KIRGINLIK

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: KIRGINLIK

Konağın taş avlusunda yankılanan ayak seslerini hâlâ duyabiliyordum. Polislerin soğuk bakışları, sorular, tutanaklar... Her şey bir kabus gibi üzerime çökmüştü. Ama içimde bir huzur vardı. Çünkü plan işliyordu. Ve en önemlisi, Berfin görevini başarıyla yerine getirmişti.

Kimse onun döndüğünden haberdar değildi.

O, gölgede kalmayı iyi bilirdi. Zaten bu yüzden onu seçmiştim. Amerika'dan döndüğünü bile bilmiyorlar.

Konağın kadınları hâlâ birbirine laf yetiştiriyor, Mahir ortalığı toplamaya çalışıyordu. İpek'in bakışları zehir gibi üzerimdeydi ama aldırmadım. Rauf ölmüştü. Ve bu evde artık kimsenin eli temiz değildi. Ama tüm pisliği kendi üzerime çekerek hem babamı hem Mahir'i korumuştum.

Berfin ise...
O şimdi yeniden görünmezliğe bürünmüştü.
Benim gözüm, kulağım, en güvenilir yalanımdı.

Beni gözaltına alırken kimse fark etmedi. Bahçenin en karanlık köşesinde bir gölge durmuş, bana başıyla onay verirken usulca uzaklaştı. O gölge Berfin'di.

Ve ben başımı hiç çevirmedim.
Çünkü bilirdim...
Savaş ancak içindekini susturursan kazanılır.
Ben sustum.

Ama içimde fırtınalar, yangınlar vardı.
Ve henüz kimse, o yangının neleri yakacağını bilmiyordu.

Polis arabasının kapısı gıcırdayarak açıldığında, içime çektiğim hava paslı bir zincirin etrafımı sarması gibiydi. Bileklerimdeki kelepçe soğuktu ama ondan daha soğuk olan bakışlardı. Arkamda kalan konağa, oradaki her bir yüze son kez baktım. Her biri donmuş gibiydi. Şaşkın, sessiz, kafaları sorularla dolu. Ama ben... sadece yürüdüm.

"İklim Miray Karataş, susma hakkınız vardır. Söyleyeceğiniz her şey mahkemede aleyhinize kullanılabilir," dedi genç polis, yanımda yürürken. Gözüm, etrafı izliyordu. Mahir'i aradı bakışlarım. Ama o yoktu. Ya da bana öyle geliyordu.

Araca bindiğimde, camdan dışarı baktım. Karanlıkta parlayan konağın ışıkları giderek küçüldü. Her şey bir anda başlamış, bir anda altüst olmuştu.

Karakola girdiğimde, gözlerim bir anda floresan lambaların bembeyaz parıltısına alışamadı. Parmak izim alındı, ifadem için bekletildim. Soğuk bir odaya alındığımda yanımda sadece kendi nefesim vardı. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Sessizlik içimi kemiriyordu ama yüzümde, her şeyi kabullenmiş bir kadının ifadesi vardı.

O sırada içeri biri girdi. Genç bir memur. Elinde bir şişe su, gözleri temkinli.

"Yardımcı olabilir miyim?" dedi kibarca.

Başımı salladım. "Yalnız kalmak istiyorum."

Kapı kapandığında, başımı duvara yasladım. Düşünceler birbirini kovalıyordu. Berfin, Mahir, babam, Rauf'un cesedi, kan, silah, suç...

Ben suçlu muyum? Belki evet. Belki de en masum günahkâr benim bu hikâyede.

Ama tek bildiğim şey şu: Bütün bu karmaşanın ortasında, kimse gerçekleri bilmiyor.
Ve ben, doğru zamanı bekliyorum.

MAHİR EFE KARAN

Karakolun soğuk ve gri duvarları arasında adımlarım yankılanıyordu. İklim'i düşünmeden edemiyordum. O soğuk odada, yalnız ve çaresiz kalmasını asla istemezdim. Her ne kadar aramızda kopmaz bir bağ yoksa da, içinde bulunduğu durumu kabullenmek imkansızdı.

Memurlar beni karşıladı, hemen odasına götürdüler. Kapıyı açtığımda, İklim bana dönmüştü. Gözleri yorgun ama hala içinde bir direniş vardı.

"İklim..." dedim, sesim sert ama içinde kırılganlık vardı.

