18. bölüm / 31
SON BEY "Söz Namustur"HİSSİZLİK
Bölümler 31Şu an: HİSSİZLİK
- 1 KARANOĞLU AŞİRETİ1.661 kelime
- 2 KABULLENMEK3.259 kelime
- 3 EVET2.760 kelime
- 4 KAÇAMAK5.086 kelime
- 5 BAŞLIYORUZ4.288 kelime
- 6 EL ELE1.930 kelime
- 7 KIRGINLIK3.403 kelime
- 8 SAF DUYGULAR2.675 kelime
- 9 ÇEKİM3.154 kelime
- 10 ACI TATLI EKŞİ3.174 kelime
- 11 KAYIP1.681 kelime
- 12 GÖLGE2.580 kelime
- 13 ÇARESİZLİK2.691 kelime
- 14 GERÇEK DUYGULAR5.344 kelime
- 15 İTİRAF4.232 kelime
- 16 SINIR4.782 kelime
- 17 KAOS3.831 kelime
- 18 HİSSİZLİK4.397 kelime · Okuduğun bölüm
- 19 AŞKIN SUSKUNLUĞU2.785 kelime
- 20 MEKTUP2.887 kelime
- 21 BU BOMBA KİMDE PATLAYACAK4.397 kelime
- 22 SÖYLENMEYEN HER ŞEYİN GÖLGESİNDE4.337 kelime
- 23 ATEŞTEN BİR GECE7.411 kelime
- 24 SON NEFES4.605 kelime
- 25 HUZUR VE SESSİZLİK3.220 kelime
- 26 MUCİZE Mİ BUNUN ADI5.000 kelime
- 27 TOHUM3.813 kelime
- 28 GÖZLERİ HEP BENDE5.572 kelime
- 29 ÇABA6.160 kelime
- 30 AŞK3.801 kelime
- 31 SON5.040 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Saat 22.46.
Ofiste tek başıma oturuyordum.
Bilgisayar açık ama hiçbir dosya kıpırdamıyordu.
Elimde çay değil, hesaplar vardı.
Kalbimden değil, kafamdan konuşuyorum son zamanlarda.
Berrak'a dair hissettiğim tek şey boğazımda bir yumruydu.
Ne sevmek, ne kızmak.
Sadece boğulmak gibi.
"Çocuk" lafı beni hâlâ buz gibi yapıyordu.
Kapım çaldığında asistanım masama evrak bıraktıktan sonra odadan çıktı.
Ama tam o anda, açık kalan şirket hattı otomatik olarak ses kaydını açtı.
Yan odadaki toplantı odasında biri birine fısıldıyordu.
"Bu iş ortaya çıkarsa Yasin Bey'in ailesi mahvolur..."
Birden irkildim.
Yasin mi?
Kulaklarım otomatik odaya kilitlendi.
İki çalışan konuşuyordu. "Nevin Hanım hâlâ Mahir Bey'i kandırıyor. Halbuki herkes biliyor çocuğun gerçek babasını."
"Yasin Bey'in çocuğu olduğunu berrak bile itiraf etti geçen gün. Ama Mahir Bey şirkete bağlı, babasının gözdesi. O yüzden sessizler. Ortalık karışmasın diye."
İçimde bir şey buz gibi kırıdı.
O an ne nefes alabiliyordum, ne oturduğum yerden kalkabiliyordum.
Yasin.
Benim ağabeyim.
Evli. Kız çocuğu var.
Ve...
Benim hayatımı yıkan yalanın başrolü.
Kapıyı çarparak odamdan ayrıldım.
Koridorlar gözümde kırmızıya bürünmüş gibiydi.
Toplantı odasına sertçe açtığımda konuşan iki kadın odadan sessizce ayrılırken dlim cebimdeki telefonuma gitti.
Ağabeyimi aradım. "Acil. Eve gel. Şimdi."
&&&
Ev - 23.27
Abim karşıma oturduğunda yüzünde bir pişmanlık, bir ter vardı.
Ama hâlâ inkar ediyordu.
Ta ki...
"Abi... o çocuk senden mi?"
"Mahir, dinle-"
"O çocuk senden mi!?"
Sustu.
Sadece bir kere gözünü kaçırdı.
O an bitti her şey.
"Senin bir kızın var. Bir evin, bir karın, bir hayatın.
Benimse... karım bile artık yok!
Senin hatanı, ben mi ödeyeceğim?!"
Bağırıyordum.
Ama içimden biri sessizce çöküyordu.
İçimdeki çocuk, ilk defa ağabeyini affetmiyordu.
Anim bir şeyler açıklamaya çalışıyor.
"Bir hata, bir anlık zayıflık..."
Ama ben sadece sessizce başımı sallıyordum..
"İklim bana sırt çevirdi. Çünkü ben ona yalan söyledim zannetti.
Ama sen, benim hayatımı bir yalanın temeline kurdun."
&&&
Abim gittikten sonra arabama binip saatlerce sürdüm.
Sonra bir parkta durdum.
Sessizlikte sadece kendi kalbimin çarpışını duydum.
Ve içimden tek bir ses yankılandı: "İklim bunu bilmeli."
Ama söyleyebilir miydim?
Bu gerçeği taşıyacak olan bir ben miydim, yoksa artık... biz yok muyduk zaten?
Kalk mahir.
Git ona...
Arabanın kontağını kaç kere çevirdiğimi bilmiyorum.
Sol ayağım titriyor. Direksiyonu öyle bir kavramışım ki avuçlarım sırılsıklam.
Abimin sesi hâlâ beynimin içinde dönüyordu.
"Ben bir hata yaptım Mahir... ama o çocuğa bir baba lazım."
Baba mı?
Ben onun yüzüne bakamıyorum bile.
Beni, kendimi... her şeyi aldattılar.
Ama ne garip - aklımda sadece İklim var.
Onun o "uzaktan mesafeli" bakışı.
