28. bölüm / 31
SON BEY "Söz Namustur"GÖZLERİ HEP BENDE
Bölümler 31Şu an: GÖZLERİ HEP BENDE
- 1 KARANOĞLU AŞİRETİ1.661 kelime
- 2 KABULLENMEK3.259 kelime
- 3 EVET2.760 kelime
- 4 KAÇAMAK5.086 kelime
- 5 BAŞLIYORUZ4.288 kelime
- 6 EL ELE1.930 kelime
- 7 KIRGINLIK3.403 kelime
- 8 SAF DUYGULAR2.675 kelime
- 9 ÇEKİM3.154 kelime
- 10 ACI TATLI EKŞİ3.174 kelime
- 11 KAYIP1.681 kelime
- 12 GÖLGE2.580 kelime
- 13 ÇARESİZLİK2.691 kelime
- 14 GERÇEK DUYGULAR5.344 kelime
- 15 İTİRAF4.232 kelime
- 16 SINIR4.782 kelime
- 17 KAOS3.831 kelime
- 18 HİSSİZLİK4.397 kelime
- 19 AŞKIN SUSKUNLUĞU2.785 kelime
- 20 MEKTUP2.887 kelime
- 21 BU BOMBA KİMDE PATLAYACAK4.397 kelime
- 22 SÖYLENMEYEN HER ŞEYİN GÖLGESİNDE4.337 kelime
- 23 ATEŞTEN BİR GECE7.411 kelime
- 24 SON NEFES4.605 kelime
- 25 HUZUR VE SESSİZLİK3.220 kelime
- 26 MUCİZE Mİ BUNUN ADI5.000 kelime
- 27 TOHUM3.813 kelime
- 28 GÖZLERİ HEP BENDE5.572 kelime · Okuduğun bölüm
- 29 ÇABA6.160 kelime
- 30 AŞK3.801 kelime
- 31 SON5.040 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hastanenin çıkış kapısından birlikte yürürken, elim hâlâ Mahir’in avucunun içindeydi.
Sessizdik.
Ama sessizlik bu kez kopukluk değildi. Sanki her adımda kalplerimiz konuşuyordu.
Arabaya binerken kapımı o açtı. Koltuğa yerleşmemi bekledi. Sonra yavaşça yan tarafıma uzandı ve emniyet kemerimi taktı. Elini çekmeden önce bir saniye karnıma dokundu. Hafif bir dokunuştu. Ama içime işleyen bir sükûnet taşıyordu.
Direksiyon başına geçtiğinde, motorun sesi kadar yumuşaktı içimdeki dalgalanma. Artık yalnız değildim. Karnımda iki minik hayat... Ve yanımda o vardı.
Bir dönem en çok korktuğum, sonra en çok güvendiğim adam.
Yola çıkarken bir eliyle direksiyona tutundu. Diğer eli yavaşça yanıma uzandı. Beni izlemiyordu, ama içimdeki sessizliği dinliyordu sanki. Parmakları, karnımın üzerine yerleşti.
Gözlerimi kapadım.
O an, o temas… Bir yemin gibiydi. Sessiz ama derin bir bağlılık.
Hiç konuşmadık. Ama içimden geçen her şey, onun avuçlarına sızıyordu sanki. “Buradayız,” dedi fısıltıyla. “Sen, ben ve… onlar.”
Bir el direksiyonda, diğeri karnımda… O an dünyanın en korunaklı yeriydi yan koltuk.
Sokaklar kayıp geçerken, içimde sadece o anın kutsallığı vardı. Yalansız, gürültüsüz, tertemiz.
Sonunda evimize geldik. Kapıyı açtı, elini bana uzattı. Ama bu kez sadece tutmak için değil. Beni taşır gibi, sarmak için. Yavaşça yürüdük içeri. Güneş salonun penceresinden vuruyordu. Her şey aynıydı… ama bir şey değişmişti.
Ben artık yalnız değildim. Biz artık daha fazlaydık.
Ve Mahir…
O sadece bana değil, içimde taşıdığım hayata da yavaş yavaş aşık oluyordu.
"Üstüme rahat bir şeyler giyip geliyorum." dedim odamıza doğdu giderken.
&&&
Üzerime salaş bir tişört, altıma da kısa şort geçirdim. Karnımdaki o hafif dolgunluk hâlâ belli olmuyordu ama… ben hissediyordum.
O yüzden adımlarım daha dikkatliydi. Daha yavaş.
Daha… farkında.
Bahçeye çıktığımda güneş gözlerimi kamaştırdı. Elimi kaşımın üstüne siper edip etrafa baktım.
Mahir görüş alanıma girdiğnde köpeklerle beraber oynadığını gördüm.
Üzerinde tişört yoktu. Yalnızca koyu gri bir eşofman altı. Tenine yapışan terden parlıyordu kolları, göğsü… karın kasları. Bir an yutkunmak zorunda kaldım.
Bu adam dün gece elimi karnıma götürüp, ‘o bizim parçımız’ dedi…Şimdi ise… karşımda, tüm cephesiyle duruyordu.
İçimden geçen tek kelime “eyvah”tı.
Ama dudaklarım gülümsüyordu.
Yavaşça yanına doğru yürümeye başladım. O anda köpeklerden biri galiba Pars'tı üstüne atladı, Mahir de kahkaha atarak yere düştü. O kahkaha… çocukken annemin bana anlattığı masallar gibi içimi ısıttı.
Adımlarım onu izleyerek yaklaştı. Gölgesine girecek kadar yaklaştım. “Sen bu hâlinle..." dedim hafif bir edayla, “...hamile kadına sakinlik değil, tansiyon yükselmesi veriyorsun.”
Mahir döndü. O bakış…
Yan bakıp sonra dudaklarını bükmesi… Yüreğimin orta yerine kuruldu.
“Bak sen,” dedi hafif kısık bir sesle, “...doktorlar aşermeyi yiyecekle sınırlandırmamıştı ama…”
Kaşlarımı kaldırdım. Gülüşünü bastırıyordu. “...senin gözler dileniyor gibi.”
İçim bir sıcak, bir serin. “Sen böyle nimetlerini sunarken,” dedim kıkırdayarak, “...ben ne yapayım? Bakmayayım mı?”
“O zaman iyice bak,” dedi adım adım yaklaşırken. Gözleri, dudaklarımda değil bakışlarımda takıldı kaldı.
Teninin kokusu hafifçe burnuma geldi. Köpekler usulca kenara çekilmişti. Sessizlik, bir anlık gerginlikle tatlandı.
İçimden geçen şey…
Dokunmak, sarılmak, öpmek değil.
Sadece… onun tenine başımı koyup, bir süre öylece durmak.
Ama Mahir başka bir şey düşünüyordu belki. Gözleri, karnıma kaydı. Parmaklarını kaldırmadı ama… kalbiyle dokundu sanki.
“İçeride ne kadar yer kapladıklarını bilmiyorum ama...” dedi gülümseyerek. “...senin gözlerinde ben bile kayboluyorum, İklim.”
Bu kez ben başımı eğdim. Gülümsemedim.
Sadece... Kalbim biraz daha düğümlendi ona.
Yaklaştı. Parmak uçları belimin yanına değdi, sonra yavaşça geriye çekildi. Ne yapacağını bilmiyor gibiydi.
