14. bölüm / 31
SON BEY "Söz Namustur"GERÇEK DUYGULAR
Bölümler 31Şu an: GERÇEK DUYGULAR
- 1 KARANOĞLU AŞİRETİ1.661 kelime
- 2 KABULLENMEK3.259 kelime
- 3 EVET2.760 kelime
- 4 KAÇAMAK5.086 kelime
- 5 BAŞLIYORUZ4.288 kelime
- 6 EL ELE1.930 kelime
- 7 KIRGINLIK3.403 kelime
- 8 SAF DUYGULAR2.675 kelime
- 9 ÇEKİM3.154 kelime
- 10 ACI TATLI EKŞİ3.174 kelime
- 11 KAYIP1.681 kelime
- 12 GÖLGE2.580 kelime
- 13 ÇARESİZLİK2.691 kelime
- 14 GERÇEK DUYGULAR5.344 kelime · Okuduğun bölüm
- 15 İTİRAF4.232 kelime
- 16 SINIR4.782 kelime
- 17 KAOS3.831 kelime
- 18 HİSSİZLİK4.397 kelime
- 19 AŞKIN SUSKUNLUĞU2.785 kelime
- 20 MEKTUP2.887 kelime
- 21 BU BOMBA KİMDE PATLAYACAK4.397 kelime
- 22 SÖYLENMEYEN HER ŞEYİN GÖLGESİNDE4.337 kelime
- 23 ATEŞTEN BİR GECE7.411 kelime
- 24 SON NEFES4.605 kelime
- 25 HUZUR VE SESSİZLİK3.220 kelime
- 26 MUCİZE Mİ BUNUN ADI5.000 kelime
- 27 TOHUM3.813 kelime
- 28 GÖZLERİ HEP BENDE5.572 kelime
- 29 ÇABA6.160 kelime
- 30 AŞK3.801 kelime
- 31 SON5.040 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bir adım daha...
Düşündüm.
Eğer ayağımı oynatırsam… paramparça olacaktım.
Ama sadece ben değil…
Mahir.
Ailem.
Belki Özcan bile.
Hepsi bu lanet bombayla yok olabilirdi.
Ama kıpırdamasam?
Özcan kazanacaktı.
Ve o kazanmayı hak etmiyordu.
Gözüm, yavaşça Mahir’e kaydı.
Ellerini bağlayan iki adamı dirsek darbeleriyle savurmaya çalışıyordu.
“İKLİM!” diye bağırdı.
“Sakın oynama! Bekle, ben çözeceğim! SÖZ VERİYORUM!”
Söz.
O, söz verince hep tutardı.
Ama bu kez onun sözünden çok, içimdeki ses konuşuyordu.
Ben yaşıyorsam, o adamın kazanmasına izin veremem.
Özcan’a döndüm.
“Beni öldürmek istiyorsun ya…”
Nefesim buz gibiydi.
“…senin istediğin gibi olmayacak. Bu son olmaz. Benim hikâyem bu değil.”
Sonra başımı eğip bombaya bir kez daha baktım.
Bakır telin bağlantı noktası…
Ayağımın altındaki baskı plakası…
Gözüm artık korkuyla değil, dikkatle inceliyordu.
Babam zamanında her şeyi öğretmişti.
"Düşmanın silahını öğren, korkun kalmaz."
“Bu bir basınç düzeneği,” dedim kendi kendime.
“Ayağımı çektiğim an… patlar.”
Ama başka bir şey daha vardı.
Küçük bir kıpırtı sol çaprazımdan geldi.
Yasin Abi.
Göz göze geldik.
Yavaşça başını salladı.
Ceketinin iç cebinden bir şey çıkardı: ince uçlu bir pense.
Bomba uzmanı değildi.
Ama askerdi.
Ve biz birbirimizi anlardık.
Aramızda tek kelime konuşmadan o anlaşılan plan başladı.
Yavaşça bana doğru eğildi.
Bir yandan Özcan “Ne oluyor lan?!” diye bağırmaya başlamıştı.
Ama Mahir o an zincirlerini kopardı. “YETERRR!” diye bağırdı, kendisini tutan adamları yere serdi.
“BİR KADINA SİLAH ÇEKECEK KADAR DÜŞTÜN MÜ, ÖZCAN?!” Özcan geri bir adım attı. Ama ben hâlâ o bombanın üstündeydim.
Yasin abi yere çöktü.
Telin altına uzandı. Bakır kablonun bağlantı noktasına penseyi yerleştirdi.
Sessizlik.
Bir "klik" sesi daha.
Ve…
Ayağımın altındaki taş gevşedi.
Ama patlamadı.
Beni tuttu, kolumdan çekti.
Mahir bir hamlede geldi, beni kollarının arasına aldı.
Ve sonra yerdeki düzeneğe son bakışımızı attık.
Özcan hâlâ oradaydı.
Ama bu kez yüzü solgundu.
Planı tutmamıştı.
Bu kez korkan oydu. Ben ise, ölümün kıyısından dönmüşken, artık daha güçlüydüm.
Gözümün içine baka baka bakamadı.
Mahir arkamdan sarıldı.
“Bitti,” dedi kısık sesle.
“Bitti, İklimim.” Ve alnımı öptü.
O an anladım. Gerçek zafer, yaşamakla geliyordu. Ve ben artık sadece hayatta kalmıyor…
Yaşıyordum.
Tam arabaya binecektik.
Yasin Abi hâlâ nefes nefeseydi.
Ben, Mahir’in kollarındaydım. Ayakta duracak gücüm yoktu ama içimde başka bir güç vardı artık.
Hayatta kalmıştım.
Ölümden dönmüştüm.
Ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Tam adımımızı atarken, arkamızdan o ses duyuldu. “Durun.”
Özcan'dı.
Sesinde bir çatlak, bir hırs, bir çöküş vardı.
Ama en kötüsü... kararlılık. “Ben başladığım işi yarım bırakmam,” dedi.
Ve o an…
İki el silah sesi.
BAM! BAM!
Zaman dondu.
Bir kuş kanat çırpmadı.
Bir yaprak kıpırdamadı.
Sadece o kurşunların sesi yankılandı kulaklarımızda.
İlki göğsüme, diğeri omzuma geldi.
Yere düştüm.
Ciğerime bıçak saplanmış gibi… nefesim kesildi. Toprak soğuktu.
Kanımın sıcaklığıyla çarpıştı. Mahir bağırdı.
“İKLİM!!” Yere eğildi, beni kucağına aldı. Gözleri panik içindeydi, ama ağlamıyordu. Bir şeyler söylüyordu ama sesini duyamıyordum artık.
Kulaklarımda sadece uğultu vardı.
Ve kalbimin ağır, yavaş atışları…
Özcan’a biri ateş etti.
Kim olduğunu göremedim. Ama çığlıklar duyuldu. Mahir ellerini üzerimde gezdiriyordu. “Tutun bana... bak bana... gözlerime bak, İklim. Bak, buradayım. Sana bir şey olmayacak. Buradayım!”
Gözlerimi açtım.
Zorlukla. Yüzünü gördüm.
Dudaklarımı araladım. “Korkma... ben... güçlüyüm...”
Gözlerinden yaş süzüldü bu kez.