Sesinin en öfkeli halindeki kırgınlığı.
Ve en kötüsü... giderken arkasına bakmaması.
Ona gerçeği anlatmalıydım.
Hayır, anlatamam.
Anlatmalıyım.
Ama nasıl?
Derin bir nefes alıp arabanın kapısını kapattım.
Gecenin sessizliği, beynimin içindeki kaosu bastıramıyordu.
Adımlarım beni bilinçsizce onun sokağına götürdü.
Evet, bildiğin... İklim'in ailesinin evinin önündeyim.
Kaldırım kenarına çöktüm.
Sol camdan içerisi görünüyordu.
Perde biraz aralık kalmış ve içeride biri hareket ediyor... belki oydu.
İklim.
Omzumun üzerinden hafif bir titreme geçti.
Bir an için kalkıp zile basmak istedim.
Ama sonra düşündüm.
Ne diyeceğim?
"Merhaba İklim, beni affet.
Çünkü evet, senin kalbini kırdım ama bu sefer ben de kırıldım.
Çünkü Nevin'in çocuğu aslında benim değil.
Benim abimin.
Evet, doğru duydun: senin terk edip gittiğin adamın abisi, evli bir adam...
Ve ben yine de sustum, çünkü sen yoksun."
Bu cümleyi kurabildim mi?
Hayır.
Boğazımda düğüm oldu kaldı.
Sadece orada oturdum.
Dizlerimi karnıma çektim.
Kendimi yirmi yedi yaşında bir adam değil de, o eski Mahir gibi hissettim.
Abisine güvenen. Ailesi için susan. Ama kalbi ağzında atan o çocuk gibi.
Cama baktım.
Bir gölge geçti içerden.
Belki oydu.
Belki değildi.
Ama o an kalbim o kadar hızlı çarptı ki, sustuğum kelimeleri camlara yansıttım.
İçimden geçirdim. "İklim... Eğer bir gün bunu öğrenirsen... Lütfen, ilk taşını ben atma.
Çünkü ben sadece seni korumaya çalıştım.
Belki yanlış yaptım... ama yalan söylemedim.
Sadece zamanı bekledim."
Gecenin soğuğu içime işlerken elim cebime gitti.
Telefonumu çıkarıp ona mesaj atmayı düşündüm.
Sadece bir "merhaba" yazmak istedim.
Ama parmaklarım tuşlara dokunamadı.
Ben hâlâ cesaret edemiyordum.
Çünkü bazı yıkımlar, gerçeği anlatmakla değil, susmakla daha az acıtır.
İKLİM MİRAY KARATAŞ
O akşam, odamın penceresinden dışarıyı izlerken fark ettim...
Bir şeyler içimde hâlâ kıpır kıpır.
Sakinleşmiş gibi duruyorum dışarıdan ama içim fena hâlde dağınık.
Babam, annem... hepsi destek oldu sözde.
Ama biliyorum, onlar da şaşkın.
Benim bir gün çıkıp valizle geleceğime ihtimal bile vermemişlerdi.
Zaten ben de bu kadar kırılacağımı hiç düşünmemiştim.
Kırıldım.
Paramparça oldum.
"Sen ona erkek çocuk vereceksin."
Şehmuz'un sesi hâlâ kulağımda yankılanıyor.
Ben neydim onların gözünde?
Bir taht garantisi mi?
Bir soy devamı yatırımı mı?
Karnımın ortasında tuhaf bir boşluk var.
Kızgınlıkla bastığım her adım, aslında sevgimin ağırlığını taşıyor.
Ve en çok acıtan şey şu:
Mahir hâlâ hiçbir açıklama yapmadı.
Sustu.
Sanki susmak her şeyi düzeltecekmiş gibi...
O gece uyumak için değil, unutmak için yatağa girdim.
Ama gözkapaklarımı kapatsam da içimdeki sesleri susturamadım. Benden önce nişanlıymış ve bunu benden sakladı. Yetmezmiş gibi çocuk yaptı.
Utanmaz herif.
Bir ara kalkıp su içmeye mutfağa gittim.
Perdenin arasından baktım sokağa.
Boştu.
Ya da ben öyle sandım.
&&&
Sabah.
Saat 08:12
Gözümü açtığımda içimde ilk beliriveren şey hâlâ dargınlık oldu.
Kırıldığım yeri hâlâ avuç içlerimde hissediyordum.
Ama hayat devam ediyor.
Çünkü ne olursa olsun kahvaltı yapılmalı, ekmek alınmalı.
Annem domates kalmadığını söylediğinde bahanem oluştu:
"Ben markete çıkıyorum."
Dış kapıdan çıktım.
Hava taze ama hâlâ serin.
Sokağın köşesinden yürürken, gözüm kaldırımdaki ağaca takıldı.
Daha doğrusu... ağaca yaslanan bir silüete.
Ayaklarım bir anda yavaşladı.
Yüzünü tam seçemiyorum ama o dağınık saçlar...
O siyah kapüşonlu.
Ve... sol bileğinde hâlâ saat yok.
Mahir.
Ağaca yaslanmış, dizlerini kendine çekmiş.
Başını yana düşürmüş, uykuda.
Yüzünde hem yorgunluk, hem huzur arayışı var gibi.
O an içimde bir şey çatladı.
Daha doğrusu kırıldığım yerden bir sızı aktı içime.
"Beni sevdiğini söyleyen adam,
başka bir kadının çocuğuna baba olmayı kabul edecek kadar sessiz kaldı.
Ve ben şimdi onu...
burada, sokağımın başında...
ağacın gölgesinde uykuda buluyorum."
Ne yapacağımı bilemedim.
Bir yanım: "Uyan ve her şeyi sor!" diye bağırıyor.
Bir yanım: "Yavaş ol... yavaş, hâlâ yorgunsun." diyor.
Ama en çok, en yüksek sesle konuşan içimdeki o tanıdık his:
Özledim.