Ama ben… Ben ne hissettiğimi çok iyi biliyordum.
Başımı hafif eğdim, fısıltıyla konuştum. “Biraz daha böyle bakarsan… tansiyonum değil, kalbim düşecek.”
O an gülümsedi Mahir. “Yakalarım,” dedi. “Kalbin düşerse, ellerimle tutarım.”
Ve elleri…
Belimin tam arkasına yerleşti.
O an her şey sessizdi. Ama içimde ikiz kalp atışlarıyla birlikte, bir aşk daha büyüyordu.
Mahir’in elleri belimdeyken, aramızda kalan mesafe öyle küçüktü ki… nefesimi tuttuğum anda onunkiyle karışıyordu.
Yüzümün tam karşısında duran o adam… Beni en çok kıran ama en çok da koruyan adam.
Şimdi sadece bakıyordu. Öylece.
Sanki ben bir cevap verecekmişim gibi… Sanki içimdeki fırtınaları susturabilecek tek kişi oymuş gibi…
Gözlerimin içine baktı. Yavaşça.
Hiç acele etmeden. Dokunmadan.
Ama sonra bir eli, baş parmağıyla yanağıma hafifçe dokundu.
“Bu gülümsemeyi... bir daha kaybetmene izin vermem,” dedi kısık sesle. “Bırakmam seni, ne sen istersen iste... ne de dünya üzerimize yıkılsa...” İçimden bir şey koptu o anda. İçimden değil… Karnımdan. İkiz kalp atışları gibi. Bir sıcaklık yayıldı bedenime.
Gözlerim doldu ama akmadı.
Ona doğru bir adım daha attım. “Ben zaten...” dedim fısıltıyla, “...hiç gitmedim ki.” O an... Mahir durdu.
Ellerini yüzüme getirdi. Baş parmakları yanaklarımda, bakışları bakışlarımda. Başını biraz eğdi. Çok az. Sanki izin ister gibiydi. Ben de gözlerimi kapattım. Ve o zaman dudakları dudaklarıma dokundu. Sert değil. Acele hiç değil. Yavaş. Ait gibi. O öpücükte sadece aşk yoktu. Affetme vardı. Söz vardı. Bebeklerimize, geleceğimize, geçmişte kalan her acıya… bir veda vardı.
Öpücüğün arasında bir fısıltı bıraktı Mahir.“İkizlerimize ilk kez böyle dokundum…”
Güldüm.
İçimden taşan bir sıcaklıkla, kahkaha atmadan sadece gülümsedim. “Senin dokunduğunu duydular bence… ikisi birden tepki verdi.” Elimi karnıma götürdüm.
O da ellerini ellerimin üstüne yerleştirdi.
Bahçedeki çiçeklerin arasında, sabah güneşinin altında, o an… hayat durmuştu sanki.
Ne geçmiş vardı…
Ne gelecek.
Sadece biz.
Ve içimizde iki küçük mucize.
Sonra Mahir gülümsedi. “İçeri geçelim mi?” dedi. “Bana yeniden âşık olduğun anı… biraz daha uzatalım.”
Kahkırmakla cevap vermek arasında kalmıştım. “Ben sana hep aşıktım, Mahir.”
“Elimde patlayan silahlarla bile mi?”
Sesinde hafif bir sitem ama daha çok utanç vardı.
Yanına yaklaştım. Ellerimi göğsüne koydum. “Evet. Ama artık... sadece kalbinle savaşırsan, barışmam daha kolay olur.”
Birlikte içeri girdik.
Kapıdan içeri adımımı attığım an, her şey hızlı oldu.
Beni sert ama dengeli bir hareketle kendine çekti. Aramızda bir nefeslik bile boşluk kalmamıştı.
Gözleri gözlerime değmeden, dudaklarımı buldu.
Öyle yavaş falan değil…
Alev gibi.
Yangın gibi.
Sanki içindeki bütün suskunluğu öpüşe dökmüş gibiydi.
Bir anlık şok yaşadım.
Ama sonra…
Ben de bıraktım kendimi.
Bu öfke gibi, özlem gibi öpüşmeye…
Bu “seni her şeye rağmen seviyorum” öpüşmesine.
Sırtım duvara çarptı ama canım acımadı. Tam tersine dokunuşlarının arasına karışan o tutkuda, yıllardır sakladığım bütün korkular eriyip gitti.
Ellerimi karın kaslarında gezdirdim.
Derisini hissettim. O kaslı göğsünün tam üstünde atan kalbi. Benimle aynı ritimdeydi. Bir ara nefes almak zorunda kaldık. Mahir alnını alnıma yasladı. Sert nefes alıyordu. Sanki uzun süredir tuttuğu her duyguyu salmış gibiydi.b“Sana hâlâ doyamıyorum…” dedi kısık bir sesle.
“Sana her dokunduğumda, ilk kezmiş gibi hissediyorum.”
Benimse tek söyleyebildiğim şey…
Sadece fısıltıyla gelen bir kelimeydi:
“Mahir…”Gözlerim gözlerine değdiğinde bir şey oldu. İçimizdeki yangın sustu ama sönmedi.
Sadece… Birbirimize daha dikkatli, daha kıymetli dokunur hale geldik.
Mahir, elini karnıma koydu sonra.
Yavaşça. Sanki içimizdeki mucizeyi hatırlatmak ister gibi.b“Bizi taşıyorsun,” dedi.“Sen sadece kadın değilsin İklim…benim kalbimsin.”
O anda…
Dudaklarıma bir kez daha, bu kez nazikçe dokundu. Bu öpüşme artık fırtına değil… Sükûnetti.bBir vaat gibiydi. "Ne olursa olsun... gitmeyeceğim."
Mahir’in öpücüğünden geriye kalan o sıcaklık, hâlâ dudaklarımda geziniyordu.
İçim ateş gibi yanıyordu. Ama bu, korkutan bir yangın değildi.
Bu, uzun zamandır özlediğim… beni yaşadığımı hissettiren bir dokunuşun yangınıydı.
Ve o an…
Aramızdaki hava tamamen değişti.
Mahir bir adım attı. Sonra bir adım daha.bEllerini usulca belime sardı, sonra birini boynuma götürdü.
Gözleri… o karanlık gözleri, gözlerime kazındı.
Bir elim saçlarını okşarken o ise, yavaşça tişörtümü yukarı sıyırmaya başlamıştı. Tenimle buluşan parmaklarının sıcaklığını hâlâ hissediyordum. O an, nefesim hızlandı. Kalbim… sanki göğsümden dışarı çıkacak gibiydi. Birlikte nefessiz kalmayı göze alacak kadar yakınlaşmıştık.
Ama sonra… Bir anda, Mahir durdu.
Ciddi bir ifadeyle gözlerini benden kaçırarak geri çekildi. Ellerini indirdi. Ve birkaç adım geri gitti.
Sanki yanlış bir şey yapmış gibi…
Şaşkınlıkla ona baktım. “Ne oldu?” dedim. “Ne…?”
Bir iki saniye sustu. Sonra kelimeleri bir düğüm gibi boğazından çıkararak, neredeyse suçlulukla fısıldadı: “Olmaz. Yapamam. Şimdi… şimdi böyle yakınlaşamayız. Hamilesin sen İklim. Allah korusun… bir şey olur…
Dayanamam ben.”
İlk başta anlamadım.