İlk kez. Ama korkudan değil…
Kaybetme ihtimalinin ağırlığından.
Mahir, korumalara bağırıyordu artık. “Ambulans çağırın! HEMEN! YAŞAYACAK, DUYDUNUZ MU?!”
&&&
İçerisi kan ve çığlık kokuyordu.
Sirenler sustuğunda ambulansın kapısı hızla açıldı. Mahir önce benim, sonra hayatımın peşinden koşuyordu.
“Açılın! Yaralı var! Göğsünden ve omzundan vurulmuş! Nabız zayıf ama var!”
Paramediklerin sözlerini duymadı bile.
Kendi nabzı daha hızlıydı çünkü.
Sanki benim yerime de atıyordu kalbi.
Sanki içimdeki her boşluğu doldurmak ister gibi gözlerini üzerimden ayırmıyordu.
Kıyafetlerim kan içinde.
Yüzüm bembeyaz.
Gözlerim aralık, ama bilincim yarım.
“İklim, dayan. Bak buradayım. Sakın gözünü kapatma. Ne olur… gözlerini kapatma.”
Elimi tutuyordu.
Ama onun elleri de titriyordu.
İlk defa, Mahir Karahan denilen adam… o taş gibi sert, dağ gibi güçlü adam, ellerinde bir hayat tutuyordu ve onu kaybetmekten ölesiye korkuyordu.
Sedye hareket etti.
Bir anda beni ellerinden aldılar.
Tekerleklerin çıkardığı ses, onun için son vedaydı sanki.
Koştu arkamdan. Ama doktorlar içeri alırken onu durdurdular. Cam kapılar kapandı.
Ve Mahir…
Orada, o camın ardında…
Çaresizce yere çöktü.
Kolları iki yana düştü.
Elinde tuttuğu kanlı mendil yere yuvarlandı.
Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı.
Ama o nefes, onun içini yakıyordu.
Sonra ayağa kalktı.
Cam kapıya yaklaştı.
Alnını cama dayadı.
Öylece durdu.
Ne konuştu, ne ağladı.
Sadece bekledi.
İçerideki her doktor hareketini izliyordu.
Kalp ritmim monitörde sekiyordu.
İnce bir çizgi gibi… bazen dümdüzleşiyor, bazen titreyerek yükseliyordu.
Zaman geçmiyordu.
Yanına gelen kim varsa susturdu.
Züheyla anne gelmişti – Mahir hiçbir şey söylemeden sarıldı annesine, ama gözleri hâlâ camdaydı.
İpek oradaydı – ama Mahir bakmadı bile.
Yasin abi geldi – elini omzuna koydu, Mahir kafasını eğdi.
Hiçbir söz yeterli değildi.
Onun sessizliği, bir adamın haykırışıydı.
İçinde yankılanan, o sessiz çığlık…
"Yaşamazsa?" Bu soruyu kendine bile soramıyordu.
Ama o korku… gözbebeklerine kazınmıştı.
Beş saat geçti.
Ama Mahir kıpırdamadı.
Aynı yerde, aynı şekilde, hep o camın önünde. Sonra…
Kapılar açıldı.
Bir hemşire çıktı. Yorgundu. Gözleri doluydu.
Mahir hemen yaklaştı.
“Ne oldu? Yaşıyor mu?!” Hemşire sustu önce.
Sonra yavaşça başını salladı. “Hayatta… ama kritik.”
O an Mahir’in dizleri titredi.
Yıkılacak gibiydi. Ama yıkılmadı.
Sadece başını kaldırdı ve yukarı fısıldadı: “Allah’ım… sağ ol be…”
Ardından tekrar cama döndü.
Gözleri bu kez başka bakıyordu.
Umuda.
Dualara.
Ve aşka.
Kendi kendine mırıldandı sonra. “Seninle daha işim bitmedi İklim… Ne olur... bırakma beni.”
&&&
MAHİR EFE KARAN
Üç gün.
Tam üç gündür gözlerini açmadı.
Ne bir kıpırtı, ne bir nefes alışta değişiklik.
Sadece o monitör sesi…
bip... bip... bip...
Her biri bir tokat gibi yüzüme çarpıyor.
Çünkü her ses, hâlâ hayatta olduğunu hatırlatıyor.
Ama her sessizlik, biraz daha ölüm kokuyor.
Koltukta değilim artık.
Başucundaki sandalyeyi o kadar benimsedim ki, artık şeklim çıktı üstünde.
Uyumuyorum.
Uyusam, ya uyanırsa da görmezsem diye korkuyorum.
Ya da uyanmazsa diye…
Bir hemşire daha girdi odaya.
Yine serum kontrolü, yine sessizce bir bakış bana.
Her biri bir şey demek ister gibi bakıyor ama diyemiyor.
Kimse acımı konuşamıyor artık.
Çünkü ben konuşmuyorum.
“Nefes alıyor.”
Kendime sürekli bunu diyorum.
“Mahir, bak nefes alıyor. Burada. Gitmedi.”
Ama bu beynimi kandırıyor sadece.
Kalbimi değil.
&&&
Yüzüne bakıyorum.
Gözlerinin altı morarmış.
Dudaklarının rengi soluk.
Ellerini avucuma alıyorum her sabah.
Soğuk.
Ama ben ısıtacağım diye tutuyorum.
Bazen hafif parmaklarını sıkıyorum.
“Hadi İklim… hadi…”
“Bir ses ver bana.”
“Kalk. Ne olur kalk.”
Dün gece saçlarını taradım.
İpek’ten aldım fırçayı.
Kimsenin haberi yok.
Bir tel bile karışmasın istedim.
Sen uyurken de güzel kal, diye.
Gözlerinin kapalı halini ezberledim.
Kirpiklerinin kıvrımını.
Kaşlarının çatık duruşunu.
Çünkü rüyanda bile savaş veriyorsun sanki.
Baran’ı, Özcan’ı… hepsini bir daha görmeyeceksin söz veriyorum.
Ama…
Ben kendime veremiyorum sözü.
“Ya bir daha bu gözlerle bana bakmazsa?”
&&&
Bir gece…
Kalktım, başucuna eğildim.
Sadece fısıldadım.
“Senin karın olmak ne demekmiş, daha yaşayacağız. Sana adımı verip kaçmadım. Adımı verdim, canımı da verdim. Ama seninki… geri lazım.”
Kulağına her gece bir dua okudum.
Her sabah omzuna başımı koydum.
Ben, senin yanında böyle küçüldüm işte.
Mahir Karahan denen adam,
bir kadının nefesine bağlı kaldı.
Senin nefesine.
&&&
Bu sabah…
Göz kapakların kıpırdadı.
Çok hafifti.
Ama ben gördüm.
Elini sıktım, hemen kalktım yerimden.
“İklim… beni duyuyorsan, bir daha yap. Lütfen bir daha…”
Yanaklarından bir damla yaş aktı.
Ağlamıyordun ama…
O gözyaşı, bütün Mardin’i yaktı bana.
“İklim'im.”
İsmini ilk defa bu kadar kırık söyledim.
Çünkü senin olmadığın her saniye,
beni biraz daha parçaladı.
İKLİM MİRAY KARATAŞ
Karanlık bir boşluğun içindeydim.