Bu hâlini bile.
Elimdeki bez torbayı sıktım.
Ayağım bir adım attı ileriye.
Sonra geri.
Sonra... o kıpırdadı.
Başını kaldırdı.
Gözleri uykulu, ama bir anda netleşti.
Göz göze geldik.
Yüzünde bir ifade belirdi - şaşkınlık mı, yoksa suçluluk mu... bilemedim.
Ama ben o an sadece şunu düşündüm:
"O, geceyi burada geçirdi.
Belki bana gelemedi.
Ama gitmedi de." O an, sokakta yürüyen herkes silindi.
Markete gitmek de, domates almak da.
Saatin kaç olduğu, saçımın dağınıklığı... her şey silindi.
Sadece o vardı.
Mahirim.
Bir ağacın dibinde... bana bakan, suskun Mahir.
Yanına gitmekle gitmemek arasında kaldım.
Ama sonunda... bir adım attım.
Sonra bir tane daha.
Hiçbir şey demeden yaklaştım.
O da kalkmadı. Sadece gözlerini benden ayırmadı.
Yüzü hâlâ uykuluydu ama gözlerinin kenarındaki çizgiler...
O gece hiç uyumadığını anlatıyordu.
"Ne yapıyorsun burada?" dedim.
Sesim beklediğimden daha yumuşak çıktı.
Kendime kızdım.
Omzunu silkti. Başını eğdi.
"Bilmem... galiba dönmeni bekledim."
Boğazımda bir şey düğümlendi.
Kalbim hâlâ sinirli, hâlâ öfkeli...
Ama kalbim aynı zamanda onu da çok iyi tanıyor.
O her şeyi saklayarak sever.
Diliyle değil, haliyle.
Ama bu sefer o yetmedi. Yetmeyecek.
"Neden söylemedin?"
Sadece bunu sordum.
Ne olduğunu ikimiz de biliyoruz.
Kiminle ilgili olduğunu, neyle ilgili olduğunu...
"Çünkü bilmiyordum ne söyleyeceğimi," dedi sonunda.
Sesi o kadar alçaktı ki...
Sanki kelimeler yoldayken bile utanmış gibi.
Yanına, kaldırım taşına oturdum.
Cevap almak için değil.
Sadece... biraz yanında oturmak istedim.
O da anlamış olacak ki, bir şey demeden soluma kaydı.
Omzumuz birbirine değmedi.
Ama sessizliğimiz değdi.
"Ne çok şey oldu...
Ama ne kadar az konuştuk."
Birlikte, sustuk.
Sadece bir sokağın sessizliğini değil, aramızda söylenmemiş tüm cümleleri de taşıdık o anda.
Bir ara torbamdan elmayı çıkardım, ikiye böldüm.
Bir yarısını ona uzattım.
Kafasını hafifçe kaldırdı.
İfadesizdi ama gözleri yorgunluktan buğulu.
Aldı.
Yemedi.
Sadece tuttu.
"Ben seni hâlâ çok seviyorum Mahir...
Ama bilmiyorum bu sevgi kırgınlıkla nasıl yan yana durur."
Ama bunu ona demedim.
Sadece içimde tekrar ettim.
Belki duymuştur.
Dakikalarca orada öylece oturduk.
Sonra ayağa kalktı.
Bana baktı. "Beni affetmeyeceğini biliyorum. Ama buradayım. Gidecek yerim yok."
İşte o an... gözümün içi yandı.
Ne kadar uzak durursam durayım, kalbim çoktan yerini seçmişti.
Ama hak etmediği acıyı da kimseye vermeyecekti.
Başımı hafifçe salladım.
"Ben eve gidiyorum," dedim.
Yavaşça yürümeye başladım. O arkamdan gelmedi. Ama hâlâ beni izliyordu. Adım attıkça hissettim.
Evimin sokağını dönerken son bir kez dönüp baktım.
Oradaydı.
Ağacın dibinde, hâlâ.
&&&
Gün normal başlamıştı.
Hatta fazlasıyla normal.
Evde tek başıma kahvemi yapmış, köşedeki pencereden dışarıyı izliyordum.
Mahir'le konuşmamızdan sonra hâlâ kafam karmakarışıktı.
Onun sessizliğiyle, benim kırgınlığım yan yana gelip sustuğumuz o kaldırım hâlâ gözümün önündeydi.
Ama yine de o gün biraz gülmek istiyordum.
Azıcık.
Kahveme bir damla huzur dökülse yeterdi.
İşte o kahveyi yudumlarken bir çığlık sesi geldi dışarıdan.
"Ay yandık! Patlayacak bu yumurtalar!"
Kahve elimde dona kaldım.
Ne?
Hemen pencereye koştum.
Alt sokaktaki marketin önünde, Semra abla...
Tüm mahalleye parmak sallayarak bağırıyor.
"Kim bıraktı bunları buraya?! Güneşte kaynamış yumurtaları patlamış gibi kokuyo burası!"
Yanındaki sepetin içinde evet, yanlış duymadınız bozulmuş haşlanmış yumurtalar vardı.
Kim bıraktıysa, güneşte beklemiş, kokusu yayılmış.
Mahallede küçük çaplı bir felaket...
Tam "benlik değil" diyordum ki...
Balkon kapısı açıldı, yan binadaki çocuklardan biri bağırdı:
"Anneeee, yumurtalar gitti! Mahir abi bize verdiği haşlanmış yumurtaları poşetle bırakmıştım oraya, ısınsın diye."
Ben...
Evet, o an kalbim durdu.
Mahir. Yumurtaları. Bırakmış.
GÜNEŞE.
Sıcakta.
"Isınsın diye."
Bir an sesli güldüm.
Sonra ne kadar absürt olduğunu fark edip boğazıma takıldı gülüşüm.
O sırada, aşağıdan yine bir ses yükseldi:
"Polis mi çağırsak? Bu neyin kokusu? Patlayıcı gibi!"
