17. bölüm / 31
SON BEY "Söz Namustur"KAOS
Bölümler 31Şu an: KAOS
- 1 KARANOĞLU AŞİRETİ1.661 kelime
- 2 KABULLENMEK3.259 kelime
- 3 EVET2.760 kelime
- 4 KAÇAMAK5.086 kelime
- 5 BAŞLIYORUZ4.288 kelime
- 6 EL ELE1.930 kelime
- 7 KIRGINLIK3.403 kelime
- 8 SAF DUYGULAR2.675 kelime
- 9 ÇEKİM3.154 kelime
- 10 ACI TATLI EKŞİ3.174 kelime
- 11 KAYIP1.681 kelime
- 12 GÖLGE2.580 kelime
- 13 ÇARESİZLİK2.691 kelime
- 14 GERÇEK DUYGULAR5.344 kelime
- 15 İTİRAF4.232 kelime
- 16 SINIR4.782 kelime
- 17 KAOS3.831 kelime · Okuduğun bölüm
- 18 HİSSİZLİK4.397 kelime
- 19 AŞKIN SUSKUNLUĞU2.785 kelime
- 20 MEKTUP2.887 kelime
- 21 BU BOMBA KİMDE PATLAYACAK4.397 kelime
- 22 SÖYLENMEYEN HER ŞEYİN GÖLGESİNDE4.337 kelime
- 23 ATEŞTEN BİR GECE7.411 kelime
- 24 SON NEFES4.605 kelime
- 25 HUZUR VE SESSİZLİK3.220 kelime
- 26 MUCİZE Mİ BUNUN ADI5.000 kelime
- 27 TOHUM3.813 kelime
- 28 GÖZLERİ HEP BENDE5.572 kelime
- 29 ÇABA6.160 kelime
- 30 AŞK3.801 kelime
- 31 SON5.040 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sabah garip başladı. Hava güneşliydi ama Mahir’in suratı, bulutlu bir kış sabahı gibiydi.
Kahvaltı hazırlarken bana yardım bile etmedi. Sessizdi.
Hiç laf sokmuyor, bakış atmıyor, hatta saçma sapan “tuzsuz peynir” şakaları bile yapmıyordu.
Sanki evde değil gibiydi.
Yani evdeydi ama… yanımda değildi.
Yine de içimden,
“Belki şirkette bir şey olmuştur” dedim.
“Belki babası yine canını sıkmıştır.”
Çünkü ona kızmayı değil, onu anlamayı öğrenmeye başlamıştım.
Ama sonra…
Kapı çaldı.
O an…
Sıradan bir gündü.
Sadece kahvaltı masasına oturmadan önce gelen bir zil sesi gibiydi.
Kapıyı açtım.
Gelen kargo sandım.
Belki de komşu, yanlış daireye bastı…
Ama hayır.
Kapıda bir kadın duruyordu.
Benim yaşlarımda değildi. Biraz büyük.
Ama bakımlı.
Bakışları dik, duruşu sertti.
Gözlerini benden sakınmadan konuştu.
“Mahir burada mı?”
Kendimi tanıtmaya hazırlanırken, arkamdan ayak sesleri geldi.
Mahir.
O her zamanki sakin adımlarıyla yanımda belirdi.
Ve o kadın, onu görür görmez konuştu.
“Mahir. Konuşmamız gerek.”
Birden mideme kramp girdi.
Bu kadının sesi…
Bu şekilde ismini söylemesi…
Sanki içimde biri düğmeye bastı.
“Sen… kimsin?” dedim.
Ama cevabı duymak istemediğimi o an fark ettim.
Kadın dimdik durdu.
Sanki bu evde yıllardır kendi yeri varmış gibi rahat ve tanıdık bir ifadeyle konuştu.
“Ben Berrak. Mahir’in eski nişanlısı.”
Nefesim yarıda kaldı.
Boğazımdan geçmeyen kelimeler, gözlerime yürüdü.
Tepki veremedim.
Sadece Mahir’e baktım.
Yüzü…
Boş.
Ne şaşırmıştı ne de yalanlardı.
Sadece… bakıyordu.
Sanki geçmişiyle göz göze gelmişti.
“Berrak…” dedi sadece.
Ses tonunda yorgunluk vardı.
Ve o anda fark ettim:
Ben, bu adamı tanımıyorum.
Gözlerimi kapatıp nefes almaya çalıştım.
Karnımın içinde tanımlayamadığım bir sancı…
Karmaşık bir şey.
Kıskançlık değil.
Korku değil.
Ama kırılma…
Çok sessiz bir yerden geldi ve içimde yankılandı.
Kadın yine konuştu.
“Konuşmamız gerek. Çünkü… senden bir çocuğum olabilir.”
Zaman durdu.
Sanki yavaşladı her şey.
Mutfaktan gelen kahve kokusu bile iğreti geldi.
Ayaklarım yere basmıyormuş gibi…
İçimden bir ses,
“Ne dediğini duymadın say, kapıyı kapat.” diyordu.
Ama başka bir ses…
O daha güçlüydü.
“Mahir neden hiçbir şey demiyor?”
Yüzüme baktı.