O başını hafifçe salladı, ama gözlerinde şüphe vardı. "Beni neden kurtarmaya çalışıyorsun, Mahir? Bu senin savaşın değil..." dedi.

Yüzüne yaklaşıp, "Belki değil, ama ben kimseyi bu kadar yalnız bırakmam. Hele ki senin gibi biriyse..." diye karşılık verdim.

Memurlar yanımızda bekliyordu, ancak o an sadece ikimiz vardık. Bu zor zamanlarda yanında olmak, belki de kurtuluşun ilk adımıydı.

Birden dış kapı sertçe açıldı. İçeri hızlı adımlarla giren adamlar, ellerinde yeni dosyalar ve belgeler vardı. "Şehmuz Karan'ı bekliyoruz. Mahir Bey, size söyleyecekleri var," dedi polislerden biri.

Kaşlarım çatıldı, "Babam mı? Buraya mı geliyor?"

Miray korkuyla bana baktı, ben ise içinde bulunduğumuz karmaşanın içinde kayboluyordum.

Kapı açıldı ve babam, karanlık bakışlarıyla içeri girdi. "Miray," dedi soğuk bir sesle, "bu iş burada bitmedi. Bu daha başlangıç. Sen bu aileye zarar verdin. Şimdi de bedelini ödeyeceksin."

Gözlerimde keskin bir kararlılık belirdi. Babamın soğuk bakışlarına aldırmadan, İklimin yanına hızla yaklaştı.

"Bu iş burada bitmedi, baba," dedim sertçe, "Ama Miray'ı koruyacağım. Ne olursa olsun, ona zarar veremeyeceksin."

Babam sinirle kaşlarını çattı, ama benim kararlılığımı gördüğünde geri adım attı.

İklimin elini tuttum. "Buradan çıkıyoruz. Artık kimse sana zarar veremez."

Miray gözyaşlarını tutamadı, "Teşekkür ederim Mahir... Sen olmasan ben..."

Mahir hafifçe gülümsedi, "Birlikte güçlüyüz, unutma." Ne polisler engel oldu ne de babası.

İKLİM MİRAY KARATAŞ

Ve biz hiçbir şey olmamış gibi konağa geri döndük. Çünkü asıl bomba birazdan gelicekti.

Beni gördüklerinde yüzlerindeki ifadeyi asla unutmayacağım. Sanki mezardan çıkıp yürümüşüm gibi baktılar. Özellikle İpek... dudakları titredi. Ama hiçbir şey söyleyemedi. Sadece geri adım attı.

Oysa ben sadece sessizliğimi bozdum. Beklediklerinden erken.
Biraz da fazla güçlü döndüm galiba.

"Miray..." dedi biri kısık bir sesle. Annemdi.
Arkamdan mırıldandılar: "Nasıl... bu kadar çabuk?"
"Ne diye çıkardılar?"
"Kim haber verdi ona?"

Cevaplamadım.

Tam o anda kapı çaldı.

Hizmetli kapıya yöneldi, ama Mahir elini kaldırıp onu durdurdu.
"Ben açarım," dedi.
Ve açtığında... o geldi.

Berfin Avin Karan.

Gözlerim kısıldı. Yıllardır görmediğim bir yüz, ama ezbere bildiğim bir kalp.
Ama bu oyunda yerimiz belliydi.

Ona bakmadım bile.
O da beni süzüp yalnızca başını eğdi.
Mahir'in kardeşi olarak, ilk kez konağa ayak basıyordu.
Ama salonda yankılanan tek şey Şehmuz'un sesi oldu: "Demek Avîn Karan da aileye katıldı..."

"Yurt dışında okuduğu yetmedi, şimdi de bu yangının ortasına atladı."

Avîn, Şehmuz babaya dimdik bakarak konuştu.
"Yangın varsa, kül de vardır. Külün neyi gizlediğini görmeye geldim."

O an göz göze geldik.

Birbirimizi tanımıyormuş gibi.
Ama gözlerimiz konuştu. İki kadın. İki sessiz güç. Ve ikisi de susarken bile bağırıyordu.
Avin'in yardımıyla bu evden gidecektim.
Ben, içeri adım attığında başımı çevirmedim. Yanağımda hissediyordum onun bakışlarını. Göz göze gelmeyi erteledik. Bu oyunda rollerimizi iyi oynuyorduk. Dışarıdan bakıldığında Avîn, sadece Mahir'in yurt dışından gelen kardeşiydi. Ne geçmiş vardı ortada, ne yakınlık, ne sır. Ama aslında...

