SON

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: SON

Ev sessizdi.

O huzurlu ama bir o kadar da kırılgan gecelerden biriydi. Bebekler kıpır kıpırdı yine. Karnımın bir köşesinden öteki köşesine geçiyorlardı sanki... Sahi içeride ne oynanıyorlardı? Sek sek mi? Top mu çeviriyorlardı? Yoksa biri diğerine yerini mi beğendirmiyordu? Bilmiyorum ama bildiğim tek şey, içimde iki küçük mucizenin bana dünyayı bambaşka gösterdiğiydi.

Tam o sırada bir "cızzzt" sesiyle evin bütün ışıkları bir anda gitti.

Işıklar, buhar gibi çekildi duvardan. Salonun ortasında kalakaldım. Elimdeki çayı yere dökmeden bırakmaya çalışırken içimden "Bu kesin Mahir'in fiş takıntısı yüzündendir," diye söylendim.

Ama sonra... fark ettim ki Mahir yoktu.

Mutfağa gittiğini sanıyordum. Ama evin içinde hiç ses yoktu. Yavaşça yerimden kalktım. Karnımı tutarak salondaki konsoldan küçük mumu aldım ve çakmağı aradım. Annemin evinde olsaydım mumu üç saniyede bulurdum ama burası Mahir'le birlikte kurduğumuz evdi. Her şeyin yeri biz kadardık. Dağınık ama anlamlı.

Çakmağı bulup mumu yaktım. Sarı ışık, yüzümü gölgeli bir tabloya çevirdi. Gözlerimin altındaki yorgunluk çizgileri bile daha belirgin olmuştu. Aynaya bakasım gelmedi.

Birden arkamdan bir ses duydum. "Boşuna korkma," dedi o tanıdık ses. "Benden başka kimse yok bu evde."

Gülümsememek imkânsızdı.

"El feneri aramaya gitmiştim," dedi. "Ama fenerin içine kalem pil yerine kum saati koymuşuz galiba."

Kıkırdadım. "Yne bir şey kurcalarken şaretli attırdınn sandım."

Mahir elinde birkaç mum daha getirmişti. Salonun ortasına yerleştirdi. Her bir mumun ışığı, sanki başka bir anıyı aydınlatıyordu bu evde. "Romantik oldu be," dedi Mahir, yere minderleri atarken. "Elektrik kesintileri, çift terapisi gibi. Işık yok ama her şey daha net."

Ben bir şey demedim. Sadece oturdum yanına, sessizce. O da sustu. Sessizlik bazen çok şey anlatırdı. Hele ki yanında Mahir varsa.

Bir süre konuşmadan oturduk. Arada uzaktan buzdolabının motor sesi geliyordu ama onun dışında her şey sessizdi. Sonra içimdeki bebeklerden biri öyle bir tekme attı ki, aniden "ah!" dedim.

Mahir hemen döndü. "Yine mi paslaşıyorlar?"

Başımı salladım. "Durdular ama... biri bayağı sinirliydi sanki. Bilemedim hangisi..."

Mahir sessizce yanıma yaklaştı. Dizlerinin üzerine oturup yüzünü karnıma yasladı. O tanıdık sıcaklığı içimde hissettim. Burnunun ucu göbeğimdeydi.

"Uslanın bakalım siz iki yaramaz... annenizi rahat bırakın. Daha doğmadan anneye zorluk çıkartılır mı?"

Gülümsedim. Sonra, bilmediğim bir şey oldu. Mahir bir anda dudaklarını karnıma hafifçe yasladı ve oraya fısıldamaya başladı. "Bakın şimdi size babanız bir ninni söyleyecek," dedi. Şaşkınlıkla gözlerine baktım. "Sen... ninni mi söyleyeceksin?"

"Evet," dedi. "Söz yazarı değilim ama duygularım şiir gibi. Hadi bakalım... dinleyin."

Ve sonra mırıldanmaya başladı.

"Ay dede gökyüzünde
İki yıldız el ele
Annen seni beklerken
Babansa diz çökmüş yere..."

Sesini kısıp gözlerime baktı. Devam etti.

"Uykuların en güzeli
Karnının içinde başlar
Ama sen bir gülüş at
İçimde bahar taşar..."

Bunları duyarken... gözlerim yandı. Kelimeler karnımda değil, kalbimin tam ortasında dolaşıyordu. Onun sesinde bir başka Mahir vardı. Şarkıdaki dizelerde kendimi, bizi, bu evde kurduğumuz küçük ama büyük hayatı buldum.

Sonra Mahir telefonunu çıkarıp "Bunu kaydedeceğim," dedi. "İlk ninnileri bu olsun. Doğduklarında dinletiriz. Hatırlarlar mı bilmiyorum ama... kalpleri hatırlar belki."

Dayanamadım. Bir gözyaşı yanağımdan süzüldü. Mahir Ninniyi fısıldadıktan sonra bir süre öylece kaldı. Ne ben bir şey söyledim ne de o... Ama sessizlik diye bir şey yoktu aslında. O an sadece sözsüz konuşuyorduk. Onun alnı göbeğimdeydi, kalbi ise kalbime çoktan yaslanmıştı.

Parmaklarımı saçlarında gezdirdim. Ne zaman saçlarına dokunsam, kendimi onun iç dünyasına açılmış gizli bir kapıyı aralıyor gibi hissediyorum. Kimsenin göremediği yumuşak yerlerine, herkese göstermediği çocuk hâline.

Bir süre sonra başını kaldırdı. Gözlerimiz buluştu. "Gözünden yaş aktı," dedi fısıltıyla. "Yine seni ağlattım sandım..."

"Hayır," dedim hemen, "Ama... bu kez başka."

"Nasıl başka?"

"Elimde değil Mahir... öyle doluyum ki. Korkular, umutlar, adını koyamadığım bir yığın his. Sen böyle olunca... böyle sarılınca, böyle fısıldayınca içime... her şey yerinden oynuyor."

Elini uzattı, yanağımdaki yaşları usulca sildi. Ardından dudaklarını alnıma kondurdu. Uzun, sıcak, sabırlı. "Seninle hiçbir şey kolay olmadı," dedim. "Ama her şey seninle daha gerçek. Daha derin."

