MUCİZE Mİ BUNUN ADI

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: MUCİZE Mİ BUNUN ADI

Zaman garip bir şekilde yavaşlamış gibiydi. Alya'nın kahkahaları gökyüzünde yankılanırken, Mahir'in omzunda nefes almak, bana yıllardır unuttuğum bir şeyi hatırlattı:
Huzur.

O karmaşanın, acının, kayıpların ortasında hâlâ gülümseyebilen bir çocuk sesi varsa...
Demek ki umut hâlâ bir yerlerdeydi.
Belki de biz, onunla yeniden başlıyorduk.

Güneş usulca çekilmeye başladı.
Gökyüzü turuncuya çaldı.
Onur saati kontrol etti. "Alya, ben seni annene bırakayım," dedi. Ama Alya hemen Mahir'e sarıldı.
Küçücük elleriyle Mahir'in boynuna tutundu, şefkatle. "Hayır! Bugün amcamlarda kalacağım. Mahir amcamda. İklim halamla. Lütfen..."

Bir an sustuk.
Ben Mahir'e baktım, Mahir bana...
Ve sonra Mahir gözlerini kıstı, eğildi Alya'nın göz hizasına geldi. "Hazırsan... evde en sevdiğin kurabiye de var." Alya sevinçle zıpladı. Onur ise kıkırdayarak başını iki yana salladı: "Alya size emanet. Evlat gibi sahiplendiniz maşallah."

Alya Mahir'in elini tuttu, sonra diğer elimi. Aramızda yürürken başını yukarı kaldırdı, gülümsedi: "Siz birbirinizi çok seviyorsunuz değil mi?"

Kalbim...
Bir anlığına...
Durdu.

Mahir gözlerini bana çevirdi.
Hiçbir şey söylemedi.
Ama elimi sıktı.
Ve ben içimden geçirdim:

Evet Alya...
Hem de öylece sevmek değil bu.
İçine doğmak gibi.
Birinin kaderinde yazılmak gibi.

Eve döndüğümüzde Mahir kapıyı açtı. Alya içeri koşarak girdi. "Ben salonda yatacağım!" diye bağırdı.
Kahkaha attık. Onun neşesi, evin duvarlarına işledi. Mahir hemen battaniyeleri, yastıkları hazırlamaya gitti.

Ben mutfağa geçip süt ısıttım, birkaç kurabiye çıkardım. Alya, en sevdiği oyuncağını kucağına aldı ve salona yayıldı. Yanına oturduğumda başını dizime koydu. Usulca gözlerini kapattı. Mahir ışıkları biraz kıstı.
Ve o an...
Sadece üç kişiydik.
Bir evin içinde...
Ama bir dünyanın ortasında.

Alya, güvenle uykuya dalarken...
Mahir bana döndü. Bakışı aynıydı. Derin, karanlık ama sıcak.

"İyi ki," dedi. "İyi ki buradasın."

Başımı eğdim.
O an...
Ellerim onun yüzüne gitti.
Ve alnına, hafif bir öpücük kondurdum. Tek bir kelime edemedim.

&&&

Alya çoktan uyumuştu.
Küçük elleri yanaklarının altında, oyuncak ayısına sıkıca sarılmıştı.
Nefesi huzurlu, kalbi dingin.
Ve o küçük kalbin huzurunda... ben, kendi kalbimi duymaya başladım.

Mahir karşımdaydı. Sessizce battaniyeyi Alya'nın üzerine örttü.
Gözleri sevgiyle doluydu ama bakışlarında hâlâ karanlıktan kalma izler vardı.

Yavaşça yanıma geldi.bSalondaki ışık yalnızca köşe lambasından geliyordu. Sıcak ama loş.
Kalplerin konuşmasına yeterliydi.

Yanıma oturduğunda, dizlerimiz birbirine değdi. Nefesini duydum.
Ağır, derin... sanki uzun bir yolculuktan yeni dönmüş gibiydi.
Ona döndüm. Yüzüme bakıyordu, sanki bir cevap bekliyordu ama hangi soruyu sorduğunu bile bilmiyordu.

"Bir şey diyeceğim," dedim fısıltıyla.

"Hm?" diye sordu, aynı ses tonuyla.

İç sesim konuştu önce:
İşte bu an...
Kalbinin içini döküp, sadece sevdiğin kişinin gözlerine sığınmak isteyeceğin o an.
Ne savaş, ne plan, ne öfke...
Sadece biz.
Sadece biz olma hâli.

"Elimi ilk tuttuğun anı hatırlıyor musun?" dedim.
Mahir başını hafifçe salladı.
"Hatırlamaz olur muyum?... Dünya sustu o an." dedi uzaklara dalarak.

İçim ürperdi.
Elini tuttum.
Parmaklarımı, parmaklarına geçirdim. Yavaşça, onu kendime çektim. Başımı göğsüne yasladım.
Kalp atışını duydum.
Ritmi hızlıydı. Kalbinin çırpınışını, bedenimle değil, ruhumla hissettim.
Ve o an anladım: Korkuyordu.
Kaybetmekten, sevmenin yükünden, yeniden yaralanmaktan...

Başımı kaldırdım. Yüzüm çok yakındı. Bakışlarımız kenetlendi.
Ona "her şey yolunda" dememe gerek kalmadı. Çünkü gözlerim söylüyordu.

Dudaklarıma baktı. Ama yaklaşmadı. Bu kez ben eğildim.
Kısa, yavaş bir öpücük bıraktım dudağının kenarına.
O dokunuş...
Bütün geceyi durdurdu.

Mahir bir an durdu.
Sonra yüzümden tutarak bana daha yaklaştı. Ve bu kez dudaklarımıza mühürledi nefesini.
Sessizdi. Alya uyuyordu. Ama o öpücük... Bağırmadan söyledi her şeyi.

"Ben seninle tamamım."

Öpüşmemiz derinleşmedi, acele etmedik. Bu an... paylaşmanın değil, kalmanın anıydı.

Alnımı alnına yasladı.
Kapanmış gözlerimizin arasında hiçbir ses yoktu.
Sadece birbirimize akan iki yürek.

Yavaşça yanağımı okşadı.
"Bazen düşünüyorum..." dedi. "Bu hayatın içinde seni nasıl buldum?"

Gülümsedim.
"Belki kaybolmasaydık, denk gelmezdik."

Mahir gülümsedi.
Sonra battaniyeyi biraz daha çekti.
Alya kıpırdandı.
İkimiz de refleksle sessizleştik.

