ACI TATLI EKŞİ

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: ACI TATLI EKŞİ

O anın sessizliğinde, kalplerimizin ritmi neredeyse aynı atıyordu. Ne ben bir adım geri çekildim, ne o daha fazla yaklaştı. Aramızda görünmez ama hissedilen bir bağ vardı artık.

Mahir elimi bırakmadı, ama artık o temas sadece fiziksel değildi-bir güvenin, bir söze ihtiyaç duymayan anlaşmanın sembolü gibiydi.

"Biliyor musun," dedi yavaşça, "sana böyle baktığımda... her şeyi unutuyorum. O karmaşık geçmişimi, yaptığım hataları, hatta bazen kendimi bile."

Başımı hafifçe eğdim, sesim neredeyse fısıltıydı. "Belki de en çok buna ihtiyacımız var. Geçmişi unutmaya değil ama onun ağırlığını biraz hafifletmeye."

Gözlerimin içine baktı uzun uzun. Bu kez espri yoktu, oyun yoktu. Yalnızca gerçek vardı. "İklim... Sana yanlış yapmaktan korkuyorum."

Gülümsedim, "Korkma. Birlikte yol alırsak, yanlışlar bile birer yol ayrımı olur sadece. Hata değil, seçim olur."

Mahir başını salladı, ama bakışları hâlâ ciddiydi. "O zaman söz ver bana. Ne olursa olsun, konuşacağız. Susmayacağız. Ne hissediyorsak paylaşacağız. Tamam mı?"

Bir an duraksadım. Bu, sadece bir söz değil, bir başlangıçtı. Ve ben buna hazırdım.

"Tamam," dedim. "Konuşacağız. Korkmadan."

Gülümsedi. Bu sefer gülümsemesi daha sakin, daha olgundu. Birlikte salonun penceresine doğru yürüdük.
Gündüzdü hâlâ. Salonun perdelerinden süzülen güneş ışığı ikimizi de altın sarısına boyuyordu. Dışarıda kuşlar ötüyor, hayat usulca akıyordu. Ama içeride zaman başka türlü ilerliyordu-sanki o salonun içinde saatler değil, duygular geçiyordu.

Mahir pencereye yaklaştı, güneşe gözlerini kısarak baktı. "Gündüzken daha zor oluyor bazen," dedi. "Gece duygular daha cömert, insan daha dürüst. Ama gündüz... her şey daha gerçek."

Ben de yanına yaklaştım, omuz omuza durduk. "Gerçeklikten korkmuyorum artık," dedim. "Eğer yanımda sen varsın, günün ışığı bile cesaret verir bana."

Başını bana çevirdi, dudaklarının kenarında yine o tanıdık, yaramaz gülümseme vardı. "O zaman gündüz oyunlarına da hazırsın demektir, İklim Hanım?"

Kahkahamı tutamadım. "Gündüz oyunları mı? Mahir, seninle sabah bile tehlikeli sanki."

"Sabahlar en tehlikeli anlardır aslında," dedi. "Çünkü insanın en çıplak, en savunmasız olduğu saatlerdir. Uykudan uyanırken içimizdeki maskeler henüz tam oturmamıştır."

O an söylediklerinin doğruluğunu hissettim. Çünkü Mahir karşımda yalnızca esprili biri değil, kırılganlığını da taşıyan biriydi artık. Onunla bu sabaha uyanmak... bir yakınlık değildi sadece, bir güven gösterisiydi.

"Elimde kahve olmadan bu kadar derin düşünemem Mahir," dedim göz kırparak.
"İşte!" dedi coşkuyla. "Şimdi oldu. Gündüz kuralları: Önce kahve, sonra felsefe."

Birlikte mutfağa yürüdük. O her zamanki gibi kahveyi biraz abartılı bir ciddiyetle hazırlamaya girişti. Bense tezgaha yaslanıp onu izledim.

Bazen insanlar gerçekten kahveyle tanınır. Mahir'in kahve yapışı bile karakterine benziyordu: dikkatli, ama asla sıradan değil.