Mahir, salonun ortasındaki minderlere iyice yerleşti. Elini karnımın üstüne koydu tekrar. "Gerçek zaten zordur İklim. Kolay olan masallarda olur. Bizimkisi... roman gibi. Bazen altı çizili satırlar var, bazen karalanmış yerler. Ama son sayfayı her gece yeniden yazıyoruz."

Bir süre sadece nefes alışverişimiz duyuldu. Sonra... Mahir yine gözlerini bana çevirdi. "Bir şey söyleyebilir miyim?" dedi.

"Tabii."

"Hani bu ninni var ya..." dedi hafifçe gülümseyerek, "Ben bunu bebek odasının duvarına yazdırmak istiyorum. Şöyle pastel bir renkle, duvar boyunca. Uyanınca okusunlar. Hatta bir gün büyüdüklerinde, yatarken kendileri okusunlar. O ninni bizim gibi yaşasın istiyorum. Onlarla beraber büyüsün."

O kadar güzeldi ki bu hayal... boğazım düğümlendi. "Yap Mahir," dedim fısıltıyla. "Yap ve altına ismini yaz. Bilsinler... babalarının kalbiyle yazdığı ilk satırlar olduklarını."

Mahir gülümsedi. Sonra birden gözleri ciddileşti. "Peki," dedi. "Senin için de bir tane yazarım."

"Benim için mi?" dedim şaşkın.

"Evet," dedi. "Senin yüreğine dokunmak için. Çünkü sen... hem onları hem beni taşıyorsun. Hem anne oldun, hem bana yoldaş. Sana da ninni değil ama... bir dua gibi bir cümle yazacağım."

"Ne mesela?" diye sordum. İçim merakla titredi.

Sırtını minderin arkasına yasladı, gözlerini kapattı, dudaklarıyla mırıldandı. "İklim'e, hayatın en zorlu ama en güzel mevsimi olduğu için..."
"Sonsuza kadar seveceğim kadına."

İşte o an... içimden bir şey koptu. Daha fazla tutamadım. Ağlamaya başladım. Sarsılmadım, hıçkırmadım, sessizce... ama tam yüreğimden. Sanki yılların içinde saklanan tüm kırıntılar, bu cümlenin altına döküldü.

Mahir doğruldu. "Ağlıyorsun yine," dedi, "Ve yine bilmiyorum iyi mi bu, kötü mü..."

"Bu başka," dedim. "Bu... tamamlanma."

Bana öyle baktı ki içim yanıyordu. Ama bu, can acısı değil. Bu... bir tür şükür yangınıydı. Onu sevdiğim, onun tarafından sevildiğim için.

Elim istemsizce uzandı. Kalbim gıdım gıdım ağzıma tırmanırken yanağına yaklaştım. Yavaşça... usulca... o her şeyden daha çok sevdiğim yanaktan bir öpücük aldım.

Dokunuşumla birlikte gözlerini kapadı. Hafifçe başını yana çevirdi, daha da yakın olabilmek ister gibi. Kalbim göğsümün içinden fırlayacak gibiydi. Ben geri çekilecektim ama o fırsat vermedi. Mahir, yüzüme döndü ve gözlerimin ta içine baktı.

Bir elini yanaklarıma koydu.
Avuçlarının sıcaklığı... beni tutan tek şeydi o an.
Sanki düşüyordum, ama onun teni beni havada asılı tutuyordu.

"Gel buraya..." diye fısıldadı.

Ve sonra başladı. Yavaş... sabırlı... ama bir o kadar da tutkulu.

Önce sağ yanağıma dokundu dudaklarıyla. Yumuşak. Uzun. Kalbimi uyuşturan cinsten.
Ardından bir an bile beklemeden burnumun ucuna eğildi. Gülümseyerek fısıldad "Burası her sinirlendiğinde kızarıyor."

Ben güldüm ama o ciddiydi.
Sonra diğer yanağıma geldi. Bu defa öpücüğü daha da uzun sürdü.
Gözlerimi kapattım. Çünkü artık fazla gelmeye başlamıştı.
Ama bitmedi.
Mahir, dudaklarıma yaklaştı.
Sanki benden izin ister gibi bir saniyeliğine durdu.
Ama gözlerimi kapatmam yetti ona.
Ve dudaklarımı öptü.

İlk başta yavaş... sonra daha derin.
Sanki içimde sıkışan tüm duyguları tek öpücükte çekip almak ister gibi.
Nefesim kesildi.
Ama umurumda değildi.

O dudaklar sonra alnıma kaydı.
Bir öpücük... ama sanki ruhuma mühür gibi.
Kutsal bir şey gibiydi. Derken sıra boynuma geldi. Tenim aniden ürperdi. Boğazımdan fısıltı gibi bir nefes çıktı.

"Mahir..."

Ama o beni susturdu. Dudakları tekrar dudaklarıma döndü.
Bu defa beklemiyordu. Sertti.
Açlıktan, aşktan, özlemden delirmiş gibiydi. Sırtımdan yukarıya doğru ateş gibi bir şey yükseldi. İçimden "dur" demek istesem de...
Hiçbir yerim durmak istemiyordu.

&&&

1 YIL SONRA

Aradan tam bir yıl geçti.

Hayat artık sessiz değildi.
Sessizlik diye bir şey yoktu.
Evin her köşesi, bebek ağlamaları, kahkahaları, oyuncak zilleri, çıngırak sesleri, biberon kaynatma tıkırtılarıyla doluydu. Ve bütün bu gürültünün ortasında, kendime sorduğum tek soru şuydu. Ben bu kadar az uyuyarak nasıl hâlâ ayaktayım?

Toprak ve Beste. İki isim, iki ayrı dünya... Ama aynı anda doğmuş, aynı anda nefes almış iki parça kalbim. Biri daha uslu gibi görünüyor ama gizli gizli yaramazlık yapıyor. Diğeri ise açık açık yaramaz, ama öyle gülümsüyor ki kızamıyorsun. Ve her sabah, Mahir'le göz göze gelip sessizce "Bunlar nasıl bu kadar hızlı büyüdü?" diye soruyoruz. Cevabı yok. Zaman kendi başına koşuyor işte.

Güneş perdelerden süzülmüş, odanın içine yumuşak bir altın rengi bırakmıştı. Mahir, Toprak'ın altını değiştiriyordu. Ben mutfakta Beste'nin mamasını hazırlarken salondan Mahir'in sesi geldi. "Tamam oğlum, az kaldı... hop şöyle-"

Ve sonra bir çığlık. Koşarak salona gittim.
Karşımda Mahir, elinde açık duran bebek bezi, suratında hem şok hem gülme isteği, tişörtünün tam ortasında ise minicik, altın sarısı bir lekeyle bulmayı beklemiyordum.

