19. bölüm / 31
SON BEY "Söz Namustur"AŞKIN SUSKUNLUĞU
Bölümler 31Şu an: AŞKIN SUSKUNLUĞU
- 1 KARANOĞLU AŞİRETİ1.661 kelime
- 2 KABULLENMEK3.259 kelime
- 3 EVET2.760 kelime
- 4 KAÇAMAK5.086 kelime
- 5 BAŞLIYORUZ4.288 kelime
- 6 EL ELE1.930 kelime
- 7 KIRGINLIK3.403 kelime
- 8 SAF DUYGULAR2.675 kelime
- 9 ÇEKİM3.154 kelime
- 10 ACI TATLI EKŞİ3.174 kelime
- 11 KAYIP1.681 kelime
- 12 GÖLGE2.580 kelime
- 13 ÇARESİZLİK2.691 kelime
- 14 GERÇEK DUYGULAR5.344 kelime
- 15 İTİRAF4.232 kelime
- 16 SINIR4.782 kelime
- 17 KAOS3.831 kelime
- 18 HİSSİZLİK4.397 kelime
- 19 AŞKIN SUSKUNLUĞU2.785 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 MEKTUP2.887 kelime
- 21 BU BOMBA KİMDE PATLAYACAK4.397 kelime
- 22 SÖYLENMEYEN HER ŞEYİN GÖLGESİNDE4.337 kelime
- 23 ATEŞTEN BİR GECE7.411 kelime
- 24 SON NEFES4.605 kelime
- 25 HUZUR VE SESSİZLİK3.220 kelime
- 26 MUCİZE Mİ BUNUN ADI5.000 kelime
- 27 TOHUM3.813 kelime
- 28 GÖZLERİ HEP BENDE5.572 kelime
- 29 ÇABA6.160 kelime
- 30 AŞK3.801 kelime
- 31 SON5.040 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ne zaman ki ağzından o cümle döküldü, içimde bir şey aniden kırıldı. Sessizlik çöktü önce. Ne ben konuştum, ne o nefes aldı.
Sadece ona baktım. Sadece... baktım.
"Seninle evlendim çünkü görevimdi. Zaten başka bir seçeneğim yoktu, bunu en başından beri biliyordun."
Sanki kalbimin ortasına sıcak bir hançer saplandı. Gözüm bir saniye bile kaçmadı onunkinden. Dudaklarımda istemsiz bir titreme vardı, ama ağlamadım. Ağlamayacaktım. Bu sefer hayır. Bu sefer susup yutmayacaktım.
Yavaşça yaklaştım ona.
Adımlarım yere saplanıyor gibiydi.
Bir adım... iki... sonra durdum.
Elim kendiliğinden kalktı.
Tokat attım.
Tokat, evin içindeki tüm sessizliği yerle bir etti.
Mahir'in yanağında aniden beliren o kırmızılık, belki de en az söylediği cümle kadar yakıcıydı.
"Git." dedim dişlerimin arasından, nefesim titrekti ama sesim netti.
"Git buradan."
Kaşları çatıldı. "İklim, dinle-"
"Git dedim Mahir! Git! Bu evde ne görev var, ne zorunluluk, ne mecburiyet!"
Gözlerim dolmuştu artık, ama hâlâ dimdik duruyordum.
"Ben sana kalbimi açmaya çalıştıkça sen duvar çektin. Birlikte kurmaya çalıştığım şeye 'zorunluluk' diyorsun hâlâ!"
Mahir bir adım atmak istedi. Ama tam o anda kapı aralandı.
Babam.
Babam eşiği geçtiğinde suratında o tanıdık öfke vardı. Mahir'le göz göze geldi.
"Sen hâlâ burada ne yüzle duruyorsun?" dedi tok bir sesle.
"Benim kızıma görevmiş, mecburiyetmiş! Allah'ından bul Mahir. O kıza tek bir şey daha söylersen ben seni..."
Sözünü tamamlamadı ama bakışı yeterliydi.
Mahir sessizce başını eğdi. İlk defa sustu.
O tokat gibi sözlerden sonra susmak ona yakıştı mı, bilmiyorum.
Ama artık kalmak ona yakışmıyordu.
Arkasını döndü.
Kapıdan çıktı.
O an ayaklarım titredi ama hâlâ ayakta kalmaya çalıştım.
Babam bir şey demedi.