Kahveler hazır olduğunda fincanlardan biriyle yanıma geldi, bana uzattı.
"İlk yudumda ne hissediyorsan, bana söyle," dedi.

Fincanı dudaklarıma götürdüm. Damağıma yayılan o tanıdık tatla birlikte gözlerimi kapattım. Sonra gülümseyerek cevap verdim:

"Sıcak. Cesur. Ve biraz da tehlikeli."

"O zaman doğru yapmışım," dedi Mahir. "Kahve bile bizi anlatıyor artık."

Kapı zili çaldığında, ikimiz de mutfakta kahvelerimizin tadını çıkarıyorduk. Mahir gözlerini bana çevirdi, "Birini bekliyor muydun?" diye sordu.

Başımı iki yana salladım. "Hayır... Ama kimse sabah sabah rastgele de kapı çalmaz, değil mi?"

Mahir temkinli bir şekilde kapıya yöneldi. Ben de peşinden gittim. Kapı açıldığında, karşıda duran kişi hepimizi şaşırttı.

Avin'di.

Saçları biraz dağınıktı ama yüzünde her zamanki o net ve özgüvenli ifade vardı. Gözleri önce Mahir'e, sonra bana kaydı. Dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi.

"Günaydın," dedi, sesi alışıldık ama biraz yorgundu. "Rahatsız etmiyorum umarım?"

Bir anlık sessizlikten sonra Mahir kapıyı ardına kadar açtı. "Avin, hoş geldin. Tabii ki rahatsız etmiyorsun."
Ben de gülümsedim. "İçeri gel, kahve bile yeni yapıldı."

Avin adımını attığında salondaki atmosfer bir anda değişti. Ne gerginlik vardı ne de tam bir rahatlık. Sanki o an, üçümüz de neler olacağını sezmeden ama hazır olmaya çalışarak hareket ettik.

Mahir, kahve fincanını gösterdi. "Sana da yapayım mı?"
Avin başını salladı. "Olur. Ama önce..." Gözlerini bana çevirdi. "Seninle iki dakika baş başa konuşabilir miyiz, İklim?"

Kafamı eğdim. "Tabii."
Salona geçtik, Mahir ise mutfakta ikimize alan tanıyacak şekilde meşgul oldu.

Avin pencerenin önüne geçti, perdeyi hafifçe aralayarak dışarı baktı. Sonra bana döndü.
"Biliyorum, sana çok az şey söyledim. Belki de yeterince açık olmadım. Ama... artık bazı şeyleri paylaşmam gerekiyor."

Yüreğim hızlandı. "Avin, ne oldu?"

Bakışları ciddiydi ama içinde kırılganlık da vardı. "Bu sabah, konağa değil... seni görmek için geldim. Çünkü biliyorum ki bu hikâyede sen varsın, Mahir var... ve belki de ben nereye ait olduğumu yeni fark etmeye başladım."

Bir an durdu, sonra ekledi:
"Ben geçmişin bir parçasıyım belki. Ama sizin geleceğinizin kenarındayım. Yine de bilmeni istedim-kimseyi karıştırmak ya da bozmak için gelmedim. Sadece... hak ettiğimiz açıklıkları vermek için buradayım."

Sessizlik dolu ama anlam yüklü bir an geçti aramızda. Sonra ben bir adım yaklaştım ve samimi bir sesle söyledim:
"Avin, geçmişin nereye ait olduğunu sen belirlersin. Ama biz de artık kendi yolumuzu çizmeye başladık. O yolda yerin olur mu, olmaz mı... zaman gösterecek."

Avin gülümsedi, gözleri dolu ama kararlıydı. "Zaman gösterecek... evet. En azından artık saklanmayacağım."

Tam o anda mutfaktan Mahir'in sesi geldi:
"İki kişi sessizleştiyse ya bir karar alınmış ya da kahve soğumuştur!"

Avin hafifçe güldü. "Sanırım hâlâ yerim varmış biraz."