Toprak... babasının üzerine işemişti.
Üstelik öyle azıcık da değil.
Sanki "Babam, sabah sabah sana küçük bir sürprizim var" der gibi.

Ben kahkahayı patlatırkeb Mahir ise dudaklarını sıkmış, gülmemek için kendini zor tutuyordu ama gözleri çoktan gülüyordu.

"Bak oğlum," dedi Mahir, Toprak'ın minicik karnına hafifçe dokunarak, "Ben seni seviyorum, tamam mı? Ama bu yaptığın... çok ağır oldu."

Toprak ise ciddiyeti hiç umursamadan gülümsedi. O bebek gülüşü yok mu... Bütün dünyayı affettirir.

"Bence bu, babasına olan aşkını ifade etme şekli," dedim kahkaha aralarında.

Mahir bana döndü. "İklim, bu çocuk doğmadan önce bana ninni söylettiren sen değil miydin?"

"Evet?"

"İşte bu, o ninninin bedeli," dedi ve sonunda kahkahasını tutamadı. İkimiz de gülmekten iki büklüm olduk. Beste içeriden ağlamaya başlayınca, Mahir Toprak'ı kucağına aldı, bana seslendi: "Hadi bakalım, anne-baba ekip çalışması zamanı!"

Mahir, Toprak'ı kucağında hoplata hoplata mutfağa geçtiğinde ben de Beste'nin mamasını karıştırmaya başladım. Onların sesiyle mutfak daha da neşelendi.

"Bak bak... annen sana ne güzel mama hazırlamış," dedi Mahir, Toprak'ın minik burnuna parmağıyla dokunarak. Toprak kıkırdadı, o minik dişleri gözüktü.
İçim eridi. Yorgunluk, uykusuzluk... hepsi bir saniyede yok oldu.

Beste'yi mama sandalyesine oturttum. O da kocaman gözlerle bana bakıyordu. İçimden "Bu bakışları gördükçe onlara hep en iyisini yapmak istiyorum" dedim.

Mahir Toprak'ı da diğer mama sandalyesine yerleştirdi. İki sandalye yan yana. İki çift göz bize bakıyordu. Biri, "Hadi anne, sabırsızlanıyorum" der gibi; diğeri, "Ben de varım, unutma" diye.

Kaşıkla mamayı Beste'ye uzattım.
Bir lokma aldı, sonra ağzından hafifçe geri çıkardı. "Beste, anneye oyun yapma kızım," dedim gülerek.

Mahir hemen araya girdi. "Kız babası olmanın incelikleri... izleyin ve öğrenin." Kaşığı aldı, mamayı Beste'ye uzattı. Beste, Mahir'in elinden tek lokmada yedi.
Ve üstelik üstüne gülümsedi.

"İhanet bu," dedim, şaka yollu sinirlenmiş gibi yaparak.
Mahir omuz silkti. "Ne yapalım... babasının kızı işte."

Toprak ise sabırsızlanmaya başlamıştı. Ayaklarını mama sandalyesinin altına vuruyor, ellerini sallıyordu. Ben kaşığı ona uzattım. Bir lokmada yedi, ama bir kısmı yanağına bulaştı.

"Dur bakayım..." dedim, yanağını silmek için eğildim. Ama o an Toprak, ağzındaki mamayı gülerek püskürttü. Yüzümün yarısı havuç püresi oldu.

Mahir kahkaha attı. "İşte bu da oğlan annesi olmanın incelikleri..." İkimiz de gülmekten kendimizi zor tuttuk. Beste kıkırdadı, Toprak da gülmeye başladı. O an, mutfağın içinde kahkahalar, bebek cıvıltıları, kaşık tıkırtıları birbirine karıştı.

Mahir, Toprak'ın ağzının kenarındaki mamayı eliyle silip "Yedin mi aslan parçam?" diye sorunca Toprak ona bakıp öyle bir kahkaha attı ki, Beste bile gülmeye başladı.

Ben de kaşıkları bir kenara bıraktım. "Tamamdır, bitirdik sayılır... Şimdi kim oyun istiyor?"

O an ikisi de sanki anladılar. Eller havaya, sesler yükseldi.
Mahir bana baktı. "Bu ikisini aynı anda oyalamak olimpiyat sporu olmalı."

"Biz zaten şampiyonuz," dedim gülerek.

İkizleri mama sandalyelerinden aldık ve salona geçtik.
Minderler, yumuşak halı, etrafa saçılmış oyuncaklar... tam bir savaş alanı. Beste hemen pembe peluş ayısını kaptı. Minicik elleri hemen kavrayamıyordu. Toprak ise kırmızı arabasını eline aldı, "vuuuv" diye sesler çıkararak halıda yere yattı.

Mahir, Toprak'ın yanına oturup arabayı ileri geri sürmeye başladı. "Baba-oğul ralli zamanı!"
Beste de bana bakıp ayısını kucağıma koydu. "Tamam, seninle de evcilik oynayalım," dedim.
O an Mahir göz ucuyla baktı. "Yine kaybettim... kız babasına olan ilgisini sana kaptırdı."

Bir süre öyle oyun oynadık. Gülüşler, sesler... sanki evin duvarları bile bu mutluluğu dinliyordu.

Sonra fark ettim ki Toprak'ın gözleri ağırlaşmaya başlamış. Beste'nin de başı omzuma düşüyordu ara ara.
Mahir, "Sanırım şampiyonluk turumuz bitti," dedi. "Final: Uyku zamanı."

İkisini de kucağımıza aldık. Mahir, Toprak'ı kollarına aldı. Ben de Beste'yi sardım. Salondaki mum ışığı hâlâ yanıyordu, ortam sıcacık.

Mahir hafifçe sallamaya başladı. "Bak oğlum... baban yine sana şarkı söyleyecek. Ama bu sefer ninni değil... ralli şarkısı." Ve kendi uydurduğu, saçma ama tatlı bir melodiyle mırıldanmaya başladı.