Sadece yanıma geldi.
Elini omzuma koydu.
O dokunuşla dizlerim çözüldü, olduğu yere çöktüm.
Kapı kapandığında çıkan "klik" sesi, Mahir'in vedasından çok, içimde bir şeyin kapanış sesiydi.
Sanki o sesle birlikte...
Umudumun kapağını kapattım.
Bir daha açılmayacakmış gibi.
Ayaklarımın dermanı yoktu.
Dizlerim kendini bıraktı.
Olduğum yere çöküverdim.
Birkaç saniye öylece kaldım...
Başımı öne eğdim.
Ne bir gözyaşı süzülüyordu henüz, ne de hıçkırıklarım başlamıştı.
Sadece... boşluk vardı.
Boşluğun tam ortasında ben vardım.
Derken, bir çift ağır adım yaklaştı.
Omzuma, hayatın her zorluğunda güven veren o tanıdık el kondu.
Babam.
"İklim," dedi yavaşça.
Sesi yumuşaktı. Alışkın olduğum o sert, buyurgan ton yoktu.
"Bakma öyle yere. Kaldır başını. Baban buradayken eğilme."
Başımı kaldırdım.
Göz göze geldik.
İlk defa o sert kaşlarının ardında, yalnızca bir babanın çaresizliğini gördüm.
"O sana iyi gelmiyor kızım."
Sesi bu kez daha alçaktı.
"Senin gülüşün vardı eskiden... Şimdi sanki onunla beraber sustun."
İşte o anda gözyaşım aktı.
Bir damla, sonra bir damla daha...
Engelleyemedim.
"Baba..."
Titreyerek fısıldadım.
"Ben sadece... sevdim. Olmaz sandım, oldu. Korktum, kabullendim. Ama o hep bir adım gerideymiş.
Ben yürürken, o da yürürdü.. Ben koştum, o arkasına bile bakmadı."
Babam derin bir nefes aldı.
Yanağıma dokundu.
"Bunu sana yaşatmalarına asla izin veremem. Ne Mahir'e, ne babasına. Kızımı böyle üzeceklerse, bu eve giremezler. Nokta."
"Baba..."
Yutkunmam gerekti.
Yanağımı onun dizine yasladım.
Tıpkı çocukken olduğu gibi.
"Ben, güçlü olmaya çalışıyorum. Ama bu kadar yıkılırsam... bir daha toparlanamam diye korkuyorum."
"Toparlanırsın kızım," dedi yavaşça, saçlarımı okşayarak.
"Senin damarında annenin gücü var. Kadın dediğin, yıkılsa da küllerinden yeniden doğar. Ama unutma... bir adam, sana seni yıkarak geliyorsa, o adam değil, yüktür."
İlk kez içimden çıkan bir hıçkırıkla sarıldım babama.
O beni sıkıca sardı.
Evde kimse yoktu.
Sadece biz.
Bir baba, bir kız...
Kırılmış kalplerimizin ortasında, sessizce birbirimizi tutuyorduk.
Ve ben o an anladım...
Bazen en güçlü sevgi, bir tokat gibi vurmaz.
Sessizce omzuna el koyar.
"Yalnız değilsin," der.
Ben, yalnız değildim.
Artık yalnız kalmayacaktım.
Ve Mahir, ne zaman gerçekleri anlatacak olursa olsun...
İçimde ona ayırdığım yeri önce kendim onarmalıydım.
MAHİR EFE KARAN
Yol yoktu önümde.
Ama yürüyorum.
Sokaklar ıssız değil ama içimdeki kadar kalabalık bir yer de yok.
Bir sokak lambasının altında durdum.
Bir sigara yaktım.
Külleri rüzgâra bıraktım, tıpkı içimdeki onca kelimeyi bırakamadığım gibi...
İklim'in gözleri...
Git diyordu.
Ama sanki kal desem, yıkılacaktı.
Ve ben... kalmam gerektiği hâlde gittim.
Ben ne yapıyorum lan?
Ne yapıyorum ben?
Ne zaman bu kadar köşeye sıkıştım?
Ne zaman ağzımdan çıkan kelimeler, kalbimdekiyle bu kadar zıt oldu?
"Sen benim karımsın... başka kimseye değil bana ait olacaksın!"
Dedim.
Ve sonra sustum.