Avîn benim ilk sığınağımdı. Yaralarımı susturarak sardığım, gözyaşlarımı kelimesiz anlayan tek kişiydi. Biz dosttan öteydik. Kardeş bile diyemezdim; çünkü kardeşlik bile bizim bağımızın yanında yüzeyde kalırdı.

İpek'in bakışları Avîn'e kaydı. Kadınca bir tehdit sezmişti. Ve sezgileri onu yanıltmamıştı. Çünkü Avîn, konağın bütün taşlarını yerinden oynatmaya gelmişti.

"Hoş geldin," dedi Mahir, sesi yumuşaktı ama arka planında kırılgan bir gurur vardı. Kız kardeşine ilk kez bu kadar yakın duruyordu.

Avîn başını hafifçe eğdi. "Geç bile kaldım."

İpek konuşmaya yeltenince Şehmuz eliyle susturdu. "Zamanı geldiğinde konuşursun," dedi. Herkes sustu. Ama o an, gerçek fırtınanın kapıyı araladığını hepimiz hissettik.

O gece konağın taş duvarları sessiz kaldı. Ama ben odamın penceresinden Avîn'i izledim. O da terasa çıkmıştı. Elinde çay, başı yıldızlara dönüktü.

Sessizce yanına gittim. Göz göze gelmemiz bir kıvılcım gibiydi. Ve ilk sözü o fısıldadı:

"Hazır mısın, İklim?"

Başımı salladım. "Artık dönüş yok."

Çayından bir yudum aldı. "O zaman başlıyoruz."

Çünkü bazı savaşlar sustukça kazanılır.
Ve biz konuşmaya değil, hesaplaşmaya gelmiştik.

&&&

Odaya çıktığımda mahir elinde telefonla tur atıyordu. "Tamam. Geleceğim ben. 20 dakikaya evden çıkarım. Tamamdır."

"Nereye gidiyorsun?"

"Çiftlikte olay olmuş." dedi, sesi sertti. Çiftlik mi? Aileye ait başka bir mülk mü vardı? Daha önce hiç duymamıştım.

"Ne gibi bir olay?" diye ısrar ettim, korkumun gölgesini saklamaya çalışarak.

"Çatışma gibi bir şey." Mahir'in gözlerinde sertlik vardı. Yüzü kararmıştı. O an anladım, bu seferki sadece bir tartışma değildi. Çok daha fazlası vardı.

İçimde bir sızı belirdi, boğazım kurudu. "Ben de geliyorum." dedim, sesi titreyerek.

Mahir kapıyı sertçe araladı, elinde telefonu hâlâ sıkıca tutuyordu. "Ben gidiyorum, sen burada kal." dedi hızlıca, gözlerindeki ciddiyetle.

"Ben geliyorum," demek istedim ama o, kararlı bir sesle, "Hayır, bu sefer yalnız gitmem gerek," dedi ve çıktı.

Kapı kapandıktan sonra derin bir sessizlik çöktü. Merdivenlerden ağır adımlarla inen sesler duyuldu.
Gitmişti bile.
Odadan çıkarken kapıda ipekle karşılaştım.

"Ne yaptığını sanıyorsun Miray? Bu ailenin başına bela oluyorsun!" dedi Ipek, sesi titrek ama keskin.

"Sen kimsin de bana böyle konuşuyorsun?" dedim sakin kalmaya çalışarak. Daha ne yaptığımı bile bilmiyordum.

Ipek gözlerini devirdi, "Sen bu eve gelmeden önce bu kadar olay olmuyordu. Zaten bu olaylar senin yüzünden başladı! Cehenneme çevirdin evi. Kocam eve bile gelmiyor, neden biliyor musun? Şirketin başına geçememe ihtimalini biliyor çünkü. Sen evlendin mahiri kurtardın. Durumu 1-1 yaptın." Karnındaki çocuğu göstererek "bu çocuk doğduğunda şirketin başına benim kocam geçecek." Dedi hırsla.

Gülümsedim. "Benim amacım mahirin başa geçmesi değil." dedim.

