ATEŞTEN BİR GECE

Vaveyla Yazarı: Fatma Kaleş

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 31Şu an: ATEŞTEN BİR GECE

O akşam...
Alya'yı bıraktıktan sonra eve döndüğümüzde ikimiz de fazla konuşmadık.
Ama bu sessizlik... ilk defa rahatsız edici değildi.
Sanki birbirimize ihtiyacımız vardı ama bunu dillendirmeye gerek yoktu.

Ben mutfağa geçtim, Mahir salonda oturdu.
Birkaç kelime ettik... kahve, kapı, anahtar...
Ama sonra kahveler bitti.
Cümleler tükendi.
Yorgunluk, duvar diplerinde gölgelenmeye başladı.

"Yatalım mı?" dedi Mahir usulca.
Başımı salladım.

O an anladım; bazen en büyük konuşmalar... sessizce aynı odaya girmekle başlardı.

Yatak odasına geçtiğimizde üzerimdeki kalın hırkayı çıkardım.
Mahir çoktan yatağın kenarına oturmuş, telefonunu kenara bırakmıştı.
Beni izliyordu. Ama o alışıldık Mahir bakışıyla değil...
Daha yumuşak, daha kırılgan bir gözle.

Yanına yaklaştım.
Oturmadım hemen.
Elimi gece lambasına uzatıp ışığı kıstım.

"Ne düşünüyorsun?" diye sordum fısıltıyla.
Bir an sustu.

"Bugün güzel geçti," dedi.
"Garip şekilde... içimi hafifletti."

Başımı eğdim hafifçe. "Ben de garip bir şekilde... huzurluyum."

Beni süzdü. "Ne zamandır böyle olmamıştık, değil mi?"

"Olmamıştık," dedim.
Ama içimden geçen şuydu: Belki de hiç böyle olmamıştık.

Yatağa uzandım.
Sırtımı ona dönmedim.
Bu defa... yüzüm onun yüzüne dönüktü.
Aramızda birkaç yastık mesafesi... ama kalben ilk kez çok daha yakındık.

Elimi uzattı. Parmak uçlarımla buluştu.
Sıcaktı.

"İklim..." dedi usulca.
Sesinde bir şey vardı.
Özür gibi.
Umut gibi.
Affedilme isteği gibi.

"Bugün seninle sessiz kalmak bile... en iyi anımdı."

Yutkundum.
Gözlerim doldu, ama gülümseyerek.
"Çünkü ilk kez suskunluğun içinde bağıran bir şey yoktu."

Sustu. Gözlerini gözlerime dikti.
Sonra o kadar yavaşça yaklaştı ki... nefesimizi birbirimizde hissettik.
Dudaklarımız birleşmedi bile.
Ama aramızda öyle yoğun bir bağ vardı ki... hiçbir temas o kadar güçlü olamazdı.

O an onunla olmak... geçmişi silmek değil, geçmişe rağmen durabilmekti.
Ve ben... ilk kez durabildim.
Onunla.

Bu gece, bir şeyler tamir olmadı belki.
Ama yeniden inşa başladı.
Ve bu sefer, zemini sevgi değildi sadece.

Güvenmeye çalışmak da vardı.
Aynı yatağı paylaşmak değildi mesele...
Aynı geleceğe sessizce "olabilir" diyebilmekti.
Ve ben onu çoktan affetmiştim.

&&&

Gözlerimi araladığımda ilk fark ettiğim şey... kokusuydu.
Teninin sıcaklığı, nefesinin yakınımda oluşu...
Ve sonra sesi.

"Uyan artık serçe... daha gün başlamadan kalbim seni özledi."

Kafamı yastığın ucuna gömdüm. "Yalvarırım sabah sabah şiir okuma."

Güldü. Yanağıma doğru biraz daha sokuldu.
"Ne yapayım, seninle uyanınca şiirli oluyorum işte..."

"Normal olmayı dene Mahir."

"Seninle normal olmak mümkün mü? Kadınsın, felaketsin, mucizesin... Beni her sabah başka biri yapıyorsun."

Gözlerimi kıstım. "Yani dünkü Mahir gitmiş, yerine bugünkü çapkın versiyon mu geldi?"