Oysa asıl kelimem şuydu:
"Sen benim kalbimsin... başkasının elini tutman değil, kalbinden çıkman acıtır beni."
Ama söyleyemedim.
Çünkü ben Mahir'im.
Şehmuz'un oğlu.
Ağlamaz, sarsılmaz, eğilmez...
Ama hiç kimse demedi ki: "Severse ne olur bu adam?"
Evin önüne geldiğimde adımlarım yavaşladı.
İçeride olmam gerekiyordu.
Ama içeri giremiyordum.
Ne söyleyecektim?
"Baba, bu çocuk benim değil. Yasin'le o kadın... Evet, o çocuk abimden."
Peki sonra?
Annem ne der?
Babam ne yapar?
Yengem?
Yeğenim?
Ben?
İklim?
İklim...
En çok o.
Ona yalan söylemedim ama... sustum.
Ve bazen susmak, yalandan daha da çok can yakıyor.
Tam içeri girecekken kapı birden açıldı.
Annem.
Yüzü solgun.
Gözleri hafif dolu.
"Mahir," dedi kısık bir sesle. "Baban seni bekliyor. Çok sinirli."
"Ne zaman sinirli değil ki?" dedim dudaklarımın kenarı acı acı yukarı kıvrılırken.
"Elinde bir test sonucu var. O kadının çocuğu... gerçekten senden değilmiş."
Donakaldım.
"Ne?"
"Yasin... her şeyi itiraf etti. Baban odasını kilitledi, kimseye konuşmuyor. Yüzü kıpkırmızı. Kalp krizi geçirecek diye korkuyorum."
Birkaç saniye hiçbir şey diyemedim.
Sonra sertçe arkamı döndüm.
"Ben... çıkıyorum."
Nereye mi gittim?
Bir taş merdivene.
Sokak lambasının titrek ışığına.
Ve en önemlisi, İklim'in camını görebileceğim o kaldırıma.
Oradaydı.
Odası karanlıktı ama ben o perdelerin arkasındaki yalnızlığı hissedebiliyordum.
Beni beklemediğini biliyordum.
Ama ben oradaydım.
Hâlâ, belki... beklemek istiyordum.
Kendimden bir parça.
Onu hak etmeyen halimden, onu sevmekten vazgeçemeyen halime kadar uzanan karmaşık, yorgun bir adam...
"İklim..."
Fısıldadım.
"Eğer bugün de affetmezsen, ben yarın yine buradayım.
Ve ertesi gün...
Ve sonraki..."
Gözüm onun camındaydı.
Perde kıpırdamasa bile, birinin arkasından bakıldığını anlarsın.
O perdeler... bana her zaman sıcaklığı çağrıştırırdı.
Şimdi sadece mesafeyi anlatıyor.
Aramıza çekilen soğuk, ince ama geçirimsiz bir duvar gibi.
Ve birden...
Hareket.
Gördüm.
Minik bir aralık açıldı, sonra...
O.
İklim.
Sadece bir an.
Gözlerimiz çarpıştı.
Sadece bir saniyelik bir temas.
Ama o bir saniyeye bütün ömrümü sıkıştırabilirdim.
Yüzü gölgede kalmıştı ama ben o gözleri ezbere bilirdim.
Bakışları... bana her şeyi anlatırdı.
Kırgınlık mı?
Hâlâ seviyor mu?
Yoksa tamamen silmiş mi içinden beni?
Cevap mı?
O perdeyi çekme hızında gizliydi.
Çekti.
Ve ben... donup kaldım.
İçimde bir şey koptu.
Öyle sessizce, öyle derinden.
"Bitti..."
diye fısıldadı içimdeki o inatçı ses.
"Artık senin gözlerine bile bakamıyor."
Ama diğer ses...
O başka bir şey söylüyordu:
"Eğer seni tamamen silseydi, hiç bakmazdı. O pencereye hiç gelmezdi."
Hangisine inanayım?
İkisi de bendim sonuçta.
Hangisini inkar edeceğim?
Cebimdeki telefon çaldı.
Baktım.
Annem.
Açmadım.
Şu an kimseyle konuşamazdım.
Çünkü boğazıma düğümlenen kelimeler beni bile boğuyordu.
Ellerimi başıma koyup duvara yaslandım.
Kaldırım taşları sırtıma battı, ama umurumda değildi.
Acı hissediyorsam, hâlâ yaşıyorum demektir.