Ben de gülümsedim. "Belki de o yer, artık başka bir anlam taşıyordur."

Ve üçümüz, yeniden salonun içine döndük. Gündüzün ışığı hâlâ üzerimizdeydi, ama bu defa içimizde daha net bir aydınlık vardı.

Kahveler yudumlanırken salona dingin bir sessizlik çöktü. Herkes bir şeyler düşünüyordu ama kimse hemen konuşmaya cesaret edemedi. Bu sessizliği Avin bozdu-ama sesi alışıldık tonunda değil, biraz daha derinden, sanki içini tartarak konuşuyordu.

"Size söylemem gereken bir şey daha var," dedi, bakışlarını fincanında gezdirerek.
Mahir hemen başını kaldırdı, onun yüzüne baktı. Ben de gözlerimi Avin'e çevirdim.
"Dinliyoruz," dedim.

Avin derin bir nefes aldı. "Aslında bu sabah yalnızca bir açıklama yapmak için değil... biraz da veda etmek için geldim."

Mahir'in kaşları çatıldı. "Veda mı?"

"Evet," dedi Avin yavaşça, sesi biraz titreyerek. "Abiartık benim de içinde yer almam gereken bir proje başlatıyor. Amerika'ya dönmem gerekiyor. Belki birkaç ay, belki daha uzun."

Bir anda salonun havası değişti. O tatlı gündüz sohbeti yerini durgunluğa bıraktı. Mahir'in yüzü kasıldı, çenesinde beliren çizgiler daha belirginleşti.

"Ne zaman?" diye sordu kısa bir sessizlikten sonra.

"Üç gün sonra," dedi Avin, sesi biraz daha kısık. "Erteledim aslında. Bütün bu olanlardan sonra hemen gitmek istemedim. Ama... kaçamayacağım. Bu, uzun zamandır beklediğim bir fırsat."

Gözleri bana döndü. "Ve İklim... bunu sana da borçluyum. Bu kadar net düşünmemi sağladığın için. Kalbimi dinlemeyi unuttuğum yerlerde, sen bana ayna oldun."

Boğazım düğümlendi. "Avin, biz... ne yaşarsak yaşayalım, senin varlığın çok kıymetliydi. Hâlâ da öyle."

"Biliyorum," dedi gülümseyerek. "Ve o yüzden gitmek bu kadar zor. Burada tanıdığım hiçbir şey sıradan değildi. Ne sen, ne abim, ne de kendimle yüzleştiğim o uzun geceler..."

Bir an sustu. Gözleri hafifçe dolmuştu ama dökülmesine izin vermiyordu. Sanki duygularını mümkün olduğunca zarif taşımaya kararlıydı.

Mahir ise hâlâ sessizdi. Sonra birden ayağa kalktı, elleri cebinde pencereye yürüdü. Oradan konuştu:
"Bana kızgın mısın?"
Avin irkildi. "Hayır... neden olayım?"

"Çünkü seni burada tutamadığım için... belki hayal ettiğin gibi abi olamadığım için."

Avin hafifçe başını salladı, ardından Mahir'in arkasına doğru yürüdü. "Seninle geçmişi paylaşmak, geleceği zorlamak anlamına gelmiyordu abi. Bunu anlamam zaman aldı, ama sonunda fark ettim. Bazen bir insanı çok sevsen de, onunla yaşayamıyorsun. Çünkü o sevgi... başka bir yere ait."

Mahir döndü, göz göze geldiler. Yüzünde buruk ama dürüst bir ifade vardı. "Ve o yer, artık senin için Amerika."

Avin iç çekti. "Evet. Ama burası da içimde bir yer olarak kalacak. Belki bir gün... dönerim. Ama o zaman başka biri olarak. Daha çok kendi olan biri."

Gözlerini bana çevirdi. "Siz... birbirinizi bulmuşken bırakmayın olur mu? İçinizde büyüyen şeyin kıymetini bilin. Ben, kendi yolumu ararken bunu çok geç öğrendim."