"Hayır," dedi, parmaklarını saçlarıma dolarken, "dünkü de çapkındı. Sadece dünkü henüz bu sabahki seni görmemişti."

Yorganı kafama çekmek istedim. "Sana kahve yapayım da ağzın dursun mu biraz?"

"Bence sen bana kahve değil... sabah öpücüğü yap."

Bir anlık sessizlik oldu.

Sonra kalkmaya yeltendim, ama belimden tuttu.
"Dur," dedi. "Böyle biraz kalsın. Dünya bekler."

O an içim eridi ama yüzüme belli etmedim.
Birkaç saniye öyle kaldık.

Sonra ben, sözde ciddi bir ifadeyle:
"Dünya beklese de mutfak beklemiyor. Kahvaltı yapalım."

"Senin yaptığın her şey zaten kahvaltıdan sayılır. Hatta ben seni bazen çırpılmış yumurtayla kıyaslıyorum: sıcak, karışık, ve içimden çıkmıyor."

Yastıkla suratına vurdum.

&&&

Bazen düşünüyorum...
Bir insan sabah sabah nasıl bu kadar kendinden emin, bu kadar rahat ve bu kadar... çekici olabilir?

Mahir'in mutfağa girer girmez yaptığı ilk şeyin saçlarını karıştırmak ve tişörtünün eteklerini gererek esnemek olması, sabah enerjimin en büyük düşmanı. Ya da müttefiki. Tam emin değilim.

"Ne yapıyoruz şef hanım?" diye sordu, kollarını iki yana açıp dolaplara yönelirken.

"Sen sadece karışma yeter," dedim, tezgâha geçip domatesleri doğramaya başladım.

Ama karışmadı mı?

Elbette hayır.

Omzuma doğru eğilip domatesleri kestiğim tahtaya baktı. "Bu domateslerden birini öpebilir miyim? Çünkü şu an seni temsil ediyorlar."

"MAHİR."

"Yani... kırmızı, narin, dilim dilim güzel. Ne var bunda?"
O gözlerini kırpıştırdı. Bense bıçağı bırakıp ellerimi yıkamaya yöneldim.

Bu adam cidden kendini izlemekten hoşlanıyor olmalı.

Ben mutfak bezini alırken, o bir anda arkamdan sarıldı.

"Yumurta mı kıralım aşkın üstüne?" diye fısıldadı kulağıma. "Azıcık tuz, bol sevda."

"Ben senin sevdanla kahvaltılık olmak istemiyorum," dedim gülerek.

Ama bırakmadı.

"Sen... bana yumurtanın sarısı gibisin."

Başımı ona çevirip kaşlarımı kaldırdım. "Nedenmiş o?"

"İçine birazcık tuz koyunca... daha güzel karışıyorsun."

Yine kahkahayı bastım.
Sonra omuzumdan hafifçe itti beni. "Hadi kenara çekil, senin için en efsane menemeni yapacağım. Tarihe geçer."

"Geçen yaptığında dibi tuttu?"

"O romantikti. Bu sefer gerçek."

Onu izlerken ellerine baktım. O tezgâhta dolaşan uzun parmaklarına, ciddiyetle kabuğunu kırmaya çalıştığı yumurtaya, dudaklarını hafifçe ısırmasına...

Ve fark etmeden dedim ki, "Böyle... hayatı paylaşmak gibi bu."

Durdu. Gözlerini bana çevirdi. "Yani ben yumurtayı kırınca, sen kalbini mi açıyorsun?"

"Hayır ya Mahir! Ne yumurtası!" dedim gülerek.

Ama o gülmedi. Gözleri ciddileşti.
"Benimle hep böyle kahvaltı yapacak mısın?"

Cevap veremedim.

Çünkü bu kadar basit bir soru, bu kadar çok şey istiyordu aslında.

Yüzümü başka yöne çevirdim. "Bakalım menemen yanıyor mu?" Kahvaltıyı hazırlarken aramızdaki her şey, eskisi kadar dağ gibi değildi artık.

Bir yumurta, bir domates, bir çay...
Ama hepsi bir ev gibi dökülüyordu elimizden.

Ve Mahir, beni bir tabak, bir bıçak, bir kahvaltı saatiyle... sevmeye devam ediyordu.

Küçük şeylerle. Sessiz ama sağlam.

Kahvaltı masasına geçtik.