"Ama mahirin amacı o. Kısaca seni kullanıp herşeyin başına geçecek. Sen ona erkek çocuk veremezsin." O anda Ipek'nin bir anlık refleksiyle arkasındaki merdiveni unutup ayağı kaydı. Bir anda merdivenlerden yuvarlandı.

"Ah!" diye bağırdı, elleri karnına gitti, "Oğlum! Oğlum!" diye feryat etti.

Kalbim sıkıştı, aynı anda suçlamaları tekrar kulağımda çınlıyordu. Ipek, gözleri dolu dolu bana bakarken, "Her şey senin yüzünden Miray! Sen ittin beni!" dedi.

Züleyha anne elini ağzına kapattı, gözleri dehşetle açılmıştı. Ardından birkaç kişi daha geldi. Herkes İpek’in yerde kıvranan bedenine kilitlendi.

Ben öylece duruyordum. Nefesim düzensizdi. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.

"Ne oldu burada?" diye bağırdı Şehmuz baba, merdivenin başında belirdiğinde. Bakışları beni buldu, ardından yerde yatan İpek’e kaydı.

"Miray itti beni!" diye inledi İpek, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. "Oğluma bir şey olursa... onu affetmem!"

"Ben dokunmadım!" dedim hemen, sesim çatladı. "Yemin ederim, ben elimi bile sürmedim ona!"

Şehmuz bir adım daha attı, gözleri kısıldı. "Sana güvenmememiz için her gün yeni bir sebep veriyorsun."

Arkamdan bir çift ayak sesi duydum. Avîn yanımda belirdi, bir şey söylemeden sadece omzuma dokundu. Beni sakinleştirmeye çalışıyordu ama içeride fırtınalar kopuyordu.

Mahir kapıda göründüğünde, herkes susmuştu. Gözleri hemen İpek’i aradı, sonra bana çevrildi.

"Ne oldu burada?" diye sordu. Sesi keskin, netti.

İpek ağlayarak tekrar etti: "Miray itti beni! Karnımdaki bebeğe... oğluma zarar verdi!"

Mahir'in yüzü dondu. Gözleri kısılmış, dudakları ince bir çizgiye dönüşmüştü.

"Miray... doğru mu bu?" diye sordu. Ama sesi eskisi gibi güvenle sormuyordu artık. Bir kuşku vardı içinde.

İçim acıdı. Gözlerim doldu. "Hayır! Yemin ederim, ben sadece konuşuyordum. O kendi dengesini kaybetti!"

İpek yere yatarken elleri hâlâ karnında, gözleri ise herkesi oynadığı rolün içine çekmeye çalışıyordu. O an anladım.

Bu sadece bir kaza değildi. Bu bir oyun, bu bir tuzaktı. Ve ben, rolüm ne olursa olsun... artık hedefteydim.

Ambulans çağrıldı, sedyeyle İpek taşındı. Mahir bir şey söylemeden onunla birlikte gitti. Arkamda kalan bakışlar, sessizlikler, mırıldanmalar... Hepsi yargı doluydu.

Avîn kulağıma fısıldadı:
"Sakın eğilme. Ne olursa olsun, bu onların son hamlesi değil."

Konağın kapısı kapandığında, sessizlik duvar gibi üzerime çöktü. Herkes dağılmış, ama geride bıraktıkları bakışlar hâlâ sırtımı delip geçiyordu. İpek’in çığlıkları kulaklarımda yankılanıyordu: “Miray itti beni!”

Hayır. Yapmadım. Ama artık kimse buna inanmıyordu. Özellikle Mahir. Giderken bana son bir kez bile bakmamıştı.

Avîn hâlâ yanımdaydı. Elini koluma koydu.
“Bunu planladılar,” dedi. “İpek, Mahir’in güvenini senden almak istiyor. Ve şu an çok büyük bir koz elde etti.”

Yutkundum. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
“Peki ya çocuk? Ya gerçekten—”

“Onun umrunda değil,” dedi Avîn, gözleri öfkeyle parlıyordu. “İpek, senin düşüşün için kendi bedenini feda eder. Ama gerçek bu değil. Ben doktorla konuşacağım. Her şey göründüğü gibi olmayabilir.”

Tam o sırada yukarıdan bir ses geldi. Hizmetlilerden biri telaşla aşağı indi.
“Hanımefendi… Mahir Bey’in babası sizi görmek istiyor.”

Şehmuz? Şimdi mi?