Bana değil sanki içimdeki her şeye…
“İklim…” dedi kısık sesle.
Ama artık “İklim” demesi, içimi ısıtmıyordu. Sadece canımı yakıyordu. Bir şeylerin bana rağmen konuşuluyor olması…
Bu evde, bu kapının önünde…
Dudaklarımı ısırdım.
Gözümden düşmek üzere olan yaşa izin vermedim.
Sadece başımı eğdim.
Kendimi küçülmüş hissettiğim o anda bile dik durmaya çalıştım.
Ama içimden geçen tek şey şuydu:
Ben ona kalbimi verirken, o geçmişini saklamış.
Ve şimdi…
Kapının eşiğinde, bir kadın, geçmişten gelen tüm duygularımı altüst ediyordu.
Bir anlık sessizlik oldu.
O kadar keskin, o kadar gergin bir sessizlik ki…
Duvarlar bile utanıp susmuş gibiydi.
Kadın… hâlâ kapının önünde.
Gözlerinde ne pişmanlık var ne utanç.
Sadece bir iddia.
“Hamileyim… senden olabilir.”
Benden çünkü değil,
olabilir.
Bu ‘belki’ bile, kalbime bir bıçak gibi saplandı.
Birkaç saniye Mahir’e baktım.
Hiçbir şey demedi.
Ne yalanladı, ne inkar etti, ne “mümkün değil” dedi.
O an o kadar sessizdi ki…
Sanki “evet, olabilir” dememek için kendini zorluyordu.
Bir kelime daha duysam, yere yığılıp ağlayacak gibiydim.
Ama sonra o içimde biriken şey patladı.
Damarıma bastı çünkü.
Kendime ettiğim sessizlik yırtıldı.
Kalbim yumruk gibi atmaya başladı ve ben… konuştum.
“Sen ne cüretle geliyorsun buraya?!” Kadının gözleri büyüdü.
Şaşırmıştı.
Ama umursamadım.
“Ne yüzle? Ne beklentiyle? Kapısını çaldığın adam evli. O evin içinde ben varım. Anlamıyor musun? Ben varım!”
Sesim çatladı.
Tüylerim diken diken. “Üstelik... ‘Hamile olabilirim’ mi? Ne demek bu? Test sonucu yok, kanıt yok ama direkt eve, kapıya gelip bomba mı bırakıyorsun?” O an Mahir, bir adım atmak istedi.
Belli ki beni durdurmak istiyordu.
Ama gözümü diktim ona. “Sakın!” dedim.
“Bir kelime etme. Çünkü ne zaman konuşman gerekse, susuyorsun.”
Onun gözlerine öyle bir baktım ki…
Ne sinirle, ne gözyaşıyla.
Kırılmıştım.
Bildiğin, içten içe yıkılmıştım.
“Ben senin hayatına kendi isteğimle girmedim Mahir. Zorla evlendik, evet. Ama zamanla… ben sana güvendim.
Hadi sevgiyi geçtim… Güvendim.
Ve sen o güvenin üstüne bomba gibi bir geçmiş getirdin.”
Berrak'a döndüm. “ Hamileysen, buyur git doktora. Gerekirse test yaptır, ama bir daha bu kapının önüne adım atarsan... bu sefer Mahir seni değil, ben seni karşılarım.”
Kapıyı yüzüne kapattım.
Ellerim titriyordu.
Gözümden yaşlar düşmek üzereydi ama tutuyordum.
Çünkü ağlamak istemiyordum.
Ona bakıp kırgın olduğumu göstermek istemiyordum.
Arkamı döndüm.
Mahir...
Orada öylece durmuştu.
Boş, yorgun, kafası karışık.
Ama en çok da suçlu.
Bir an yüzüne baktım.
Yüzünde, beni kaybetmekten korkan bir adam vardı.
Ama çok geç kaldığını bilmiyordu.
O an hiçbir şey demedi.
Sadece başını öne eğdi.
Bakışları yere sabit. “Bakma öyle yere. Konuş!”
Sesimle birlikte ev titredi sanki.
O susmaya devam edince, ben yürüdüm ona doğru.
Yüzünün tam karşısına geçip parmağımı göğsüne bastım.
“Sen ne yapmaya çalışıyorsun ha?! Geçmişin kapımızı çalıyor, kadın çocuğundan bahsediyor, ve sen… Susuyorsun!"
Sesim çatladı.
Kendi kalbim bile beni duymaktan ürktü belki.
“Ben neye inandım biliyor musun Mahir?
Sana!
Geçmişini anlatmayan ama benimle geleceği paylaşan adama…
Her sabah uyanırken yastıkta yüzünü görmek bana yeter diyene...
Şimdi ne kaldı elimde?”
Gözümden bir yaş düştü.
Öfkemle birlikte yanaklarımı yaktı.
“Ben seninle aynı çatı altında hayal kurarken, sen geçmişinle hesaplaşmamışsın bile.
Ve şimdi, geçmişin karşımda, karnında senden bir çocukla duruyor. Ben burada ne oluyorum peki? Geçici bir... yükümlülük mü?!”
O an Mahir başını kaldırdı.
Gözleri kan çanağı gibiydi.