Mahir'in menemen konusunda "efsane" iddiası... hâlâ şüpheliydi ama tadınca kabul etmeliyim ki, bu sefer olmamış diyemedim. Hatta... olmuştu.

Çayı ben demlemiştim. İnce belli bardaklarda, buharlı... camdan süzülen sabah ışığında parlıyordu.

Mahir karşıma oturdu. Bacaklarını uzattı, sandalyeye kaykıldı.

"Biliyor musun?" dedi ağzına bir zeytin atarken. "Seninle böyle oturmak... garip şekilde huzurlu."

"Çünkü menemen yanmadı, ondan olabilir."

Güldü. O kadar içten bir kahkahaydı ki, istemsizce ben de gülümsedim.

"Hayır," dedi sonra. "Çünkü... ev gibi. Burası, sen, bu masa."

Bir an durduk. Çaydan bir yudum aldım. O da aldı. Sessizlik... bu defa rahatsız edici değildi.

Sanki her şey yerine oturmuştu. En azından bir sabah boyunca.

Bir an yüzüme bakıp, kaşlarını çattı. "Senin buruşuk pijaman bile güzel görünüyor."

"İğrenç flört denemelerine başladığına göre... demek ki çayı fazla içtin."

"Hayır. Gerçek bu. Senin sabah halin bile kalbimi zorlamaya yetiyor."

"Ah kalbini... geçici bir çarpıntıdır, geçer."

"Yok," dedi. "Sürekli."

Göz göze geldik. Gülümsedik. Sessizce.

O an düşündüm...

Aynı evdeydik.

Aynı sofradaydık.

Ama kalplerimiz hâlâ temkinli, hâlâ tedbirliydi.
Sevmek istiyorduk. Ama incinmekten korkuyorduk.

Yine de...

Bir çatal menemen uzattı bana. "Tadına bir daha bak, sana göre az tuzluysa... bir sonraki sabahı sen yönet."

"Demek artık kahvaltıların geleceği konuşuluyor?"

"Evet," dedi ciddi ciddi. "Sonsuz sabahlar konuşuluyor."

Cevap veremedim.

Çatalı ağzıma götürmeden önce kısa bir duraksama yaşadım.
Tuzdan ya da sostan değil...
O "sonsuz sabahlar" cümlesi takıldı kalbimin köşesine.

Yine de çatalı aldım.
Ve ağzımda dağılan o sıcak domatesle birlikte boğazımdaki düğüm biraz gevşedi.

"Fena değilmiş," dedim dudaklarımın kenarından küçük bir tebessümle.

Mahir, sanki bir başarı elde etmiş gibi gözlerini kısmış, kolunu sandalyeye yayarak gevşemişti.
"Demek fena değilmiş. Bu bence 'efsane' demenin İklimce versiyonu."

Kaşlarımı kaldırdım. "Sana fazla iltifat dokunuyor. Bir sabah beni göklere
çıkarırsan öğlen seni kapının önüne koyarım."

"Kapının önü bile olur. Yeter ki sen çıkar."

"Romantizmin sıfır noktasındasın biliyorsun değil mi?"

"Ben sıfırda bile seni buluyorsam, bence evren doğru işliyor."

Cevap veremedim. Kahkaha atmakla çayımı tükürmemek arasında kararsız kaldım.
Sadece çayıma baktım. Gülümsemem, bardak kenarına vuran buhar kadar belirgindi artık.

"Biliyor musun..." dedim sonra, sesi biraz daha alçaltarak.
"Eskiden bu masa başında hep bir şeyleri savunmak zorunda hissederdim. Kendimi, düşüncelerimi, hislerimi..."

"Ve şimdi?"

Başımı hafif eğdim. "Şimdi... sadece çayımı karıştırmak istiyorum."

Mahir bir an durdu. Yüzündeki tüm o flörtöz ifadeler yumuşadı.

"Seni korumaya çalışırken en çok seni yordum, değil mi?"

Gözlerimi kaçırmadan, dudaklarımı büzdüm.
"Evet... Ama korunduğumu da ilk kez senin yanında hissettim."

İlk defa o da gözlerini kaçırdı.
Sustuk.

Ama o sessizlik bile... rahatsız etmiyordu artık.