Ne zaman düştüm, nasıl bu kadar derine gömüldüm, bilmiyorum.
Bir yerlerden yankılanan sesler vardı ama hiçbirine ulaşamıyordum.
Bazen birisi adımı fısıldıyordu.
Bazen…
bazen biri ellerimi tutuyordu.
Soğuk ellerdi önce.
Ama sonra ısındı.
Tanıdıktı.
Koruyucuydu.
Mahir’di.
Bir an, bir şey değişti.
İçimde çok hafif bir acı kıpırdadı.
Göğsümde.
Sonra göz kapaklarım ağırlaştı.
Sanki onları biri içten dışa doğru ittiriyordu. Açmaya çalıştım.
Ama o karanlık, öyle kalın ki…
Dünyaya açılan gözlerimle ilk gördüğüm şey: Loş beyaz bir ışık.
Tavan.
Ve ardından…
O.
Mahir’in gözleri tam önümdeydi.
Kan çanağı gibi olmuştu.
Ama o gözlerdeki panik değil… umut vardı. “İklim… İklim? Beni duyuyorsan… gözlerini kıpırdat.”
Sesi titriyordu.
Dudakları birbirine vuruyordu neredeyse.
Bir şey yapmam gerekiyordu.
Bir şey göstermem lazımdı.
Zorladım. Çok zorladım.
Sağ elimin parmaklarını... biraz… çok az kıpırdattım.
O kadar küçük bir hareketti ki,
belki kimse görmezdi.
Ama Mahir gördü. Sanki dünya yeniden başlamış gibi oldu.
Gözlerinden yaş süzüldü.
Elimi iki avucunun içine aldı.
Sıktı.
Ama nazikçe. “Buradasın… seni kaybetmedim… seni…”
dedi. O kadar boğuk söyledi ki, yarısını duyamadım. Gözümden bir damla yaş aktı.
İlk kez… ilk kez ona baktım, gerçekten. O da bana baktı.
Aramızda bir kelime bile geçmeden her şeyi söyledik.
O, “Sana söz verdim” dedi.
Ben, “Geldim” dedim.
Ve o anda…
ilk defa içimdeki karanlık geri çekildi.
Bana kalan tek şey onun elleriydi.
Ve hâlâ sımsıcaklardı.
3 GÜN SONRA
Hastane koridorları hâlâ üzerime kapanacakmış gibi hissediliyordu.
Odayı terk ederken arkamda bıraktığım şey sadece serumlar, makineler ya da ilaç kokusu değildi.
O karanlık, hâlâ içimde bir yerde kıpırdanıyordu.
Ama artık nefes alabiliyordum.
Çünkü... elim hâlâ onun avuçlarının içindeydi.
Mahir sustuğu anlarda bile yanımdaydı.
Bazen pencereden dışarıya bakarak saatlerce tek kelime etmeden bekledi.
Bazen başucumda bir şeyler fısıldadı, sesini zar zor duysam da, hissettim.
Sanki ben uyurken bile bana bir yol çiziyordu.
Şimdi ise ayakta durabiliyordum.
Zayıf, titrek ama dimdik.
Hastane kapısından çıktığımızda gözüm ilk gökyüzüne kaydı.
Gökyüzü…
Beni unutmamıştı.
Üzerimde hâlâ bir yer vardı.
Bir “yer”…
Mahir arabayı getirmişti ama beni kapıya kadar yürütmemekte kararlıydı.
“Gelme artık, yürüyebilirim,” dedim.
Sadece gözlerime baktı.
Sonra başını iki yana salladı ve fısıldadı: “Sen yürürsün. Ama ben seni taşımak istiyorum. Çünkü seni bir daha kaybetmeyi göze alamam.”
Bir şey söyleyemedim.
Sözler boğazımda kaldı.
İçimdeki tüm duvarlar çatırdamaya başladı o an.
Ve sonra…
bacaklarım titreyince birden beni kucağına aldı.
Başımı göğsüne yasladım.
Kolları güvenli bir limandı.
Sığınaktı.
Savaşlardan, acılardan, kurşunlardan, aşiretlerden…
beni kaçıran tek şey oydu.
Her adımında kalp atışlarını duydum.
O kalp… üç gün boyunca yanımda atan tek gerçek şeydi.
Arabaya kadar sessizdik. Elimi sıkıca tuttu.
Yüzüme dönüp, çok sessizce “İklim sensiz geçen her dakika, ömrümden gitti,” dedi.
Gözlerimi kapattım.
Ağlamak istemiyordum.
Ama bir damla süzüldü yine de.
Bu sefer hüzünden değil…
Hayattaydım.
Ve kalbindeydim.
Eve vardığımızda konak sessizdi.
Ama ilk defa o sessizlik ürkütücü değil, huzurluydu.
Çünkü içindeydim.
Mahir’le birlikte.
Kapıdan içeri girerken, beni yine kucağına aldı.
Kimseye bir şey açıklamadı.
Hiçbir bakışı umursamadı.
Sadece beni taşıdı.
Sanki yeniden doğmuşum gibi.
Başımı omzuna yasladım.
İçimde bir fısıltı vardı: "Burası artık evimse, seninle olduğu için."
&&&
O gece ev sessizdi.
Üç gündür ilk defa yalnız kalmıştık.
Hastane gürültüsünden, insanların endişeli bakışlarından, uğultulardan uzak…
Evin arka bahçesinde oturuyorduk, yan yana.
Aramızda bir battaniye vardı.
Mahir bir şeyler anlatıyordu ama sesini dinlemiyordum. Onun sesini değil, nefesini hissediyordum.
"O kadar berbat bir anıydı anlayacağın."
"Baban ne tepki verdi?" diye sordum ilgiyle.
"Beni 1 hafta boyunca eve almamıştı."
"Haketmişsin ama."
"Boşver eskide kalan bir anıydı. Şimdi karımla anı biriktirmem lazım."
"Sahte karım demek istedin galiba?" dediğimde şaşkınca bana baktı.
"Evli misin?"
"Evet."
"Kocan kim?"
"S-sen."
"Bitmiştir. Daha ne istiyorsun?" Bana bakarken gözlerinin içi gülüyordu. Ama içimde bir ürperti vardı. Onun bana bu kadar yakın olması... Onun gözlerinde bu kadar net olmam...
Korkutuyordu beni.
Kendimden değil, duygularımın derinliğinden korkuyordum.
Mahir bir an sustu.
Elini uzattı.
Parmak uçları yanağıma dokundu.
Saçımı kulağımın arkasına itti, yavaşça.
Gözleri gözlerime değdi. Yaklaşmaya başladı.
Kalbim deliler gibi çarpıyordu.
O an, onunla her şey mümkünmüş gibi geldi.
Ama bir şey...
bir şey içimde "henüz değil" dedi.
Yavaşça başımı yana çevirdim.
Gözlerimi kapattım.
O an dudakları havada asılı kaldı.
Yakınlık yerini bir sessizliğe bıraktı.
Kırmadım onu.
Ama durdurdum.
Gözlerimi açmadım.
Kelimelere ihtiyacım vardı ama dilim suskundu.
Mahir geri çekildi.
Sesini duyduğumda kırılmış gibiydi.
“Anladım,” dedi fısıltıyla.