Ama bu sefer... kaçmadı.
“Hayır, İklim!
Asla! Sen hiçbir zaman bir yükümlülük olmadın.”
"İklim deme bana!" Sesim titriyordu.
“O kadın, Berrak… Benim geçmişim evet. Yıllar önce... söz kestik ama… o bitti İklim. Bitmişti.
Sonra sen geldin.
Bir sabah kahvaltı masasındaki sinirin, gürültün…
Evdeki kahkahaların…
Ben sana bağlandım, bağımlı gibi.”
Bir adım daha yaklaştı.
Ellerini omuzuma koymak istedi.
Çektim kendimi. “Ama bu ‘bağlılık’ doğurmuyor Mahir.
O kadın senden çocuğunu taşıyor.
Ben bunu nasıl unutayım? Her nefes aldığında senin içinde bir yerlerde başka bir aile ihtimali olduğunu bilerek nasıl yaşayacağım ha?!”
Sesim kırıldı. “Sen bana güven demedin. Seçtin. Ama geçmişini de getirdin çantanda. Ve ben ne yaparsam yapayım, onun gölgesi olacak bu evde.
Çünkü… bu sefer özür yetmez.”
“Ne olur gitme,” dedi.
“Ben seni… ben seni ilk kez, her şeyin ötesinde istiyorum.
Hata yaptım. Ama seni bu şekilde kaybetmeye tahammülüm yok.” Omuzları sarsılıyordu.
Ağlamıyordu belki ama…
Yüzündeki o çaresizlik, paramparça etti beni.
Yine de…
Kendimi tutamadım.
“O kadın doğuracak Mahir.
Sen baba olacaksın.
Ve ben… sadece seyirci kalacağım.
Bununla nasıl yaşanır?”
Mahir’in nefesi hâlâ düzensiz.
Ben ise duvar gibi durmuşum karşında.
Ne yapsa faydasız şu an.
Çünkü içimde… bir şey kırıldı.
Ve kırılan yerden buz gibi bir sessizlik sızıyor.
Tam bir şey daha söylemek üzereydim ki…
Kapı aniden açıldı.
Donduk kaldık.
Mahir’le ben göz göze geldik.
Sonra o sesi duydum.
Şehmuz. “Ne bu bağrış çağrış?! Ne bu mahalle kavgası gibi gürültü?!”
Omzumdan aşağı buz gibi bir şey indi sanki. Çünkü onun varlığı hep tehdit gibi. Ve içimde hissettim.
Bugün… çok kötü bir şey olacak.
Şehmuz içeri adım attı, ceketini çıkardı.
Yüzü gergindi ama o her zamanki kendinden emin kibirle konuştu:
“Artık yeter bu çocuk oyunu.
Kavga, bağrış, eski nişanlılar… bunları bırakın.
Ben başka bir şey için geldim.”
Mahir başını kaldırdı.
Benim elim kalbimde, duracak gibi.
Ve sonra o cümle döküldü.
O cümle. “Bana torun yapın artık.
Yeter. Beklediğim kadar bekledim.” Mahir olduğu yerde dondu.
Ben gözlerimi kırpmadan Şehmuz’a baktım.
“Ne diyorsunuz siz?” dedim.
Ama o aldırmadı.
Gözünü Mahir’e çevirdi, sonra bana. “Seninle yapılan evlilik zaten bunun içindi, Miray.
Erkek torun.
Mahir’in adıyla devam edecek bir kan bağı.
Şirket, soy, miras…" Ve sonra sustu.
Bize bir saniye süre tanıdı.
Sonra devam etti. “Siz aşk meşk, kahvaltı yaparken… ben planımı yapmıştım. Mahir, bu evliliği kabul etti çünkü biliyor. İlk erkek çocuğu olan, şirketin başına geçecek.”
Dünya… birdenbire sessizleşti.
Saat durmuş gibi.
Nefesim tıkanmıştı.
Beynime kan yürüdü, ama kalbim…
Kalbim darmadağın.
“Ne… diyorsun… sen…” dedim.
Sesim yabancıydı.
Titrek, solgun, hırıltılı.
Bir ben gibi değil.
Mahir araya girmek istedi.
Adımı söyledi.
“İklim, dinle—” Ama elimi kaldırdım.
Yeterdi.
“Sakın. Sakın bir kelime daha etme.
Sen bunu biliyordun.
Bunu bile bile… bana seni seçtim dedin.
Bana ‘biz’ dedin.
Hatta... seviyorum dedin.”
Gözlerim doldu ama ağlamadım.
Hayır.
Bu gözyaşı hakkını çoktan kaybetmişti.
Şehmuz hâlâ odadaydı.
Sanki gurur duyuyordu bu kurduğu düzenle. “Bu iş sevgiyle olmaz kızım.
Bu iş kanla, mirasla olur. Ya yaparsın çocuğu… Ya da bu evlilik burada biter.”
Ve çıktı.
Kapıyı kapatmadan önce son kez Mahir’e döndü: “Sende karar ver.
Kalbinle mi gideceksin, soyadınla mı?"
Kapı kapandı. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.
Sadece durduk.
O an...