Bir süre öylece oturduk.
Dizlerimiz birbirine değdi.
Kalplerimiz de.

Bu gece...
Ne savaş vardı ne intikam.
Sadece biz.

Aşk, bazen en çok...
susarken büyür.
Ve biz, bu gecede...
birbirimizin suskunluğuna sarıldık.

&&&

Gecenin biriydi. Mahir'in yanında oturuyordum Dizlerim göğsüme çekilmişti. Alya'nın nefes alışları duyuluyor. Onun sessizliği bile içimi ferahlatıyor.

Ama Mahir'in sessizliği...
O daha başka.

"Beni bir şey düşündürüyor," dedim yavaşça, sesimi bölmeden.

"Ne?" diye sordu.

Gözlerine bakmadan konuştum Çünkü bakarsam, boğazıma düğümlenen kelimeler hiç çıkmazdı. "Senin içinde susturduğun her cümle... senin yerine acı çekiyor. Ve ben bazen, senin içinde yaşamadığın bir yasın ortasında kayboluyorum gibi." O an başını çevirdi. Gözlerimizi kaçırmadık birbirimizden.

Ve sonra... Mahir konuştu. "O gece... ellerimden kardeşim düştü İklim. Gerçekten... elimden."

Sesi titriyordu. Gözleri... ilk kez bu kadar cam kırığı gibiydi. "Berfin'i mezara ben koymadım. Ama onu oraya götüren her yolda bir adımım var gibime geliyor. Bu soyadı... bana sadece güç değil, bedel de verdi. Ne zaman sahiplenmeye kalksam... biri yok oluyor." Yutkundum. Kalbim sıkıştı.

"Böyle düşünme Mahir," diyebilmeyi çok isterdim ama... onun yası, kendi dilinde konuşuyordu. Ben sadece dinleyebildim.

"Ve biliyor musun?" diye devam etti. "Senden önce sadece boşluğa sarılıyordum. Şimdi birini kaybetme korkusu... ilk defa birini gerçekten sevdiğimin kanıtı oldu."

Sustu.

Sonra, gözlerini kaçırdı.
Ama ben onun bakmadığı yerden de görebiliyordum içini.

O an başımı yavaşça omzuna yasladım. Sessizlik tekrar çöktü.
Ama bu kez başka bir şey daha oldu. Bir ürperti gibi... İçime çöken, sanki bedenim değil de ruhum ağlıyordu. O korkunun nereden geldiğini anlamam birkaç saniyemi aldı.
Gözlerim kapandı.
Ve sonra, kendimi karanlık bir boşluğun içinde gördüm.

&&&

Bir rüyadaydım.

Berfin yürüyordu...
Bembeyaz bir elbiseyle.
Ardından Mahir koşuyordu.
Onlara yetişemiyordum.
Bağırdım.

Ama sesim çıkmadı.

Berfin bir uçuruma yaklaştı.
Mahir de peşinden.

"Hayır!" dedim, bu kez gerçekte.
"MAHİR!"

Gözlerimi açtığımda ter içindeydim. Kalbim deli gibi atıyordu. Mahir hemen yanımdaydı. Endişeyle eğildi.

"İklim? Ne oldu? Kabus mu gördün?" Gözlerim doluydu. Kendimi kaybeder gibi oldum. Boynuna sarıldım. Sadece "Gitme," diyebildim. Fısıltıyla. "Sakın gitme..."

O an beni sımsıkı sardı. Avuçları sırtımda gezindi.
"Buradayım. Hiçbir yere gitmiyorum. Söz veriyorum sana. Artık hiçbir gece yalnız olmayacaksın."

Başımı göğsüne yasladım. Kalbinin sesi... kabusumun sesini bastırdı. "Ben seni kaybetmekten korkuyorum Mahir," dedim kısık sesle.

"Ama ben seni yaşamak için buradayım," dedi.

O söz... içimi yaktı.
Ama aynı anda içimi iyileştirdi.

O an, içimde bir düğüm çözüldü.
Berfin'in gidişi, benim içimde de bir boşluk bırakmıştı. Ama Mahir... o boşluğu yavaş yavaş sevgiyle dolduruyordu.

&&&

Sabah...

Ama o bildiğim sabahlardan değil.

Bu sabah... içime sanki biri elini koymuş da "Artık korkma," demiş gibi. Uyandığımda göğsümde o eski ağırlık yoktu. Yerine başka bir şey oturmuştu:
Huzur.

Başımı yavaşça yastıktan kaldırdım. Alya hâlâ odada, küçücük bedeniyle kıvrılmış uyuyordu. Mahir ise yanımda yoktu. Ama onun sıcaklığı... yastıkta, battaniyede, odamın kokusunda bile vardı.

"Gitmemiş," dedim içimden.

Bu, artık bir güven meselesiydi. Gözümle görmeden bile onun beni terk etmeyeceğini biliyordum.

Yavaşça kalktım. Sessiz adımlarla koridora çıktım. Mutfaktan gelen hafif sesleri duyunca tebessüm ettim. Fısıltılar, bardak tıkırtısı, hafif kahve kokusu... Ve o derin, yumuşak ses: "Fazla şekerli sevmez... ama yine de azıcık koyayım. Belki ruhu şeker ister bugün."

Mahir.

Köşeden usulca kafamı uzattım. Saçları dağınık. Üzerinde gri bir tişört. Elinde bir kupa. Tüm evin ışığını sanki üzerine toplamış gibiydi.

Benim için kahve yapıyordu.
Sabah sabah. Ve evet... bu, aşk denen şeyin tanımıydı.

Yavaşça yaklaştım. O an arkasını dönüp beni gördü. "Uyanmışsın."

Sesindeki tını... sanki bir şiirin içinde kaybolmuşum gibi hissettirdi.
"Sen yapıyorsan içilir," dedim gülümseyerek. Bardağı uzattı, avuçlarımı sıcacık kapladı. Ama ondan daha sıcak bir şey vardı...
Bakışları.

O an dudağımda içgüdüsel bir tebessümle mutfağın sandalyesine oturdum. O da karşıma geçti. Konuşmadan sadece izledi beni. Kahveden bir yudum aldım. Gözlerimi kapattım. "Biliyor musun," dedim, "Bu sabah her şey sessiz ama içim ilk kez bu kadar konuşuyor."