Sonra… Ne demek istediğini anladığımda içimdeki sıcaklık yerini buz gibi bir kırılmaya bıraktı.
Kaşlarımı çattım. Gözlerimle onu süzdüm. “Öyle mi Mahir Bey?” dedim alayla. “Demek… öpmeyeceksin beni. Yani… çocuklar doğana kadar benimle yakınlaşmayacak mısın?”
Mahir ne diyeceğini şaşırdı. Bir adım atmak ister gibi oldu ama ben geri çekildim. Aramızda soğuk bir rüzgar esti. “Yavrum… öyle değil,” dedi nazikçe. “Ben sadece… şimdi bebeklerimiz varken… şey… bizim bu kadar… eee… yakınlaşmamız pek uygun olmaz gibi.”
Uygun olmaz mı?
İçimde bir şey çatırdadı. Hamilelik hormonlarımdan kaynaklıydı bu tavırlarım ama yine de geri çekilmesi kalbimi kırmıştı. Ben onun gözlerinde hâlâ kadındım. Ama şimdi bana sanki pamuktan yapılmış bir biblo gibi davranıyordu.
Sustum. Ama gözlerim her şeyi söylüyordu zaten. Ve sonra… o cümle döküldü dudaklarımdan. “İyi madem Mahir… Öpme beni.”
Omzumu silkerek arkamı döndüm.
Ama gitmedim. Daha söyleyeceklerim vardı. “Madem öpmek istemiyorsun, bu çocuklar doğana kadar seninle aramda en az üç adım mesafe olacak. Ve o üç adımı sen değil, ben çizeceğim.” İçimden geçenleri anlatmam imkânsızdı. Aynı anda hem kırılmıştım… Hem de sevildiğimi hissetmiştim. Ama kadın olarak mı, anne olarak mı?
Odamıza doğru yöneldim.
İşte o ayrımı hissedince… içimde bir kadın kırıldı.
MAHİR EFE KARAN
İklim’in o son sözleri kulağımda yankılanıyordu. “Bu çocuklar doğana kadar seninle aramda en az üç adımlık mesafe olacak. Ve o üç adımı sen değil, ben çizeceğim.”
Bir anda, buz gibi bir şey içime aktı. O mesafe dediği şey… sadece fiziksel değildi. Aramıza duvar örmüştü. Ve ben… o duvarın dışında kalmıştım.
Bakışlarını hatırlıyorum. Hem kırgın, hem öfkeli, ama bir parçası hâlâ beni istiyordu. Bunu biliyordum. O yüzden geri çekilmem en büyük hatamdı. Onu korumaya çalışırken, kadınlığını inkâr etmiştim. Aşka dokunmaktan korkarak, kalbine çarpmıştım.
Bir süre yerimde öylece kaldım. Ardından usulca yukarı çıktım. Adımlarım yavaştı, sanki bastığım her yerde onun kalp kırıkları vardı.
Odada değildi.
Banyoya yöneldim orası da sessizdi. Sonra pencereyi açık buldum. Perdeler hafifçe uçuşuyordu. Bahçeye mi çıktı diye düşündüm ama sonra sesini duydum.
Gardırop kapağı sertçe kapandı. Odamızdaydı.
Kapıya dayandım. “İklim…” dedim.
Cevap gelmedi. Kapıyı tıklattım. Hafifçe araladım. Beni gördü ama hiçbir şey demedi. Çantasını toparlıyordu. “Yavrum… nereye böyle?” Başını kaldırmadan konuştu.
“Üç adım ötende olmam gerekiyordu. Fazla bile yaklaşmışım.”
İçimde bir şey ezildi. “Ben sadece… seni korumaya çalıştım.”
“Koruman gereken şey ben değilim Mahir. Kalbim. Senin yüzünden her defasında orası kanıyor.”
Gözlerini bana çevirdiğinde… tanıyamadım onu. O kadar sert, o kadar keskin bakıyordu ki… içimden bir şey düştü yere.
Sonra çantasını aldı. Kapıya yöneldi. Ama ben… onu öyle bırakamazdım.
Bir adım attı.
İkinciyi…
Ve tam üçüncü adımını atacaktı ki, elim koluna uzandı. Onu kendime çevirdim. Bir direndi, bir omzumu itti ama… “İzin ver…” dedim. “Hem seni, hem kalbini geri alayım.”
Arkamdaki yatağa oturduğum gibi iklimi kolundan tutarak kucağıma çektim. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama kucağımdayken sesi titredi. Gözleri bana bakıyordu ama içinde fırtına esiyordu. “Mahir, lütfen… yapma böyle…”
“Yapacağım İklim. Çünkü seni seviyorum. Ve seni her halinle istiyorum. Korkularımla değil, yüreğimle. Aşkınla. Bebeklerimizle…”
Boynunu öpmeye başladım. Önce hafifçe. Sonra daha derin, daha gerçek bir şekilde. Bir elim sırtını sarmıştı, diğer elim karnını…
Beni itmeye çalıştı ama parmakları, tam omzumda titredi. “Yapma Mahir…” dedi nefesi kesilerek. “Trip atıyorum sana, anlamıyor musun?”
Gülümsedim. Hafifçe alnına dokundum. “Sen trip at… ben seni yakından severim.”
İşte o anda, ikimiz de aynı yerdeydik. Hem kızgın, Hem aşık, Hem kırgın.
Ama en çok… birbirimize aittik.
İKLİM MİRAY KARAN
Beni kucağına alışı…
Boynuma dokunuşu…
O an, zaman durdu sanki. Kalbim ritmini şaşırdı.
Boynuma kapanan dudaklarını hissettiğim an, bir anlığına her şeyi unutmak istedim. O an… sadece aşkı hatırlamak istedim.
Ama sonra… Beni neden bu halde bıraktığını, sadece bir “korku” yüzünden beni kadınlığımın ortasında yalnız bıraktığını hatırladım. Ve ellerimi onun omzuna koydum.
İttim. “Yapma Mahir…”
Sanki bir tarafım gerçekten “yapma” demiyordu ama… diğer yanım kırgındı işte. Ve ben o tarafı seçmek zorundaydım.
Göz göze geldik. Beni öyle sevgiyle, öyle içten bakıyordu ki…
Neredeyse eriyecektim.
Ama hayır. O kolay yolu seçmeyecektim. Bu sefer “kırıldım” demeyi öğrenecektim.
Onun kolundan kurtulup aramızda bir mesafe koydum. "Bu böyle olmayacak,” dedim soğukkanlı bir şekilde. “Sen önce ne istediğini bileceksin Mahir. Bir gün beni kadının olarak sahiplenip, ertesi gün pamuklara sarmaya kalkarsan… ben hangine inanıcam?”
Gözleri kısıldı. Bozuldu. Ama sustu.
Çünkü haklıydım. O da biliyordu bunu. “Trip değil bu Mahir. Bu… hayal kırıklığı. Ben birini severken hep tam severim. Ama sen bazen beni yarı yolda bırakıyorsun. Korkularınla…”
Oturdu. Saçlarını sinirle geriye itti.
Ama ağzını açamadı. O sessizlik… her şeyden daha çok konuştu.
Ben ayağa kalktım. “Ben odama geçiyorum. O üç adımlık mesafeyi çizdim bile. Ve sabaha kadar silinmeyecek.”