Avîn’le göz göze geldik. “Git,” dedi. “Ne söyleyeceğini bilmelisin.”

Taş merdivenleri çıkarken her adımda ayaklarım ağırlaştı. Bu eve geldiğim günden beri üzerime çöken gölgeler, artık tenimin içine işlemişti. Kapıyı çaldım.

“Gir,” dedi içerden tok bir ses.

Şehmuz, pencere önündeydi. Sırtı bana dönüktü. Elinde tespih, düşünceli.
“Sana hep şüpheyle baktım,” dedi. “Ama bugün gördüklerim... içimi kararttı.”

Yutkundum. “Ben yapmadım. İpek kendi dengesini kaybetti. Yemin ederim.”

Yavaşça döndü. Gözleri sertti, ama altında garip bir çözülmüşlük vardı.
“Yeminler bu ailede fazla edildi. Senin yeminine güvenecek hâlim kalmadı.”

“Siz benden hiçbir zaman hoşlanmadınız. Ama bu başka bir şey. Ben suçsuzum!”

Tespihini yavaşça masaya bıraktı. “Mahkeme günü yaklaştıkça herkes maskesini çıkarır, Miray. Seninki ne zaman düşecek, merak ediyorum.”

O an içimdeki bir perde yırtıldı. Derin bir nefes aldım.
“Benim maskem yok. Ama sizin yıllardır taktığınız o yüz, çoktan çatladı Şehmuz Bey. Mahir hâlâ sizi kurtarmaya çalışıyor, ama ben… ben artık kimse için savaşmıyorum. Sadece hakikat için.”

Şehmuz baba irkildi. Bir anlığına, ilk kez bana insan gibi baktı. Ardından yine eski haline döndü.
“Çık dışarı,” dedi.

Kapıyı kapattığımda, Avîn koridorda bekliyordu.
“Yüzleştiğin her şey seni daha güçlü yapacak,” dedi.

Başımı salladım. “Artık geri adım yok.

&&&

Hastaneden gelen telefonu Avîn açtı, konuştu… yüzündeki ifade bir anda buz kesildi. Gözleri bana çevrildi, dudakları titreyerek açıldı:
"Miray… bebek..."
Nefesi düzensizleşti. "İpek'in çocuğu… kaybedildi."

Zaman durdu.
İçimden sadece tek bir cümle geçti:
Buna hazırlıklı olmalıydın.

Ama hazır değildim.
Hiçbir kadın, başka bir kadının canını, evladını kaybetmesine sevinemezdi.
Ama aynı zamanda, haksız bir suçlamayla aşağılanmanın da tarif edilemez bir acısı vardı.

HASTANE

10 dakika sonra hastanenin koridorları ayak sesleriyle yankılandı.
Yasin önde yürüyordu. Yasin’in gözleri kıpkırmızı, yumrukları sımsıkıydı.
İpek odada sessizce yatarken, Mahir kapıda bekliyordu. Başını eğmiş, tek kelime etmiyordu. Onun için bir can gitmişti. Her şeyi göze almıştı ama bu... bu başkaydı.

Yasin öfkeyle yürüdü,beni hastane koridorundaki bekleme koltuğunda olduğumu görünce doğruca üstüme doğru yürüdü.
Avîn adım atmak istedi ama Mahir elini kaldırarak kardeşini durdurdu.
"Hayır..." dedi, gözleri boşlukta, sesi donuktu. "Karışma. Bırak ne yapacaksa yapsın." dedi.

Yasin tam karşıma geldi.
"Güzel oynadın rolünü ha Miray!" diye bağırdı.
"Önce bu konağa girdin, sonra Mahir’in aklını çeldin. Şimdi de karımı merdivenden itip çocuğumun canını aldın!"

Hızla ayağa kalktım, sesim titriyordu ama gözlerimde korkudan çok kırgınlık vardı.
"Ben... İpek’i itmedim. Onun ayağı kaydı. Senin karın yalan söylüyor, Yasin."

"YALAN MI?" diye bağırdı Yasin.
"Sen bu evin başına gelmiş en büyük felaketsin! Hepinizin hayatını mahvettin!"
Ve bir anda yüzüme şiddetli bir tokat indi.

Hastane koridoru sessizleşti.
Avîn dondu kaldı.
Mahir...
...hiçbir şey yapmadı.
Sadece uzaklara baktı.

