydum. “Beni hiç bilmediğim yerlerden seviyorsun Mahir.”

Gözüm yeniden deftere kaydı.
Onu göğsüme bastırdım. “Bu defteri… bebekler büyüyünce okusunlar mı?” dedim.

“Aşkı tattıkları zaman,” dedi gülümseyerek. “Karnında neler olmuş, babaları neler düşünmüş... öğrensinler.”

Bir süre sessiz kaldık.
Ama içimde, kocaman bir şey yükseliyordu. Gözyaşlarım kurumamıştı ama artık üzüntüden değil. Sevgiden. Anlamaktan.
Ve... böylesine güzel bir adamla yol yürüdüğüm için.

O sırada bebeklerden biri içerde usulca kıpırdadı. Mahir hemen eğildi, gülerek fısıldadı. “Toprak mıydı o? Beste misin sen? Hanginiz annenizi bu kadar ağlattınız bakalım?”

Güldüm. Gerçekten güldüm. İçimden gelen bir kahkaha gibi. Mahir’in gözleri parladı. “İşte bu,” dedi. “Ben seni hep böyle güldürmek istiyorum. O yüzden... 23 cümle yazdım. Ama sen istersen, 1000 tane daha yazarım.”

Kafamı omzuna koyarak gözlerimi kapattım.
Sen yeter ki yaz Mahir... Ben her satırına yeniden âşık olurum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.