Sonra ayağa kalktı.
“İyi geceler, İklim.”
Sanki o iki kelimeyle içimde koca bir kış başlıyordu.
Adımlarını duyuyordum, uzaklaşırken.
Kendi ellerimi avuçlarımın içinde sıktım.
Ben onu sevmediğimi sandı…
Oysa içimde kıyametler kopuyordu.
Ama kalbimi daha yeni yeni tamir etmeye başlamışken…
Aşkla üstüne gitmek…
korkunçtu.
Karanlıkta kaldım.
Kapının kapanma sesiyle birlikte,
Oda da ben de sessizliğe gömüldük.
&&&
Ertesi sabah, mutfağa indiğimde Mahir kahvesini çoktan almış, camın önüne geçmişti.
Bana dönmedi.
Sadece sessizce dışarıyı izliyordu.
Sanki orada kar yağmasını bekliyordu da, bir türlü yağmıyormuş gibi.
Ben ise ayak seslerimle varlığımı belli ettim.
Bir “günaydın” fısıltısı, dudaklarımda kıvrılıp yok oldu.
Normalde bakardı.
Bir şey derdi.
Dün gece olsa, "kahveni nasıl istersin?" diye sorardı mesela.
Ama bugün… sadece susuyordu.
Tezgâhtan fincan aldım.
Arkamdan hâlâ bakmadığını biliyordum.
Yavaşça kahveyi doldurdum.
Dayanamadım.
Sırtına bakarak konuştum.
"Mahir… dün gece…"
Sözüm yarım kaldı.
Çünkü o dönüp lafımı bitirmeme bile izin vermedi.
“Boşver,” dedi.
Sesi yumuşaktı ama... uzak.
İçinde bir şeyler kapanmış gibiydi.
“Bence konuşmamıza gerek yok. Her şey yeterince açık zaten.”
Her şey… yeterince açık mıydı?
O an kahve elimdeyken donup kaldım.
Kalbim, kafamın içine çarpıyordu.
Ne diyordu bu adam?
Ne açık?
Sustum.
Çünkü o konuşmamı istemedi.
Çünkü anlamamı bekledi.
Ama ben sadece korkmuştum.
Henüz hazır değildim.
Sadece bu.
O ise…
başka bir şey sandı.
Yanıldığını bilmeden uzaklaştı.
Fincanı bırakıp arkasından bakakaldım.
Odanın kapısından çıkarken bile omzunu döndürmedi.
Mahir geri çekiliyordu.
Adım adım, temkinli.
Sanki içimde filizlenen bir şeyi daha büyümeden kurutmak ister gibiydi.
Ama ben…
ben onu izlemekle yetiniyordum.
Ve ilk kez,
ona dokunamadığım kadar uzakta hissettim kendimi.
Kahvemi hızlı yudumlarla içerken içeriye Şehmuz baba girdi. "Günaydın gelin hanım." Elindeki çay bardağını tezgaha bıraktı. "Günaydın Şehmuz baba." Gözlerini kısarak gülümsedi.
"Baba yeterli. Artık sende bi aile'densin. Hemde uzun zamandır. Sana birşey sormaya geldim."
"Dinliyorum."
"Babanla görüşmem gereken bir iş var. Akşam onlara yemeğe gideceğiz. Musaitler mi sor bakalım." dediğinde mahir içeriye geldi. Babamı arayarak telefonu kulağıma koydum.
Rahat konuşmak için mutfaktan çıktım. Onları baba oğul yalnız bıraktım. "Tamam babacım söylerim ben." Alya merdivenlerden "İklim ablaa!" diyerek indiğinde babama görüşürüz diyerek telefonu kapattım. Kollarımı ona doğru açtığımda vakit kaybetmeden kucağıma zıpladı. Alya’nın minik kolları boynuma dolandığında, içimde tarifsiz bir huzur yayıldı.
O kadar saf, o kadar karşılıksızdı ki sevgisi...
Onun sarılması bile, insanın içini sıcacık yapıyordu.
Beni gerçekten kabul eden tek şey, bu çocuk kadar masumdu belki de bu evde.
O an hissettim. Ben bu eve ait olmaya başlamıştım.
Gerçekten.
Ama içimde bir eksik vardı.
Mahir.
Alya’yı kucağımda tutarken başını omzuma koydu.
Minik sesi kulağımda çınladı:
"Sen burada kalacaksın dimi hep?"
Bir anda boğazım düğümlendi.
“Kalacağım,” diyebildim, sesi yumuşacık.
Ama kalmak... sadece fiziksel bir şey değildi.
Ben burada olmaktan çok, birinin kalbinde olmak istiyordum.
Onun kalbinde.
Ama Mahir…
Göz göze bile gelmiyordu artık benimle.
Mutfaktan gelen sesleri dinledim.
Baba-oğul gülüşüyorlardı.
İçeride bir sıcaklık vardı.
Ama o sıcaklık bana dokunmadan geçiyordu.
Ben yalnızca eşiği izliyordum, içeri giremeyen biri gibi.
Alya'yı yere bıraktım. Elini tuttum.
"Haydi yukarı çıkalım mı?" dedim.
Başını hızla salladı.
Ama içim…
Sanki aşağıda kalmıştı.
Mahir’in sesi, gülüşü, orada…
Bense üst kata çıkıyordum.
Yine ondan uzaklaşarak.
Yine içimde adı konmamış bir boşlukla.
Ve her seferinde olduğu gibi,
kalbim ona doğru atmaya devam ediyordu.
Oysa o, duymuyordu artık.
MAHİR EFE KARAN
Babam karşıma oturmuş, çayını yudumluyordu ama ben gözümün ucuyla hâlâ kapıya bakıyordum.
İklim telefondaydı, ama konuşurken mutfağın dışına çıkmıştı.
Her zamanki gibi… bir adım dışarı.
Benden, bizden, bu evin içinden bir adım uzak.
Bir yanım, “Peşinden git,” diyordu.
Diğer yanım… diğeri susmamı fısıldıyordu.
Çünkü ne zaman yaklaşsam, bir duvar örüyor.
Gözlerime bakarken bile, aramızda görünmez bir mesafe oluyor.
Sanki aynı evde değiliz.
Sanki o hâlâ her an gidecekmiş gibi…
Bana ait değilmiş gibi.
Ama ben...
Bunu söyleyemem.
Söylersem, korkum da beraberinde dökülür:
Ya hiç gelmedi ki bana?
Ya sadece borcunu ödedi, hayatımı kurtardı diye burada?
Sesi hâlâ kulaklarımdaydı.
Az önce babasına “Tamam babacım söylerim ben,” demişti.
Babacım.
Kendi babasıyla böyle içten konuşuyordu.
Peki ben?
Ben onun sesiyle nefes alırken, o neden sessizdi bana?
Gözlerimi kapattım.
İklim’in kucağındaki Alya’yı gördüğüm an gözümün önüne geldi.
O kadar güzeldi ki…
O kadar “olması gereken” gibiydiler.
Bir parçam hayal etti, farkında olmadan:
Alya’yla oynayan bir anne.
Ama gerçek bir anne.
Sıcaklığıyla, sesiyle, varlığıyla bu evi ev yapan bir kadın.
O kadın İklim’di.