Çünkü onun gözünde, Miray artık sadece büyük bir hatanın merkezindeydi.
Yeğeni ölmüştü.
Ne aşk, ne sadakat... hiçbiri o acının önüne geçememişti.

Tokadın acısıyla sendeledim ama yere düşmedim.
Yüzünü çevirdim.
Gözlerimde bir damla yaş bile yoktu.
Sadece boş bir bakış, yutkunan bir kalp.

Tokatın yankısı hâlâ kulağımdaydı.
Ama en çok Mahir’in sessizliği acıttı canımı.
O suskunluk, bin tokattan beterdi.
Bana bir bakışı yetseydi…
Bir tek kelimesiyle “Dur, yapma,” deseydi…
Ama o sustu.

Gözümden yaş akmadı.
Kendime söz vermiştim artık. Ağlamayacaktım. Kimsenin gözünde zayıf görünmeyecektim.

Derin bir nefes alarak çıkış kapısına yürüdüm.
Mahir’in yanından geçerken bir an duraksadım. Bir zamanlar bana güven dolu bakan o omuzlara şimdi öfkeyle çarptım. Bedenim değil, kalbim çarptı ona.
Hiçbir şey demeden geçtim.
Arkamdan adımı bile anmadı.

Artık o da yoktu.

Kapıdan çıktığımda yüzüme vuran gece havası içimi ürpertti ama…
Bir tuhaf özgürlük de getirdi.

Telefonumu çıkardım. Annemin numarasını aradım. İlk çalmada açtı.
Sesi titriyordu. "Anne…" dedim.
Sadece bu kadar. O her şeyi anladı.
"Gel kızım, kapım açık," dedi.
İşte o an… ilk kez kendimi biraz olsun güvende hissettim.

Taksiye bindim. Başımı camdan dışarı verdim.
Arkamda kalan hastane binasına son kez baktım.

&&&

Annemin gözleri kapıda beni bekliyordu.
Yorgundum. Yalnızdım. Ama en çok… içim doluydu.
Ayakkabılarımı bile çıkarmadan içeri daldım.
Beni hemen sarılmak için kollarını açtı.
Ama ben geri çekildim.

"İyiyim, sadece… konuşmam lazım."

Babam koltuğun ucunda, sessizce beni izliyordu.
Ona döndüm.
Gözümde yaş yoktu ama sesim, içimdeki kasırgayı saklayamıyordu.

"Bu evliliği istemedim. Başından beri istemedim."
Sözlerim evin duvarlarında yankılandı.
Annemin ağzı açık kaldı, babamın kaşları çatıldı.

"Zorladınız beni!" dedim, sesim titredi. "Sizin doğrularınız, sizin hesaplarınız, sizin korkularınız için ben hayatımı mahvettim!"

Annem hemen lafa atladı. "Ama biz senin iyiliğini istedik. Mahir iyi çocuk dedik. Seni korur dedik…"

"Korudu mu?" dedim. Gözlerimden öfke fışkırıyordu.
"Bugün bir adam gelip bana tokat attı. Herkesin içinde. Ve Mahir susmayı seçti. O sustu anne. Beni değil, kendi ailesini korudu."

Babam yerinden kalktı. "Ne demek bu şimdi? Dönmek mi istiyorsun yani? Her şeyi yakıp yıkmak mı?"

Başımı kaldırdım, dimdik.
"Dönmüyorum baba. Zaten hiçbir zaman tam olarak gidememiştim ki. Bu sefer kendim için kalıyorum. Bu sefer ben, İklim Miray Karataş için yaşıyorum."

Annemin gözleri doldu. Babam sustu.

Babamın gözleri o an karardı. Yumrukları sıkılıydı, dudakları titriyordu.

“Ne dedin sen? Sana kim tokat attı?” diye sordu, sesi derin bir uğultu gibi yükseldi.

“Yasin…” dedim sessizce, “İpek’in kocası. Hastanede, herkesin içinde.”

Annemin eli ağzına gitti. “Aman Allah’ım…” diye fısıldadı.
Ama babam çoktan mantığını kaybetmişti.

Gözlerinde bir alev vardı. Ceketini hızla aldı, ayakkabısını tek hareketle giydi.
“Karan ailesi kim sanıyor kendini!” diye bağırdı.