Kaşlarını çattı. Merakla bekledi.
Devam ettim. "Sanki içimde yıllardır bastırdığım biri varmış. Ve o, Mahir Efe Karan'ın 'seni seviyorum' bakışıyla kendine gelmiş." Sözlerim bitmeden, masasını itip yanıma geldi. Elleri dizlerimde, gözleri gözlerimdeydi. "Ben seni o susturduğun iç sesinle de seviyorum. O suskunluğunla, kabuğunla, yaralarınla... hepsini aldım. Ve bir bir içime kattım," dedi.

Başımı omzuna yasladım.
Dakikalarca öyle kaldık. Sonra içeriden küçük bir esneme sesi geldi.
Alya.
Minik fırtına uyanıyordu.

Koşarak geldi salona. Gözleri hâlâ uykulu ama sesi kocamandı.

"Aaaa, amcaaaa! Dünden beri seni göremedim sandıııım!" Mahir kollarını açtı. Alya şimşek gibi koşup boynuna atladı. İkisinin gülüşü, evin içinde yankılandı.

Ben aralarına baktım.
Ve dedim ki içimden: Evet, işte bu bizim küçük ailemiz."

&&&

Kahvaltı hazırlığına başladık üçümüz. Mahir yumurtayı biraz fazla pişirdiği için Alya suratını buruşturdu. Gülüşmeler, ufak kahvaltı savaşları, balı döken küçük parmaklar derken zaman geçti.

Sonra bir ara alya sordu: "Bugün ne yapalım?" dedi heyecanla.

Ben hemen lafa girdim. "Dışarı çıkalım. Sahile, parka, nereye olursa. Ama birlikte. Onur'a da haber verelim. Bugün biraz... nefes alalım."

Mahir hemen araya girdi. "Bugün olmaz. Başka zaman yapalım bunu olur mu güzellerim?"

Kaşlarımı çatıp göz kırparak "hayırdır?" dedim. Benden böyle bir tepki vermediği için biraz şaşırdı. Alyaya dönerek "amcacığım sen beş dakika çizgi film izle. Bizim halan'la konuşmamız gerekenler var."

Mahir, gözlerimin içine baktı. Söz söylemeden... sadece bakarak elimi tuttu.

O bakışta başka bir Mahir vardı. Karanlığını içeri gömen... ama hâlâ içinde fırtına taşıyan bir adam.

"Gel," dedi kısık bir sesle.
Anlamıştım.
Alya'ya dönüp gülümsedim. "Sen çizgi filme devam et tatlım. Biz geliyoruz hemen."

Mahir beni odaya götürdü. Yatak odasının kapısını kapatırken bir nefes aldı, sanki içindeki dağları devirmeye hazırlanıyordu.

"Bugün..." dedi gözlerime dik dik bakarak, "...bugün Azat'ın işini bitireceğim."

Kalbim sıkıştı.
"Ne demek o Mahir?"

"Ne dediğimi duydun," diye fısıldadı. "Bugün onunla olan hesabı kapatacağım. Yıllardır sırtımızda taşıdığımız o kirli ağırlığı... bugün toprağa gömeceğim."

"Hayır," dedim hemen.
Sesim titredi.
"Mahir sen böyle bir şey yapamazsın. Sen... bu adam değilsin."

"Ben ne olduğumu bilmiyorum artık İklim!" diye sesini yükseltti.
"Benim kardeşim öldü. Babam sustu. Amcam bana ihanet etti. Sen bana diyorsun ki 'yapma.' Peki ben ne yapayım ha? Onları affedip arkama mı yaslanayım?"

Kalbim hızlı atıyordu.
Ona bir adım yaklaştım.
"Elini kana bulamak seni iyileştirmez Mahir. Bunu ben de biliyorum, sen de biliyorsun."

O an durdu.
Yutkundu.
Bana baktı... öyle bir baktı ki, içinde hem öfke hem de çocuk gibi çaresizlik vardı.

Sustum. O da sustu.

Aramızdaki sessizlik, duvardaki saate bile ağır geldi.

Sonra bir adım attı.
Bir adım daha.

Ellerini yüzüme koydu, alnını alnıma dayadı.

"Ben... seni çok seviyorum İklim," dedi.
"Her şeyin ötesinde... seni çok seviyorum. Ama içimde bir yer... hâlâ bağırıyor. Susturamıyorum."

Gözlerim doldu.
"Ben de seni seviyorum," dedim. "Ama seni... kaybetmekten çok korkuyorum Mahir. Berfin gitti... sen de gidersen ben ne yaparım?"

Kollarını belime doladı.

Beni sımsıkı sardı.
Nefesini boynumda hissettim.
Kalbinin acısını göğsümde taşıdım o an.

Sonra bir şey oldu.
Hiç beklemediğim bir şey...

Elini usulca karnıma koydu.
Avucunun sıcaklığı içime yayıldı.

Gözlerini gözlerime kaldırdı.
Ve dedi ki:
"Ben... artık bizden bir parça istiyorum."

Şaşırdım.

"Nasıl yani?" dedim fısıltıyla.

"Bir çocuğumuz olsun İklim..." dedi.
"İkimizden bir parça. Bu karanlığın içinde bana umut olacak tek şey o olur. Ben baba olmak istiyorum."

Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi.
Kelimeler boğazıma dizildi.
Gözlerim doldu.

İlk defa... gözlerinde başka bir Mahir vardı.

İntikam değil, hayat isteyen bir Mahir.
Kaybetmekten değil, kazanmak için savaşmak isteyen bir Mahir.

Elini tuttum.
Kalbime koydum.
Ve fısıldadım:

"Belki... bu dünya için değil... ama bizim için bir umut olur o."

O an ikimiz de sustuk.

Ama kalplerimiz...
O kadar çok şey söyledi ki.

&&&

Mahir'in gözlerindeki o cümle hâlâ zihnimdeydi.
"Baba olmak istiyorum."
Ne tuhaf... içim titremedi bu düşünceyle. Korkmadım.
Çünkü onunla birlikteyken her şey... mümkünmüş gibi hissediyordum.

Ama Alya, odanın dışında bir çizgi film dünyasında kaybolmuşken, biz burada başka bir geleceği düşlüyorduk.

Saat ilerlemişti. Alya'nın konakta olması gerekiyordu.
Hem annesi hem de babası merak ederdi mutlaka.

Mahir arabanın anahtarlarını alırken ben küçük çantasını toparladım.
Alya'yı yavaşça kaldırdım kucakladım. Uykulu uykulu gözlerini ovuşturdu.
"Nereye gidiyoruz?" diye mırıldandı.

Gülümsedim.
"Konaktaki odana, prenses."