Beste, onun sesini duyunca gülümsedi. Toprak ise yarı kapalı gözlerle o sesi dinledi. Bir süre sonra Mahir'in sesi yavaşladı. Baktım ki... Toprak kollarında uyumuş. Ama asıl komik olan... Mahir de başını minderin kenarına yaslamış, gözleri kapanmak üzere.

Sessizce gülümsedim.
Bir elimle Beste'nin sırtını okşarken diğer elimle Mahir'in saçlarını karıştırdım. O an... üçü de benimdi.
Bütün dünya buysa, bana fazlası gerekmiyordu.

&&&

Kahvaltı bitti, oyun bitti derken ev kısa bir süreliğine sessizleşmişti. İkizleri yatırdık. Sessizlik öyle alışılmadık ki, kulaklarım bile şaşırdı. Mahir mutfakta bir şeylerle oyalanıyor, ben de salonda dergiyi karıştırıyordum.

Derken o ses geldi. Beste’nin incecik, ama insanın kalbine işleyen ağlaması. Dergiyi bırakmamla ayağa kalkmam bir oldu. Mahir de aynı anda kafasını kaldırdı, göz göze geldik. “Ben gidiyorum,” dedi, ama sesi o kadar kararlıydı ki sanki mini bir kurtarma operasyonu başlatıyordu.

Peşinden odaya girdim. Beste, beşiğin içinde, yanakları pembeleşmiş, minik elleri havada. Ağlamaktan kirpikleri birbirine yapışmıştı. Mahir hiç tereddüt etmeden kollarına aldı. O anda… işte o anda, kalbim bir kere daha eridi.

“Tamam kızım, baban burada… Kim ağlatmış benim prensesimi, ha?” diye fısıldadı. Beste, onu tanır tanımaz sesi kesildi. O ağlamayı susturan şey, Mahir’in sesi olmuştu.

Küçük kafasını Mahir’in omzuna koydu. O an Mahir, sanki bütün dünya durmuş gibi sadece onu izliyordu. Parmaklarıyla Beste’nin sırtını yavaş yavaş okşadı, başını yana eğdi ve saçlarının arasına küçük bir öpücük kondurdu.

Ben ise kapının kenarına yaslanmış, bu sahneyi içime çekiyordum.
İçimden, “Keşke şu an bir fotoğraf makinesi olsaydı da bu anı ömrümün sonuna kadar saklayabilseydim” dedim.

Mahir bana dönüp gülümsedi.
“Oğlum annesiyle uyusun, kızım da babasıyla… Adil paylaşım,” dedi.
O an Beste’nin minik parmakları, Mahir’in tişörtüne tutundu.

Ve ben anladım.
O artık sadece benim aşkım değildi.
O, iki küçük kalbin kahramanıydı.
Ve ben… onların hepsine aşıktım.

Beste, Mahir’in kucağında gözlerini yarıya kadar kapatmıştı. O tatlı uyku mahmurluğu yüzüne yayılmış, başını babasının omzuna yaslamıştı. O an… tam karşıdan izlerken, kalbim sanki daha büyük bir bedene sığmak ister gibi çarptı. Mahir’in o iri elleri, Beste’nin küçücük sırtını öyle güvenle kavrıyordu ki… insanın içine “işte bu” dedirten bir huzur doluyordu.

Toprak ise hâlâ direnen taraftaydı. Bestenin sesine uyanmış ve uyumamak için çaba gösteriyordu. Kucağıma aldığımda gözlerini açıp kapatıyor ama uyumamak için dudaklarını büzüp mırıldanıyordu. Sanki uyursa babasından kalacak sahneyi kaçıracakmış gibi.

“Baba kız hazır mı?” dedim sessizce.
Mahir bana döndü, gözleriyle gülümsedi. “Hazırız anne oğul ekibine katılmaya.”

Yavaş adımlarla yatak odasına geçtik. Perdeler yarıya kadar çekiliydi, içeride loş bir huzur vardı. Mahir, kucağındaki Beste’yi yatağın ortasına, yavaşça bıraktı. O kadar yumuşak hareket etti ki, sanki pamuktan yapılmış bir şeyi koyuyordu.

Ben de Toprak’ı göğsümde sallaya sallaya yanına uzandım. O sırada Beste’nin minik eli Mahir’in parmağına tutundu. Gözleri yarı kapalıydı ama babasının varlığını bırakmak istemiyordu.

Mahir de ona karşı koyamadı. Yanına oturdu, parmağını onun avucunda bırakıp saçlarını okşadı.
O an, ikisinin arasında öyle sessiz ama güçlü bir bağ vardı ki… sanki ben bile o anın dışındaydım.

Ben Toprak’ın nefesini dinliyordum. Göğsümün ritmine uymaya başlamıştı. Gözleri kapandı, elleri gevşedi. Bir süre sonra derin bir nefes aldı ve uykuya teslim oldu.

Başımı kaldırıp Mahir’e baktım.
O hâlâ Beste’nin yanındaydı, dudaklarının kenarında sabırlı bir gülümseme, gözlerinde korumacı bir yumuşaklık vardı. Göz göze geldik. Dudaklarımda hafif bir tebessüm, gözlerimde “iyi ki” bakışı… Mahir parmağını Beste’nin minik elinden kurtarıp yanıma geldi. Sessizce uzandı, başını yastığa koyarken yüzü bana dönüktü.

“Baba kızı bu evin kalbi oldu,” dedim fısıltıyla.
“Sen de bu evin nefesisin,” diye karşılık verdi.

Bir an sustuk. Sadece bebeklerin düzenli nefes alışlarını dinledik. Sonra Mahir, o tanıdık muzip gülümsemeyi takındı. “Yalnız, dikkat et anne… Nefesini keserim.”

Kaşlarımı kaldırdım. “Sen mi benim nefesimi keseceksin?” dedim, sahte bir meydan okuma tonuyla.
“Evet,” dedi, gözlerimden bakışlarını ayırmadan. “Hem de tek bakışta.”

İçimden “işte bu, tam da bu yüzden…” diye geçirdim. O bakış, beni onca yıl öncesine, ilk tanıştığımız güne götürdü.
“Şimdi bakma öyle,” dedim gülerek. “Uyumam lazım.”
“Sen uyu,” diye fısıldadı. “Ben bakarım. Zaten benim en sevdiğim manzara bu.”