"Semra abla sakin ol, sadece yumurta kokusu bu!"
"Yumurta mı? Bu resmen terör eylemi!"
Ve...
Mahir orada belirdi.
Üzerinde gri tişörtü, elinde bir poşet daha.
Bir durdu.
O karmaşayı gördü.
Gözleri büyüdü.
Sonra tek kaşı kalktı.
Ben onun o halini... çok iyi bilirim.
"Bunda kesin benim payım var ama hâlâ inkar edeceğim." bakışı.
Semra abla Mahir'i görünce gözlerini kısıp bağırdı:
"Senin yüzünden mahalleye gaz maskesi lazım Mahir! Yumurtaları neden güneşe bırakırsın?!"
Mahir kaşlarını çatıp poşeti gösterdi:
"Ben sadece çocuklara protein vereyim dedim ya... Isınsın istedim... Neymiş o yani?"
Semra abla sinirle bastı kahkahayı:
"Isınsın mı? Termik santral gibi olmuş orası!"
O an...
Bütün mahalle aşağıdaydı.
Yaşlısı, genci, çocuklar, hatta ekmek almaya inen İsmail Amca pijamasıyla gelmiş.
Ve ben...
Camdan olan biteni izlerken, Mahir'in gözü tam bana takıldı.
Kaşlarını kaldırdı.
Elindeki yumurtayı havaya kaldırıp gösterdi.
"Bak, kırmadan getirdim bu sefer."
Gülümsedi.
Sonra...
göz kırptı.
O an...
İçim tuhaf oldu.
Mahallenin tam ortasında bu kadar absürtlüğe rağmen, bir damla utanç yanaklarımı yaktı.
Gözlerimi devirdim ama gülmemek için zor tuttum kendimi.
Başımı hafif eğdim ve içeri girdim.
Kapıyı yavaşça kapatırken içimden geçirdim:
"Yani şimdi... Mahir'e kızgın mıyım hâlâ?
Belki.
Ama şu göz kırpması?
Kalbimin ritmini değiştiriyor işte."
Ve bu sabah, uzun süredir ilk kez... içten bir tebessüm vardı yüzümde.
Biraz rezillik, biraz Mahir, biraz mahalle kokusu.
Ama en çok da içimde hâlâ çırpınan o tanıdık duygu:
Birlikte gülmek...
&&&
Bazen ne olursa olsun...
Kapıyı açıp çıkmak istiyorsun.
Ne yaşanmış olursa olsun, o insanı görmeden duramıyorsun.
İşte tam da o gecelerden biriydi.
Odaya kapanmıştım.
Annem, babam... sessizce toparlanmamı izledi.
Sorgulamadılar.
Henüz.
Ama çok yakındı.
O sorular, o gözler, o "ne oldu kızım?"lar...
Ama ben anlatamadım.
Çünkü ben bile anlamamıştım daha.
Mahir'e nasıl kırıldım, nasıl özledim...
O an hepsi iç içeydi.
Sonra...
Camdan bir ses geldi.
Bir... tik.
İkincisi daha netti.
Kafamı çevirdim.
Tanıdık bir gölge.
Elinde taş, ayakta bekliyor.
Sanki tüm evren sessiz, sadece kalbimin atışları yükseliyor.
"Mahir efe."
İçimden söyledim.
Adını dilime almam yasaktı.
Tripteydim hâlâ.
Ama kalbim ona üç saniyede af çıkardı.
Tam o sırada babam pencereye gitti.
Damarlarımdan buz gibi bir şey aktı.
Aman Allah'ım.
"Camdan babam çıktı. Mahir kaç! Mahir kaçsana oğlum!"
Kaçmadı.
Durdu.
O hep yaptığı gibi.
Karşısındakine tüm içtenliğiyle bakan adam gibi...
Korkmadan, çekinmeden.
Ama iç sesiyle kıyamet kopuyordur kesin. Tanırım onu.
"İklim uyuyor, hanım kızın camına taş mı atılır bu saatte?"
Babamın sesi pencereden tokat gibi geldi.
"İklim uyuyor değil aslında, gözleri açık. Kalbi de açık. Ama gururu... işte o kapalı."
O anda dayanamadım.
Adım attım.
Babamın arkasında belirdim.
"Baba, Mahir'le iki dakika konuşabilir miyim?"
Sesim sanki benim değil. Titrek ama kararlı.
Babam başta anlamadı.
Ama sonunda başıyla onayladı.
Göz göze geldik Mahir'le.
Yavaşça arka kapıdan çıktım.
Evin yan duvarına yaslandım.
Yüzüm sertti. Tripliydim. Olması gerekeni yapıyordum.
Ama kalbim?
Tam karşısındaki adamı görünce sekiz takla atıyordu.
"Ne anlatacaksın?"
Sesim çatlamadı, iyi ki.
"Bazı şeyleri bilmiyorsun..."
Bilmediğim çok şey vardı.
Ama bildiğim bir şey daha vardı:
Bu adam benim başıma bela.
Ama aynı zamanda en çok sığınmak istediğim yer.
"Evet. Daha bilmediğim neler var acaba?"
"Bir kere açıklamama izin versen?"
"Nasıl çocuk yaptığını mı anlatacaksın?"
Sonra...
Yavaşça yaklaştı.
Ve...
Bir anda kafasından aşağıya kova dolusu su boşaldı!
O an...
Durdu zaman.
Mahir'in yüz ifadesi...
Bir karış saç, iki avuç surat ve damla damla umut.
Dondu öylece.
Benimse gözlerim fal taşı gibi açılmış.
Bir anda kahkaha mı atsam, ağlasam mı bilemedim.
Ali Dayı'nın sesi yukarıdan patladı. "Mahallenin kızını gecenin köründe sıkıştırılır mı be! Ayıp ulan!"
Mahir ellerini havaya kaldırdı, ağlamakla bağırmak arası bir tonla
"Karım lan bu! Karım! Evli olduğum karımla konuşuyorum ben burada!"