Mahir arabayı sessizce çalıştırdı.
Arka koltukta Alya'nın kafası yavaşça dizime düştü. Küçük nefesleriyle uyuya kalmıştı.
Mahir dikiz aynasından kısa bir bakış attı bana.
Sormadı ama sanki gözleri "İyi misin?" diyordu.
Başımı hafifçe salladım. "İyiyim."

Ama içim... darmadağındı.

Konak kapısına yanaştığımızda, dışarıda loş bir ışık yanıyordu.
Giriş kapısı aralıktı. İçeriden Züleyha annenin sesi duyuluyordu.
Muhtemelen bizi bekliyorlardı.

Mahir arabayı durdurdu.

Kapıyı açmak üzereydim ki eli koluma uzandı.

"İklim," dedi hafif boğuk bir sesle.
Gözlerimi kaldırdım.
"Ben... bugün ne yaşanırsa yaşansın... bu gece sana sarılarak uyumak istiyorum."

Gülümsedim.
"Elini kana bulamadan dön Mahir. O zaman... sana hep sarılırım."

O an gözlerimiz sustu, kalplerimiz konuştu.

Kucağımda Alya'yla konak kapısına yürüdüm.
Mahir arabadan inmedi.
Beni ve Alya'yı uzaktan izledi.

Kapıyı Züleyha anne açtı.
Gözleri hafif doluydu ama yorgun bir gülümsemeyle: "Kuzum... bekledik sizi. Alya'yı çok özledik," dedi.

"Biraz uyudu yolda," dedim sessizce.

Alya'yı kucağıma daha sıkı aldım. Odaya taşıdım.
Konak... hâlâ tanıdık ama artık bana ait olmayan bir geçmiş gibiydi.
Mahir'siz, hep eksik kalan bir evdi burası.

Alya'yı yatağına yatırdım.
Battaniyesini örttüm. Minik bir öpücük kondurdum. Odanın kapısını kapatırken, dışarıda Mahir'in arabası hâlâ bekliyordu.

Arabayı çalıştırmamıştı.
Gitmemişti.

Son kez uyuyan alya'ya bakıp sessizce odadan çıktım. Konaktakiler hâlâ içerideydi.
Züleyha anne dua okuyordu; Yasin abim ve şehmuz babam salondaydı.
Ama ben... adımlarımı bahçeye, ona götürdüm.

Arabanın kapısını tıklattım.
Cam açıldı.
Mahir başını çevirdi. Yorgun ama ısrarcı bir gülümsemeyle baktı bana.

"E hâlâ burada mısın?" dedim.
Sesim, içerideki fısıltıları bastırmayacak kadar yumuşaktı.

Omzunu hafifçe silkti.
Ama gözleri gözlerime kilitlendi. "Gitmedim," dedi.

Kapıyı açtı, yavaşça indi.
Göz göze geldik. "Neden?" diye sordum. "Onur ile buluşman gerekiyordu. Bugün... senin için kolay geçmeyecek biliyorum." Bir adım yaklaştı. Elini cebine sokup başını hafif eğdi. "Karımın dudaklarından bir öpücük almadan... kıpırdayamıyorum," dedi.
Ve öyle doğal, öyle kendinden emin söyledi ki... kalbim olduğu yerde iki kere attı sanki.

Gülümsememeye çalıştım.
Ama başaramadım. "Bu cümleyle beni kökten etkisiz hale getiriyorsun, farkındasın değil mi?" dedim.nBir adım daha attı.
Aramızda kalan mesafeyi neredeyse yok etti.

Başını eğdi.
Gözlerini gözlerime kilitledi. "Ben artık hiçbir yere sensiz gidemem, İklim," dedi. "Seni görmeden, duymadan... adım atamam."

Ben de o an sustum.
Sadece baktım ona.
Bir insanı... bu kadar severken nasıl hâlâ ayakta kalabildiğime şaşırdım.

Avuçlarımı yüzüne koydum.
O da belimden kavradı.
Sıcacık avuçlarıyla, buz gibi geceme dokundu.
Sonra...
Sadece bir anlık bir eğimle dudaklarımız buluştu.
O sabah... mahir, arabasına değil kalbime döndü.

MAHİR EFE KARAN

Bu sefer farklı.
Bu gece... dönmemek üzere çıkıyorum bu savaşa.
Geriye bir tek gerçek kaldı:
Adaletin sustuğu yerde... ben konuşacağım.

İklim'in gözleri hâlâ aklımda.
O, bahçeye indiğinde içimdeki fırtına bir anlığına dindi sanki.
Ama bu gece... sevdiğim kadının kalbine huzur bırakmak istiyorsam, önce o kalbi yakanları susturmalıyım.

Onur beni köşedeki eski hurdalığa çağırdı.
Uzun zamandır kullandığımız güvenli alan.
Kamera yok. Kulak yok. Sadece biz.
Ve bizim karanlığımız.

Arabadan indiğimde Onur arabanın arkasında eğilmişti.
Arka koltuktan dosyalar, planlar, harita çıkardı.

"Son kez," dedi bana bakmadan.
"Sadece bir şansımız var."

Başımı salladım.
Sessizdim.
Ama o sessizlik birikmiş her duanın, her bedduanın yankısıydı.

Yaklaştım.

"Elimizde ne var?" dedim.

Onur dosyaları açtı.
"Azat hâlâ hastanede tutuluyor. Ama Derman ortadan kayboldu. Baran'ın adamları yeniden konakta toplanmaya başlamış. Silah sevkiyatı bu gece limana çekilecek. Eğer o sevkiyatı kesersek, onları çırılçıplak yakalarız. Hem maddi güçlerini hem itibarlarını aynı anda sarsarız."

Dosyaya baktım.
Plan netti.
Ama tehlikeli.

"Baran orada olacak mı?" dedim.
Çünkü asıl mesele buydu.
Derman'la hesap kapanmadıysa bile, Baran defteri bu gece kapanmalıydı.

Onur başını eğdi.
"Olacak. Kendi gözlerimle gördüm, mekanın iç güvenliğini kontrol ettiriyordu dün gece."

Derin bir nefes aldım.

İçimde hâlâ Berfin'in gülüşü yankılanıyordu.
Ve onun susturulan nefesi... bu planın her detayında bana yol gösteriyordu.

"Sen ne yapacaksın?" diye sordu Onur.
Gözümün içine baktı.
Benim neyi göze aldığımı anlamak istiyordu.