O an gitmeden önce bir kez daha yüzüne baktım.
Hâlâ beni seviyordu.
Hâlâ benden vazgeçmemişti.
Ama bu gece… onun aşkı yetmedi.
Bu gece… kalbimi taşıyamadı.
Kapıyı çekip odama geçtiğimde, sırtımı yasladım.
Kalbim göğsümde öyle bir çırpınıyordu ki…
İçimdeki aşk çığlık atıyor, ama dilim susuyordu.
Ben sevmekten vazgeçmedim.
Sadece kırıldım.
Ve Mahir…
Bu sefer gelip tamir etmedikçe…
O çizdiğim mesafeyi geçemeyecek.
Arkamı dönüp odadan çıkılp kapıyı sertçe çektim.
Ama bedenim çoktan “git” demişti.
Bu gece gururum, aşkı susturmuştu.
Bir dakika ya! Ben niye gidiyorum o gitsin.
Bir iki saniye geçmeden kapıyı açtım.
Odaya tekrar girdiğimde öyle masum masum bakıyordu ki...
Sanki beni az önce ortada bırakmamış gibi.
“İklimim…”
Sesindeki o yumuşaklık…
Yemin ederim ipe dizilmiş pamuk gibiydi. Ama ben… barut gibiydim.
Yani olmaya çalışıyordum. Yataktan yastığı kaptım. Ardından yorganı.
Ve tam karşımda duran Mahir’e doğru fırlattım. “Al! Bunları da al Mahir Bey! Madem bana bu saatten sonra dokunmayacaksın, yanımda durmana da gerek yok!”
Yorgan suratına doğru çarpmasa da, yastık gayet başarılı bir şekilde omzuna indi. Adamın kaşı bile kıpırdamadı. Ama yüzünde beliren o sırıtış yok mu…
İşte o anda damarlarım çekirdek gibi patlamaya başladı. “Ne sırıtıyorsun be? Komik mi geldi bu sana?!”
Kollarını iki yana açarak “Yok vallahi değil… Ama sen çok tatlı sinirleniyorsun.” dedi.
Tatlı mı?
“Senin tatlı anlayışına tüküreyim Mahir!”
Saçımı alelacele topuz yapmaya çalışırken sinirimden ellerim titriyordu. Ama Mahir hâlâ kapının önünde, kollarında yorgan ve yastık, sırıtarak bana bakıyordu.
Sanki bu anı ezberlemiş gibi. “Bak hâlâ gülüyorsun!”
“Gülmesem içim patlayacak,” dedi. “Seninle her halinle… delicesine güzel oluyorsun. Hele sinirliyken… daha da fena.”
Gözlerimi devirdim. Burnumdan soluyarak arkamı döndüm ama içim… paramparçaydı.
Çünkü bu adam…
Sadece sevdiğim adam değildi. Beni öyle bir seviyor ki, kırgınlığımı bile şefkatle izliyor.
Ama işte… Kadın kalbi bazen haklı olduğunu bilse bile affedemiyor hemen. Biraz zaman istiyor.
Ben de o zamanı kendime verdim.
Yorganı kaldırarak yatağıma geçerek uzandım. Önce yüzümü gömdüm içine. Hâlâ Mahir kokuyordu.
Burnuma gelen o sabun, o tütün, o sıcak adam kokusu...
Ah, senin kokunla bile savaşasım yok bugün…
Sırtım hâlâ ona dönüktü. Ne bakacaktım ki? Az önce bana “sana dokunamam” diyerek gönlümün tam ortasına koyduğu cümleyi unutmuş değildim.
Tam gözlerimi kapatacakken ona seslendim. “Işığı kapatmayı unutmayın… Mahir Efe Karan Bey.”
Sert, kısa, ama içimde bir yerleri gıdıklayan bir tonda söyledim.
Adını tam adıyla söylemem, normalde pek yapmam.
Ama bu gece…
Gururum adeta dile gelmişti.
Bir an sessizlik oldu. Cevap vermez sandım. Ama sonra… "Siz de… beni unutmayın İklim Miray Karan Hanım.”
“Peh!” dedim içimden.
Tam “bu adam hâlâ romantik olmanın yollarını buluyor” diye düşünürken, odada hâlâ ışık sönmemişti.
Başımı yastıktan kaldırmadan seslendim. "Ne duruyorsun? Işığı kapatsana.”
Cevap vermediğinde merakla arkamı döndüm. Ve işte tam o anda Mahir, kapının eşiğinde durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuş hâlde beni izliyordu. Lambayı kapatmak mı?
Yok. O izlemeyi tercih etmişti.
“Ne bakıyorsun?” dedim kaşlarımı çatıp.
Gülümsedi. “Bakıyorum da... sen uyurken bile ateş ediyorsun. Böyle yorganın altına girip sırf bana bakmamak için sırtını dönmen falan… Gerçekten savaş pilotu gibi davranıyorsun.”
“Git başımdan Mahir!” dedim yorganı iyice burnuma çekerek.
Ama o hâlâ konuşuyordu. “Bak, ışığı kapatmamı istedin ama… elim varmadı. Bu güzellik karanlıkta kalmasın dedim.”
Bir an kahkaha atacak gibi oldum ama bastırdım. O sırada Mahir sessizce içeri yürüdü. Elini uzattı, ışığı kapatmak yerine yavaşça kısmaya başladı. Loş oldu oda. “Şimdi daha güzel oldu,” dedi sırıtarak. “Böyle daha sinema havası…”
“Ne sineması Mahir? Git odana, savaş pilotu karısından uzak dur.”
“Olmaz. Ben düşman hattına sızdım artık, geri dönmem.”
Yastığı başıma doğru çekerken fısıldadım. “Git Mahir… Bu gece üç adım mesafe…”
“Ben seni iki buçuk adım öteden sevebilirim İklim.”
“O buçuk adımı da sana yar etmem,” dedim ama sesim gülümsüyordu.
Ve o an…
Işık kapandı. Kapı sessizce kapandı.
Ama içimdeki gülümseme…
O hâlâ kalbimin ışığını açık tutuyordu.
&&&
Sabah gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey… hâlâ tripti. Hâlâ dün gece yaşananların içimde bıraktığı o burukluk. İçimden ne bir şarkı geçiyordu ne de bir sevgi sözcüğü. Sadece battaniyenin altında daha da saklanmak, Mahir’in yüzünü görmeden bir sabah geçirmek istiyordum.
Ama koku… Ah o koku…
Yanık bir tostun ve haşlanmış yumurtanın karışımı, mutfağın bir yerlerinden sızarak odama kadar ulaşmıştı. Burnumu çekerken gözlerimi hafifçe araladım. Perdeden sızan güneş, göz kapaklarımın içine dans eder gibi düşüyordu. Ama dans edecek halim yoktu. Hele ki hâlâ üç adım mesafe kuralım yürürlükteyken…
Battaniyeyi biraz daha üzerime çektim.
O sırada kapı hafifçe tıklatıldı.
“Günaydın, hamile hanım…” dedi Mahir’in sesi kapının ardından. “Size kahvaltı hazırladım. Umarım yüzüme bakma onurunu bana verirsiniz.”
Cevap vermedim.
Duymuştu muhtemelen ama suskunluğumu kendince mizaha çevirdi. “Yani… eğer üç adım uzakta durursam, kahvaltıyı içeri bırakmamda sakınca yok sanırım.”