Kafamı çevirdim.
Balkonlar bir bir ışıklandı.
Teyzeler, amcalar, çocuklar...
Sanki dizi setindeyiz.
Mahalleli oyuncu kadrosu tam kadro aşağıya doldu.
Mahallenin ortasında bir adam...
Sırılsıklam, yorgun ama vazgeçmemiş.
Göz göze geldik o an.
Islak.
Şaşkın.
Ve saçlarından damlayan sularla...
Biraz komik.
Ama yine de... çok Mahir'di.
Kaçmam lazımdı aslında.
Mahalle aşağıya inmiş.
Kırk yıllık teyzeler balkonda çay içer gibi izliyor olayı.
Çocuklar "abi ıslanmış yaa!" diye gülüyor.
Herkesin gözleri üstümüzde.
Ama ben gitmedim.
Bir adım bile atmadım.
Ve o sırada bir ses...
"İklim kızım bak bu delikanlı seni gerçekten seviyor galiba."
Hemen sağımda, apartmanın bahçesindeki ninemsi teyze. Adı Şevkiye.
Kafasını örttüğü yemenisinin kenarı uçuşurken bana göz kırptı.
Sanki mahalle meclisinde karar çıkmış gibi herkes onaylar bakışlar fırlatıyor.
Mahir hâlâ su içinde.
"Getirsek de havlu mu versek çocuğa?"
Karşı binadan Meryem Teyze fısıltıyla değil, megafonla konuşur gibi söylüyor.
Bir yandan Mahir bana bakıyor, ama gözlerinde "lütfen sen gülme" diyen bir ifade var.
Gülmedim tabii.
Hayır...
Sadece dudaklarımın kenarı istemsiz yukarı kıvrıldı.
Kendiliğinden.
"Ya ben sadece konuşmaya geldim! Bu kadar olay çıkacağını bilsem..."
dedi Mahir, elini kafasındaki damlayan saçlara atarak.
Şıpır şıpır akıyor su.
O sırada apartmanın çocuklarından biri-Ali'nin oğlu Mert-elinde koca bir havluyla geldi.
"Abi al, annem yazlığa giderken babama almıştı. Büyük bu."
Yarısı Spiderman desenli, öbür yarısı bozkır temalı havlu.
Ama Mahir aldı.
Bir eliyle alnını sildi.
İşte o an...
Biraz yaklaştı.
Aramızda sadece ıslak çimenlerin kokusu, mahalleli teyzelerin dedikoduları ve... kalp atışlarım vardı.
"Bana gülmedin diye teşekkür ederim," dedi.
"Çünkü başkasına gülsen kıyameti koparırdım."
Sesi alçak ama sıcak.
Ve ben...
Gözlerimi yere indirip hafifçe başımı sağa eğdim.
"Gülmemek için kendimi zor tuttum Mahir..."
dedim.
"Beni rezil ettin. Ama bir yandan da... bilmiyorum. Mahalledeki herkes gibi ben de seni izledim. Ve... hoşuma gitti."
İtiraf gibi.
Ama tripli hali de saklı içinde.
O sırada Şevkiye Teyze yine ortaya atıldı:
"Evlilik böyle olur, biraz bağırış çağırış, biraz kovadan su... Ama sonra sarılırsınız, olur biter!"
Arka sokaktan biri, "Bunlar dizi gibi yemin ederim!" diye bağırdı.
Mahir gözlerini kıstı.
Yüzüme baktı, sonra mahalleye.
"Bu mahallenin ortasında sana 'karım' dedim, hâlâ kalbini kıramamışsam... Senin inadına diyecek sözüm yok."
İç çektim.
Yutkundum.
Bir şey diyecek gibiydim ama boğazım düğüm.
"Yarın yine gelsene."
dedim bir anda.
Ben bile anlamadım neden söyledim.
Mahir göz kırptı.
"Hem de havluyla gelirim bu kez. Ali Dayı tekrar su dökmesin diye."
Kahkaha bastım.
Gerçekten.
Bütün gece biriken bütün duygular, o an o kahkahayla taştı.
Ben güldüm.
Mahir güldü.
Mahalle güldü.
Şevkiye Teyze alkışladı.
Eve doğru adım atacaktım ki-
"İklim!"
Babamın sesi.
Net. Kararlı. Hafif öfkeli.
Ve aşağıdan geldiğini çok iyi biliyordum.
"Yeter kızım. Bırak o puştu orda. Yürü, evine gel."
Anında mahalle sustu.
Şevkiye Teyze bile elindeki çay bardağını yavaşça masasının kenarına bıraktı.
Ben kala kaldım.
Mahir'in gözleri bir an kısıldı.
Alnındaki damlalarla birlikte içindeki gurur da akıyor gibiydi.
Ama hiçbir şey demedi.
Sadece elini yavaşça cebine soktu.
O alışkanlık. Gerginken hep yapar.
Babam iki adım daha attı.
Kolumdan tutmaya hazırlanıyordu ama ben bir adım geri kaçtım.
"Ben... sadece konuşuyordum," dedim.
"Kızım hâlâ neyin konuşması bu saatte?! Kırk yıllık mahalle size bakıyor, daha neyin derdi bu?"
Mahir'e bir kez daha baktım.
Oracıkta kalakalmıştı.
Üstü başı rezalet.
Ama gururu... hâlâ ayakta.
Tam dönüp babamla eve yürüyecektim ki... içimdeki ses dizginleri kesti.
"Gece odama gelsene..."
dedim.
Dilim söyledi, beynim hâlâ yükleme yapıyor.
Sesim kısık ama netti.
O kadar net ki... babam duydu, Mahir duydu, mahalle duydu.
Hatta muhtemelen Ali Dayı'nın kedisi bile duydu.
Mahir'in gözleri büyüdü.
Bir adım yaklaştı.