"Sen içeriden adamlarla gireceksin. Planlandığı gibi. Ben liman girişinden tek başıma dalacağım. Karışıklık başladığında hedefe ilerleyeceğim."
Sesim netti.
Kararım kesin.

Onur karşı çıktı.
"Yalnız gitmek intihar olur!"

Sadece gülümseyerek omzuna dokundum. Bir an sustuk. Sonra dosyaları tekrar toparladı. "Bana söz ver," dedi. "Seni İklim'in gözyaşlarına bırakmam, anladın mı?" Gözlerimi kaçırdım.
Çünkü içimdeki karanlık, artık hiçbir şeye söz veremiyordu.
Sadece tek bir şeye yemin edebilirdi.

"Baran düşecek," dedim.
"Bu gece, o konağın duvarları çatırdayacak. Ve içinde ne kadar pislik varsa... hepsi çökecek."

Onur'la tokalaştık.
Ama bu bir arkadaş selamı değil...
Bir vedaydı belki de.

Arabama bindim.
Ve son bir kez aynaya baktım.

Gözlerim karanlıktı.
Ama içimde hâlâ tek bir ışık vardı:
İklim. Ona verdiğim söz, beni hayatta tutan tek şeydi.

Bu gece...
Ya döneceğim.
Ya da dönmeden önce... karanlığın kendisini yakacağım.

İKLİM MİRAY KARATAŞ

Ev sessizdi.

Belki de ilk kez bu kadar derin ve tuhaf bir sessizlik vardı bu duvarların içinde. Ne ayak sesi vardı ne yüksek bir ses. Şehmuz bir iş için konağın dışına çıkmıştı. Mahir, Onur'la beraberdi. Yasin de apar topar Mahir'in peşinden gitmişti. Zaten onun da bu evde pek durası yoktu artık. Sanki nefes almak bile zor geliyordu ona burada.

Evde sadece biz kaldık.
Ben, Alya, Züheyla anne ve İpek.
Kadınlar dünyası gibi.

Sofrada oturmuş, çaylarımızı yudumlarken Züheyla anne sessizce örgüsünü örüyordu. İpek arada bir Alya'ya göz kırpıyor, "sen bugün çok güzelsin" deyip kızının yanaklarını sıkıştırıyordu. Ben ise... aralarında bir yerlerdeydim. Ne tamamen sessiz, ne de konuşmaya istekli. Aklım hâlâ Mahir'deydi. Ne kadar "iyi olacak" dese de içim içimi yiyordu. Bugün bir şeyler olacak gibiydi. Farklı bir gün. Gerçekten farklı.

Alya dizime yaslanmış, resimli kitabına bakıyordu. Küçük parmakları sayfaları çevirirken birden başını kaldırdı.

"Halacığım, sen üzgünsün," dedi.
Bir an yutkundum.

"Yok canım, neden öyle düşündün?" dedim, sesi yumuşatmaya çalışarak.
Ama çocuk hissediyor. Her şeyi, her dalgalanmayı fark ediyor.

Tam o sırada... dış kapının sesi geldi.
Gümbür gümbür bir ses.
O kapı böyle açılmazdı normalde.

Tüm bakışlar bir anda kapıya çevrildi.
Ve o anda...
O kadının adımlarını duydum.

Berrak.

Sanki geçmişin gölgesi içeri girmişti.
Zaten bu evde adı bile huzursuzluktu. Mahir'in bir zamanlar nişanlısıydı. Sonra her şey ortaya çıkmış, hayatlar karışmış, kalpler paramparça olmuştu.
Şimdi ise... abimin çocuğunu taşıyordu. Yiğenimi taşıyordu. Eşimin eski nişanlısı benim yiğenimi taşıyordu. Evet, kaderin tam da ortasındaki o kadın.

İpek anında ayağa kalktı.
"Senin bu eve girmeye ne hakkın var? Şehmuz baba yok diye mi geldin, hı?"

Berrak gülümsedi. O gülüş... iç gıcıklayan bir meydan okumaydı. "Şehmuz Bey yoksa ne olmuş? Benim karnımda bu ailenin torunu var. Senin onca zamandır başaramadığını ben başardım İpek. Sana rağmen." Bebeğin cinsiyetinin erkek olmasından bahsediyordu.

O an, İpek'in gözleri büyüdü. Yanakları kızardı, bir anda elini masaya vurdu. "Çeneni topla! Senin ne olduğun belli! Karnında ne taşıdığını da göreceğiz."

Berrak gözlerini kıstı. "İftira kolay. Ama gerçekler ortada. Yasin artık benimle ilgileniyor. Bu çocuk da onun çocuğu. İstesem bu eve adım atmakla kalmam, konağın ortasına otururum!"

Ben ayağa kalktım. Alya'nın elini tuttum, onu biraz kenara çektim.
Bu sözler bir çocuğun duyacağı şeyler değildi.

Ama Berrak orada durmadı.
Bana döndü.
Göz göze geldik.

Gülümsemesi buz gibiydi.
"Sen de... sen de hâlâ Mahir'in gözünün içindesin ama hiçbir zaman bu ailenin gerçeği olmayacaksın İklim. Olmazsın. Çünkü sen sadece geçicisin. Kalıcı olan... benim gibi kan bağı taşıyanlardır." İçimdeki sabırın ince ipi titredi. Yutkundum. Ama geri durmadım. Bir adım öne çıktım. "Senin kalıcılığın yalanlar üzerine kurulu. Ben öyle kalmayı seçmem. Ama Mahir'in kalbinde ne olduğunu ben her gece gözlerinde görüyorum. Gözyaşı dökmekten değil... susup sabretmekten geliyor bazen gerçek sevgi. Sen anlamazsın."

Berrak bir adım geri çekildi ama gözlerinde bir kıvılcım vardı.
O kadın savaşmak istiyordu.
Ve ben bugün savaşmayacaktım.

Çünkü içimde bambaşka bir savaş vardı zaten. İpek tekrar araya girdi.
"Sana git dedim Berrak! Bu evi kirletme!"

Ama Berrak elini karnına koydu. "Sakın! Kendi kanınızı reddetmeyin. Bu çocuk doğacak. Ve bu evin soyundan gelecek. İsteseniz de istemeseniz de bu böyle."

Ayşe anne hafifçe başını eğdi.
Gözlerinde eski bir acının gölgesi vardı. O da yorulmuştu bu kavgadan.

Züheyla sessizdi ama kalemini yere bırakmıştı.
O bile sıkılmıştı.

Ve ben...