Göz devirdim. Gerçekten. Göz. Devirdim. "En azından çocuklara günaydın deme hakkım vardır diye düşünüyorum.”
Gözlerimi devirdim yeniden. Sesindeki o muzip ton, sinirimi daha da azdırıyordu ama… itiraf edeyim, bir yanım da gülmemek için kendini zor tutuyordu. Ne yaparsa yapsın, Mahir ciddiye alınamayan bir pişkinlikteydi bu sabah.
Sonunda kapı gıcırdayarak aralandı. “Gir dedim mi ben?” diye söylendim yorganın altından.
“Yok ama içimde bir ses… girmem gerektiğini söyledi,” diyerek burnunu kapıdan uzattı. Ardından tepsiyi usulca komodinin üzerine bıraktı. Tabağın içindeki yumurtalar şekilsizdi, tost neredeyse yanmıştı. Ama yanına bir çiçek koymuştu. Bahçedeki minik beyaz papatyalardan birini…
Bu adam nasıl da hanımcı oluyordu böyle?
Ve o anda… kalbim biraz daha yumuşadı.
Ama tripten vazgeçmek yoktu. “Çık,” dedim kuru bir sesle.
“Elim ayağım titredi vallahi,” diyerek geri geri yürüdü, ama kapıyı tamamen kapatmadı. Eşiğe dayanıp beni izlemeye devam etti. “Senin surat asmaların bile güzel ama…”
“MAHİR!”
“Peki tamam,” dedi elini kaldırarak, teslim olur gibi. “Ama şunu da söylemeden gidemem. Rüyamda seni öpüyordum. Şu an uyanık olduğumuza göre… demek ki gerçek olmasını sağlayabilirim.”
Battaniyeyi başıma çektim. “Git! Kapıyı da kapat!”
Kapı kapanmadı. Aksine, ayak sesleri yeniden yaklaştı. Hafif bir kıkırtı eşliğinde “Ben zaten kapıyı değil, seni kapatamıyorum ki İklim Miray Karan Hanım,” dedi.
"Sen… sen gerçekten delisin."
"Ama sana aşığım. Deli gibi. Sayende."
Ve sonra bir şey oldu. Birden karın kaslarımın titrediğini fark ettim. İçimdeki o minik nokta daha adı bile olmayan ama beni her geçen gün biraz daha büyüten o mucize hareket etti sanki. Elimi karnıma götürdüm refleksle. Sessizce, bir saniyeliğine, tüm öfkem ve kızgınlığımın yerini yumuşacık bir şaşkınlık aldı.
Mahir bunu fark etti. Adımlarını yavaşlattı. Yatağın kenarına yaklaşmadan durdu.
"Bir şey mi oldu?"
"Şey… bilmiyorum… belki bir hareket… hissettim sandım," dedim. Sesim, ilk defa yumuşadı o sabah.
Mahir’in gözleri parladı. Sanki sabah sabah piyango çıkmış gibi. “Ciddi misin? Vay be… Bu, onların ilk merhabası mıydı?”
“Belki gazdır…” dedim, ama o kadar da emin değildim.
Mahir usulca eğildi. “O zaman gaz da olsa, hoş geldiniz çocuklar…” diye fısıldadı karnıma. Sesi… öyle şefkatliydi ki, gözlerimi kırpmamaya çalışsam da… bir damla yuvarlandı yanağımdan.
Ben hâlâ üç adım mesafe kuralındaydım ama… o an… bu kuralı ben bile hatırlamıyordum.
Mahir doğruldu. “Bak… sana kahvaltı yaptım. Yumurtayı çok haşlamış olabilirim. Tostu da biraz fazla kızarttım. Ama çiçek koydum. Çünkü affetmen için elimde sadece bu vardı.”
Kafamı yastığa gömüp gülümsedim. Gözlerim yaşlıydı ama dudaklarımda hafif bir tebessüm vardı artık.
Kalktım. Sessizce komodinin başına gittim, tepsiyi aldım ve yatağa geri döndüm. Mahir beni seyrediyordu. Sanki bir belgesel izliyormuş gibi.
"Ne yapıyorsun?" dedim kaşlarımı çatarak.
“Yani… düşündüm de… şu üç adım mesafeyi tam olarak ölçmedik. Belki biraz daha yaklaşabilirim. Mesela… iki buçuk?”
“Hayır.”
“İki?”
“Yok Mahir.”
“Bir buçuk?”
“MAHİR!”
"Tamam tamam!" dedi ellerini havaya kaldırarak. “Ama şunu bil. Sen beni sevmesen bile, ben seni deli gibi seviyorum.”
Gülümsedim. “Ne zaman seni sevmediğimi söyledim ki?”
Gözlerime baktı. Sonra usulca, sessizce bir adım attı. "Yani… şu anda bir adım daha yaklaşsam, hâlâ sınırın içindeyim, değil mi?"
Derin bir iç çekip kafamı iki yana salladım. “Seninle uğraşılmaz Mahir Karan.”
"Uğraşma zaten. Sadece sev. O bana yeter."
O sırada yumurtayı ağzıma atarken, tam Mahir’in suratına bir parça ekmek fırlattım. Gülerek yakaladı. Ardından "Bir gün çocuklarımız bu sabahı anlatacağız,” dedi.
“Ne diyeceğiz?”
“Anneniz bana trip attı, ben de ona tost yaktım. Ama sonunda hep birlikte güldük.”
Ve belki de gerçekten anlatacağız. Bir gün…
Bu sabahı. Bu kahvaltıyı. Bu yanık tostu.
Bu… aşkı.
&&&
Bir saat sonra…
Kendimi banyodan çıkarken buldum. Su, üzerimdeki tüm gerginliği almamıştı belki ama en azından Mahir’i yastıkla dövme isteğimi bir nebze bastırmıştı.
Rahat bir eşofman geçirdim üzerime. Karnım henüz minicikti. Ama orada, içimde iki minik kalp çarpıyordu artık. Düşündükçe göğsümün tam ortasına yerleşen bir heyecan… ve bolca kararsızlık.
İki bebek.
İkiz.
Kafayı sıyırmaya iki adım kalmıştı.
Üçüncü adım Mahirdi zaten.
Bahçeye çıktığımda güneş, tüm ihtişamıyla etrafa yayılıyordu. Ve tam o anda… onu gördüm.
Mahir.
Tişört yok.
Köpeklerle koşuyor.
Koşarken gülüyor.
Gülerken o tanıdık gamzesi çıkıyor.
Kasları… aman Allah’ım… kasları o kadar meydandaydı ki, her bir abdominal bölge tek tek “Merhaba, biz buradayız,” diye bağırıyor gibiydi.
Kendime “sağlam dur İklim, güçlü kal” telkinleri verirken, iç sesim araya girdi:
Trip mi? Ne tribi be? Bu adamın üstüne atla, helva gibi erit.
Ama yok…
Ben kararlıydım. Süzüldüm yanına.
Ciddiydim. Soğuktum. Biraz da ukala. “Keyfin yerinde maşallah,” dedim, sesime limon sıkılmış gibi. “Köpekler seni benden daha çok seviyor olabilir.”
Döndü bana baktı. Ve gülümsedi.
Yok, gülümsemek değil o.