Ben dudaklarımı ısırarak başımı salladım. "Gitmen gerekiyorsa, seni tutmayız. Ama bil ki... hep bizimle olacaksın. Nerede olursan ol."

O an üçümüz de sustuk. Sözler artık yetmiyordu. Duygular odada yankı gibi dolaşıyordu.

Avin çantasını koltuğun yanına koydu. "Aslında daha erken söylemeliydim. Ama zorlandım. Bazen kelimeler, insanın boğazına takılır ya... işte öyle bir an yaşadım."

Mahir yanına yaklaştı, Avin'in omzuna hafifçe dokundu. "Babamlarla görüşmeyecek misin?"

Avin'in gözünden bir damla yaş süzüldü. "Gerek yok. Siz yetersiniz."

Ve o an, vedanın ağır ama sevgiyle dolu yanını hissettik. Kimse koşarak gitmiyordu, kimse terk etmiyordu. Sadece, hayatın çağrısına kulak veriyordu biri. Ve diğerleri, sevgiyle uğurluyordu onu.

&&&

O gün öğleden sonra Avin toparlanmaya başladı. Çantasını koltuğun kenarına koyduğunda evdeki hava değişmişti. Sessizdi ama o sessizlik, yaklaşan bir fırtınanın öncesindeki durgunluk gibiydi. Mahir ve ben bir adım geride, ona alan tanıyarak izliyorduk.

Avin, son kez salona şöyle bir göz gezdirdi. Odanın köşelerinde anıların izleri vardı artık. Kahkahalar, itiraflar, göz göze gelmeler... hepsi duvarda asılıymış gibi. Ama o an, duygularına teslim olmak istemiyordu. Çünkü bu vedayı güçlü bir duruşla yapmak istiyordu.

Kapıya doğru yürüdü. Tam koluna çantasını almıştı ki... kapı çaldı.

Hepimiz durduk.

Mahir, Avin'e kısa bir bakış attı, sonra kapıya yöneldi. Kapı açıldığında, Avin'in yüzündeki ifade değişmedi ama gözleri hafifçe daraldı. Gelen kişiyi tanımıştı.

Yasin'di.

En büyükleri. Uzun boylu, sert bakışlı, hep mesafeli durmayı seçen o ağabey. Mahir'in aksine duygularını göstermekten kaçınan, otoriteyi temsil eden bir figür gibiydi.

Mahir kenara çekildi ama Yasin kapının eşiğinde öylece kaldı. Gözleri doğrudan Avin'e kilitlendi.

"Gitmeden önce bir şey söylemek istedim," dedi Yasin, sesi derin ama kırılganlık taşımayan o tanıdık tonda.
Avin ise bir an durdu, sonra hiçbir şey söylemeden başını çevirdi. Gözlerini yere indirdi ve yürümeye devam etti. Yasin'in tam önünden, onun gözlerine bile bakmadan geçti.

O an zaman donmuş gibiydi.

Yasin'in yüzünde belli belirsiz bir sarsılma oldu. Gözlerinin içinde hafif bir yanma, kaşlarının arasında çözülememiş bir pişmanlık izi belirdi. Ama Avin durmadı. Çantasını omzuna astı ve kapıdan dışarı adımını attı.

Mahir araya girmek istedi ama Avin başını eğerek onu durdurdu.

"Lütfen," dedi yavaşça. "Bu konuşmanın zamanı çoktan geçti. Söylenecek şeyler, o zamanlar söylenmediğinde artık bir anlamı kalmıyor."

Yasin'in sesi arkasından geldi:
"Biliyorum... geç kaldım. Ama yine de seninle konuşmak istedim. Sadece dinlemeni..."

Avin kapının dışında döndü. Gözlerinde bir öfke yoktu. Sadece sessiz bir kırgınlık ve bir parça yorgunluk.
"Seninle konuşmak istemiyorum. Çünkü yıllarca ben konuşmak isterken sustun. Şimdi sırf ben giderken konuşmaya gelmen... biraz fazla geç."