Ama o kadın… bana bakmıyordu artık.
“Ne dalıp gittin öyle Mahir?” dedi babam.
Başımı salladım. “Yok bir şey baba. Sadece biraz uykusuzum.” Ayağa kalktım. Çay bardağını tezgaha bıraktım. İklim yukarı çıkmıştı. Alya’yı duydum, neşeyle sesleniyordu.
O gülüş…
Evin içini dolduruyordu ama benim içimde boşluk yaratıyordu.
İKLİM MİRAY KARATAŞ
Alya’nın kahkahaları odanın dört bir yanına yayılmıştı.
Minik oyuncakları ellerine alıp, onlara sesler veriyor, kendi masalını kendi uyduruyordu.
Ben de yanındaydım.
Ama kalbim hâlâ bir yerde sıkışıktı.
Elindeki peluş tavşanı bana uzattı.
“İklim abla, bu da sen ol!”
Gülümsedim. Onun bu neşesi, yaralarımı örten bir dikiş gibiydi.
Kalbimin içi biraz olsun ısındı.
“Peki Alya hanım, sen kimsin?”
“Ben süper kahramanım! Seni kötülerden kurtaracağım!”
Kahkahasına katıldım. “O zaman ben sana güvendeyim demektir.”
Başını ciddiyetle salladı. “Hep!”
O sırada kapının hemen yanından bir gölge geçti.
Hissettim önce.
Sonra gördüm.
Mahir.
Başını çevirmedi.
Sadece yürüyüp geçti.
Ama o birkaç saniyelik görüntü, içime keskin bir soğukluk bıraktı.
Bir şey kırılmıştı onda.
Biliyordum.
Ve o kırılganlık… benim elimle olmuştu belki de.
O an Alya yerinden kalktı, koşarak kapıya yöneldi.
“Amcaaa!” diye bağırdı.
Kalbim yerinden oynadı.
“Alya dur!” dememe kalmadan, kapıyı açtı.
Koridorda yürüyen Mahir, başını çevirdi.
Bir anda dünyası değişti sanki.
Yüzünde yorgun bir şaşkınlık belirdi.
Gözleri Alya’ya, sonra bana döndü.
Bir şey demedi.
Alya, ısrarla seslendi:
“Amca, hadi gel! Bizimle oyna! Sen hep yalnızsın, artık yalnız olma!”
Minik elleriyle onu çekmeye çalıştı.
O an gözlerimiz buluştu.
Ben hâlâ yerdeydim, elime bir oyuncak sıkışmıştı.
Ama içimdeki en ağır yük o değildi.
Mahire olan o kelimesiz duygular, o gece yarısı bastırmaya çalıştığım korkular, umutlar…
Hepsi gözümde toplandı.
O bir anlık bakış…
O kadar çok şey söyledi ki.
Ama Mahir başını eğdi.
Gülümsemeye çalıştı.
Yarı buruk, yarı kırık bir sesle, Alya’ya eğildi:
“Birazdan gelirim. Siz başlayın, olur mu küçük hanım?”
Alya ikna olmuş gibi başını salladı, sonra kucağıma koştu yeniden.
Mahir uzaklaştı.
Gitti.
Bir kez daha.
Ben elimde oyuncak bir tavşanla, bakışlarının arkasından kaldım.
Ona “Gel, kal” diyemedim.
Diyemedim çünkü… ben bile hâlâ burada olup olmadığımı bilmiyordum.
Ama içimde fısıltı gibi büyüyen bir cümle vardı:
“Ne olur… bir daha geçerken dur.”
&&&
Gün boyunca kafamı meşgul etmek için elimden geleni yaptım.
Saçımı yaptım.
Elbisemi seçtim.
Küçük detaylara takıldım.
Ama kalbimde bir yumru, boğazımda düğüm…
Aklımda hâlâ sabahki o bakış.
Mahir’in Alya’ya gülümsediği ama bana hiç bakmadığı o an.
Gözlerindeki o kırgınlık…
Bir şey söylemem gerektiğini hissediyordum ama nasıl başlayacağımı bilmiyordum.
Odaya girerken üzerimi değiştirmek için hızlıca kapıyı çektim.
Ama çektiğim anda içeriden bir ses duydum.
Tanıdık.
Düşündüğüm kadar da uzak değilmiş.
Mahir.
Tam gömleğini giymek üzereydi.
Bir an şaşkın şaşkın birbirimize baktık. Gözleri üzerimdeydi.
Benimse elimde hâlâ askıdaki elbisem vardı.
Donup kaldık.
Sessizlik…
O kadar yoğun ve kalındı ki…
Sanki birimiz nefes alsa, o an yer yarılacak gibiydi. “Ben… şey…” dedim. Ama cümle çıkmadı.
Ne diyeceğimi bilemedim. Sanki o kadar kelime vardı ki içimde, hiçbiri sıraya girmemişti.
O ise gözlerini kaçırdı. Gömleğini hızla giydi. Ve her düğmeyi sanki içindeki bir savaşı bastırmak ister gibi ilikledi. “Hazırlanıyorsun,” dedi sadece.
Ses tonu nötrdü. Ne sıcak, ne uzak.
Ama içinde binlerce kelimenin susturulmuş hali vardı. “Evet,” dedim. “Birazdan çıkacağız.”
O sırada göz göze geldik.
İçimde bir şey kıpırdadı.
Sanki o gece… hastanede elimden tuttuğu anı tekrar yaşadım.
Ona adım adım yürüdüğüm geceyi.
Sonra geri çekilişini.
Bir adım atmak istedim. Ona doğru. Ama yapamadım.
O ise, çoktan kendini toplamıştı.
Saatine baktı. “Geç kalmayın. Babanlar beklemesin,” dedi sanki kendisi gelmeyecekmiş gibi.
Sonra da yanımdan geçti. Ama geçerken bir an durdu.
Nefesini hissettim.
Ve tam kulağımın hizasından, alçak bir sesle “Bu akşam onlar için gülümsersin. Benim için değil. Bunu da unutma, İklim.”
dedi ve kapıyı açıp çıktı.
İçimde bir boşluk oluştu.
Ne söylediğini tam anlamasam da… ne hissettiğini çok iyi biliyordum.
Benim sessizliğim, onun kalbini susturmuştu.
Ama o kapıdan çıkarken ben hâlâ onun arkasından bakıyordum.
Evden çıkarken üzerimde sade bir elbise vardı.
Ne çok abartılı, ne çok sade. Beyaz ama üzerinde pembe çiçek desenleri vardı.
Babamları görmeye gidiyoruz… Mahir’in yanında mahcup olmak istemem ama onun yüzüne de bakmak istemiyorum.
Tam kapıdan çıkarken, arkamdan gelen ayak seslerini tanıdım.
Hızlı, kararlı… ama içinde öfke bastırılmış.
Mahir.
“Bu kıyafet… biraz fazla mı sence?” dedi. Sadece konuşmak için konuştu.
Durdum.
Omzumun üzerinden baktım ona. “Nesi fazla?”
“Elbisen. Ailenin karşısına çıkıyoruz, arkadaşlarının değil,” dedi gözlerini kaçırmadan.
Boğazımda düğümlenen kelimeler vardı.