Ama bu...
Bu başka bir acı.
Sevdiğin kadının sana inanmadığını görmek...
Onun gözlerinde düşman gibi durmak...
Oysa sen onu, kendinden bile çok korumaya ant içmişken.
Bir tokat.
Bir çığlık.
Bir gözyaşı.
Hepsine razıydım.
Ama bu sessizlik...
Beni mahvediyordu.
Çünkü İklim susunca...
Ben yok gibi hissediyordum.
Kafamı kaldırıp yine camına baktım.
Perde kapanmıştı.
Ama o oradaydı.
Biliyordum.
Bir duvar vardı aramızda.
Ama bir umut da...
Gecenin karanlığında titreyen bir mum alevi gibi.
Sönmeye yakın ama hâlâ yanıyor.
"İklim..."
Dedim, usulca, kimse duymayacak kadar.
"Ben seninle kurduğum her cümleyi, sensiz içimde ezberledim.
Ve eğer bu hayat bana seni affettirecek bir yol verirse...
Yemin ederim, onu sonuna kadar yürürüm."
Ama şimdi...
Şimdi sadece oturup seni bekleyebilirim.
Ve yarın,
Aynı kaldırımda,
Aynı pencereye bakarak,
Aynı umudu taşıyarak...
Yine seni sevebilirim.
Titreyen ellerimle cebimdeki telefonu çevirdim, durmadan ekranına bakıyordum. O cam bir daha aralanır mı diye. O gözler bir daha bana döner mi diye. Her şey susmuştu. Ben susmuştum. Mahalle, gece, gökyüzü...
Derken telefon yine çaldı.
Annem.
İkinci kez.
İçimde bir sızı.
Bu defa açtım.
"Efendim anne?"
Annemin sesi titriyordu.
Sadece bir kelime yeterdi zaten.
"Baban..."
Yutkundu.
Boğazımda düğümlendi her şey.
"Kalp krizi geçirdi Mahir. Hastanedeyiz. Acile aldılar. Hemen gel."
Bir saniye sustum.
Kalkamadım yerimden.
Kaldırımın soğuğu birden bedenimin her yerine yayıldı.
Ne diyeceğimi bilemedim.
Yutkundum, ama kelimeler gelmedi.
Sadece "Tamam" diyebildim.
Başımı kaldırdım.
O cam hâlâ kapalıydı.
İçeriye bir kere daha bakmak istedim ama bakamadım.
Ayaklarım sanki bana ait değildi.
Birden kalktım, sanki yürümek değil de koşmak gerekiyordu.
Ama beynim hâlâ oradaydı. O pencerenin ardında, İklim'de.
Kalbim ise...
Şimdi babamdaydı.
Şehmuz Kaya.
Sert bir adamdı.
Hataları çoktu.
Beni köşeye sıkıştırdığı o kararla - o yarışla - beni bir aileye, bir kadına bağlayan adamdı.
Ama babamdı.
Ne olursa olsun...
Bana ilk bisikletimi alan, elimi tutup denize sokan, sustuğumda yüzüme en derinden bakan adamdı.
Şimdi hastanede.
Ve ben hâlâ evin karşısında taş kaldırımda, iki yürek arasında ezilmiş halde...
İçimde, duymaya alışık olmadığım bir ses yankılandı:
"Ya onu kaybedersem?"
Ne onunla barıştım, ne ona küstüğümü açıkça söyledim.
Ama içimde hep bir mesafe vardı.
O da bilirdi.
Aramızda anlaşmalar, susmalar, beklentiler, gururlar... ama sevgi?
Derinde, en dibinde vardı.
Söyleyemedim hiç.
"Ben seninle gurur duymak için yarışmadım baba.
Sadece bir kez, 'Aferin Mahir' deyişini duymak istedim."
Şimdi belki de son şansım bile olmayacaktı.
Adımlarımı hızlandırdım.
Ayağım takıldı, toparlandım.
Yoldan geçen bir arabayı durdurup hastaneye gitmem lazımdı.
Ama içimden bir şey hâlâ dönüp o camı düşünüyordu.
"İklim. O perdeyi açmadın. Ama ben seni içimde hâlâ taşıyorum."
Ve şimdi...
Kendi babamı, belki de son defa görebilmek için, sana veda bile etmeden gidiyorum.
Belki bu gece herkes bir şey kaybediyor.