Ardından anneme dönerek, “Benim sana baştan beri söylediğim buydu. Onlar bu kızı sırf kendi çürük düzenlerini kurtarmak için aldılar. Şimdi de tokatla mı sahip çıkıyorlar!”

Beni kolumdan tuttu. “Sen bu gece buradasın kızım. O eve dönmüyorsun.”

Ne diyeceğimi bilemedim. Bu kadar net, bu kadar öfkeli…
İçimde bir düğüm vardı, gözyaşlarım boğazımda düğümlendi.
Ama bu kez, bana inanan biri vardı: Babam.

MEHMET KARATAŞ

Gece yarısı, Karanoğlu konağının önüne siyah arabamla yanaştım.
İndikten sonra kapıyı sertçe çarptım. Görevliler benj tanımıştı, ama beni durdurmaya cesaret edemediler.

Salonun ortasında Şehmuz, Mahir, İpek… hepsi yerindeydi.

Bağırarak içeri girdim.
“Yasin nerede! Çıksın ortaya!”

Yasin içerden çıktı. Gözünde pişmanlık falan yoktu.
“Sen… benim kızıma kimsin de tokat atıyorsun!” diye gürledim. Yumruğum havadaydı ama zor tuttum kendini.

Sonra Şehmuz’a döndüm.
“Benim size verecek kızım yok artık. Anladınız mı? İklim bundan sonra bizimle! Ne evinizde kalacak, ne de adınızı taşıyacak!”

Mahir sessizdi. Gözleri yere sabitlenmişti.
Sinorle ona döndüm bu kez, sesim daha da sertleşti: “Ve sen! Sana damadım dedik… Karına tokat atılırken sen ne yaptın, Mahir? Ne yaptın?”

Salondaki sessizlik bir mezarlık gibiydi.
Mahir başını kaldıramadı.

Arkama döndüm. “Ben evladımı size ezdirmem. Bu iş burada bitti.”

Ve çıktım.
Ardımda sadece taş duvarlar kaldı.

MAHİR EFE KARAN

Babası gibi gözleri öfkeyle yanıyordu Mehmet Bey’in. Her cümlesi tokat gibiydi ama haklıydı. Her kelimesi içime saplandı, sanki biri yavaşça içimi oyuyordu.

"Karına tokat atılırken sen ne yaptın, Mahir?"

Hiçbir şey.

Gerçek bu kadar çıplaktı. Sessiz kaldım. Dondum. İpek’in çığlığı, Yasin’in sert eli, Miray’ın gözlerinde beliren o kırılma… Hepsi gözümün önünden bir film gibi geçiyordu ama ben hareketsizdim.

Miray’ın omzunu çarparak hastaneden gidişi, aramızdaki her şeyi sildi süpürdü.
Bir daha asla aynı olmayacaktık.

Ama belki de hiçbir zaman gerçekten biz olamamıştık.
O suskunluğu, o kırgın bakışı... Affetmeyeceğini biliyordum.
Ve onu koruyamadığım gerçeği... Ömrüm boyunca peşimi bırakmayacaktı.

Derin bir nefes alıp duvara yaslandım. Elleri titreyen bir adam gibi değil, hayal kırıklığıyla boğulan bir adam gibi.

Tam o sırada babamın tok sesi yankılandı: “Ne duruyorsun be! Ne duruyorsun! Karını git al!”
Sesi konağı yıktı sanki.

“Bir tokat için ev mi terk edilir? Kadın mıdır bu böyle? Bizim gelinimiz olacaksa öğrenecek kuralları!” Bağırışı yankılandıkça, içimdeki öfke de yükseldi.

Ama bu sefer sessiz kalmadım. Yavaşça başımı kaldırdım, babama baktım.
“Sen hâlâ anlamadın değil mi?” dedim.

Babam gözlerini kıstı. “Ne demek bu?”

“Ben de onu düşündüm az önce. Ben niye hiçbir şey yapmadım? O kadına bir tokat atıldığında niye sadece baktım?” Sesim çatallandı. “Belki de… senin gibi olmaktan korktum. Belki o an senin sesinle hareket etmemek için donup kaldım.”

Yüzü kıpkırmızı olmuştu.

“Miray, benim yanımda dayak yemeyecek biri. Susup katlanacak biri değil. Senin ezberlerinden biri hiç değil. O yüzden ben... gideceğim. Ama senin istediğin gibi değil.”