O an sadece içimdeki ben konuştu: “Beni seçtiğini sandım.
Meğer sadece rahim olduğum için buradaymışım.”
Mahir bir adım atmak istedi. Ama ben ondan uzaklaştım.
Ve sadece şunu söyledim: “Senin sevgin pazarlık gibiydi Mahir.
Ama ben ruhumu koymuştum ortaya.
Ve ruhumu sen... miras defterine yazdırmışsın.”
Kendimi odamıza attım.
Kapıyı kapattım.
Ardından anahtarı çevirdim.
İlk kez kilitledim bu evi.
Ama asıl…
Kendimi kilitledim.
&&&
O günün sabahına hâlâ uyanamadım.
Saat ilerliyor, perdelerden sızan ışık odamı aydınlatıyor ama ben… karanlıkta gibiyim.
Kendime dokunuyorum ara sıra.
Emin olmak için.
Buradayım, di mi? Gerçek bu mu?
Mahir hâlâ salondaydı.
Hiçbir şey söylemeden gitmedi.
Ama ben de hiçbir şey demedim.
Çünkü… susmak bazen en ağır bağırıştır.
Kapı çaldığında, yerimden sıçrayarak kilitlediğim kapıyı açıp aşağıya indim.
“Açın! Aç kapıyı Mahir!”
Berrak'ın sesi.
İçimde bir şey koptu o an.
O kapıyı kendim açmak istedim.
Ama Mahir benden hızlıydı.
Kapıyı açtı.
Ve Nevin içeri girdi.
Yüzünde yorgun ama keskin bir ifade vardı. “Artık kaçamazsın Mahir. Kaçmaya da hakkın yok. Çünkü bu sadece senin hayatın değil!”
Elindeki dosyayı uzattı.
Gözlerinin içine baka baka: “3 aylık hamileyim. Ve evet… senden.”
Kalbim durdu sandım.
Ama hayır…
Benim kalbim değil, bu evde artık hiçbir şey atmıyordu.
Mahir gözlerini kapadı.
Sanki zamanı geri almak istiyordu.
Ama hiçbir şey geri dönmüyordu.
Ben dosyaya baktım.
O küçücük kağıt, koskoca bir gerçek gibiydi. “Bana bir açıklama borçlusun Mahir,” dedim.
“Şimdi değilse bile... kalbim susmadan önce.”
Nevin sırıtarak geriye yaslandı. “Aslında açıklamaya gerek yok. Şehmuz Bey her şeyi biliyor zaten.
Hatta... bu çocuk duyulursa, onun ‘gerçek’ torunu olacağı için, senin yerine geçebilir.”
Mahir’in yüzü kireç gibi oldu.
Nevin onun gözlerine bakarak devam etti: “Bu sadece bir çocuk değil. Bu, senin adının devamı.
Ve benden geliyor.”
Sanki üzerime beton döküldü.
Bir çocuk için mi yaşadım ben her şeyi?
Bir kan bağı için mi?
Aşk dediğimiz şey, sadece... soyun devamı mıydı?
Mahir bana döndü.
Adımı söyledi. “İklim… yemin ederim, o çocuk bu evlilikten önce…
Ben seni tanımadan önce…”
Elimi kaldırdım.
Artık dayanamıyordum.
“Sustum Mahir.
O gün sustum, babanın söylediklerini yuttum.
Bugün sustum, geçmişin suratımı tokatlar gibi gelirken…
Ama artık susmak yok.”
Nevin’e döndüm.
O kibirli, kazanmış bakışlarının içine baktım.
“Bundan sonra doğuracağın her çocukta ben olmayacağım.
Bu oyunda figüran olmayacağım.”
Ardımı döndüm.
Ama bu bir kaçış değildi.
Bu… bir karar anıydı. “Ve sen Mahir…” dedim, tam çıkarken arkamı dönüp: “Seni sevdim.
Bu evliliği oyun sanarak girdiğim yerde... seni gerçekten sevdim.
Ama sen… beni ihtimallerle dolu bir yalnızlığa mahkum ettin.
Ve ben artık… o yalnızlıktan çıkıyorum.”
Merdivenleri geri çıkıp odama geri döndüm.
Ve tam o anda, kapının eşiğinde Mahir belirdi.
Omzuna çökmüş bir suçluluk, gözlerinde kırılgan bir isyan.
“İklim...”
Kestim.
“Hiçbir şey söyleme.
Bunu bir açıklamayla temizleyemezsin. Ben burada senin yaralarını sarmadım Mahir.
Kendiminkileri unuttum.”
O sustu.
Ben konuşmaya devam ettim. “Sen beni bir ‘ama’ ile sevdin.
Ben seni her şeyime rağmen.
Ama ne yazık ki…
Aynı dilde konuşamadık.” Fermuarı çektim. Net, kararlı. Çünkü bir kadın fermuar sesinde karar alır.
Biter.
Valizi yere indirdim.
Omzuma çantamı taktım.
“Bu evde sevgi yoktu Mahir.
Ama ben kendimi sevmeyi burada öğrendim.
Ve artık… gitmem gerek.” Kapıya yöneldim. Ondan bir adım yoktu.
Kendine bile yaklaşamıyordu belki.