Kimimiz bir kalp.
Kimimiz bir güven.
Kimimiz... babasını.
Ambulansın sireni kadar yüksek çarpıyordu kalbim. Direksiyon başında değildim, elimde değildi çünkü. Taksiye atladım, gözlerim yolda, zihnim darmadağın.
Yol uzadıkça babamın tüm sesleri aklımda yankılanıyordu.
"Bu dünyada güçsüz olan ezilir."
"Erkek dediğin ağlamaz, çözüm bulur."
"Benim oğlum hata yapmaz, karar verir."
Ama şimdi...
O koca dağ gibi adam bir sedyenin üstünde, belki de ilk kez çaresiz.
Hastane kapısına vardığımda ellerim hâlâ titriyordu.
Kapıyı iteledim. İçeride annem, gözyaşlarına boğulmuş bir şekilde beni görünce kollarıma atladı.
"Mahir... yetiştin... babanı yoğun bakıma aldılar, doktor bir şey demedi daha..."
Sanki biri göğsüme koca bir taş koydu.
İçeri giremedim.
Sadece kapının hemen önündeki bankta oturdum.
Duvarda "Koroner Yoğun Bakım Ünitesi" yazıyordu.
Ve ben... o yazının altında bir çocuk gibi kaldım.
Dizlerimi ellerimle kavradım.
"Bu kadar güçlü olmaya çalışırken, asıl ihtiyacım olanın bir sarılma olduğunu neden bu kadar geç anladım baba?"
İKLİM MİRAY KARATAŞ
Gecenin sessizliğinde hâlâ gözlerim mahallenin karşısında, o ağacın altında uyuya kalan Mahir'i arıyordu. Ama gitmişti.
İçimden bir his, onun tam olarak nereye gittiğini fısıldıyordu ama inatla bastırıyordum.
"Yapma İklim. Düşünme. Bırak. Herkes yoluna."
Ama öyle kolay olmuyordu işte.
Mutfağa su içmeye çıktığımda, evin sessizliğini kesen adımlar duydum.
Babam, telaşla odama girdi.
Yüzü solgun, gözleri endişeliydi.
"Hemen hazırlan. Sehmuz kalp krizi geçirmiş. Annenhabsr duyunca direkt hastaneye geçmiş, biz de gidiyoruz."
Olduğum yerde donup kaldım.
Sanki o an vücuduma bir buz kütlesi oturdu.
"Gitmek zorunda mıyım?" dedim, çok kısık bir sesle.
"Zorundasın. Bu aile senin de ailen artık. Hadi, çabuk ol. Arabayı çalıştırıyorum."
Kafamı salladım ama ayaklarım hareketsizdi.
Sehmuz... Mahir'in babası...
Hani o hep bize kararlarıyla yön veren adam.
Hani o "çocuk yapacaksınız" diyen, katı, hesapçı... ama aslında oğlunu kendi gölgesinde büyütmeye çalışan adam.
Bir an Mahir'in yüzü geldi gözümün önüne.
O geceki bakışı.
Üzgün... suçlu... ama çaresizdi.
Su bardağını tezgâha bırakırken fısıldadım:
"Keşke bana her şeyi en başından doğru söyleyebilseydin Mahir..."
O gece ben arabaya binmeden önce içimde bir fırtına başladı.
Ve bir ses şunu söyledi:
"Bu gece sadece bir kalp krizi yaşanmadı. Bu gece... bir sır daha doğmak üzere."
Arabada otururken ellerim sürekli birbiriyle oynuyordu. Parmaklarım, yıllardır tanıdıkları o ellerin üstünde gezinirken bile sanki başkasına aitmiş gibi hissediyordum. Ne Mehmet Bey’in yanında suskun oluşum ne annemin sessizliği bastırabiliyordu içimde kopan fırtınayı.
Her şey üstüme üstüme geliyor.
Önce Mahir’in yalanları, sonra Şehmuz’un kalp krizi.
Ve ben hâlâ ona âşık mıyım, yoksa sadece alışkanlık mıyız, çözemedim.
Arabadan indiğimizde hastanenin o klostrofobik havası ciğerime doldu.
İçeri adım attığımda kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu.
Ve sonra… onu gördüm.
Mahir.
Koridorun en ucunda, başı önünde oturuyordu.
Yüzündeki ifade… o ifadenin bende bıraktığı his…
Ama hayır.