O kadar sinirlendim ki içimden saymaya başladım. Bir… iki… üç…
Sonra sustum.
Yine içime attım.
Ama bu kez yürümeye devam ederken, buz gibi bir sesle cevap verdim:
“Belki de onlara gülümsemem gerektiği gibi, senin için de fazlayımdır.”
Onun ayak sesleri bir an durdu.
Kısa bir sessizlik oldu.
Ben adımlarımı hızlandırdım.
Bahçeye çıktığımda Şehmuz baba çoktan arabaya binmişti.
Açık arka kapıya yöneldim.
Mahir arkamdan seslendi:
“Nereye?”
Dönmeden yanıtladım.
“Arabaya.”
O birkaç adım attı bana doğru.
Sesinde biraz öfke, biraz endişe, ama en çok da tutamadığı bir şey vardı…
“Benimle gel. Aynı arabada gidelim.”
Sadece bir saniye duraksadım.
İçimde, bir yanım ona dönmek istedi.
Ama diğer yanım, hâlâ bu soğuk savaşın içinde sıkışıp kalmıştı.
Bir şey demeden arabanın içine girdim.
Kapıyı çektim.
Şehmuz baba dikiz aynasından bana baktı, gözleriyle bir şey sormadı.
Sadece motoru çalıştırdı.
Ve Mahir… hâlâ dışarıda, kapının hemen yanında duruyordu.
Bakışları cama çarpıyordu.
Ama ben gözlerimi kaçırdım.
&&&
Masa başında otururken ellerim usulca dizimdeydi.
Annemin o tanıdık sesi mutfaktan geliyordu. Çatal-bıçak sesleri, arada babamın öksürüğü, bir de Alya’nın neşeli kahkahaları…
Ama o masaya oturacağım an, kalbim hızlandı.
Sanki biri göğsümün tam ortasına bir taş bırakmıştı.
Sert, ağır… nefes aldırmayan cinsten.
Mahir az önce geldi.
Yanıma bile bakmadan babamla selamlaştı.
Babam da onu görünce yerinden kalktı, içten bir sarılmayla karşıladı. “Oğlum,” dedi, “Hoş geldin.”
Oğlum…
O kelime içimde garip yankılandı.
Bir yandan içimi ısıttı, diğer yandan bir hançer gibi saplandı.
Ben hâlâ onun ne olduğunu, ne olmadığını çözememişken, dünya çoktan onu kabul etmiş gibiydi.
Kendi evimde, kendi soframda, misafir gibi hissettim bir an.
Alya hemen onun yanındaki sandalyeyi gösterdi. “Buraya otur amca!”
Mahir göz ucuyla bana baktı. O kadar kısa sürdü ki… gerçekten mi baktı, yoksa ben mi hissettim, bilmiyorum.
Ama geldi, oturdu.
Tam karşıma.
Başımı kaldırmadım.
Göz göze gelmeye hazır değildim.
Çorbayı annem dağıttı, sonra herkes birer ikişer konuşmaya başladı.
Sadece Mahir konuşmadı.
Bir de ben.
Babam ara ara bana bakıyordu.
Konuşmamı bekliyordu.
Ama içimde kıyamet koptuğu için, dudaklarımda kelime kalmadı.
Kaşığıma sarıldım.
Ama o an, kaşığımı kaldırırken…
Mahir de aynı anda kaşığını kaldırdı.
Bakışlarımız tam ortada çarpıştı.
Anlık.
Saniyelik.
Ama ruhumda yer etti.
Kaşığımı yavaşça indirdim.
O ise yemeğine bakıyormuş gibi yaptı.
Ama elindeki kaşık bir kez daha kalkmadı.
Konuşmadık.
Hiçbir şey söylemedik.
Ama o masada ikimiz için ne çok kelime boğazımızda düğüm oldu.
Babam “Yarın işler yoğun, Mahir oğlum sen hâlâ bizim şirkette destek misin?” diye sordu.
Mahir başını hafifçe eğerek cevap verdi. “Evet baba, hâlâ beraberiz.”
Beraberiz.
O kelime birden içimi sıktı.
Keşke sadece iş için geçerli olsaydı.
Sonra annem, “İklim’ciğim tatlıyı sen mi yaparsın?” dedi.
“Yaparım,” dedim.
Sesim biraz fazla sert çıkmış olacak ki Mahir hafifçe başını bana çevirdi.
Ama bakmadım.
Kalktım.
Tatlıyı hazırlarken ellerim titriyordu.
Ellerimi yıkarken aynadaki yansımama baktım.
Kendimi tanıyamadım.
Ne zaman böyle oldum?
Masaya geri döndüğümde herkes daha neşeliydi.
Ama Mahir…
Hâlâ aynı şekilde oturuyordu.
Tatlıyı tabağına koyarken “Afiyet olsun,” dedim.
İlk kez ben konuştum.
O da ilk kez gözümün içine bakarak “Sağ ol,” dedi.
Yüzüm bir an ısındı. Gözlerimin içi doldu. Ama gülümsemedim. Çünkü bu bir oyun değildi. Kalbimle savaşıyordum. Ve o savaşı kaybetmek üzereydim.
&&&
Yemek bitmişti.
Tatlılar yenmiş, çaylar içilmişti.
Ama midem ne kadar doluysa… içim o kadar boştu.
Masanın etrafındaki kahkahalar, babamın Mahir’e “oğlum” deyişleri, annemin göz kırpmaları...
Hepsi kafamda yankılanıyordu.
Ama hiçbirini duyacak halde değildim.
Ayağa kalktım.
Kimse bir şey demedi.
Zaten diyecek olsalar da duymayacaktım.
Bahçeye çıktım. Hava serindi ama iyi geldi. Temizdi. Evdeki her şey fazla sıcaktı zaten. Bunaltıcı.
İnsan bazen mutluymuş gibi yapan kalabalıktan kaçmak ister.
Bahçedeki köpeğimiz Zeytin hemen yanıma geldi.
Küçük kuyruğu heyecanla sallanırken patilerini pantolonuma sürtüyordu.
Diz çöküp elimi başına koydum.
“Sen de yoruldun değil mi Zeytin? Herkesin maskesi vardı bu akşam… ama seninki yok. O yüzden yalnız senin yanına kaçabildim.”
Küçük bir havlama sesiyle başını dizime yasladı.
Tam o anda, arkamdan ayak sesleri duydum.
Tanıdık.
Ağır.
Sakin ama bastıkça içimde yankılanan.
Mahir.
Sesini duymadan önce bile hissetmiştim.
"İklim…” dedi yavaşça.
Sırtımı dönmedim.
Zeytin’in başını sevmeye devam ettim.
Sonunda o geldi, birkaç adım ötemde durdu.
Aramızda sessizlik.
Ama bu seferki sessizlik… masadaki gibi değildi.
Bu, bir fırtına öncesi sessizliğiydi.
“Konuşmamız lazım.”
Derin bir nefes verdim.
Ama hâlâ arkamı dönmedim.
“Konuşmak bazen daha çok yorar Mahir,” dedim.
Sesim soğuktu.
Bilmiyorum, belki istemeden.
Belki bilerek.
Çünkü onun varlığı yüreğimde dalga dalga yayılıyordu ama ben hâlâ kıyıya çıkmaya korkuyordum.