Birkaç saniye sonra Mahir, önündeki peyniri aldı, küçük bir lokma kesti ve kendi tabağıma koydu.
"Bu son peynir dilimi senin olsun. Bu büyük bir fedakarlık biliyorsun."

"Gerçekten mi? Az önce sonsuz sabahlar diyordun, şimdi son peynir dilimi?"

"İlişkiler böyle bir şey. Romantizm ve kıtlık ekonomisi aynı anda yaşanıyor."

Kendimi tutamayıp güldüm.

Sonra ikimizin de eli çaydanlığa uzandı.
Aynı anda.

Parmaklarımız değdi.
O an her şey durdu sanki.

Göz göze geldik. Sessizlik içimize oturdu. Ama bu sefer... kaçınmadık.

"İklim," dedi Mahir kısık bir sesle, "sana dokunmadan durabiliyorum artık ama... dokunmadan yaşayamam gibi geliyor."

Bir şey söylemek istedim. Ama boğazımdaki düğüm bu kez açılmadı.
Sadece başımı eğdim.
Kalbim atıyor, içimde yankılanıyordu o cümle.

"Ben... biraz bulaşıklara bakayım," diyebildim.

Arkamı döndüğümde, onun hala bana baktığını biliyordum.
İçimde bir titreme vardı.
Bu sefer korkudan değil.

Çünkü onunla bir sabaha daha uyanmak...
Günaydın demek değilmiş sadece.
Bazen... kendine bile günaydın demekmiş.

Kahvaltıdan sonra masayı toplarken göz ucuyla Mahir'e baktım.
Elini çenesine yaslamış, tabaktaki zeytin çekirdeğine meditasyon yapıyor gibiydi.
Tabii yine bana yıkacak, belli.

"Senin ellerin yok mu Mahir Bey?" dedim, tabağı kaldırırken.

Gözlerini iri iri açtı, ağzını abartılı bir şekilde açarak, "Ben... ben de bu eve dekor olarak konulmadım mı zaten?" dedi.

"Yok. O dekorlar en azından sessiz."

"Çok yazık bana. Çok."
Kalktı. Ağır adımlarla mutfağa geldi.
"Ne yapayım şimdi? Direkt musluğa mı sarılayım? Köpüğe mi atlayayım?"

Önlüğü çıkardım, eline tutuşturdum.
"Sen sadece sus, yeter."

Mahir gözlüğü olsaydı onu da takıp titiz temizlikçi havası verirdi kesin.
Ama sadece göğsüne kadar çektiği önlükle bile gülmekten kendimi zor tuttum.

Lavaboya geçtik. Ben durulama kısmına geçtim, o yıkama tarafına.
Süngerle bardağı ovarken bir an durdu.

"Bu sünger... aşka benziyor biliyor musun?"

"Lütfen... şimdi de bulaşık süngerinden ilişki metaforu çıkarma Mahir."

"Hayır hayır bak, gerçekten. Böyle köpürtüyorsun, sonra bastırıyorsun, sonra... her şeyi temizlediğini sanıyorsun ama içinde hâlâ bir kırıntı kalıyor..."

"Sana tabakla vurmak istemiyorum ama bak zorluyorsun."

Sırıttı. "Ama güldün."

Ben ciddiyetimi korumaya çalışırken o salak salak sırıtıyordu.
Tabakları sıralarken elimden biri kaydı. Mahir hızla yakaladı.
"Hah! İşte bu yüzden sünger değil Mahir gerekir mutfakta."

"Senin var ya... egon, bu bulaşık deterjanı gibi: çok köpürüyor."

"Seninki de musluk: hiç kapanmıyor."

Kahkahamız aynı anda patladı.

Sonra ben elimdeki çay bardağını durularken fark etmeden su sıçradı.
Mahir tişörtüne bakıp, "Hey! Bu senin savaş ilanındı galiba," dedi.
Ve eline aldı süngeri, suyla doldurdu, lavabodan sıçrattı.

"Aaaa Mahir!"

"Bu senin cezan! Çay lekesi için benden temizlik bedeli!"

Ben elimdeki durulama havlusuyla onu kovalamaya başladım.
Birbirimizi mutfak içinde döndüre döndüre... çocuk gibiydik.

Sonra bir an geldi.
Ben havluyu yere düşürdüm. O da elindekini tezgâha bıraktı.