Ben sadece Alya'ya baktım.
Küçük yüzü, anlayamadığı kelimeler arasında kaybolmuştu. Bu ev... bu ev ona huzur değil, gerginlik veriyordu.

Ama o an...
Berrak gitmedi.
İçeri geçti.
Salonun bir köşesine oturdu. Karnını okşadı. "Ben de bekleyeceğim," dedi.
"Siz ne bekliyorsanız... ben de onu bekleyeceğim."

Gözüm saate kaydı.

Mahir... neredeydin?
Ne olacaktı bu gece?
Bu evde savaşlar hiç bitmiyor.
Ama ben...
Ben artık sadece huzuru bekliyordum.

Ve o huzur...
Bir çift gözle gelebilirdi yalnızca.

Kafamın içi uğulduyordu.
Gözüm bir noktaya takılmış kalmıştı. Herkes konuşuyor, tartışıyor, gerginlik gittikçe artıyordu. Ama ben... bedenimin bana ihanet ettiğini hissediyordum.

Birden her şey dönmeye başladı.
Sanki bulunduğum oda, ayaklarımın altından kayıp gidiyordu.
Gözlerim bulanıklaştı. Midemde bir boşluk, bir tuhaflık... tarif edemediğim bir his vardı.

Tam o anda Alya'nın sesi çınladı kulağımda: "Anne! Halama bir şey oluyor!"

Küçük sesi panik doluydu. O an gözüm karardı, yere yığılacakmışım gibi hissettim.

İpek hemen yanımıza geldi, gözleri büyüdü, bana dikkatle baktı.
"Alya, gel annecim, biraz kenara geçelim. Halanı ben halledeceğim, olur mu tatlım?"

Alya gözyaşlarıyla başını salladı. Küçük elleriyle bana bakarak uzaklaştı.
İpek hemen kolumdan tuttu, destek oldu.

"İklim? İklim iyi misin?"
Dudaklarımı araladım ama hiçbir şey diyemedim.

Boğazıma bir şeyler tırmanıyordu, gözlerim dolmuştu ama nedeni duygusal değildi bu kez.
Bir anda elimle ağzımı kapatıp koştum.

Lavaboya.

Kapıyı kapattığım gibi yere çömeldim. Midemdekiler bir anda dışarı fırladı.
Kusarken içimden sadece bir dua geçiyordu:
"Lütfen... kötü bir şey olmasın."

Bir süre sonra kollarım lavabo kenarında, nefes nefese kalakaldım.
Avuçlarım buz gibi. Gözlerim yorgun.
Arkadan gelen sesi duyunca başımı kaldırdım:

"Kapıyı aç İklim."

Zayıf bir sesle, "Geldim," dedim ve kapıyı araladım.

İpek gözlerimin içine baktı.
Yüzü ciddiydi. Elinde bir bardak su vardı.
Suyu uzattı, teşekkür edip aldım, yavaşça bir yudum içtim.

Sonra bir süre hiçbir şey demedi.
Sadece bana baktı.

Ve bir anda o kelimeleri söyledi. "Hamile misin?"

Bardak elimde hafifçe titredi.
Gözlerim büyüdü. Dudaklarım aralandı ama kelimeler... kelimeler çıkamadı. "Bilmiyorum," dedim, neredeyse fısıltıyla. "Sadece... bir süredir yorgunum. Ama... olabilir mi bilmiyorum."

İpek'in gözleri doldu. Ama gülümser gibi oldu. O an bana annem gibi baktı. "Beden yalan söylemez İklim. Hele kalp... hiç söylemez. İçinde biri varsa... sen bunu çoktan anlamışsındır."

Gözlerimden iki damla yaş süzüldü.
Karmaşık duygularla doluydum.
Korku.
Şaşkınlık.
Ve... içimde titreyen bir umut.

İpek elimi tuttu.

"Ben buradayım. Eğer içindeyse... bu sefer yalnız yürümeyeceksin bu yolu." O an gözlerimi kapattım.
Bir şey gerçekten değişiyor muydu?
Yoksa ben hâlâ bu konağın içinde kaybolmuş, sadece nefes almaya çalışan biriydim mi?

Belki de bu his...
Bu yorgunluk...
Bu mide bulantısı...

Belki de Mahir'in "ikimizden bir parça olsun istiyorum" dediği o an...
Sadece bir dilek değil, bir gerçekti belki de."

İpek'in parmakları hâlâ ellerimin üstündeydi. O cümleyi söylediği andan beri, kalbim delirmiş gibi atıyor. Sanki her atışında içimde bir sır biraz daha kendini ele veriyor.

Kusmuğun acısı boğazımdayken, düşüncelerimin tadı daha da ağırdı.
Bir ihtimal...
Bir küçük ihtimal bile olsa...
Ben...
Ben Mahir'den...

İpek sessizliği bozdu.

Yumuşak, ama kararlı bir sesle konuştu: "İklim, burada otur. Hiçbir yere kıpırdama. Ben hemen gidip bir test alıp geliyorum."

Kafamı kaldırdım, ona baktım.
Gözlerim hâlâ bulanıktı ama onun bakışlarında net bir şey vardı:
Destek.

Karşılık verdim:
"İpek, gerek yok. Belki... belki sadece üşüttüm. Zaten çok stresliyiz. Her şey üst üste geldi-"

Sözümü kesti.
"Hayır."
Sesi sertleşmemişti ama kesinlik taşıyordu.
"Belki hamilesin, belki değilsin. Ama bunu öğrenmeden burada ne sen rahat edersin... ne de ben."

İtiraz edemedim.

Yutkundum.
İçimde tarifsiz bir korku ve aynı anda filizlenen bir umut vardı.
Bir test.
Küçücük bir çubuk.
Hayatımı baştan sona değiştirebilirdi.

İpek ayağa kalktı.
Üzerine hırkasını geçirdi.
"Züheyla anne burada. Alya da salonda. Sen sadece biraz su iç, yüzünü yıka. Ben en geç on beş dakikay buradayım."

Kapıya yönelmeden önce bana döndü, gülümsedi.
"Ve İklim... ne çıkarsa çıksın, yanındayım. Tamam mı?"

Başımı usulca salladım.
İçimden bir "teşekkür ederim" dedim ama dudaklarım söylemedi.
Sadece gözlerim söyledi.

İpek çıktı.
Kapı kapanırken, ev bir anlığına sessizliğe gömüldü.