O ciddi bakışı, bir anlığına yumuşadı.
Ama gururlu adam bu, hâlâ o gülümseyişi bastırmaya çalışıyor.
Ben başımı çevirdim.
Gözlerim yerde.
Ama dudaklarımda farkında olmadan beliren bir kıvrım var.
"Gelmeyeceksen şimdi söyle. Boşuna camı beklemeyeyim."
İç sesim çığlık atıyor:
"Ne diyorsun sen be İklim?! Kızım bu romantik değil, bu cesaret ötesi!"
Ama ağzımdan çıkan söz, kalbimden gelmişti belli ki.
Çünkü ilk defa Mahir'in gözlerinde, o her şeyi bilen bakış vardı.
Sanki "İşte şimdi başladı" der gibi.
Babam bir an ne diyeceğini şaşırdı.
Kıpkırmızı oldu.
"Sen... sen aklını mı yitirdin?" diye inledi ama çoktan kolumdan çekiştirmeyi bırakmıştı.
Mahir, o an başını hafif yana eğdi.
"Odandaysan... gelirim," dedi.
Ve ben...
Gülmemek için kendimi zor tuttum.
Mahallede Şevkiye Teyze dua okur gibi "ay Allah mesut etsin" dedi.
Bir çocuk alkışladı.
Ve ben adımlarımı evin girişine çevirdim.
Islanmış kalbimle, çırılçıplak gururumla, ama ilk kez bu kadar kararlı olarak eve doğru yürüdüm.
&&&
Gece.
Her yer sessiz.
Sadece dışarıdaki sokak lambasının loş sarısı odamın duvarına yansıyor.
Bir tıkırtı...
Sonra pencereye hafif bir vurma sesi.
Bekliyordum.
Geleceğini biliyordum.
Ama bu kadar erken mi? Bu kadar... isteyerek mi?
Parmak uçlarım camın perdesine uzanırken kalbim garip bir şekilde ritim değiştiriyor.
Bir yanda öfke.
Bir yanda özlem.
Bir yanda, "yapma İklim, yine tav olma" diyen gururum.
Camı aralıyorum.
Orada.
Mahir.
Yüzü bu kez gölgede kalmamış.
Ay ışığı alnına vurmuş.
Biraz yorgun.
Biraz uykusuz.
Ama bakışları... sanki içime yazılmış.
Hiçbir şey demeden pencereyi açtım.
Parmak uçlarıyla pencere kenarına tutunuyordu.
"Geleyim mi?" dedi.
Ne sesinde şaka var, ne ukalalık.
Sadece... gerçek.
Başımı salladım.
Sözsüz bir "gel" bu.
Ama unutmasın... bu davet, her şeyi unuttuğum anlamına gelmiyor.
Pencereyi iyice açtım.
Sessiz adımlarla içeri girdi.
Aramızda bir masa mesafesi vardı.
Ama sanki kilometrelerce duvar örülüydü.
Ben pencerenin kenarında oturuyordum. o kapının orada ayakta dikiliyordu.
Ne o yaklaşıyor, ne ben çağırıyorum.
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra Mahir başını eğdi. "Anlatmak istiyorum," dedi.
Cevap vermedim.
Gözlerim masadan ayrılmadı.
Ahşap çatlağı bile şu an onun sesinden daha netti. "Biliyorum... hakkım yok. Susmam gereken yerlerde sustum.
Ama şimdi... konuşmam gerek, biliyorum."
Kalkıp yanıma geldi.
Ama ben ayağa kalkarak onu engelledim.
Aramızda mesafe kaldı. "Yaklaşma."
Sesim titremiyor ama kalbim ediyor.
"Önce konuş. Önce dürüst ol."
Mahir durdu.
Dizlerini büküp, yatağıma oturdu.
"Ben seni... başta istemedim, biliyorsun. Ama sonra... o halin... o gözlerin... sonra işte..."
Yutkunuyor.
"Ben sana aşık oldum, İklim."
Sustum.
İçimdeki duvar bir an çatladı.
Ama hemen arkasına destek kolonları koydum.
"Ama aynı anda başka bir kadından çocuğun olduğunu düşündüm ben.
Beni ne sanıyorsun Mahir?
Bir yanın beni seviyor diyorsun, bir yanın hâlâ geçmişin enkazını temizlememiş."
Kelimelerim onun suratına tokat gibi vuruyor ama Mahir hiç savunmuyor.
Sadece gözlerini kaçırıyordu.
Gözleri dolu.
"Ben o çocuğun babası değilim.
Ama senin kalbinde yerim var mı bilmiyorum."
İşte o an...
Benim iç sesim çatırdıyor: "Yer var... ama o yer kırık. Dolu değil. Ve sen, o kırıkları saymadan doldurmaya çalışıyorsun."
Bir adım attı.
"Yalnız yatmanı istemiyorum," dedi.
"Yanında olayım, sarılmayayım... ama burada uyuyayım. Bu gece gitmeyeyim."
Bir an bekliyor, sonra ekliyor: "Bu gece, sadece kalayım."
Farkında olmadan gözlerimi kaçırdım. "Kalabilirsin."
Ama yüzüne bile bakmıyordum. Yavaşça odamın kapısını kilitleyerekyatağa ilerledim.
Mahir çoktan yatağın kenarına kıvrılmıştı.
Aramızdaki mesafeyi koruyorduk.
Ama içimde bir yer... yavaş yavaş çözülüyordu.
Gözlerimi kapatırken sadece bir cümle dolanıyor zihnimde: "Seviyorsun. Ama kolay affedilmeyecek birini..."
"Ve bu, her geceyi zorlaştırıyor."
&&&
Sabah...
Göz kapaklarım aralanırken odamı ince bir gün ışığı sarmıştı.
İçerisi sessizdi, ama o huzurlu sessizlikten değil.
Sanki... bir şey olmuş da, henüz bana anlatılmamış gibiydi.
Yatağın diğer ucuna baktım.