O bildiğin silah. O gamzelerle gülmek… suç olmalı.
Cevap vermek yerine sırıtmayı tercih etti. Ben de hemen çatık kaşlarımı biraz daha bastım. “Ne sırıtıyorsun be?” dedim, kollarımı göğsümde birleştirerek. Ama içimden geçen?
Bakma öyle Mahir… Allah çarpar. Valla hormonlarım bile seninle savaşamaz durumda.
O sırada köpeklerden biri adını bilmediğim, ama sanırım Mahir’in ‘Zıpır’ dediği o küçük çılgın üstüme doğru atladı. Yani atlamak ne kelime, bildiğin kafama zıpladı. Bir “aaa!” sesi çıkardım, dengemi kaybettim. Sonrası… bulanık.
Bir sıcaklık.
Bir kol.
Bir kas.
Ve sonra… çim.
Evet.
Mahmutpaşa’daki halı tezgâhı gibi çimlere serildik.
Mahir, resmen düşerken beni tuttu.
Ama nasıl tuttu? Bir kolum göğsüne yapıştı. Bacağım onun bacağına dolandı. Yanak yanağa geldik. Nefesini ensemde hissettim.
Yani o an dünya dursa, "durdu" derdim. Zaman yavaşladı. Rüzgar bir saçımı savurdu.
Sonra ben düşündüm. Üç adım mı? O kural çimlerde kaldı aşkım. Şu an aramızda adım değil, sadece nefes var.
Mahir gözlerime baktı. Ben de onun gözlerine. Bu, bildiğiniz ‘o an’ işte.
Romantik müzik çalsa yeridir.
Ya da bir yağmur başlasa…
Ama hayır.
Benim şansım bu.
Tam dudaklarımız birbirine yaklaşmışken… Zıpır tekrar araya daldı! Üstüme bastı, Mahir’in suratına pati attı, ve "woof!" deyip kaçtı. O anın içine etti. Harbiden etti.
Mahir arkamda, ben üstümde toprak iziyle, kafamdan bir yaprak sarkarken kendimi çizgi film karakteri gibi hissettim.
Mahir kahkahaya boğuldu.
“Bu köpek seni benden kıskanıyor olabilir ha!” dedi.
Ben hâlâ yerdeydim. Saçım karmakarışık, kolum Mahir’in üstünde. Ayağa kalkmaya çalışırken, Mahir beni belimden tuttu, "Dur dur," dedi. "Toprak enerjisini sana versin. İkizlere iyi gelir."
Ve tekrar güldü.
Kafamı ona çarptım hafifçe. "Şaka maka... ben sana hâlâ trip atıyorum, Mahir,” dedim dişlerimi sıkarak.
Gözlerini kısmış, bir elini göğsüne koymuş vaziyette “Ama İklim Miray Karan, bu trip… bildiğin flörtleşme seviyesi ya,” dedi sırıtarak.
Cevap vermedim.
Köpeklerden birinin tasmasını alıp ayağa kalktım. “Çok konuşma." dedim.
İç sesim o anda coştu. Bu adamla her sabah böyle uyanmak…
Yanı başımda gülüşüyle, teniyle, kalbiyle olmak… Beni sinirlendirip sonra kahkahaya boğması… Hamileliğimin ilk aylarında bile, beni hâlâ kadın gibi hissettirmesi… Sanırım… en doğru deliliği yapmışım ben.
Ve sonra kendime dedim ki: İklim… Sen bu Mahir’e üç adım değil, üç ömür dayanamazsın.
Aklıma gelen soruyla ona döndüm. “Sen hep böyle mi kurtarırsın kadınları, yoksa sadece beni mi bu kadar havalı yakalıyorsun?” dedim, hafif bir gülümsemeyle.
“Yalnızca seni. Diğerlerini düşmeye bırakıyorum,” dedi, gamzesini göstere göstere gülerek.
Yüzümde istemsiz bir tebessüm belirdi. Mahir Karahan’ın gamzesi: Uluslararası sularda bile tribi eritme gücüne sahip. Ama hâlâ içim bir tık kırık. Sonuçta geçen gece beni geri çevirdi. Hamile olduğum için…
Yani üzülmeye hakkım vardı, değil mi?
“Ben içeri geçiyorum. Üstümü değiştireceğim,” dedim.
Mahir arkamdan seslendi. “İçeri yalnız girmeni doğru bulmuyorum. Sonuçta çifte tehlike taşıyorsun içinde.”
“Sağ ol kahramanım,” dedim. “Gerekirse köpekler beni içeri taşır.”
Ama o pes etmedi. “Sana yeni bir şey göstereceğim. Bekle beni içeride.”
Odaya çıkıp üzerime rahat bir eşofman geçirdim. Aynada kendime baktım. Elimi karnıma götürdüğümde “Heyyy!” diye bir ses geldi salondan. “Hazır mısın yoga tanrıçam?”
Allahım…
Yavaşça salona yürüdüm ve o an gördüğüm manzarayla kahkahamı tutamadım.
Mahir yerde, yoga matının üstünde, üzerine geçirdiği siyah bir eşofman altı ve daracık beyaz bir tişörtle, elindeki tabletten hamile yogası açmış, “cat-cow” pozisyonuna geçmişti.
Ellerini yere koymuş, sırtını aşağı yukarı hareket ettiriyordu.
“Bak,” dedi ciddiyetle. “Bu ‘kediden ineğe geçiş.’ Duruş bozukluğuna iyi geliyormuş.”
“Senin asıl bozuk olan kafan,” dedim, gülmekten karnım ağrırken.
“Ciddi ol biraz,” dedi. “Senin için öğreniyorum. Sonuçta içinde ikizler taşıyorsun. Bir beden, iki bebek. Matematiksel olarak bu iki kat destek gerektirir.”
İşte… yine o.
Ciddiyetle saçmalayan, ama gözlerinde sadece sevgi olan adam.
Onun yanına oturdum, ama yogadan çok gülmeye devam ettim.
Sonra birlikte birkaç poz yaptık. Mahir kafasını yere çarpınca ikimiz de yerlere yattık.
Karnımı tutarak, “Yeter,” dedim, “bebekler içeriden kıkırdamaya başladı.”
&&&
Akşam olduğunda Mahir evi süslemişti.
Pembe ve mavi balonlar, “Team Girl” – “Team Boy” yazılı kartlar, şapşal kurabiyeler…
Ama kalabalık yoktu. Sadece biz.
Çünkü o şöyle demişti: “Seninle olmak, bütün kalabalıklardan daha kalabalık.”
Kendimle gurur duydum: Mahir Karahan’ı sevip evlenen ben, bu gezegende en zeki kadınım.
Oyun şöyleydi: Mahir bazı sorular hazırlamış. Cevaplara göre “kız mı, erkek mi” olduğuna puan veriliyor.
Görende cinsiyet partisi yaptığımızı sanacaktı. Halbu ki daha 1 aylıktı.
İlk soru: “Anne adayı sabah bulantısı yaşıyor mu?”
Ben“Evet. Çünkü senin esprilerine dayanamıyorum artık.” dedim.
Mahir “Bu durumda... kız olurmuş. Çünkü kızlar daha nazlı oluyormuş.” dedi.
İkinci soru: “Karnın yuvarlak mı sivri mi?”
Aynaya baktım. “Yuvarlak gibi.”