Karnımı tuttuğumu fark ettim.
İnce, içgüdüsel bir dokunuştu bu.
Sanki içimdeki ihtimali korur gibi...
Ya da...
Zaten var olanı fark etmiş gibi.

Kafamı kaldırdım, aynaya baktım.

Yüzüm yorgun, ama gözlerim daha derindi sanki.
Kendimi tanıyamadım bir an.

Sonra sadece fısıldadım. "Eğer varsan... ben seni zaten hissediyorum."

&&&

Zaman...
Garip bir kavram.
Bazen yıllar bir an gibi geçerken,
bazen saniyeler ömür sürer.

Şu an saniyeler,
boynuma dolanmış bir urgan gibi ağır,
yavaş...
ve acımasızca ilerliyordu.

Lavaboda, soğuk seramik zemin üzerinde ellerim dizlerimde...
Kalbim ellerimin arasında gibi.
Bütün vücudumda sanki tek atan şey oydu.

Derken kapı gıcırdadı.
Ayak sesleri...
Ve ardından İpek'in sesi.

"İklim? Geldim."
Sesinde bir telaş, bir merhamet vardı.
Birkaç saniye sonra kapının aralığından yüzünü uzattı.
Elinde küçük bir poşet.
Ve o poşetin içinde kaderime açılan küçük bir pencere.

Yavaşça içeri girdi.
Yanıma diz çöktü.
"Sakin ol. Sadece birkaç dakika. Ama önce... denemen lazım."

Başımı usulca salladım.
Ellerim titriyordu.
Gerçekten... çok titriyordu.
Kalbimin sesi kulaklarımda yankılanıyordu.
"Ya evet çıkarsa... ya hayırsa?"

Testi aldım.
Küçük bir kutu... küçücük bir çubuk...
Ama dünyamı ya saracak ya da sarsacak bir sır barındırıyor.

Lavabonun içine kapanırken İpek dışarı çıktı.
Kapıyı çekti ama aralık bıraktı.

İçeride tek başımaydım.
Ama öylece bakakaldım test kutusuna.

Derin bir nefes aldım.
Ellerimle çubuğu çıkardım.
Paketi açarken bile ellerim öyle beceriksizleşmişti ki sanki elim ayağım bana ait değildi artık.
Üzerimdeki ter... alnımdan süzülen damlalar.
Her şey içimde büyüyen bir fırtına gibiydi.

Yaptım.

Ve sadece...
beklemeye başladım.

O birkaç dakika...
ömrümde geçmeyen en uzun zaman oldu.

Ellerimi karnıma götürdüm.
Sanki bir şey, bir his oradaydı.
Var mıydın?
Yoksa... sadece içimde doğan bir ihtimal misin?

İpek dışarıdan fısıldadı:
"Hazır mısın?"

"Bilmiyorum," dedim kısık sesle.
Gerçekten de bilmiyordum.

Ama ayağa kalktım.
Titreyen parmaklarımı lavaboya yasladım.

Ve ardından...
gözüme test çubuğu ilişti.

Bir çizgi...
sonra bir tane daha.

İki.

İKİ ÇİZGİ.

Bacaklarım titredi.
Gözlerim bir anda buğulandı.
İnanamadım.

"Hayır..." dedim fısıltıyla.
"Hayır, bu... bu şaka gibi..."

Ama test elimdeydi.
İki tane pembe çizgi.
Ve o çizgiler, içimde bir devrim gibi yankılandı.

Kapı açıldı.
İpek yanıma geldi.
Gözlerim doluydu.
Testi uzattım.
"İpek... ben..."

Sözüm boğazımda düğümlendi.
Yutkundum.
Ve sonunda, o kelimeyi söyledim.

"Hamileyim."

İpek gözlerimin içine baktı.
Ve önce o sarıldı bana.

Kollarıma düştüm.
Gözyaşlarım yanaklarıma karıştı.
Ne korkuydum ne tamamen mutluluk.

Bu...
Bir mucize gibiydi.
Korkunç bir karanlığın ardından doğan küçücük bir ışık.

Mahire...
Ona nasıl söyleyeceğim?..

Ama o an sadece fısıldayabildim: "Ona bizden bir parça geliyor..

Karnımın üstüne yavaşça elimi koymuştum. İpek bana gözyaşlarıyla sarıldığında, zaman durdu sandım.

Ama…

Bir ses…
Aşağıdan gelen yankılı bir ses…
Bütün huzurumu delip geçti.

“ŞEHMUZ!”

Kalbim tekledi.

Sonra…
İKİ EL SİLAH SESİ.
Ardından bağrışmalar.

İpek'le göz göze geldik.
Bir saniye bile düşünmeden merdivenlere koştuk.
Alya'nın odasına göz ucuyla baktım, hâlâ içeride uyuyordu. Derin bir nefes alıp İpek’le avluya açılan büyük kapıya yöneldik.

Bahçeye çıktığımız an…
Ayaklarım sanki yere çakıldı.
Boğazıma bir düğüm oturdu.
Gözlerim yaşla değil, öfke ve dehşetle doldu.

Baran Karan.
Azat Karan.
Ve Devran.

Hepsi konak kapısının tam karşısında,
silahlarla…
adamlarıyla birlikte dikiliyorlardı.

Her biri karanlık bir gölge gibi…
Her biri ölüm gibi...

Baran’ın gri takım elbisesi, elindeki bastonu…
Bir adamın yaşlandıkça daha acımasızlaşabileceğini gözümle gördüm.

Azat, yüzümdeki tüm geçmişi anımsattı.
O nefretle dolu bakışı...
O kibrin içindeki zehir...

Ve Devran...
Onun gözlerinde sadece çürümüşlük vardı.

Bahçenin ortasında adım atmadan duruyorlardı.
Ama adamları kapıları çevirmişti bile.

Silahların soğuk metalik parlaklığı…
Göz kırpan ölüm.

İpek elimi tuttu,
ama ne kalbimi ne dizlerimi durdurabildi.

“Ne… istiyorsunuz?” dedi Şehmuz baba. Sert, çatlak ama korkusuz bir sesle. Sesim bana ait değil gibiydi, ama bu sefer susmayacaktım.

Baran bir adım öne çıktı.
Elindeki bastonu yere sertçe vurdu.
“Mahir nerede?” dedi tok bir sesle.

Karnımı hissettim.
Koruma içgüdüsü öyle büyüktü ki…
İnsan bir saniyede aslana dönüşebiliyor gerçekten.

Azat kahkaha attı.
Soğuk, itici bir kahkaha.
“Ne oldu? Korktunuz mu? Daha yeni başlıyoruz.”