Bakmadım.
Bakmayacağım.
Bakarsam düşerim.
Bakarsam unutmaya çalıştığım her şey gözümün önüne gelir.
Ve ben artık onun gözlerinde yumuşayacak kadar kırılmadım.
Benim de sınırlarım var.
Yanından geçerken göz ucuyla bana baktığını hissettim.
Bakışlarıyla “dur” dedi.
Bakışlarıyla “bir şey söylemem gerek” dedi.
Ama ben kulaklarımı da, kalbimi de ona kapattım.
Ayaklarım hızlandı, kalbimse yavaşladı sanki.
Tam geçerken, birkaç adım ötemde, içeri giren biri daha oldu.
Yüzüne önce dikkat etmedim ama sonra bir ses duydum:
“Bu kız senin meşhur karın olmalı, değil mi Mahir?”
İstemeden durdum.
Başımı çevirdiğimde onu gördüm.
Yakışıklı, uzun boylu, açık tenli, o klasik ‘yurt dışı görmüş’ havası taşıyan bir adam.
Üzerindeki deri ceketle sanki reklamlardan fırlamış gibiydi.
Gözleri çakmak çakmak… ama asıl dikkatimi çeken bakışları değil, bana uzattığı eli oldu.
“Merhaba, ben Mert. Mahir’in kuzeni. New York’tan geldim. Senin hakkında çok şey duydum.”
Mahir bir şey demedi.
Sadece suratındaki çizgiler daha da derinleşti.
Ben ise… içten içe hissettim o huzursuzluğu.
Göz ucuyla Mahir’e baktım.
Kaşları çatılmıştı.
Ama ben hâlâ gururumu yere indirmemekte ısrarcıydım.
Elini sıktım Mert’in.
Gülümsedim bile.
Belki biraz fazla nazikçe.
"Ben de senin hakkında hiçbir şey duymadım."
Dedim.
Ve Mahir'e bile bakmadan yürümeye devam ettim.
İşte o an Mahir’in gözlerindeki kıvılcımı gördüm.
Kıskançlık mıydı?
Kıyamamak mıydı?
Yoksa… kaybetmeye yaklaşan bir adamın çaresizliği miydi?
Ama bana neydi artık?
Bunca yalanın, kırılmışlığın ortasında…
Bir adam daha gelse, iki daha gelse ne değişirdi?
Yine de…
Kalbim Mahir’in nefes alışını duymaktan vazgeçmiyordu.
MAHİR EFE KARAN
Hastane koridorlarında zaman sanki daha yavaş akıyordu. Beklemek, belirsizlik, insanın içine çöreklenen endişe... Hele ki söz konusu babansa, her saniye ağırlaşıyordu. Sessizlikle çevrili bekleme salonunda, tek tük sandalye gıcırtıları, çay makinesinin fısıltısı ve arada bir geçen hemşirelerin ayak sesleri duyuluyordu.
Ben ayakta, bir köşede ellerimi cebime gömmüş, camdan dışarıya bakıyordum. Düşüncelerim darmadağın... Yüzümde hiçbir mimik yok belki ama içim paramparça. Babam ağır bir kalp krizi geçirmişti. Bir yanım öfke dolu, diğer yanım hâlâ o kadının söylediklerini sorguluyor. Ama asıl yanansa... İklim.
İklim babasının birkaç adım ötesindeki sandalyeye çökmüş, yüzü solgun, elleri dizlerinde kenetlenmişti. Bakışlarını benden kaçırıyordu. Eskiden olsa bir şey söylesem gözlerimin içine bakardı. Şimdi, bakmıyordu bile.
Tam o sırada Mert elinde bir tepsiyle çıkageldi. "Çay getirdim," dedi gülümseyerek. Herkese sırayla çay verdi. En son İklim’in önünde durdu. "Sana da var elbette."
Ona hafifçe gülümsedi, çayı aldı. Mert, İklim’in yanına oturdu. Fazla yakındı. Dizleri değecek gibi.
O an göğsümde bir şey kabardı. İlk başta bastırmaya çalıştım. Ama sonra Mert'in ses tonu değişti. "Biraz hava alsan mı? Yüzün solmuş..."
İklim sadece başını iki yana salladı, ama yine de o sesi, o yakınlığı... Dişlerimi sıktım.