Son kez döndüm.
Ve dedim ki: “Ben senin yanında bir eşya olmadım. Ama sen, beni yerleştirmeyi bile beceremedin.”
Ve çıktım.
Ayakkabılarım toprağa bastı.
İçimde devrim vardı.
Kendime yürüyordum.
Ve bu defa... hiçbir valizim ağır değildi.
Çünkü yük artık içimde değil, arkamdaydı.
MAHİR EFE KARAN
Kapı kapandı.
Sessizdi.
Ama içimde binlerce cam aynı anda kırıldı sanki.
Odaya bakıyorum şimdi.
Dağınık değil.
Sadece… ıssız.
İklim’in yokluğu o kadar net ki,
bir yer çekimi gibi çöküyor üzerime.
Yatağın ucunda duran valiz izi hâlâ belirgin.
Ne kadar kısa bir zamana sığdık biz?
Kaç sabah o yatağın karşısında onun saçlarını izledim?
Kaç kere yüzünü gülümsetmeye çalıştım?
Ve kaç kere... geç kaldım?
Dolaba gidiyorum.
Kapağını açıyorum.
İlk dikkatimi çeken boşluk oluyor.
O gitmiş.
Ama kokusu kalmış.
Şu rafta bıraktığı saç tokası…
İçimden bir şey çekiliyor.
O kadar küçük, o kadar önemsiz bir şey…
Ama sanki şu an kalbimden daha büyük.
Salona geçiyorum.
Her yer düzenli.
Ama artık hiçbir şey yerli yerinde değil.
Onun battaniyesi yok koltukta.
Kahve fincanı yok sehpanın ucunda.
O cıvıltılı sesi yok duvarda yankılanan.
Ve ben…
ben bu evde sadece duvarlarla kalakaldım.
Nevin’in söyledikleri çınlıyor hâlâ kulağımda.
“Bu çocuk senin geleceğin.”
Gelecek mi?
Ben geçmişimi daha taşıyamıyorum.
Gelecek denen şey, İklim’siz bir zaman dilimi olacaksa...
istemiyorum.
Telefonuma bakıyorum.
Onun adına tıklamaktan korkuyorum.
Ama... yok.
Çevrimdışı.
Gitmiş.
Ve bu kez dönmek gibi bir ihtimali de almamış yanında.
Yerde çantasından düşmüş bir kitap var.
Kapağını kaldırıyorum.
İçinde, köşesi kıvrılmış bir sayfa.
Altını çizmiş:
“Bazı kadınlar giderken sadece gitmez.
Giderken seni senden alır.
Ve sen, geride sadece yankınla kalırsın.”
O an dizlerimin bağı çözülüyor.
Oturuyorum.
Sessizce.
İlk defa...
Gerçekten yalnızım.
İKLİM MİRAY KARATAŞ
Ayakkabılarımı çıkarmadan önce bir kez daha baktım kapıya.
O kapı bana çocukluğumu, ergenliğimi, kırık kapı tokmağını, annemin beni içeri çağıran sesini hatırlatıyordu.
Ama şimdi içimde taşıdığım şey başka.
Omuzlarımda sadece bir valiz yok.
Koca bir hayal kırıklığı var.
Ve biraz da...
kırılmış bir gurur.
Kapıyı annem açtı.
Gözleri hemen yüzüme kilitlendi.
Bir şey demedi.
Ne “N’oldu kızım?” dedi...
Ne de “Hadi anlat.”
Sadece sarıldı.
O an o kadar iyi geldi ki...
Anlatmaya çalışsam anlatamam.
Bazen insanın kelimeye değil, sadece kucaklanmaya ihtiyacı olurmuş.
Annem bildi.
Boynuma sarıldığında, içimdeki buzlar birer birer kırıldı.
"Hoş geldin kızım," dedi yavaşça.
Ben de sadece, “Hoş bulduk,” diyebildim.
Sesim çatallı, burnumun ucu kızarmış...
Ama ilk defa, “güvendeyim” hissiyle söyledim o kelimeyi.
Babam içerden çıktı.
Eliyle televizyonun sesini kıstı.
Bakışı annem gibi değildi.
Sorgulayıcı da değildi.
Sadece... yorgun bir “anlat bakalım” bakışıydı.
Annem kolumdan tuttu. “Gel içeri, sen bir çorba iç,” dedi.
Yine o... yıllardır değişmeyen cümle.
Çorba.
Dertli olana şifa, kırık olana yama, evlat olana “hala evdesin” demekti.
Mutfağa geçtik.
Annem bana sandalye çekti.
Valizim salonun köşesinde yalnız duruyordu.
Tıpkı benim gibi.
Annem çorbayı koyarken sessizlik vardı.
Ama bu, kötü bir sessizlik değildi.
O sessizlik, kelimeler toparlanana kadar olan türdendi.
"Ben döndüm," dedim.
Söylemek istediklerimin sadece %1'i buydu.
Ama şu an, söyleyebileceğim en büyük cümleydi.
Annem kaşığını bıraktı.
Bana döndü.
"Canın yanmış," dedi.
Sustum.
Bir gözyaşı süzüldü yanağımdan.