Arkamı döndüm. “Bu sefer kendim için değil. Onun için.”

&&&

Miray’ın çocukluğunu geçirdiği o sokağa ilk kez bu kadar yabancı hislerle girdim. Elimde ne çiçek vardı, ne de bir özür yazısı. Çünkü bu kez ne desem, ne yapsam azdı. Sadece yüzüne bakmak istiyordum. Onun susuşunun, bana neye mal olduğunu görmek...

Kapıyı babası açtı.

Göz göze geldik. Ama bu bakışta ne damat vardı, ne damat babası. Bu, hesabı kesilecek bir düşmanın karşılaşması gibiydi.

“Ne yüzle geldin sen buraya?” dedi, sesi buz gibi.

“Miray’la konuşmam gerek.” dedim, yutkunarak. “Lütfen.”

Mehmet Bey geri çekilmedi. “Konuşacak bir şeyin kalmadı. O kızı kendi evinde koruyamadın. Yüzüme bakarken utanman gerek!”

Tam o anda içeriden Miray’ın sesi duyuldu. “Baba, bırak. Gelsin.”
Sesi yorgundu ama kararlıydı.

Mehmet Bey geri çekildi ama gözleriyle hâlâ “seni affetmedim” diyordu.

Miray, odanın kapısında bekliyordu. Üzerinde sade bir kazak, yüzünde ise tüm o günlerin yorgunluğu vardı.

“Ne istiyorsun, Mahir?”

Yaklaştım, ama aramızda görünmez bir duvar vardı artık.

“Özür dilemek istemiyorum,” dedim. “Çünkü biliyorum, affedilmeyi hak etmiyorum. O tokat sana değil, bana atıldı aslında. O an sessiz kalışım… seni sattığım andı.”

Gözleri doldu ama bir şey demedi.

“Ben senden bunu beklemezdim,” dedi sonunda. “Ben ne yaşarsam yaşayayım, arkamda sen varsın sanıyordum.”

“Ben de öyle sanıyordum,” dedim kısık bir sesle. “Ama gördüm ki, hâlâ senin yanında durabilmeyi öğrenememişim. Ve bu da beni senin yanında olmaya layık biri yapmıyor.”

“Peki şimdi niye geldin?” dedi, gözlerini kaçırarak.

“Çünkü bu evlilik, baskıyla başladığı için seni zaten kaybetmiştim. Ama o gün seni koruyamayarak… artık kendime bile kaybettim.” Duraksadım. “Gitmeye geldim Miray. Artık özgürsün.”

Kapının önüne doğru bir adım attım. Ama durdum. Son kez dönüp baktım.

“Sadece bil… O gün sustum diye seni sevmediğimi sanma. O gün sustum çünkü kendi içimdeki savaşı kazanamadım. Ama artık o savaşı kaybetmeyi seçiyorum. Seni kırmaktansa, kaybetmeyi seçiyorum.”

Ve çıktım.

Arkamdan kapı kapandı ama içimde daha büyük bir kapı sonsuza kadar aralık kaldı.

İKLİM MİRAY KARATAŞ

ERTESİ GÜN

Sabah erkenden uyandım. Gece doğru düzgün uyuyamamıştım. Babam hâlâ öfkeli, annem endişeliydi. Ama ben... sanki içimdeki fırtına biraz dinmişti. Belki de ilk defa kendi kararlarımı yaşadığım için.

Kafamı toparlamak için evin yakınındaki küçük markete yürümeye karar verdim. Sessiz sokak, sabahın serinliği... biraz da kendimle baş başa kalmak istiyordum. Alacaklarımı hızlıca toparladım: birkaç meyve, su, biraz da annemin istediği ekmek.

Marketten çıkarken, hafif bir rüzgar saçlarımı savurdu. Yavaş yavaş yürümeye başladım. Tam köşeyi dönecektim ki... biri arkamdan hızla yaklaştı.

Birden biri kolumdan sertçe tuttu.

“N’apıyorsun—” demeye kalmadan, ağzımı kapattılar. Arkadan bir bezle burnumu bastırdılar. Burnuma ağır bir kimyasal kokusu doldu. Ayaklarım yavaşça boşluğa kayarken, bir arabanın kapısı açıldı.

Son duyduğum şey, boğuk bir erkek sesiydi:
“Mahir Efe Karan’a selam söyle...”

Ve gözlerim karardı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.