Bir anlık sessizlik oldu. Mahir başını eğdi, ben Avin'in arkasında duruyordum. Ama kimse bu anı bölmeye cesaret edemedi.

Avin son kez baktı bize. Sonra gözlerini Mahir'e çevirdi, hafifçe gülümsedi.
"Siz iyi olun," dedi. "Bu evde artık başka bir hikâye başlayacak. Ben kendi hikâyemi başka bir yerde yazacağım."

Ardından merdivenlerden yavaşça indi.

Yasin kapı eşiğinde kalakaldı. Dudaklarını oynattı ama ses çıkmadı. Mahir yavaşça yanına yaklaştı.
"Bazen bir veda, geçmişin en sessiz yüzleşmesidir," dedi. "Konuşmadığınız her şey, şimdi suskunluğun bedeli oldu."

Yasin başını öne eğdi. İlk kez, abiliğinin yükü değil, pişmanlığın ağırlığı vardı omuzlarında.

Avin, sokakta gözden kaybolduğunda hepimiz bir parça eksik kalmış gibiydik. Ama o eksiklik... artık kendini tamamlamaya giden birinin geride bıraktığı sessiz cesaretti.

Geçmiş - Beş yıl önce

Avin üniversiteyi yeni bitirmiş, içindeki idealist heyecanla kariyerinin peşinden gitmek istiyordu. Sanatla ilgileniyor, tasarım ve görsel anlatım üzerine hayaller kuruyordu. Bir süreliğine yurt dışına gitme fikri kafasında şekillenmişti bile. Ancak o dönemde, aile içinde çok daha ağır bir mesele gündeme gelmişti: Babaları ciddi bir sağlık sorunu yaşamıştı.

Tüm kardeşler evin içinde daha çok sorumluluk almaya başlamıştı ama bu yük özellikle Yasin'in omzuna binmişti. En büyük olarak her kararı o veriyor, her konuyu o yönlendiriyordu. Ancak bu süreçte Yasin'in liderliği baskıcı bir hâle dönüşmüştü.

Avin, Amerika'daki bir sanat programına kabul edildiğini söylemek için heyecanla eve geldiğinde, ailesinin salonunda Yasin'in onu beklediğini gördü. Diğer kardeşler sessizce izliyordu. Avin mektubu uzattı, gözlerinde ışık vardı. "Hayalim gerçek oluyor," demişti. "Üstelik bursla. Sadece altı ay sürecek."

Yasin o mektuba bile bakmadan soğuk bir sesle şöyle demişti:
"Bu ailenin sana ihtiyacı var, Avin. Hayal zamanı değil şimdi. Gidemezsin."

Avin'in yutkunduğu o an, hala hafızasında kazılıydı.
"Bu benim hayatım!" diye çıkıştığında, Yasin'in cevabı daha da keskin olmuştu:
"Hayat dediğin şey, sadece senin etrafında dönmüyor. Baban ölümle burun burunayken sen başka ülkelere gidip sergi açmak mı istiyorsun?"

Ve en ağır darbe o an gelmişti. Yasin, herkesin önünde şöyle demişti:
"Senin o renkli hayallerin, bu ailenin gerçeklerinden daha önemli değil."

Avin yıkılmıştı. Çünkü o an sadece hayalleri değil, kimliği de hiçe sayılmış gibi hissetmişti. Gidemedikten sonra bir süre içine kapanmış, sonra ailesinden uzaklaşmaya başlamıştı. Mahir hariç kimseyle konuşmuyor, Yasin'in olduğu hiçbir yerde var olmak istemiyordu.

O gün Avin, yalnızca bir uçak biletini değil; ağabeyine olan güvenini, saygısını ve bağını da kaybetmişti.

Şimdiye Dönüş

Avin, Amerika'ya bu kez kendi şartlarıyla gidiyordu. Beş yıl sonra, o zaman elinden alınan fırsatı yeniden kazanmıştı. Ama ne kadar güçlü görünse de, o geçmişin izini kalbinden silememişti. Yasin abi, zamanla yaptığı hatayı anlamış, ama gururu yüzünden hiçbir zaman "özür dilerim" dememişti.