Mahir hâlâ oradaydı.
Yüzü bana dönük.
Uyuyor gibiydi ama elleri, yastığın kenarını sıkı sıkı tutuyordu.
Uykusunda bile huzursuzdu bu adam.
Dün gece... evet, gelmesine izin verdim.
Ama sarılmasına değil.
Yaklaşmasına değil.
Kalmasına.
Sadece bu.
Ve o, kuralları bozmadı.
İlk defa bir sınırı geçtiğini hissettirmeden durdu yanımda.
Bu... bana iyi gelmişti.
Ama içimde bir kuyu var ya...
İçine bir şey düştüğünde yankı yapıyor hâlâ.
O yankı, "güven" kelimesini hâlâ fısıldayamıyor.
Başımı yavaşça yastıktan kaldırdım.
Telefonumun ekranına uzandım.
8.27.
Sonra Mahir'in telefonu titredi.
İkincil bir titreşim.
Sanki dikkat çekmek istercesine...
Bir kez.
Sonra bir daha titremedi.
Gözüm istemsizce ekrana kaydı.
Ekran kapalıydı ama o kısa anlık titreşim yetmişti:
"Berrak - 1 Yeni Mesaj"
Adı yeterdi zaten.
Ama içimdeki içgüdü... hayır, artık ona sezgi bile diyemezdim.
Kadınların kalbi böyle şeyleri bilir.
Elim Mahir'in telefonuna gitmedi.
Ama gözüm, onun gözünde gezindi.
Hâlâ uyuyor gibiydi.
Sanki bu dünya yokmuş gibi.
Sanki dün geceyi hâlâ içinde yaşıyormuş gibi.
Ama ekran tekrar titredi.
Bu sefer bir bildirim daha geldi.
Ve...
Ekran otomatik olarak parladı.
İçim buz kesti.
"Bebeğimizin cinsiyeti erkek 💙"
Yanağımda ince bir sıcaklık hissettim.
Bir gözyaşı...
Ne zaman aktı bilmiyorum.
Sadece, yüzümdeki çizgiyi takip ederken, boğazıma oturan yumruyu fark ettim.
Gözlerimi Mahir'den ayırmadan arkamı döndüm.
O anda öylece orada durmak, beklemek istedim.
Sakince kalkıp gitmek istedim.
Ama o da uyandı.
"İklim?"
Sesi uykulu, tedirgin.
Ama içinde sıcaklık arayan bir ton vardı.
Arkama dönmeden, "Telefonun titredi," dedim.
Sadece bu.
Yatağın gıcırdamasından yerinden doğrulduğunu anladım.
Ben hâlâ pencereye dönüktüm.
O ise şimdi tam arkamdaydı.
"İklim, bak... o mesaj-"
"Sus."
Sözüm sert çıktı.
Kendim bile irkildim.
"Açıklama yapma Mahir. Lütfen. Şu an sadece... sus."
Ama sustuğunda da gözlerim doldu.
İçimdeki kalabalık, suskunlukla çoğaldı.
"Bebeğinizin cinsiyeti erkekmiş."
Sesi titremesin diye zor tuttum.
"Tebrik ederim."
O an Mahir bir adım attı, kolumu tutmak için uzandı.
"İklim! Lütfen... ne düşündüğünü bilmiyorsun!"
"Sen de benim ne hissettiğimi bilmiyorsun."
Omzumu sıyırdım.
İzin vermedim bana dokunmasına.
Bir adım geri gittim.
"Bu hikâyenin başında 'zorunluyuz' diyorduk.
Sonra sen 'sevdim' dedin.
Ben de sevmeye başladım.
Ama senin geçmişin hâlâ şimdiki zamana mesaj atıyor, Mahir."
O an Mahir'in gözleri doldu.
Ama o ağlamadı.
Sadece yumruğunu sıktı.
O sessiz öfkesini yere bastı, ama başını eğdi.
"O çocuk... benim değil."
Bir kez daha söyledi.
Ama bu kez... sesinde inanç yoktu.
Sanki o bile kendine inanmıyordu artık.
Başımı iki yana salladım.
"Ben senin göğsüne yaslanmak isterdim.
Ama şimdi... karnındaki çocuğun cinsiyetine sevinilmiş başka bir kadının mesajı varken, ben buna nasıl inanayım?"
Kapıya yürüdüm.
O hâlâ yerinden kalkmadı.
Arkamdan sadece bir cümle geldi. "O çocuk... O benim değil." Mahir'in sesi odada yankılandı. "Abimden."
O an zaman durdu sanki. Kalbimden bir parça koptu.
İç sesim deli gibi bağırıyordu,
Nasıl bu kadar rahat söylüyorsun bunu? Ben burada yıllardır yalanlarla boğuşurken sen en başından beri sahtekardın!
Kapı kilidini açıp odadan çıktım. Mahir hemen peşimden geldi. Ev bomboştu, ama ikimizden fırtına kopuyordu.
"Saklamanın anlamı neydi, Mahir? Neden beni bu kadar küçük gördün?"
O cevap verdi, çaresiz, yorgun, ama inadına dimdik:
"Susmayı seçtim, seni korumak için!"
İçimden gülmek geldi.
Koruma mı? Yalan mı?
O an Mahir'in gözlerine baktığımda, içimde kopan fırtına daha da şiddetlendi. O çocuk... "Abimden" dedi. İnanmak istesem bile, yalanın ağırlığı omuzlarıma yapıştı, nefesimi kesti.
Ne kadar kolay konuşuyor öyle. Sanki ben aptalmışım gibi, sanki yıllardır onun sırtında taşıdığım yalanları hiç hissetmemişim gibi.
"Sen önce bana doğruyu söyle!" diye bağırdım, sesim çatladı. "Neden bunca zaman sakladın? Neden ben senin oyununa geldim?!"
Mahir sustu. O an susmasıyla, yıllardır içimde biriken tüm öfkeyi, kırgınlığı, ihaneti bir kere daha tattım.