O susmadı.
“İklim, ben de yorgunum. Ama kaçtıkça düzelmiyor. Kaçtıkça, daha çok uzaklaşıyoruz. Ben bunun böyle bitmesini istemiyorum.”
O an gözlerimi kapattım.
“Bitmesi için bir şeyin başlaması gerekirdi Mahir.”
Söylediğimde… içim titredi.
Çünkü doğruydu.
Ve her doğru gibi can acıtıyordu.
O adım attı.
Yanıma kadar geldi.
Sıcak nefesi yanağıma çarptı.
Ama dokunmadı.
Sadece fısıldar gibi sordu:
“Ben senin için hiçbir şey miyim gerçekten? Yaşadıklarımız… hiçbir şey mi?”
Gözlerimi açtım.
Yavaşça başımı çevirdim.
Ve ilk kez o gece göz göze geldik.
Onun gözlerinde bir savaş vardı.
Aynı benimki gibi.
Ama ben…
Yine sustum.
O kadar çok şey vardı ki içimde…
Ama hiçbirini cümleye dökemiyordum.
O, cevabımı bekledi.
Birkaç saniye…
Sonra… gülümsedi.
Ama hüzünle.
Yorgun bir gülümsemeydi.
“Tamam,” dedi.
Sadece bu.
Bir tek kelime.
Ve arkasını döndü.
Yavaşça yürümeye başladı.
Bahçe kapısına geldiğinde babamla göz göze geldi.
Başını hafif eğdi, “İyi akşamlar,” dedi.
Sonra kapı kapandı.
Ben hâlâ orada diz çökmüştüm.
Zeytin başımı yaladı.
Ama içimde öyle bir boşluk vardı ki…
O yalayış bile bana dokunmuyordu.
&&&
Gece, yıldızsızdı.
Arabaya bindiğimde içimde bir düğüm vardı ama ses etmiyordum.
Sadece camdan dışarıya bakıyordum. Sokak lambaları geçtikçe yüzümde kısa kısa ışıklar oynaşıyor, sonra yeniden karanlık düşüyordu.
Eve vardığımızda kapıyı Şehmuz Baba açtı. İçeri girerken Mahir’in ayakkabıları yoktu.
Hemen dikkatimi çekti.
Ama bir şey demedim.
Annem, “Yatmadan bir bardak su içeceğim,” deyip mutfağa yöneldi.
Babam, “Ben direkt odama geçiyorum,” dedi.
Herkes sessizce dağılırken ben hâlâ kapının önünde dikiliyordum.
Ayakkabılığa tekrar baktım.
Yoktu.
Mahir’in o siyah spor ayakkabıları, hep en kenarda dururdu.
Her gün… her gece.
Ama şimdi boşluk vardı.
Bir adım geri çekildim.
Evin içi sessizdi.
Çok sessiz.
Farklı bir sessizlikti bu.
Soğuk.
Merdivenleri usulca çıktım.
Odamın kapısını açarken istemsizce odanın içine göz attım.
Kapımı kapattım. Ama tam üzerimi değiştirecekken…
telefonum çaldı.
Bilinmeyen Numara.
Bir an duraksadım.
Kalbim, o an sanki bir şey hissetti.
Telefonu elime alıp açtım.
“Efendim?”
Karşıdan gelen ses... Mahir değildi.
Bir erkek sesi. Genç ama yorgun.
“Yenge?”
Donakaldım.
“Evet?” dedim.
“Ben Onur… Mahir’in arkadaşıyım.”
Boğazıma bir yumru oturdu.
Sanki kötü bir şey duyacağımı biliyordum ama yine de kaçamıyordum.
“Ne oldu?” dedim, sesim neredeyse titreyerek.
Çocuk bir iç çekti.
“Seninki biraz… sıkıntı çıkardı bu akşam.”
Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi.
“Elini kana mı buladı? Şimdi nerede? Ne oldu? Ne demek sıkıntı çıkardı?!”
Çocuk sessizleşti.
Sadece arka planda Mahir’in kısık bir sesi duyuluyordu.
Boğuk, alkol dolu bir sesle bir şeyler söylüyordu.
Duvarlara konuşuyormuş gibi…
Onur yeniden konuştu:
“Barda kavga çıkardı. Onu dışarı zor aldık. Üstü başı da biraz dağınık… Biraz da… sarhoş.”
Nefesim kesildi.
Mahir, içmişti.
Mahir, kavga etmişti.
Ve Mahir, ben evde yokken… darmadağın olmuştu.
Onur devam etti:
“Gelip alabilecek misin bilmiyorum ama… az önce adını sayıkladı. Bayağı kötü durumda.”
Gözlerim karardı.
Kalbim yerle bir oldu.
Bir elimi kalbime götürüp telefonun duvarla arasına sıkışmasını engelledim.
“Tamam… Konumu at. Hemen çıkıyorum.”
Sesim sakindi.
Ama içimde bir fırtına koptu.
Telefonu kapattığımda odaya baktım.
Boşluk…
Ve pişmanlık her şeyi sarmıştı.
Ben sustum diye o böyle oldu.
Ben hiçbir şey demedim diye… o içini böyle döktü.
Elimi hızlıca ceketime attım.
Kapıyı açarken tek düşündüğüm…
Onu bulmaktı.
Arabayı sürdüğüm yol bitmiyordu.
Her yeşil ışık, her dönüş, her rüzgârın uğultusu…
Hepsi aynı sesi taşıyordu kulağıma:
“Sen geciktin.”
Telefon ekranına baktım.
Onur’un attığı konum, bir meyhanenin arka sokağını gösteriyordu.
Yıllar öncesinden kalma, duvarlarına sigara dumanı sinmiş, ahşap panelli küçük bir yer.
Aracı park ettim, içimdeki fırtınayla kapıyı ittim.
Topuklu ayakkabılarım taş zemine vurdukça yankı oldu adımlarım.
Geç kaldığım her saniyenin bedelini taşıyor gibiydim.
Kapının yanındaki sigara dumanına bulanmış genç adam hemen fark etti beni.
“Yenge?” dedi gözlerini kısıp.
Başımı salladım.
“İçeride mi?” dedim, sesim kuru ama kararlıydı.
Çocuk başını eğdi, bir adım yana çekildi.
“Arka odada. Çok da iyi durumda değil. Kendisini tutmak zorunda kaldık.”
İçeri girerken…
Bir zamanlar hayran olduğum o kontrol sahibi, soğukkanlı adamın… şimdi kendini bırakmış halini görmeye hazır değildim.
Ama onu böyle bırakmaya da niyetim yoktu.
Küçük, dar bir odaydı.
Zemin tahta. Duvarlar kalın dumanlı.
Ve köşedeki tekli koltukta, başı yana düşmüş…
Mahir.
Üstü dağınıktı.
Gömleği biraz kanlanmış.
Dudağı patlamıştı.
Saçları dağılmış, yüzü solgundu.
Ama en acı olanı…
Gözleri kapalıydı.
Ve elinde sımsıkı tuttuğu şey bir çakmak…
Ya da hatıra…
Bilemedim.
Yavaşça yanına yürüdüm.
Kalbim göğsümde çatlayacak gibiydi.