“Demek ki… yine kız.”
Üçüncü soru: “Baba adayı ne düşünüyor?”
Mahir kıkırdayarak cevapladı. "Ben düşünüyorum ki… bu testi kim hazırladıysa oni tebrik etmek istiyorum.”
Güldüm.
Ve o an... testten çok, gözlerinin içindeki gülümseme ilgimi çekti.
“Ne olur biliyor musun?” dedi birden.
“Ne?”
“İki kızımız da olursa, sana benzerler. O zaman dünyanın en şanslı babası olurum.
Ama biri erkek olursa... ona seni nasıl sevmesi gerektiğini öğretirim. Çünkü kadın nasıl sevilir, en çok senden öğrendim.”
Kalbim.
Düşecek gibi oldu. Kalktı, yürüdü, Mahir’in kucağına oturdu.
Bir süre sessizlik oldu. Sonra yanağıma eğildi. “Trip bitmiş midir?” diye sordu fısıltıyla.
“Belki,” dedim dudaklarımı bükerek. “Ama hala öpmediğin günlerin borcu var.”
Mahir gözlerimin içine baktı. Yavaşça yaklaştı. Ellerini yüzüme koydu. Ve… sonunda, yavaşça ama derin bir sevgiyle öptü beni.
İçimdeki bütün savaşlar sustu.
Bütün hormonlar, bütün tripler… tek bir öpücüğe yenildi.
Çünkü onun dudakları, bana evim olduğunu tekrar hatırlattı.
Ve iç sesim sadece bir cümle fısıldadı.
“Üç adım mı?”
“Hadi ordan.”
&&&
Ev... bugün başka kokuyor.
Bahçeye taşan kahkahalar, o sıcak yaz güneşinin altında buluşan aileler, çay fincanları, tabaklara yayılmış börekler, salatalar... Ve tam ortada, Mahir’le ben. El ele değiliz ama, içimiz içimize geçmiş gibi.
Herkes burada.
Mahir’in annesi Züleyha, babası Şehmuz… Benim annem Ayşe, babam Mehmet… Yengem İpek, abim Yasin, minicik Alya’m…
Ve elbette, Mahir’in ve benim en yakın arkadaşımız Onur. Onsuz olmazdı zaten, evde eksik bir sandalye gibi hissedilirdi.
Geniş ahşap masada, herkesin bir hikayesi vardı.
Yengem geleneksel tariflerinden bahsediyor, annem hâlâ çayın neden demli olmadığını sorguluyor, babam bahçeye yapılacak yeni çim sisteminden konuşuyordu. Şehmuz Bey bir ara Mahir'e "oğlum hâlâ o eski arabayı mı kullanıyorsun" deyince, Mahir ona "o araba artık aile yadigârı sayılır" deyip göz kırptı. Herkes güldü.
Ama ben gülemedim.
İçim içimi yiyordu. Söylemeli miydik?
Tam o an Mahir’in bakışları gözlerime çarptı. Ve ben... ona sadece bir kaş kaldırdım. Hafif göz işareti. Dudaklarımı oynatmadan kaşgöz yaparak içeriyi gösterdim.
Mahir hemen anladı.
Masadan usulca kalktı.
Bende yerimden kalkarken herkesin gözleri üzerimizdeydi. Mahir yanımda dimdik yürürken, içimde minik kalpler çarpıyordu. Mutfağa girer girmez Mahir kapıyı kapattı ve gözlerime bakarak, “Ne oldu yavrum?” dedi.
Derin bir nefes aldım.
İçimdeki her şey dışarı fırlamak üzereydi. “Konu şu,” dedim. “Söyleyelim mi artık? Hamile olduğumu...”
Gözlerinde önce bir parıltı, sonra bir sıcaklık belirdi. O gülümsemeyi çok seviyordum. “Söyleyelim,” dedi. “Eğer sen hazırsan, hemen şimdi…”
Başımı salladım. Elini tuttum.
Ve birlikte bahçeye çıktık.
Mahir sesini yükseltti. "Size küçük bir açıklamamız var.”
O an herkes sustu. Çaylar havada kaldı. Börek yarım ısırıkta durdu.
Mahir elimi tuttu. O kadar sıkı tuttu ki... tüm korkularımı avucunun içine gömdü.Sonra konuştu: “Biz... ailemizi büyütüyoruz. Yani… İklim hamile. Hemde ikizler.”
Bir saniyelik sessizlik…
Sonra herkes birden ayağa fırladı!
Züleyha Hanım elini ağzına kapattı, gözleri doldu. Annem çığlık attı, “Gerçek mi bu?! Rabbim şükürler olsun!” Yengem İpek “Bebek kıyafetlerini hemen çıkartıyorum” dedi. Onur ise mahcup mahcup, “Ben dedim bunlar kesin bebek yapar” diye geveledi.
Ama en komiği... Şehmuz Bey’di.
O heyecanla dönüp arkasındaki korumalardan birine bağırdı:
“Selami! Oğlum sofrayı donat! Şenlik yapıyoruz bu gece! TORUN GELİYOR TORUN!”
Korumalardan biri ne olduğunu anlamadan içeri koştu, öbürü arabaua atlayarak içecek şeyler almaya gitti. Ben gülmekten ağlamak üzereydim. Mahir göz kırptı. “Babam aşırı sevinçlidir, sabret.”
O an bir kucak hissettim. Annem sarılmıştı. Babam başımı okşadı. Alya boynuma sarıldı. Yasin abim bile gözlerimi kaçırarak “Güzel haber” dedi.
Mahir bana dönüp fısıldadı.
“Biz söylemeden zaten anlamışlardı.”
Ben sadece gülümsedim.
Ama iç sesim şöyle dedi: Şimdi her şey gerçek oldu. Biz... bir aileyiz artık.
Ve o anda… herkes neşe içindeyken Mahir başını yana eğerek gözlerimin içine baktı. Bir süre konuşmadı.
Sonra kulağıma eğilip fısıldadı. "Koca bir ömür seveceğim seni."
Bahçede, gürültünün ortasında bana doğru eğilip dudaklarıma bir öpücük kondurdu.
Kimse görmedi.
Ama kalbim o an, hepsini duydu
&&&
Akşamın sakinliği çökmüştü bahçeye. Herkes kendi köşesine dağılmış, neşeli sohbetler sürerken ben Mahir’i fark ettim. Diğerlerinden biraz uzak, bahçenin köşesindeki bankta oturuyordu. Gözleri bir noktaya takılı, yüzü hafif düşünceli, dudaklarıysa hafifçe bükülmüştü. Sanki içinde taşıdığı heyecanın altında bir endişe gizleniyordu.
İçimden dedim ki “Şimdi git, konuş onunla. Mahir’in içine kapanmasına izin verme.” O an kalbim ona ne kadar bağlı olduğumu fısıldıyordu.
Yanına gittim, oturdum sessizce. Mahir başını hafifçe kaldırdı, göz göze geldik. Gözlerindeki o parlaklığı, o sıcaklığı, o aşkla karışık korkuyu gördüm.
Sonra mahcup bir sesle fısıldadı: “Ya… ya iyi bir baba olamazsam, İklim?”