Elim, farkında olmadan eline kaydı. Parmaklarımız birbirine dolandı. Onun sıcaklığı, yorganın altındaki tüm soğuk havayı sildi. “Biliyor musun,” dedim usulca, “seni sadece koca olarak değil, baba olarak da sevdim.” Gözleri hafifçe kısıldı, dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı. “O zaman ben bu işi biliyorum,” dedi. “Hep iki rolü birden oynamalıyım.”

Tam gülmek üzereydim ki, bebeklerden biri hafifçe kıpırdandı. İkimiz de anında aynı refleksle başımızı o yöne çevirdik. Hiç konuşmadan, aynı anda derin bir nefes aldık O an anladım. Biz sadece karı-koca değildik. Biz, aynı anda dört kalbin ritmini bilen bir ekip olmuştuk.

Mahir tekrar bana döndü. “Uyusana artık,” dedi.

“Tamam, ama sen de yanımda kal.”
Gözlerimi kapatırken onun nefesi kulağımın dibinde hissediliyordu. "Sen uyu,” dedi yine, alçak bir sesle.
“Sen yanımdayken…” dedim, cümlemi tamamlamadan gözlerim kapandı.

Ne kadar sürdü bilmiyorum. Belki birkaç dakika, belki saatler… Gözlerimi açtığımda odanın rengi değişmişti. Perdenin arasından sızan turuncu akşam ışığı, duvarlarda dans ediyordu.

Yanımdaki yastık boştu. Bebekler hâlâ mışıl mışıl uyuyordu. Hafif bir esneme ile doğruldum, saçlarımı ellerimle toparladım. Koridordan mutfağa doğru yürürken, burnuma öyle tanıdık, öyle iç ısıtan bir koku geldi ki… Mutfak kapısına vardığımda, gördüğüm manzara karşısında istemsizce gülümsedim.

Mahir, siyah tişörtünün üzerine gri önlüğünü takmıştı. Ocakta büyük bir tencere kaynıyor, fırından taze ekmek kokusu yayılıyordu. Masada tabaklar dizilmiş, ortada kocaman bir salata kasesi vardı. Bir yandan kaşığı tencerenin içinde çeviriyor, bir yandan da alçak sesle kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.

Beni fark edince başını kaldırdı.
“Günaydın, uyuyan güzel. Akşam oldu,” dedi, kaşığı havada sallayarak.

“Uyumak yasak mıydı?” dedim gülerek.

“Yasak değil ama…” diye göz kırptı, “Sen uyurken ev sessiz oluyor, ben de fırsatı değerlendiriyorum.” Ocağın altını kapattı, bana doğru birkaç adım attı. Önce yüzüme baktı, sonra saçlarıma… Parmak uçlarıyla hafifçe düzeltti. “Uykun hâlâ üstünde,” dedi yumuşak bir sesle.
“Olabilir… Ama bu kokular beni uyandırır,” dedim.

Mahir tekrar ocağa döndü, tencereden iki tabağa yemek koydu. “Hazır mısın?” diye sordu.
“Ben hep hazırım,” dedim ama aslında sadece yemeğe değil, bu ana da hazırdım.

Masaya oturduğumuzda ilk lokmamı aldım. Tam ağzımda eriyen o lezzetin tadını çıkarırken Mahir bana baktı. “Beğendin mi?”

“Şu an sana aşık olmamın en büyük sebebi yemek yapman olabilir,” dedim, biraz ciddi biraz şaka. “Yalan,” dedi gülerek. “Sen bana, ben mutfakta bu kadar beceriksizken aşık oldun. O yüzden bu sebepler listende en fazla üçüncü sırada falandır.” Kaşığımı bırakıp ona baktım. “İyi de o zaman da seni seviyordum, şimdi de seviyorum. Demek ki listeler değişiyor ama sonuç aynı.” Bir an durdu, kaşığını masaya koydu. Gözleri ciddileşti.
“İklim… Bazen düşünüyorum da… Bu ev, bu masa, bu yemekler… hepsi güzel ama… Sen olmasan hiçbirinin tadı olmazdı.”

O an içimde sıcak bir şey yükseldi. Gözlerimi kaçırmak istedim ama kaçırmadım. “Sen de olmasan,” dedim, “bu ev bu kadar güvenli hissettirmezdi.”

O anda bebeklerin hafif mırıldanma sesi geldi koridordan. İkimiz de aynı anda başımızı çevirdik. Mahir gülümsedi. “Tam zamanında… Aile yemeği oluyor demek ki,” dedi. Masadan kalktı, Toprak’ı kucağına aldı. Ben de Beste’yi. İkisini de sandalye minderlerine yerleştirdik, önlerine küçük kaseler koyduk. Mahir bir yandan Toprak’a kaşıkla püre yediriyor, bir yandan bana göz kırpıyordu.

Toprak kaşığı elinden düşürdü, pürenin yarısı önlüğüne bulaşmıştı. Beste ise kaşığı tutmakta ısrarcıydı, ama her hamlesi tabaktan çok masaya isabet ediyordu. Mahir’le göz göze gelip aynı anda güldük.

“Bu kadar yemek savaşı yaşanırken romantizm zor,” dedim gülerek.
“Tam tersine,” diye karşılık verdi Mahir, “benim en sevdiğim savaş bu.”

Yemek bittikten sonra çocukları temizleyip pijamalarını giydirdik. Onlar oyun halısında iken, biz masayı toplamaya başladık. Ben tabakları mutfağa taşırken Mahir, arkamdan seslendi: “Bulaşıkları bırak, ben hallederim.”

“Bırakmam, birlikte yaparız,” dedim.

“Hayır, sen bütün gün uğraştın, bu akşam ben bakarım.” Beni ikna etmek için yanıma geldi, elimdeki tabağı aldı. Parmağıyla burnuma hafifçe dokundu.

“Annelerin de dinlenmeye hakkı var.”

“Peki…” dedim, ama sadece biraz. Çünkü mutfağın kapısında durup onu izlemeye başladım. Mahir, kollarını sıvayıp lavaboda bulaşıkları yıkarken, omuzlarının hareketine kadar her detayı içime çekiyordum.

Bir süre sonra bebeklerin mırıldanmaları artmaya başladı. İkimiz de anladık: uyku zamanıydı. Pijamalı, mis gibi kokan iki minik insanı kucaklayıp odalarına götürdük. Beste hemen babasının omzunda uykuya daldı, Toprak ise son bir direniş gösterdi ama benim göğsümde sessizleşti.