Bilmiyorum hangisi daha çok koydu...
Mahir'in o bakışı mı?
Yoksa Şehmuz’un ağzından dökülen o sözler mi?
“Erkek çocuk doğuracak. Başka kadından.
O da şirkete geçecek.”
Ben bir plandım.
Bir kadındım.
Ama onlar için sadece bir araçtım.
“Sana bunu yaşatmaya ne hakkı vardı?” dedi annem, sesi titreyerek.
“Ben bile bile gittim o eve anne,” dedim.
“Zorla evlendin ama... sonradan aşık oldunuz,” dedi babam.
Başımı eğdim.
Kendi içimde kavga ettiğim cümlelerdi bunlar.
Şimdi onların dudaklarından dökülmesi daha da zorlaştırıyordu.
Ama sonra annem oturdu yanıma.
Elini elime koydu.
“İnsan hata yapar kızım... ama en büyük hata, acısını içinde saklamaktır.
Ne yaşadıysan, anlat.
Dök içini.
Ağla gerekiyorsa.
Ama içinde biriktirme.
Senin kalbin çürüsün istemem.”
Bir anda sanki ağzımdan taşan kelimeler dökülmeye başladı.
“Mahir’i sevdim anne,” dedim.
Sanki yasaklı bir kelimeyi fısıldar gibi.
"Ben onu sevdim.
Ama… o, beni hiç anlamadı.
Koruyacak gibi baktı ama... kırarak tuttu elimden.
Yanımda gibiydi ama... aslında hep başka yerdeydi.
Ve o son cümle... o son gerçek…
Benim için değilmiş hiçbir şey.
Ben onun geleceği için sadece bir rahimdim."
Annem bana sıkı sıkı sarıldı.
O an kalbimdeki o kalın duvar çatladı.
İçimdeki acı ilk defa bir isme kavuştu:
Hayal kırıklığı.
Sevilmeden sevmişim.
Gönülsüz başlamış ama kalpten devam etmişim.
Sonra… tek başıma kalakalmışım.
Mutfağın ışığında, annemin dizine yaslanırken,
İlk defa uzun zamandır huzur buldum.
Babaannem hep derdi:
“Bazı evler insanı iyileştirir kızım.
Bir de çorba...”
Ben şimdi hem evdeyim.
Hem çorbamı içiyorum.
Hem de kendimi yavaş yavaş...
toparlıyorum.
&&&
Evin içi sessizdi.
Ama bu sefer o sessizlik, içimi kemiren cinsten değildi.
Annem mutfakta salça kavuruyordu.
Babam, eski gazetelerin arasına gömülmüş, ama göz ucuyla beni izliyordu.
Ben ise, çocukluk odamda yatağımın üstünde oturmuş, eski bir fotoğraf albümünü karıştırıyordum.
Bir sayfada beş yaşındaki halim, elinde plastik mikrofona şarkı söylüyordu.
Sonraki sayfada annemin kucağında hastane önünde çekilmiş bir fotoğraf.
Bir diğeri… okul formasında, tokaları yamuk ama gözleri parlayan bir kız çocuğu.
"Ben... bu kızdım," dedim içimden.
"Şimdi kimim?"
Kapıdan annem kafasını uzattı.
"Markete gidiyorum kızım, baban evde."
“Tamam anne,” dedim yumuşak bir sesle.
Kapı kapandıktan sonra derin bir nefes verdim.
Bu ev... beni tanıyordu.
Duvarlarımı, korkularımı, uykusuzluklarımı, çocukça umutlarımı biliyordu.
Ama bir yanım hâlâ onun sesini bekliyordu.
Mahir’in.
Telefonuma bakmamak için kendimle savaşıyordum.
Ama kaç mesaj gelmişti bilmiyorum.
"İklim, konuşabilir miyiz?"
“Lütfen…”
"Ben hiçbir şeyin böyle olmasını istemedim."
"Bir açıklamam var."
"Ama sadece gözlerime bak bir kez."
Hayır.
Gözlerine bakarsam… yine kaybolurum.
O yumuşayan ses tonuna… o çatık kaşların ardındaki kediye…
Yine affederim.
Ve bu sefer kendimi affedemem.
Tam o sırada kapı zili çaldı.
Birden yerimden doğruldum.
Annem dışarıdaydı, babam içeride…
Babam kapıyı açtı.
Sesini duydum.
Ve sonra onun sesini...
“Mahir?”
“... İklim’le bir iki dakika konuşabilir miyim lütfen?”
Kapının eşiğinde durmuş, elleri cebinde, gözleri mahcup ve kırık...
Ona bakmadım.
Ama onu hissettim.
İçeri adım atmaya çalışmadı bile.
Sadece… bir şeyler söylemek istiyordu.
Babam arkasını döndü, o tok sesiyle:
“İklim, ister misin?”
Yutkundum.
Bir an gözüm telefon ekranındaki mesajlara takıldı.
Sonra... kendime cevap verdim:
Hayır.
“Hayır baba. Görüşmek istemiyorum.”
Sesim ne sertti, ne yumuşak.
Ama karar doluydu.
Kapı sessizce kapandı.
O an, kalbimde bir düğüm çözüldü.