Bir adamı işaret etti.
Ve tam o anda bir el silah sesi daha.

Kurşun bir ağacın gövdesine saplandı. Yanımdan geçti sanki nefesimi keserek. “Yeter!” diye bağırdım. “Burada bir çocuk var! Evde! Onun canı hiçbir şeye alet olamaz!”

Baran bana doğru yürümeye başladı. Birkaç adamı da arkasından. “O çocuk da bizim taşıdığımız günahlara doğmuş. Bu ev, bizim lanetimizle ayakta duruyor kızım. Bugün bir şey başlayacak. Ya da bitecek.”

İpek önümdeydi artık.
Ama bana değil, Baran’a baktı: “Siz bu eşiği geçtiğiniz an… kendi mezarınızı kazarsınız.”

İşte o an kafamın içinde tek şey vardı.“Mahir, neredesin?”
“Ne olur, yetiş.”

MAHİR EFE KARAN

Telefon cebimde titrerken, ayaklarım bir an yerle bağını kaybetti sanki.
Ekranda Cemil’in adı yazıyordu.
Cemil kolay kolay aramaz. Aradığı zaman, ya ölüm vardır… ya da ölümden beter bir hesap.

“Konaktalar abi!” dedi.
“Nefes almıyor burası. Ellerinde silah var. Devran, Baran, Azat… hepsi orada. Bahçenin ortasındalar. Konaltaki kadınlar da bahçede. Tetikte herkes!”

Bir saniye sustum.

Kalbim…
Kalbim öyle bir atmaya başladı ki, hayatımda hiçbir zaman tek bir kurşundan bu kadar korkmamıştım.
Ama o kurşun…
Benim için değil, içerideki bir kalp içindi bu kez.
İçerideki…
Kadınım için.

"İklim…" İsmini fısıldadım. Dudaklarım kıpırdadı ama sesim çıkmadı.

Cemil hâlâ telefondaydı.
“Abi? Duyuyor musun? Ne yapalım?”

“Sakın yaklaşma,” dedim. “Sakın. Sakince arkaya çekilin. Çatılara çıkın. Gölgelere saklanın. Gözünüzü üstlerinden ayırmayın. Ben gelene kadar... tek bir mermi bile havada olmayacak. Anladın mı?”

“Anladım abi.” Telefonu kapattım.

Arabanın direksiyonuna öyle bir asıldım ki lastikler asfaltı ısırdı.
Gözüm kör olmuş gibiydi ama kalbim… O bambaşka bir yerden bağırıyordu.

İklim orada.

Çünkü bu sefer kaybedersem…
Kendimi de gömerdim toprağa.

Direksiyonu sağa kırarken aynaya son bir kez baktım. Gözlerim karanlıkla doluydu. Ama kalbimde bambaşka bir his vardı.

“Dayan İklimim.” diye fısıldadım.

&&&

Ben bir kere içimdeki adamı susturdum.
Bir kere kalbimin çırpınışına izin verdim.
Ve o günden sonra ne zaman bir şey olacak olsa… önce kalbim titrer oldu.

Şimdi de öyleydi.
Elim direksiyondaydı ama parmaklarım değil, yüreğim kasılmıştı.

Konak…
Benim büyüdüğüm, çocukluğumun duvarlarına çarpıp yankılandığı, babamın gölgesiyle kararan o taş bina...
Şimdi içimdeki en derin korkunun sahnesiydi.

Gazı kırdım. Lastikler çığlık attı. Sokakları delip geçtim. Her köşeyi dönerken gözüm karardı, elim tetiği aradı. Konağın taş duvarı uzakta göründüğünde nefesim durdu.

Kapının önünde beş araba…
Adamlar nöbette ama belli ki içeri girenleri durdurmaya cesaret edememişler.
Çünkü içeri… Baran girmiş.
Azat.
Devran.

Ve hepsi ellerinde silahla bahçede.

Aracı konaktan birkaç metre geride yana çektim. Çıkmadan önce tabancamı kontrol ettim.
Dolu. Gömleğimin içine bir yedek daha yerleştirdim.

Konağın kapısına yürürken adımlarım ağırlaştı.
Ama yüreğim…
Sanki önden gitmek istiyordu.
İklim…

Başımı hafif yukarı kaldırdım.
Odamızın perdesi açıktı. Kimse görünmüyordu.

Ya ona bir şey olduysa?

Hayır.
Olmadı.
Olamaz.
Olmamalı.

Derin bir nefes aldım.
Ellerim yumruk, çenemi sıktım.

Konağın demir kapısını tek hamlede açtım. İçeri girer girmez sesler yükseldi.

“Mahir çıksın dışarı!”
Baran’ın sesi.
Küstah, sabırsız, hastalıklı.

Azat yürümüş ileri, elinde silah.
Devran da arkasında.
Bahçenin tam ortasındalar.
Ama benim gözüm hiçbirine odaklı değildi.

Ben…
İklim’i arıyordum.

Ve onu…
Bahçenin yan tarafından, annemin kolunda, gözleri korku dolu hâlde, Alya’yla birlikte gördüğümde…
Sanki kalbim bir an yerinden çıktı.

Ama… bir şey daha vardı.

O kadının sesi.

“Ne oluyor burada?”

Berrak.
Yasin’in çocuğunu taşıyan ama geçmişte benim adımı kirleten kadın.

O da oradaydı.
Ve o an her şey...
Çığlık gibi büyüdü.

Berrak, İpek’le ağız dalaşına girmişti bile.
Bahçede sözler, silahlar kadar tehlikeliydi. İklim bir adım geri çekildi. Ben gözümü ondan ayıramadım. Onlara doğru yürüdüm.

Tam o an...

İki el silah sesi!

Kulaklarım uğuldadı. Alya bağırdı.
İpek, Alya’yı yere bastırdı.

“İKLİM!” diye haykırdım, sesim parçalara bölündü.

Gözüm sadece onu aradı.

O...
Ayağa çakılmış gibiydi.

Ama sonra… Bir çığlık.

Berrak.

Bir anda yere yığıldı.
Karnını tutuyordu. Kan parmaklarının arasından taşıyordu.

O an...
İklim’in eli, refleksle…
karnına gitti.

Dünya durdu.

Ben öylece kaldım.

Berrak’ın iniltisi, adamların bağırışları, babamın “Her şeyi mahvettin Baran!” diye bağırması...

Ama benim gözüm sadece...
İklim’in karnına giden elindeydi.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.