Onları yatırdıktan sonra salona döndük. Mahir kanepeye oturdu, eliyle yanı işaret etti. Yanına kıvrıldım, başımı omzuna yasladım.
“Gün bitti,” dedim fısıltıyla.
“Evet… Ama bak, yine kazasız belasız atlattık,” dedi.

O anda dışarıda rüzgâr hafifçe esmeye başladı. Perdeler kımıldıyor, mutfaktan hâlâ ekmek kokusu geliyordu. Mahir, elimden tutup parmaklarımızı birbirine geçirdi.
“İyi ki varsın,” dedi kısa ve net.
Bunu öyle bir tonla söyledi ki, karşılık vermeme gerek kalmadı.

Bir süre hiç konuşmadık. Televizyon açıktı ama ikimiz de izlemiyorduk. Yalnızca, aynı anda derin bir nefes aldığımızı fark ettim. Sanki bütün günün yorgunluğu, aynı nefeste hafifliyordu.

Mahir başını bana doğru eğdi. “Yarın da böyle olur mu?” diye sordu.
“Belki daha da güzel olur,” dedim gülerek.
“Anlaştık,” dedi, dudaklarının kenarı yukarı kıvrılırken.

Mahir’in omzunda, evin sessizliğini dinlemeye başladım tekrar derken aklıma bir anda çakan bir düşünce yüzünden hafifçe doğruldum.
“Mahir…”

“Hı?” dedi, başını bana çevirerek.

“Yarın ne?”
Gözlerini hafifçe kısarak düşündü. “Yarın… Perşembe?”

“Yok, Perşembe değil. Yarın… 20 Eylül.” O anda yüzündeki ifade değişti. Gözleri hafifçe büyüdü, sonra gülümsedi.

“Demek ki…”

“Demek ki,” dedim, sözünü tamamlayarak, “ikizlerin doğum günü.” İkimiz de aynı anda derin bir nefes aldık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştık. Daha dün kucağımızda minicik bebekler gibi hissettiriyorlardı. “Ne yapalım yarın?” diye sordum.
Mahir, elini çenesine götürüp düşünür gibi yaptı. “Bence küçük bir aile kutlaması… Balonlar, mumlar, minicik bir pasta. Bir de senin meşhur kurabiyelerin.”

“Kurabiye olmazsa olmaz,” dedim. “Ama balon işini sen halledeceksin.”

“Tamam,” dedi, “ama ben de pastayı
yaparım.”

Kaşlarımı kaldırdım. “Sen mi?”

“Evet, ben. Hatta öyle güzel yaparım ki, sen bana yeniden aşık olursun.” Gülmemek elde değildi. “Yeniden mi? Sen arada soğuduğumu mu düşünüyorsun?”

Gözleri parladı. “Bazen böyle şeyleri duymak hoşuma gidiyor. Beni pohpohla işte.”

O anda, elimi kendi elinin içine aldı. Parmakları sıcak ve rahattı. “Yarın onların günü,” dedi yumuşak bir sesle, “ama bizim de… Çünkü o gün sen bana iki tane mucize verdin.”

Sözleri kalbimin tam ortasına oturdu. Hafifçe yana kayıp yüzüne baktım. Dudaklarımız birbirine yaklaştı. Önce kısa bir öpücük… Sonra gülüşmeler. “Mahir…” dedim, hafifçe başımı sallayarak, “yarın sabah pastayı sen yapıyorsun, ben de süslemeyi hallediyorum. Anlaştık mı?”

“Anlaştık,” dedi, gülümseyip burnumu öperek. “Ama süsler bitince bana da vakit ayır.” Bir an sustuk. Televizyondaki ışıklar yüzüne vuruyordu. O an düşündüm: yarın bizim evde yalnızca mumlar yanmayacak, kalplerimiz de bir kez daha aydınlanacak.

&&&

Sabah gözlerimi açtığımda, yatakta yalnızdım. Önce bir an ne olduğunu anlamadım, sonra mutfaktan gelen tıkırtılar her şeyi hatırlattı.
Bugün… 20 Eylül.

Gözlerim hâlâ uykulu olsa da gülümseyerek kalktım. Koridordan mutfağa yürürken, daha kapıdan bakmadan, mis gibi vanilya ve çikolata kokusu burnuma çarptı. Kapıdan içeri girdiğimde gördüğüm manzara… tam Mahir’likti.

Saçları biraz dağılmış, önlüğünün üzerine un bulaşmış, bir yandan çırpma teliyle koca bir kaseyi karıştırıyor, bir yandan ocaktaki sosu kontrol ediyordu.
“Günaydın, pastacı bey,” dedim kapıya yaslanarak.
Başını kaldırmadan, “Günaydın, uyuyan prenses. Senin süsleme ekibi hazır mı?” dedi.

Elimi belime koyup, “Tabii ki,” dedim. “Ama önce kahve.”
“Mutfağın bar kısmında, hazır ve seni bekliyor.”

Kahvemi alıp tezgâha oturdum, onu izlemeye başladım. Mahir ölçülerle uğraşırken, ara sıra bana bakıp gülümsüyordu. “Ne?” dedi sonunda.

“Senin bu mutfakta bu kadar kararlı görünmen… biraz çekici,” dedim bilerek. Kaşığı bırakıp yanıma geldi, yüzünü bana yaklaştırdı. “Biraz mı?”
Gözlerimi devirdim. “Pasta bitince karar veririm.”

Kısa bir kahkaha attı, sonra tekrar işe döndü. Ben de mutfaktan çıkıp salona geçtim. Masanın bir köşesine balon paketlerini, kurdeleleri ve minik bayrak süslerini yığmıştım. İlk balonu şişirdim, ikinciyi şişirirken Mahir yanımda belirdi.
“Dur, sen yorulma,” dedi ve balonları şişirmeye başladı. “Bunu da mı tek başına yapacaksın?”

“Elbette. Sen sadece şu bayrakları as.”

Bir süre böyle çalıştık; arada birbirimize takıldık, balonları yanlış renkte şişirdi diye Mahir’le hafif tartıştık, ama hep gülerek. Salon yavaş yavaş renklenirken, mutfaktan gelen kek kokusu eve yayıldı.