Ve işte bu yüzden, kapının eşiğinde Avin onun yüzüne bile bakmadan geçmişti. Çünkü bazı yaralar zamanla değil, yüzleşmeyle iyileşirdi. Ve o yüzleşme hâlâ gerçekleşmemişti. O günde kapımda bitivermişti.

Mahir bir anda elimi tuttuğunda önce anlam veremedim. Parmakları sıcaktı, tutuşu kararlı. "Gel," dedi gülerek, "biraz nefes alalım. Bu ev bazen insanın üzerine çöküyor."

Onunla yürürken bir şey demedim. Bahçeye çıktık. Arka taraftaki o sessiz yer. Yaseminler, eski taş duvarlar, yumuşak bir rüzgâr... Ve Mahir yanımda. Başını bana doğru eğmiş, lafı döndürüp dolaştırıyor ama aslında bir şey söylemeye çalışıyor gibiydi. Gülüyorduk. Her şey çok doğal gibiydi.

"Sahiden silah kullanmayı biliyor musun?" dedi dalga geçercesine.

Kaşlarımı kaldırıp ona baktım.
"Bunu şimdi neden sordun?"

Omuzlarını silkti, gözleri bir an gökyüzüne kaydı.
"Bilmem... güçlü görünüyorsun. Ama insan bazen bir şeyin içindeki tehlikeyi gülümsemesinde gizler."

Gülümsedim hafifçe. "Sen kendinden mi bahsediyorsun şu an?"

"Olabilir." Göz kırptı. "Ama bu kez senden söz ediyordum."

Ciddiyken bile oyun gibi konuşuyordu. Ama bu kez, bir şey vardı gözlerinde. Bir huzursuzluk. Sanki bir şeyden emin olmaya çalışıyordu.

O sırada adımlarımız yavaşladı. Bahçedeki taş duvarın kenarına geldik. Mahir durdu, gözleri bir anda ciddileşti.

"Biliyor musun, bazen biri hakkında ne hissettiğini anlaman için... sadece bir an yeter," dedi.

"Mesela?"

Tam o anda...
Bakışları omzumun arkasına kaydı. Dondu. Gözleri küçüldü. Çenesindeki kaslar gerildi.

"Bir şey var."
"Ya da biri."

Ben dönmeye yeltenirken, Mahir aniden bana döndü.
Ve hiçbir şey demeden...
Dudaklarını benimkine bastırdı.

Saniyeler... buz gibi bir su gibi üzerimden aktı. Şaşkınlıkla gözlerim açık kaldı. Mahir... beni öpüyordu. Ama içim kıpırdamadı. Kalbim hızlanmadı. Çünkü o his... bana ait değildi.

Çekildiğinde nefes almayı hatırladım.

Gözlerine baktım. O an anladım. "Baran... bizi izliyor, değil mi?" dedim kısık sesle.

Mahir cevap vermedi. Gözleri konuşuyordu.

"Sen bunu onun için yaptın," dedim.

Oysa ben, o gülümsemelerin, o bakışların biraz olsun bana ait olduğunu sanmıştım. Beni sevdiğini sanmıştım.

"Elimi tuttuğunda... beni seçtiğini düşünmüştüm. Ama sen... sadece bir hesaplaşmanın ortasında beni kullandın."

Mahir sustu. Hiçbir savunma yapmadı. Belki yapamayacak kadar suçluydu. Belki de yaptığı şeyi bile ciddiye almıyordu.

Geriye bir adım attım.
"Bir daha sakın bana oyun oynama, Mahir," dedim.
Ve arkamı dönüp yürüdüm.

ERTESİ GÜN

Adımlarımı duymamaya çalışarak yürüyordum. Sanki çıt çıkarsa, biri kalbimin içine bakacak ve gördükleriyle beni yüzleştirecekmiş gibi. O geceyi, o öpücüğü, Mahir'in gözlerindeki o tuhaf kibri... hepsini hâlâ üzerimde taşıyordum. Bir iz gibi.