O adam…
Beni ilk gördüğünde bile bu kadar savunmasız olmamıştı.
Her zaman dimdik durmuştu.
Ama şimdi…
Yıkılmıştı.
Yanına eğildim.
“Mahir…”
İsmimi fısıldar gibi söyledim.
Başını kıpırdattı. Göz kapakları hafif aralandı.
Beni görünce göz bebekleri büyüdü.
Ama sevinç değil…
Kendine kızgınlık vardı bakışlarında.
“Ne işin var burada…”
Sesi çatallaşmıştı.
Kırık.
Bitkin.
“Onur aradı. Geleceğimi söyledim.”
Bir şeyler diyecekti ama söyleyemedi.
Çenesini avucuna gömdü.
Sanki benden utanıyordu.
“Sen… zaten beni istemiyordun,” dedi, boğuk bir gülümsemeyle.
“Şimdi rezilliğimi de gördün. Tam oldu.”
Elimi omzuna koydum.
“Sana kim dedi ben seni istemiyorum diye?”
Kafasını çevirdi.
“Bana bir şey demene gerek yoktu. Beden dilin, gözlerin… her şeyin söylüyordu.”
Bir adım geri çekilmek istedim ama yapamadım.
Kalakaldım.
Çünkü o haklıydı.
Gerçekten de ona karşı duvarlar örmüştüm.
Ama asıl soru…
Neden?
Kendimden bile kaçıyordum.
Onu suçlamak kolaydı.
Ama şimdi karşımda, darmadağın hâlde otururken…
Ona hiç şans tanımadığımı fark ettim.
Yavaşça dizlerimin üstüne oturdum.
Onunla aynı hizaya geldim.
İçim titreyerek konuşmaya başladım:
“Evet, belki sana net davranmadım.
Belki de kendi korkularımı sana yükledim.
Ama Mahir…
Bu hâlini görmek… içimi parçaladı.”
O başını bana çevirdi.
Gözlerinde hâlâ kırgınlık vardı.
Ama bir şey daha vardı:
Umutsuz bir özlem.
“Elini uzatsam… geri çekileceksin gibi hissediyorum,” dedi.
“Sen bana hiç tutunmadın.”
Kalbim paramparça oldu.
Çünkü o an anladım.
Ben, onu yarı yolda bırakmıştım.
Ama daha da acısı…
O hâlâ beni seviyordu.
Elimi, titreyen parmaklarıyla tuttu.
Soğuktu.
Üşüyordu.
Ama sıktı.
Sanki ilk kez tutuyormuş gibi.
Başını omzuma yasladı.
Ben de alnımı onun saçlarına.
Ve öylece kaldık.
Konuşmadan.
Sadece… susarak affettik birbirimizi.
O gece onu arabaya bindirirken, sarhoş değildi artık.
Yorgundu.
Ama yalnız değildi.
Ve ben, arabanın direksiyonuna geçerken kendime söz verdim:
Bir daha onun elini, hiçbir korku için bırakmayacaktım.
&&&
Mahir banyoya girerken hiçbir şey söylemedi.
Yavaş, kararsız ama dimdik adımlarla yürüdü.
Bir an, arkasından seslenmek istedim.
Ama susmayı seçtim.
Çünkü bazen insanın kendiyle baş başa kalması gerekirdi.
Kapının kapanışı yankılandı evin içinde.
Sanki biri ağır bir yükü sırtından indirip ardından kapıyı örtmüş gibi…
Kaldım öylece.
Koltukta.
Ellerim dizimde.
Omuzlarımda ağırlık.
Boğazımda, konuşulmayan cümlelerin düğümü.
Kulağım banyonun içinden gelen su sesine takıldı.
Şıp…
Şıp…
Sonra musluğun tam açıldığı o gürül gürül akan su.
Sanki onun üstünden geçen her kırıklığı yıkıyordu.
O sırada evi gözden geçirdim.
Birkaç boş su şişesi.
Bir yarım sigara paketi.
Ve sehpanın kenarında, katlanmış bir fotoğraf:
Biz.
Ben, Mahir ve Alya.
Gözüm doldu.
Bu adam… benimle birlikte bir ev kurmuştu.
Ve ben, o evin içinde hep kapıyı aralık bırakmıştım.
Birkaç dakika sonra su sesi durdu.
Ardından bir sessizlik oldu.
O kadar derin bir sessizlikti ki, sanki zaman bile birkaç saniyeliğine durdu.
Kapı açıldığında başımı çevirmedim.
Yüzünü görmeye cesaret edemedim.
Ama onu hissettim.
Islak saçlarının kokusunu…
Üstündeki havlunun serinliğini…
Ve…
daha ayık bir Mahir’in ağır adımlarını.
Yanıma geldiğinde sessizce oturdu.
Aramızda bir karış boşluk vardı ama kalbimde yankılanan şey,
“Bu mesafe bana fazla.” oldu.
Söz aradım.
Ama o benden önce konuştu.
“Duş iyi geldi,” dedi yavaşça.
Sesi daha netti.
Ama hâlâ içinde bir yorgunluk taşıyordu.
“İyi görünüyorsun,” dedim farkında olmadan.
Ağzımdan çıkınca kendime şaşırdım.
Ne garipti, değil mi?
Bir insanın iyi görünmesini dilemek bazen binlerce ‘özür’den daha güçlü oluyordu.
Gülümsedi hafifçe.
“Senin yanında kötü görünmek istemiyor insan.”
Kelimelerim boğazımda düğümlendi.
Ne desem eksik kalacaktı.
Ama susmak da yarım bırakmak gibiydi.
“Ben… seni yalnız bıraktım,” dedim sonunda.
Gözlerim ellerimdeydi.
Onunkilere bakamadım.
“Beni korumaya çalışırken, ben senden kaçtım.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Evet,” dedi Mahir, acı bir dürüstlükle.
“Kaçtın.”
Yutkundum.
“Çünkü seninle bir hayat kurmak… benim korkularımı gün yüzüne çıkardı.
Kendimle, geçmişimle, geleceğimle yüzleşmek zorunda kaldım.
Ve ben…
sana değil, kendime hazır değildim, Mahir.”
Sırtını koltuğa yasladı.
Gözleri tavana baktı.
Sonra başını bana çevirdi.
“Biliyor musun? Tüm bunlara rağmen, hâlâ senin gözlerinin içine bakınca kendimi güvende hissediyorum.
Ama aynı zamanda… hep gidecekmişsin gibi geliyor.”
Gözlerim doldu.
Sözler boğazımda, kalbim göğsümde düğüm düğümdü.
Bu sefer susmadım.
“Elimi tut,” dedim.
“Gitmeyeceğimi gösterecek başka bir yol yoksa… elimden tut.”
Bir saniye bile düşünmedi.
Avuçlarını uzattı.
Elimi tuttu.
Sıkıca.
Titremeden.
Hiç bırakmayacakmış gibi.
Ve o an, evin içi sessizdi ama…
Biz çok şey söyledik.
Birbirimize yaslanmadık.
Sarılmadık.
Ama… kalbimiz aynı ritimde attı.
Ve ilk defa…
o sessizlikte büyüyen şeyin aşk olduğunu ikimiz de anladık.
Bölüm etkileşimi