Tam perdeye son kurdeleyi takıyordum ki, odadan hafif mırıldanmalar geldi. İkimiz de birbirimize baktık. “Parti misafirleri uyanıyor,” dedim. Mahir ellerini beline koydu. “O zaman açılışı yapalım.”

İkizlerin odasına girdiğimizde, Beste yatağında oturmuş, ellerini sallıyordu. Toprak ise hâlâ yarı uykuluydu ama bizi görünce gülümsedi. “Günaydın doğum günü çocukları!” dedim, kollarımı iki yana açarak. Mahir de hemen ekledi: “İyi ki doğdunuz, iyi ki bizim oldunuz!”

Beste kahkahalar attı, Toprak kollarını uzattı. Önce Mahir, Beste’yi aldı, sonra ben Toprak’ı kucakladım. İkisini de salonun süslenmiş haline götürdük. Balonları görünce ikisi de gözlerini kocaman açtı, ellerini uzatıp dokunmaya çalıştılar.

Mahir bana dönüp fısıldadı: “Sence beğendiler mi?”

“Bence hayatlarının en iyi günü bu,” dedim gülerek. Tam o sırada kapı zili çaldı. “Sanırım ilk konuklar geldi,” dedim. Mahir ellerini kurulayıp kapıya yöneldi.

Kapı açılır açılmaz, içeriyi Züleyha annenin neşeli sesi doldurdu.
“Benim torunlarım doğum gününde yalnız mı kalacaktı?!” Hemen arkasında Şehmuz baba, elinde kocaman bir paketle belirdi. “Bu da benden,” dedi gururla.

Züleyha anne doğruca ikizlere yöneldi. Beste’yi kucağına aldı, yanağına uzun uzun öpücükler kondurdu. Şehmuz baba ise Toprak’ın elini tutup “Aslan parçası” diye gülümsedi.

Daha biz onlarla ilgilenirken kapı tekrar çaldı. Bu kez annem, babam abim, yengem ve minik yeğenim Alya kapıda belirdi.
“Aman Allah’ım, burası bayram yeri gibi olmuş,” dedi annem, süsleri görünce. Alya, balonları görür görmez sevinçle bağırdı: “Ben patlatabilir miyim?”

“Hayır!” diye hepimiz aynı anda güldük.

Herkes ayakkabılarını çıkarıp salona doluştu. Mahir, “Tam zamanında geldiniz, pasta hazır sayılır,” dedi.
Annem hemen mutfağa yöneldi. “Bana bırak, ben masayı tamamlarım.” İpek, bana yaklaşıp fısıldadı: “Baksana, bu yıl ikizler pastayı elleriyle yiyecek gibi.”
Gülerek, “Kesin,” dedim.

Birkaç dakika içinde salonun havası tamamen değişti. Çocuk kahkahaları, büyüklerin tatlı atışmaları, mutfaktan gelen kaşık tıkırtıları… Ev, adeta sıcacık bir karnaval yerine dönmüştü.

Şehmuz baba Mahir’e yanaşıp alçak sesle, “Oğlum, bu pasta işi sende mi?” diye sordu.
Mahir, “Evet, baba, bu yıl ben yaptım,” deyince Züleyha anne şaşkınlıkla, “Aaa, demek mutfakta da yeteneğin varmış,” dedi.
Mahir bana göz kırptı. “Öğretmenim iyi,” dedi.

Abim, Toprak’ı kucağına aldı. “Büyümüş bu ya, geçen sene kucakta zor duruyordu.”
Alya, Beste’yle oynamak için yanına oturdu. İkisi de balonları havada zıplatmaya başladılar.

Bir süre sonra annem mutfaktan seslendi. “Hadi herkes masaya, pasta geliyor!”

O an Mahir, mutfağa geçti. Pastanın mumlarını yakarken bana baktı.
“Hazır mısın?”
“Hazırım,” dedim. Mahir pastayı mutfaktan çıkarırken herkes bir anda sessizleşti. Masanın ortasında, üzeri rengarenk süslenmiş, iki katlı, üstünde “2” şeklinde mum olan o güzelliği görünce çocuklar gibi sevindim.

“Vay be…” dedim kendi kendime. “Bizim bebekler artık 2 yaşında.”

Mahir pastayı masanın tam ortasına koydu. Mumları yakarken hafifçe eğilip ikizlere baktı. “Hazır mısınız prenses ve aslan?” Beste, babasının sesine karşılık ellerini çırptı, Toprak ise merakla muma uzanmaya çalıştı.

Züleyha anne elini göğsüne koyup, “Allah nazarlardan saklasın, maşallah!” dedi.
Annem, “Daha dün doğmuş gibiler,” diye gözleri hafifçe dolarak ekledi.
Abim “Acele etmeyin, yakında koşup bizi peşlerinden koşturacaklar,” diye güldü. İpek hemen araya girdi: “Koşmaya çoktan başladılar, ben geçen gün peşlerinden zor yetiştim.”

Mahir bana göz kırptı. “Hadi başlat bakalım şarkıyı.” Ben ilk notayı verdim, herkes hep bir ağızdan “İyi ki doğdunuz” diye söylemeye başladı. İkizler önce etrafına şaşkın şaşkın baktı, sonra Beste kahkaha atmaya başladı. Toprak ise babasının kucağında şarkıya kendi dilinde eşlik eder gibi mırıldandı.

Şarkının sonunda Mahir, “Hadi üfleyelim,” dedi. Ben Beste’yi, o da Toprak’ı kucakladı. İkisini de pastaya doğru eğdik. Önce Beste, sonra Toprak mumları üfledi. İkisi birden “başardık” der gibi ellerini sallayınca masanın etrafında alkışlar koptu.

Alya hemen yanlarına gelip “Ben de pastayı kesebilirim,” dedi.
Gülerek, “Sen bize yardım edersin,” dedim.

Mahir ilk dilimi kesti, ikizlere minik tabaklara koydu. Beste kaşığı hemen eline aldı, ama tabii ki ilk lokma yanağına bulaştı. Toprak ise direkt eliyle aldı. “Bunlar tam parti çocukları olmuş,” dedi İpek gülerek.
Şehmuz baba “Yiyin yavrularım, yiyin, pasta insanın boyunu uzatır,” diye espri yaptı.

O sırada annem bana sessizce yanaşıp, “İklim, bu anların kıymetini bil… Zaman çok çabuk geçiyor,” dedi.
Başımı salladım. “Her saniyelerini aklıma kazımaya çalışıyorum.”