Mutfaktan kahkaha sesleri geliyordu. Mahir'in sesi. Avin'le konuşuyordu belki. Ya da biriyle alay ediyordu yine. Bilinçli bir şekilde adımlarımı geri çektim. Girmek istemedim o odaya.

"Yakın olmak ne garip şey. Bir gün ellerini tutan biri, ertesi gün adını duymaktan bile rahatsız olduğun kişi haline gelebiliyor."

Odama döndüm. Kapımı kapattım. Kilitlemedim, ama kimsenin girmesini de istemedim.

&&&

Mahir benden kaçmadı. Aynıydı. Yine espriliydi. Yine kalabalığın ortasında sesi en çok çıkan kişiydi. Ama ben artık ona bakmamaya başladım. Yanımdan geçerken, göz göze gelmesin diye kafamı eğiyordum. Biri onun adını söylese, başka bir şeyle meşgul oluyormuş gibi davranıyordum.

O da fark etti. Tabii ki fark etti.
Ama üstüme gelmedi. Bu, belki de en sinir bozucu olanıydı.

Çünkü Mahir, savaşı seçmiyordu. Sessizliği seçiyordu.
Ve ben... içimdeki fırtınayla baş başa kalıyordum.

&&&

Yaseminler geceyi kokluyordu. Gökyüzü açıktı. Yıldızlar sabit, huzurlu.
Ben, huzurun ne demek olduğunu unutmuş gibiydim.

Kapının açıldığını duydum ama arkamı dönmedim. Mahir'di.

Yanıma geldi. Konuşmadı. Hatta oturmadı bile. Sadece durdu. Sessizce.
Sonra bir cümle bıraktı gecenin ortasına.

"İnsan bazen yanlış bir şey yapar, Miray. Ama her zaman kötü niyetle değil."

Cevap vermedim. Sadece içimden geçirdim:

"Ama bazen, kötü niyetle yapmamış olsan bile, can yakmak için yeterlidir."

Mahir birkaç saniye daha bekledi. Sonra arkasını dönüp gitti.

Ben yine yalnız kaldım.

&&&

Zaman geçtikçe bir şey fark ettim.

Mahir'i özlemiyordum.
Ama onunla birlikte kaybettiğim duyguları özlüyordum.

Güvende hissetmeyi. Anlaşıldığımı sanmayı. Birinin beni, ben olduğum için yanında tutmak istemesini.
Oysa Mahir bunu yapmamıştı. O, beni yanında değil; birinin karşısında kullanmıştı.

"Ve ben, birinin gölgesinde var olmayı hak etmiyordum."

O günden sonra karar verdim. Onunla aynı odada olsam da, aynı sofraya otursam da... kalbimi artık ona kapattım.

Gülüşünü duysam da gülmedim.
Bakışını yakalasam da çevirdim gözlerimi.
Sorularına kısa cevaplar verdim. Sessizliğimle konuştum.

Ve her seferinde, içimde aynı cümle yankılandı:

"Senin için küçük bir gösteriydi belki... ama benim için yıkım oldu."

&&&

Mutfağa girdiğimde herkes oradaydı. Masa kalabalıktı ama benim için sadece bir kişi göze çarpıyordu: Mahir.
Beni gördü. O eski rahat haliyle göz göze gelmeye çalıştı. Gülümsedi. Ama ben çayımı alıp pencere kenarındaki sandalyeye geçtim. Göz teması kurmadım.

Alya bir şeyler anlatıyordu. Mahir ise yarım kulak dinliyordu ama dikkatinin çoğu bendeydi, biliyordum.
Artık biliyordum... çünkü beni bu kadar dikkatli izleyen gözleri ancak suçlular taşırdı.

"Suçluluk, bir insanı sessizce takip eder. Ve ben onun yüzünde o sessizliği görüyordum."