Demek ki... bu da oluyormuş.
Demek ki, gözlerine bakmadan da karar verilebiliyormuş.
Demek ki, sevmek… bazen arkana bakmamayı da gerektiriyormuş.
O gece odamda uzun uzun yazı yazdım.
Hayatımın yönünü, yeni bir mesleği, belki bir kursu, yeni bir başlangıcı düşündüm.
Güçlü olmak için artık onun sesine değil, kendi sesime ihtiyacım vardı.
Ve o ses içimde şöyle diyordu:
“Yıkıldın mı?
Evet.
Ama hâlâ buradasın.
Nefes alıyorsun.
O zaman devam.”
&&&
Sabahları bir süre aynı döngüde geçiyor: Gözlerimi açar açmaz tavanı izliyorum.
Sonra kendime hatırlatıyorum: “Buradayım. O evde değil. O yatağın içinde değilim artık.”
Ama sonra... göğsümde tuhaf bir boşluk.
Sanki bir parçam hâlâ onunla uyanıyor da, ben kalanın eksikliğini yaşıyorum.
Kahvaltı masasında annem zeytinleri ezip tabağa dizerken, ben de bilgisayarı açıyorum.
Birlikte işe bakıyoruz.
Evden çalışabileceğim bir şey olmalı…
İstanbul’da bir ofise bağlı kalmak istemiyorum.
Benim özgürlüğe, nefes alanına ihtiyacım var artık.
Derken annem bir iş ilanına denk geliyor: “Yurtdışındaki markalarla mailleşebilecek, içerik planlaması ve müşteri ilişkilerini yönetecek iyi derecede İngilizce bilen biri aranıyor.”
Damarlarımdaki kan kıpır kıpır oldu.
“Bu... tam benlik,” dedim.
Annem bir şey demedi ama yüzünde o anne gülümsemesi vardı:
“Sen artık kendi ayaklarının üstündesin kızım.”
Başvurdum.
Görüşmeyi online yaptık.
Karşımdaki kadın İngiltere’de yaşıyordu ve enerjimden etkilenmişti belli.
“Başlıyoruz, hoş geldin!” dediğinde... ben olduğum yerde nefesimi tuttum.
Bir damla yaş süzüldü gözümden.
Kendi başıma kazandığım ilk yol…
Artık odamda kurduğum minik çalışma masamda, dizüstü bilgisayarım önümde, karşımdaki yabancı markaya ürün planlaması yapıyordum.
Günüm düzenli geçiyordu.
Kahve molam vardı, öğlen yürüyüşüm, akşam dizim...
Ama bazen...
Özellikle gece, parmaklarım kendini kaybedercesine o isme gidiyordu.
Mahir.
O evin içindeki kahkahalar, tartışmalar, bana “gözüm” deyişi…
“Birlikte bir evimiz olacak” derken gözlerimin içine nasıl baktığı…
Her şeyi hatırlıyordum.
Ama bu sefer... geçmişin esiri gibi değil.
Geçmişin tanığı gibi.
&&&
Bir sabah kahvaltı hazırlarken babam sandalyeye oturdu ve gazeteyi bir kenara bırakıp yüzüme baktı: “İklim... seninle gurur duyuyorum.”
O an elimdeki çayı döküyordum neredeyse.
“Ne oldu baba, bu ani duygu seli?” diye gülmeye çalıştım.
Ama babam ciddiydi.
“Kızım... hayatta bazen düştüğümüz yerden kalkmak değil, o tozun içinde kalıp nefes almayı seçmek en zoru. Ama sen kalktın. Ve bu evde hiç kimse, sırf acı çekti diye zayıf olmadı.”
O cümle...
Kalbimin derinliklerine işledi.
Artık yeni hayatım vardı.
Yeni bir iş, yeni bir rutin, yeni ben.
Nevin'den de uzun süredir ses yoktu.
Ya gerçekten köşesine çekilmişti...
Ya da yeni bir şey için güç topluyordu, bilmiyorum.
Ama içimdeki sessizlik... ilk defa huzur gibi geliyordu.
Ve Mahir?
Mesaj atmayı keseli bir hafta olmuştu.
O ilk baştaki ısrar yerini kabullenişe bırakmıştı belki.
Ya da… başka şeylere.
Ama ben hâlâ onunla geçen anılara sırtımı dönebilmiş değilim.
Çünkü...
Ben onu sadece sevmemiştim.
Ben ona kendimi anlatmıştım.
Sesimi, çocukluğumu, en korkak yanımı…
Şimdi bazen pencereyi açarken düşünüyorum:
Acaba hâlâ aynı çayı içiyor mu?
Sabahları saçını havluyla karıştırarak kurutuyor mu?
Koltuktaki battaniyeyi hâlâ bana göre düzeltiyor mu?
Bilmiyorum.
Ama bildiğim tek şey şu:
Ben artık sadece aşkı değil, kendimi de yaşıyorum.
Ve bu...
Ona rağmen değil,
Kendim için güzel.
MAHİR EFE KARAN
Saat sabah 06.45.
Alarm çalmadan uyanıyorum artık.
Çünkü ses yok.
Yanımda uyanan kimse yok.