"Susuyorsun, çünkü utanıyorsun." diye devam ettim, kelimelerim bıçak gibi keskin. "Beni kullandın, Mahir. Ben senin hayatındaki yedek plan mıydım?"
Bir adım attı bana doğru, yüzünde karışık duygular vardı. "İklim, bu böyle değil. O çocuk... benim değil."
"Öyle demekle olmuyor işte!" diye bağırdım. "Saklamak, yalan söylemekle olmuyor!"
Daha da yaklaştı, sesi neredeyse fısıltıya dönüştü: "Gerçekleri bilmiyorsun."
Tam "Ne gerçekleri?!" diyecekken, boğazıma bir yumruk sıkıldı. Gözlerimi kırpmadan ona baktım.
"Artık bıktım, İklim." dedi Mahir, "Beni bu kadar acımasızca yargılama. Ben de insanım. Ben de sevdim, hata yaptım."
Benim iç sesim çığlık atıyordu: Sevdin mi? Kandırdın, yalan söyledin, gizledin! Böyle mi sevmek bu?
Yüzüne öyle sert bir bakış attım ki, anladı. Sözlerimin altında ezildi.
Bir an durduk, sonra patladık. Kelimeler havada çarpıştı, öfke kükredi.
"Benim hayatım, benim seçimlerim!" diye bağırdı. "Sen ne biliyorsun ki benim ne yaşadığımı?"
"Biliyorum!" dedim. "Her gece uyanamadığın, kendini kaybettiğin o anları da biliyorum!"
Birbirimize meydan okurcasına baktık. Seslerimiz, kalplerimizin kırgınlığını taşıdı.
"Yalan söylüyorsun!" dedim, sesi titrek ama öfkeli. "O çocuk senin değil! Abin evli, çocuğu var! Sen niye hala böyle yalanlar söylüyorsun, Mahir?"
"İklim, inanmazsan inanma. Ama gerçek bu." dedi Mahir, sesi çatallaşmış, gözleri kararmıştı. "Sana ne kadar anlatmaya çalışsam da anlamıyorsun."
İçimdeki ses bağırıyordu: Bu adam yalan söylüyor, beni kandırıyor! O kadınla nişanlı olduğunu benden neden sakladı?
"Yalan söyledin, Mahir! Neden beni bu kadar küçük gördün?" diye fırladım. "Senin için sadece bir oyun muydum?"
Mahir yüzünü buruşturdu, omuzları çöktü. "Ben de insanım, İklim. Ben de sevdim, hata yaptım. Ama o çocuk benim değil!"
"Sen yalanı seçtin, susmayı seçtin! Beni savunmadın!" diye bağırdım, kelimelerim kurşun gibi ağırdı.
Bir an durduk, nefeslerimiz kesildi. İkimiz de biliyorduk ki bu kavga, yılların birikmiş acısını ortaya çıkarıyordu.
"Gerçekleri bilmiyorsun." dedi Mahir, öfkeyle. "Sana anlatmak istediğim her şeyden kaçtım. Çünkü korktum."
"Ne korkusu?" dedim, içim yanıyordu. "Beni kaybetmekten mi? Ya da gerçek seni göstermekten mi?"
Mahir'in gözleri doldu. "Seni kaybetmekten korktum."
İçimdeki buzlar eridi ama öfkem geçmedi. "O kadınla nişanlıydın! Beni nasıl sevdiğini söyleyebilirsin?"
O da haykırdı: "O benim geçmişimdi! Sen benim geleceğimsin!"
Gözlerime baktığında, içimde yanan o ateş sönmek bilmiyordu. Mahir sinirden köpürüyordu, dudaklarından dökülen kelimeler ise bıçak gibi saplanıyordu.
"Dinle beni, İklim!" diye bağırdı, sesi titrek ama acı dolu. "O çocuk benim değil! Abimden!"
Yine de inanmakta zorlanıyordum. Çünkü geçmişte yaşananlar, saklanan sırlar, yalanlar... Hepsi beni duvara çarpmıştı.
Yine yalan mı bu? Yoksa artık gerçek mi? diye kendime sordum.
"O çocuk, Yasin'in!" dedi Mahir, sesi çatladı. "Ama o kadın, beni sevdiği için o bebek bendenmiş gibi davranıyor. O ilişki yüzünden ben... ben hep sustum, yuttum!"
Kafam dönüyordu. Gözlerim doldu. "Neden hiç bana söylemedin?" diye fısıldadım. "Neden bana yalan söyledin?"
Mahir gözlerini kaçırdı. "Çünkü seni kaybetmekten korktum. O kadar karmaşık ki her şey..."
İçimde bir fırtına koptu. "Karmaşık mı? Ben senin hayatındaki bir sır mıydım?"
"Hayır! Sen benim... sen benim..." dedi ama cümleyi tamamlayamadı.
Ben daha fazla dayanamadım. "Yeter artık!" dedim. "Bana gerçekleri söyle, yoksa buradan giderim."
"Dinle artık!" dedi, dişlerini sıkarak. "O çocuk benim değil, o senin gibilerin hiç hak etmediği... Benim kanımı taşıyan değil, benim gibi olmaya layık olmayan birinin çocuğu!"
İçim bir an dondu.
Bu ne demek?
Sanki tüm dünyam yıkıldı, yüreğim delik deşik oldu.
"Senin gibilerin neyi hak ettiğini zaten ben bilirim, İklim. O çocuk... benim değil! Ve seninle aynı havayı soluduğum için utanıyorum!"
O an, gözlerimden yaşlar süzülürken, içimdeki ses deli gibi bağırıyordu:
Bunu nasıl diyebilirdi?
Ama Mahir çoktan başka bir yerdeydi, o kadar kırgın, o kadar öfkeli ki, sözlerinin yükünü taşıyamıyordu.
Bölüm etkileşimi