&&&

Tam odama dönerken karşıdan geldiğini gördüm. Mahir.
Yol dardı, kenara çekildim. Oysa bir zamanlar birlikte yürüdüğümüz o koridorda şimdi geçmemesi için kenara çekiliyordum.

Yanımdan yavaş geçti.
Bir an durdu.

"Miray..." dedi hafifçe, neredeyse fısıltıyla.

Durmadım. Cevap vermedim.
Ama kalbim... bir an tökezledi.

"Bazen susmak, bağırmaktan daha çok can yakar. O da bunu öğrenmeye başlıyordu artık."

MAHİR EFE KARAN

Odaya girdim… ve sürpriz! Kraliçe İklim lütfedip yatağa gelmiş. Üstelik uyuyor numarasıyla. Tipe bak, sanki Oscar’a aday.

Birkaç gündür bana buz dağı gibi davranıyor ama hâlâ anlamıyor: Kızım, ben seni seviyorum! Baran mı? Onun gelişi benim için fırsat olduysa, napayım? Fırsat ayağıma geldi, öptüm. Bu mu suç? Hem öperken mi sordun, "Mahir bunu fırsat olarak mı görüyorsun" diye? Hayır. O zaman sus!

Yatağın boş kalan tarafına uzandım, çünkü koltuk belimi kırdı artık. Vallahi orada biraz daha yatarsam ortopedik bir reklam filmine çıkacağım. Dirseğimi dayadım, çenemi elime koydum, başladım İklim’i izlemeye. Uyuyor, ama öyle Oscar’lık ki... Kaşlar çatık değil, yüz süt liman. Bir huzur var suratında, bir dinginlik... Saçlar dağılmış, bir tutam alnına yapışmış. Elleri bile melek gibi.

Elimi uzatıp o saçı geri atsam mı dedim ama... Yok, delirdin mi Mahir? Ya bir anda gözlerini açarsa? O bakış yok mu… Seni iki saniyede kelimeyle döver. Ne uğraşayım? Sessizce huzurunu izlemeye devam ettim.

Tam arkama dönüp uyuyacaktım ki... Pat! Gözler cin gibi açıldı.

“Bismillahirrahmanirrahim!” dedim refleksle. Kalbim var ya, halay çekmeye başladı içeride. Parmağımı damağıma bastırdım, nazar mı değdi anlamadım.

“Sen neden yataktasın?” dedi. Yani o kadar gün koltukta yattım, ev sahibiymişim gibi davrandım... bir ‘hoş geldin’ yok. Direkt kovuluyorum. Gözüyle koltuğu işaret etti. Sanki orası benim harem dairem.

Tişörtü çıkarıp yatağa geri uzandım. “Karım neredeyse, ben ordayım.” dedim, gayet net ve karizmatik. İçimden ‘helal lan Mahir’ dedim.

Ama o ne yaptı? Gözlerinden lazer çıktı. “Bizim gerçek bir karı koca ilişkimiz yok, Mahir Efe. Mesafeni koru.” dedi.

Ben de cevabı patlattım tabii: “Ben mesafeleri aştığımızı düşünüyordum ama.” Yaklaştım. Hem romantik hem riskli.

Yüzünü buruşturdu, kaçıyor. “Aman be, git işte, ne anlamaz adamsın!”

Tam “Ama ben karımla uyumak istiyorum.” dedim, romantizmin dibine vurdum derken... BAM!

Yastık suratımda! Boğuluyorum! Bildiğin nefessiz kalıyorum! Kız beni boğuyor! Üstüme çıktı, ekstra baskı uyguluyor. Hayır yani, yastıkla nefessiz kalmak ne?

O panikle tuttum belinden, hafifçe çevirdim...

Ama sorun şu: Hafifçe çevirdiğim İklim şimdi yerde.

“Eyvah.”

Kız kalkıyor, saç baş dağılmış, bakışları... yeminle Rıza Baba gibi. Bir an “Komiserim ben suçsuzum” diyecektim.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.