İklim’in sabah homurtuları, yastığı kafama fırlatmaları, “beş dakika daha” diye mırıldanmaları... yok.
Uyanmak bu evde kolay değil.
Ama yatakta kalmak daha da zor.
Perdeyi araladığımda güneşin odanın duvarına vurduğunu görüyorum.
İklim olsa, “ışık gözümün içine giriyor” deyip homurdanırdı.
Şimdi sadece sessizlik gözümün içine giriyor.
Bir de özlem.
Ama hâlâ aramıyorum.
Çünkü arayacak yüzüm yok.
Ne diyeceğim?
“Ben seni o kıza tercih ettim demek kolay mı?”
“Evet, çocuk olacak, ama seni seviyorum demek yeterli mi?”
Hayır.
O yüzden susuyorum.
Bir erkek, bazen susarak daha fazla konuşur.
Ama bu, dinlenmediği gerçeğini değiştirmez.
07.30
Ofise gitmeden duş alıyorum.
Kıyafetlerimi öylesine seçiyorum.
İklim olsa, “şu ceket sana çok yakışıyor” derdi.
Cebime saklı bir özgüven koyardı o cümleyle.
Şimdi ceketim bile üzerime bol geliyor sanki.
Kendime ait hiçbir şey kalmamış gibi.
08.30
Şirketin kapısından giriyorum.
Babam ofisin bir köşesinde aslan gibi oturuyor hâlâ.
Şehmuz Gürhan.
“Torun” lafını dilinden düşürmediği günden beri gözlerine bakamıyorum.
Ama o umursamıyor.
Bana bir “bakış” yetiyor zaten.
“İklim’e ulaşabildin mi?” diye soruyor.
Kelimeler boğazıma diziliyor.
“Hayır.”
“Aramadın mı?”
“O istemedi baba.”
İstemedi.
Çünkü istemesi için önce güvenmesi gerekiyordu.
Ben o güveni... kendi ellerimle toprağa gömdüm.
09.00 – 13.00
Toplantılar, sunumlar, yeni gelen ithalat dosyaları…
Hepsini otomatik yapıyorum.
Yanımdaki ekip ne dedi, kim ne önerdi bilmiyorum.
Zihnim sürekli geri sarıyor.
İlk evi gezdiğimiz günü.
O koltukçunun bize yakalanışını.
O sabah... ilk defa onunla aynı yastıkta uyanışımı.
Gözleri.
Sanki “iyi ki geldin” der gibi bakıyordu.
Ama şimdi… o gözlerin bana dönme ihtimali bile yok.
13.45
Yemekhanede tabağımda yemek var.
Ama midemde yer yok.
Nevin şirketin alt katında bir avukatla konuşuyormuş.
Bir arkadaş duymuş, geldi söyledi.
“Hamilelik davası falan mı açacak?” diye soruyorlar fısıltıyla.
Beni ilgilendirmiyor gibi davranıyorum.
Ama her kelimesi beynime kazınıyor.
Yapmasaydı...
Yapmasaydım…
Biraz daha sabretseydim, her şeyi açık etseydim...
Bugün belki evimde kahvaltımı onunla yapacaktım.
15.00
Odasına çekilen babamdan gizli, kameraları bile kapattırıp onun profiline bakıyorum.
İklim.
Bir reklam ajansı gibi bir sayfayı takip ediyor.
Altına "Yeni işimde ilk haftam" yazmış.
Gülümsüyor.
Ama gözleri… hâlâ beni tanıyor sanki.
Yine de mutlu.
Ve ben o mutluluğun sebebi değilim.
İlk kez… gerçekten kaybetmenin anlamını anlıyorum.
18.00
Ofisten çıkıyorum.
Arabaya biniyorum ama direksiyona bile elim varmıyor.
Sanki her virajda onun kahkahası çınlayacak.
Sanki eve girince sandalye çekilmiş olacak, ayak ucumda yumuşak sesiyle “hoş geldin” diyecek…
Ama ev dediğim şey, artık sadece duvar.
Ne sesi var, ne sıcaklığı.
Sadece yankı.
İçimdeki yankı:
“Kendini açıklamak için geç kaldın, Mahir.”
22.00
Telefonu elime alıyorum.
Beni engellememiş hâlâ.
Belki de sadece... görmezden geliyor.
“Bir mesaj at” diyor iç sesim.
“Bir kelime söyle... ‘özür dilerim’ de. Belki... belki bu sefer affeder.”
Ama ben parmaklarımı geri çekiyorum.
Çünkü...
Ona özür değil, güven borçluyum.
Oysa ben... bir kadını sevip başka bir kadından çocuk beklemenin cezasını daha yeni öğreniyorum.
Gece yatağa girdiğimde, yine sessizlik içinde…
Yastığa başımı koyuyorum.
Ama kafamın içinde sadece onun sesi çınlıyor:
“Ben seninle ev değil, yuva kurmak istiyordum…”
O gece, ilk defa ağladım.
Sessizce.
Bir erkek gibi değil.
Bir insan gibi.
Kalbi kırık.
Ve hâlâ sevmeye devam eden biri gibi.
Bölüm etkileşimi