O an öyle çok şey hissettim ki, kelimeler yetersiz kaldı. Elini tuttum, parmaklarımız birleşti, kalbimiz neredeyse birlikte atıyordu. “Mahir,” dedim, “Sen en iyi baba olacaksı. Bunu sadece söylemekle kalmam; hissediyorum, görüyorum. Bu senin korkun değil, sevginin derinliği. Daha bebeklerimiz doğmadan bile onca şey yaptın ki mahir... Yanındayım. Hep yanında.”
Mahir gülümsedi, gözleri doldu ama o gülümseme kalbimi ısıttı. Tam o sırada babam oturduğu yerden bize seslendi. Daha doğrusu mahire.
Banam kocaman bir gülümsemeyle dedi ki “Oğlum, senin gibi bir damadım olduğu için her gece dua ediyorum.”
Mahir hafifçe utangaç, ama gururlu bir ifadeyle cevap verdi: “Babacım, ben de size layık olmaya çalışıyorum.”
Babam hemen araya girdi. “Torun doğunca adını Mehmet Şehmuz koyarız, ha? Hem ben hem baban var içinde!”
O anda herkes kahkahaya boğuldu. Mahir ise gözlerini hiç benden çekmedi. Gözlerindeki o sevgi dolu, şefkatli parıltı, kalbimi eritti. Onun bana bakışı, “biz birlikteyiz” diyordu sessizce.
Ben de içimden gülerek düşündüm: Bu evde en duygusal kişi ben değilim galiba.
Oturduğumuz banktan kalkarak onların yanına ilerleyecekken mahir sendeleyerek yürümeye başladı. "Kaç kadeh içtin sen?" dedim.
Düşünür gibi yapıp "altıdan sonra saymayı bıraktım." dedi.
Mahire yardım ederek sandalyesine oturmasına yardım ettim daha sonra bende bizim oturduğumuz masaya ilerledim.
Bir ara Yasin, Mahir’e hafif sendeleyerek “Mahir, bu gece düğünümüzü planlayalım mı?” diye sordu. Mahir kahkahayla yanıtladı: “Düğün değil, doğum partisi daha uygun olacak sanırım.”
Şehmuz baba, kadehini kaldırarak: “Torun geliyor! Sofrayı donatın, şenlik yapıyoruz!” diye bağırdı.
O an ben mahcup bir tebessümle Mahir’in gözlerine baktım. O da bana gülümseyerek göz kırptı. Kimse görmedi ama kalbim her şeyi duydu.
İçimden dedim ki: Bu adamla hayat zorlu ama sevgi dolu. Her zorlukta yanında olmak istiyorum.
Müjde verilmiş, gözyaşları dökülmüş, sarılmalar yaşanmıştı. O sıcak, kalabalık bahçede, sevinçten titreyen annemin ellerini ellerimde tutmuş, Mahir’in bakışlarında kaybolmuştum.
Ama saat ilerledikçe… sofralar büyüdü, bardaklar doldu… özellikle erkeklerin masası… biraz fazla doldu.
Kadınlar salata tariflerini tartışırken, erkekler rakının dibini gördü. Mahir… Allah'ım Mahir… bir ara sandalyesinde geriye doğru esnerken neredeyse devriliyordu.
Yanındaki Onur kıs kıs güldü, “Kaptan denize düşüyor, tutun be!”
Ama Mahir gülmek yerine dramatik bir şekilde kolunu kaldırdı ve gayet ciddi bir tonda, bana bakarak: “Ben… bu kadını… yani karımı… yani… İklim’i… SEVİYORUM!” dedi.
Evet. Herkes sustu. Yani herkes değil ama... bizim masa.
Ben?
Donup kaldım. Elimdeki limonatayı ağzıma götürmeyi unutmuşum. Gözlerim Mahir’in kızarmış yanaklarına, nemlenmiş gözlerine ve titreyen alt dudağına kitlenmişti. “Ben… onun çocuklarının babasıyım! Bakın! Onlar benim karnımdalar!”
Son cümleyi öyle bir coşkuyla söyledi ki, masadaki sessizlik bir kahkahayla dağıldı. Şehmuz Bey bile eliyle yüzünü kapattı, Mehmet babam dirseğini Mahir’in omzuna dayayıp “Oğlum iyisin değil mi?” diye sordu.
Mahir ciddiydi. Çok ciddiydi.
“Ben çok iyiyim. Çünkü... AŞIK OLDUM!”
Allah’ım… içimden yere yatıp yuvarlanmak geldi. Ama hâlâ tripli olduğum için sadece dudaklarımı sıktım. Onur göz kırptı. “Seni bu hâlinle gömmemiz lazım,” dedi Mahir’e. Mahir onu duymadı bile. Gözlerini üzerimden hiç ayırmıyordu. Gözleri… kızarmış ama gülümsüyordu. İçinden taşan tüm duygularla bana bakıyordu.
Sonra birden ayağa kalktı.
“Ben İklim’e şiir yazacağım! ŞİİR!”
Onur, “Kardeşim anan, baban yanında dur bir durduğun yerde.” dese de Mahir kararlıydı.
“Ben şairim… ben âşık bir adamım… şiir yazacağım!” dedi ve sandalyesini geriye çekip bana doğru yürümeye başladı.
Hayır.
Geliyor.
Gelme.
İç sesim resmen ellerimi tutup “saklan” dedi. Ama kaçamadım. Mahir yanıma geldi, göz hizama indi. Diz çökmedi, çünkü… dengesini kaybedip çimenlere çömeldi. Aynı şey değil. Ama çok benzer.
Ellerimi tuttu. Ciddi gözlerle baktı.
“İklim...”
“Efendim, Mahir Bey?”
“Ben sana… şiir yazacağım ama... şiir gibi... yani... hani... başı kafiye... sonu duygu…”
“İçindeki rakıya da bir kafiye bulursun belki,” dedim gülmemi bastırarak.
Ama Mahir ciddiyetini bozmadı.
“Bak… dinle... karnın tombik... bakışın romantik…
Gözüm sende... aklım da artık ikizlerde!”
Onur bir çığlık attı.
Kadınlar masadan “ne oluyor orada” diye bakarken Mahir yerden kalktı, elini göğsüne koydu.
“Bu aşk... bu şiir... sonsuza dek sürecek! Ve ben... çocuk bezi değiştireceğim!”
Bu sefer kendimi tutamadım. Kahkaham bahçeye yayıldı. Bu adam... bu adam beni güldürmek için yaratılmıştı.
Ama o kahkaha yerini bir anda yumuşacık bir duyguyla değiştirdi. Çünkü Mahir bir adım attı. Sonra bir adım daha. Artık aramızda mesafe kalmamıştı. Burnumuz buruna gelmiştik. Herkes eğlenmeye devam ederken, biz… bizim balonumuzda baş başaydık.
Kısık sesle, hafifçe fısıldadı:
“Ben seni... sarhoşken de, ayıkken de… hep böyle seveceğim.”
Gözlerimi kırptım.
“Sarhoşken mi daha romantiksin, ayıkken mi?”
“İkisini karıştırınca daha iyi oluyorum,” dedi ve sonra… dudaklarını dudaklarıma yaklaştırdı.
Gecenin içinde, yıldızların altında, kokusu burnumda… beni boynumdan öptü. Derin nefes çekerek hemde.
Sarhoştu evet.
Ama o öpücük…
Tam anlamıyla ayıltıcıydı.
Bölüm etkileşimi