Sonunda ağzımdan kelimeler kendiliğinden döküldü:
"Sen memleketin havasını çabuk unutmuşsun Mert... Buralarda evli kadının yanına böyle oturulmaz."
Sözlerim koridorda yankılandı. İklim başını bana çevirdi, gözleri kocaman açıldı. Mert ise şaşkın bir şekilde doğruldu. "Mahir, yanlış anladın. Sadece—"
"Ne anladığımı çok iyi biliyorum," dedim, sesim daha da sertleşti. "Oturduğun yeri, konuştuğun kişiyi unutma."
O an herkes susmuştu. Mehmet amca bile başını öne eğdi. Sadece İklim'in bakışları saplandı üzerime. İçinde öfke, şaşkınlık ve bir şey daha vardı. Kırgınlık.
Mert, sessizce yerinden kalktı. Çayını masaya bıraktı. "Ben kantine ineyim," dedi. Gitmeden önce bir bakış daha attı İklim’e. İçimi kıskançlıkla kaplayan o an...
İklim yerinden fırladı. Yavaş adımlarla bana yaklaştı. "Ne yapmaya çalışıyorsun sen?"
Gözlerim ona kaydı. O gözleri... Eskiden bana umut veren o gözler şimdi bana diken gibi batıyordu. "Sadece gözümü dört açıyorum. Herkes senin kadar saf değil."
"Ben senin mülkün değilim!" diye patladı. "Kocam olman, istediğin gibi hükmetmen anlamına gelmez!"
"O zaman neden hâlâ o yüzüğün parmağında?" dedim, kelimeler ağzımdan zehir gibi çıkıyordu. "Madem bu kadar özgürsün, neden gitmedin?"
İklim’in yüzü bir an boşluğa düştü. Sözlerimden etkilenmişti ama o da kolay kolay yutkunacak biri değildi. Dudakları titredi, ama gözleri… Gözleri bıçak gibiydi.
Derin bir nefes aldı. Eli yavaşça yüzüğüne gitti. Gözlerini benden ayırmadan parmağındaki alyansı çıkardı. Elinin titrediğini fark ettim. Ama mimikleri taş gibiydi. O duvar, o buzdan set yine dikilmişti aramıza.
"İşte, özgürlük," dedi. Sonra yüzüğü avucumun içine bıraktı. Parmaklarımız değdiği an bir anlık elektriklenme yaşandı, ama o hemen elini geri çekti. "Şimdi rahatsız olmazsın."
Yutkundum.
Hiçbir şey söyleyemedim. O kadar çok şey vardı ki kafamda dönüp duran… ama ağzımdan dökülen tek kelime yoktu. Çünkü haklıydı. Her şeyin içinde bir yerlerde, iklim bana öyle bir ayna tutmuştu ki… O an kendime bile tahammül edemedim.
İklim arkasını döndü. Hızlı adımlarla koridorun ilerisindeki boş odaya girdi, kapıyı çarpmadı bile. O sessizlik çarpandan daha çok acı verdi.
Avcumdaki yüzüğe baktım.
Bir zamanlar bu yüzüğü takarken kalbimde sadece koca bir yük vardı. Ama şimdi… Şimdi o yük sevdayla karışmıştı. Bu yüzük, bir zorunluluğun değil, içimde her geçen gün büyüyen o kadına duyduğum aşkın simgesiydi artık.
Ama ben ne yapmıştım?
Sustukça, kaçtıkça, sakladıkça… O yüzüğü bile ona batırmıştım.
Koridorda bir sandalye bulup oturdum. Ellerimle saçımı karıştırdım. Sessizce yüzüğe baktım, sadece yüzüğe.
Tam o sırada kapının ucundan Mert’in tekrar belirdiğini gördüm. Birkaç yakınıyla konuşuyordu ama göz ucuyla bana da bakıyordu. Biliyordum. Gördü yüzüğün artık avucumda olduğunu.
Belki de oydu istediği. Belki de sırf bu yüzden... Yanına kadar oturmuştu.
Ama benim kaybedecek bir şeyim kalmamıştı.
Sadece… bir insanı, kendi ellerimle itmiş olmak vardı artık içimde.
İklim, o kadının bana en büyük cezasıydı. Çünkü ben onu gerçekten sevmiştim.
Ama şimdi?
Artık çok geçti, değil mi?
Bölüm etkileşimi