Bir ara Mahir fotoğraf makinesini aldı. “Herkes gülümsesin, bu an tarihe geçecek,” dedi. Önce sadece ikizlerin fotoğrafını çekti, sonra ailece toplandık.
Alya, “Ben Beste’nin yanında duracağım!” diye bağırınca hepimiz yerimizi ona göre ayarladık. Fotoğraf çekilirken Toprak tam gülmek üzereyken ağzındaki pastayı yere düşürdü. Ortalık bir anda kahkaha tufanına döndü.

Kutlama boyunca evde çocuk sesleri, kahkahalar, tabak çatal sesleri birbirine karıştı. Arada Mahir’le göz göze geldiğimizde, ikimiz de aynı şeyi hissediyorduk:
Burası bizim kalemizdi. Ve bu kalenin duvarlarını sevgi örüyordu.

Pasta bitip herkes masadan kalktığında, çocuklar hediye paketlerine yöneldi. Alya paketleri açmada onlara yardım etti, ortalık renkli kağıtlarla doldu. Züleyha anne “Tamam, tamam, oyuncakları yarına saklayın,” dese de kimse onu dinlemedi.

Kutlama yavaş yavaş yerini sakinliğe bıraktığında, bebekler yorgunluktan gözlerini ovuşturmaya başladı. Annem ve babam onları bir kez daha öpüp vedalaştı. Züleyha anne ile Şehmuz baba da “Biz yarın yine geliriz,” diyerek ayrıldılar.

Kapı kapandığında, salon hâlâ kutlamanın sıcaklığını taşıyordu. Masanın üzerinde yarısı yenmiş pasta, yerde balonlar, koltuğun kenarında bir oyuncak ayı…
Mahir yanımdan geçti, elini belime doladı. “İşte böyle, ikinci yaş kutlaması da tamamlandı.” Başımı ona yasladım. “Ve ben hâlâ inanmakta zorlanıyorum… İki yıl geçti.”

“Ben de,” dedi gülümseyerek. “Ama daha önümüzde çok doğum günü var, anne hanım.”

O an, ev sessizleşmişti ama kalbim hâlâ kahkahalarla doluydu.

&&&

Ev nihayet sessizleşmişti.
Beste odasında, Toprak kendi yatağında uyuyordu. Gün boyu gülüp oynayan, pastayı yüzlerine bulaştıran iki minik insan şimdi melekler gibi uyuyordu.

Mahir mutfakta son tabakları lavaboya bırakıyordu. Ben salonda, koltuğa oturmuş elimdeki kahveyi yudumluyordum. Yorgunluktan bütün kaslarım gevşemişti ama yüzümde koca bir gülümseme vardı.

Mahir mutfaktan çıkıp yanıma geldi, elinde iki dilim pasta vardı.
“Bak,” dedi gülümseyerek, “partinin VIP dilimleri.”
Gözlerimi kıstım. “Bunları çocuklardan sakladın mı?”
“Onlara yeterince şeker gitti, anne hanım. Bizim de hakkımız var.”

Pasta tabaklarını sehpaya koydu, yanımda koltuğa yayıldı. Omzuma kolunu atıp başını bana yasladı. Bir süre konuşmadan, sadece çatal sesleriyle pastayı yedik.

“Güzel bir gündü,” dedim sessizce.
“Harikaydı,” diye onayladı. “Ve bunu seninle yaşadığım için şükrediyorum.”
Dönüp yüzüne baktım. Gözleri, kutlamadaki kahkahalar gibi sıcaktı.
“Yorgunsun ama hâlâ romantiksin,” dedim gülerek.

“Romantik olmak için fırsat kollamama gerek yok. Yanımda olman yetiyor.”

Bir an sessizlik oldu, sadece saatin tik takları duyuluyordu. Sonra Mahir, elini yanağıma koydu.
“İklim… Hatırlıyor musun, doğumlarından önce korkuyorduk. ‘Acaba iyi anne-baba olabilir miyiz?’ diye.” Başımı salladım. “Evet… Sonra onlar doğdu, her şey kendiliğinden oldu.”

“Çünkü biz bir ekibiz,” dedi.

Beni kendine çekti, alnımı dudaklarına değdirdi. Hafif bir öpücük… sonra gülümsemesi.
“Şimdi de ekibin özel kutlama zamanı,” dedi muzipçe. Kaşlarımı kaldırdım. “O da ne?”

“İkimizin, sadece ikimizin zamanı.”

Kahkaha attım ama içimden “işte bu” dedim. Yavaşça bana sarıldı, kollarının arasında günün yorgunluğu bir anda yok oldu. Sanki bütün günün telaşı sadece bu an içinmiş gibi.

Başımı omzuna yasladım. “Yarın yine koşturma var,” dedim.

“Varsa var,” diye karşılık verdi. “Bugün biz kazandık.”
Mahir yavaşça oturduğu uerden kalkarak ışıkları kapattı ve köşedeki battaniyeyi alarak geri yanıma geldi. Gözlerime baktı, o an tüm dünya küçülüp sadece ikimize kaldı.
“İyi geceler, İklim,” dedi. Sesi, fısıldayan bir rüzgar gibi, içime işledi.

“İyi geceler, Mahir,” dedim, yüreğim hem dolu hem boş.

Yanağıma dokundu, öyle hafif ve nazik ki, sanki zaman durdu.
“Her gün seni yeniden sevmek var ya…” Kelimeler boğazında takıldı, ama gözlerindeki sıcaklık anlatıyordu her şeyi.

Küçük bir adım attı, alnımı dudaklarına götürdü. O an, kalbim hem hızla attı hem de yavaşladı.
“Bu gece senin için,” dedi. “Yarınlar için. Bizim için.”

Başımı onun omzuna yasladım, dünyadaki bütün karmaşa bir anda sustu. “Burada, senin yanında olmak…”

“Yeter,” dedi Mahir. “Hepsi bu.”

Işıklar kapandı, evin sessizliği sardı her yanı. Ama ben biliyordum, o öpücükten sonra bir şey değişmişti.
Bu, sadece bir veda değil, yeni bir başlangıçtı.

Ve ben, tüm yorgunluğuma rağmen, o anın içinde kayboldum.
Çünkü sevgi, bazen en sessiz anlarda en yüksek sesle konuşurmuş meğer.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

1okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.