Karşılıklı durduk. Göz göze.
Gülmekten kızarmış yanaklarımızla, ama derin bir sessizliğin içinde.

O an... sadece elimi tuttu.
Parmaklarımız sabunlu ama kalbimiz temiz gibiydi.

"Benim için bu bile büyük bir şey," dedi.

"Nedir?" dedim fısıltıyla.

"Seninle mutfakta bulaşık yıkamak. Kavga etmeden. Ama bol kahkaha içinde."
"Demek ki... iyiye gidiyoruz."

Gözlerimi kaçırmadım.
Çünkü bu sefer kaçmak yoktu.

"Evet... galiba gidiyoruz." Mahir'in elini tutmuştum, parmaklarımız köpüğün içinde, ama hissettiklerimiz tertemizti.
O an, mutfağın kokusu, sudaki hafif sabun kokusu bile sanki daha anlamlıydı.

"Mahir..." dedim, sesi yumuşak, ama biraz da kırılgan.
"Seninle... böyle küçük anlarda, bu kadar yakın olmak... çok farklı."

Başını hafifçe yana eğdi, gözlerine baktım, içimdeki tüm korkuların, tüm saklı hayallerin o derin bakışta yansıdığını gördüm.

"İklim," dedi usulca, "Biliyorum. Kolay değil. Biliyorum, geçmişimiz, şimdi bizimle değil. Ama bu anlar... Bunlar gerçek."

İçim kıpır kıpır oldu.
"Peki ya gelecek? Bizim için ne getirir?"

"Bilmem," dedi Mahir, "Ama seni anlamaya, seninle olmaya değer her şey."

O an nefesimiz kesildi, zaman durdu.
Mahir, ellerimi daha sıkı tuttu, parmaklarımla onun ellerini sardım.
Yüzümü ona yaklaştırdım, gözlerimizi birbirimize kilitledik.

"Korkmuyorum," dedim, "Sadece seninle olmanın ne demek olduğunu öğreniyorum."

Gözlerindeki sıcaklık yumuşadı, dudakları hafifçe kıvrıldı.
"Ben de," dedi, "Seninle yeni bir sayfa açmak istiyorum."

Yavaşça yanağıma bir öpücük kondurdu, hafif, nazik, sanki bir söz gibi...
Sanki geçmişin tüm yaralarını saran bir iyileşme.

Dudaklarımdan çıkan o minicik kelime bile zor oldu: "Mahir..."

Başımı eğdim. Göz göze gelmekten korkar gibi. Çünkü bakarsam...
Belki de içimdeki o tüm duvarlar bir anda yıkılırdı.

Ama o, usulca, hiç acele etmeden baş parmağıyla çenemi kaldırdı.
"Bak bana," dedi.

Baktım.

O gözlerde, geçmişin tozunu alıp yerine umut yerleştirmeye çalışan bir adam vardı.
Ve ben... o gözlere ne kadar kırgın olsam da, hâlâ içlerinde bir yuva arıyordum.

"İklim..." dedi yine. Bu kez sesi daha derin, daha yakındı.
"Bazen susuyorum ya hani, seni kırmamak için değil... seni kaybetmemek için susuyorum. Çünkü kelimeler bazen mahvediyor her şeyi. Ama şimdi... susarsam seni anlayamam."

Bir şey diyecektim... ama Mahir öne eğildi.

Alnını hafifçe benim alnıma yasladı.

Kalplerimiz arasındaki mesafe sadece birkaç nefesti artık.

Gözlerimi kapattım.

O dokunuş... bir barış çağrısıydı.
Bir sığınma.

"Seni tanıdıkça... sevmek ne demekmiş, öğreniyorum," diye fısıldadı Mahir.
"Ve bu öyle bir sevgi ki... acele etmiyor. Zorlamıyor. Sadece kalıyor."

Benim de sesim titriyordu.
"Ben hâlâ korkuyorum..."

"Beraber korkalım o zaman," dedi. "Ama bırak elini... bırakma."

Tam o anda, dudakları çok az yaklaştı.
Birbirimizi öpmedik. Henüz.
Ama o aradaki nefes, o sessizlik...

Her şeyden daha yakındı.

Sonra ellerimden tuttu. Beni yavaşça mutfağın kenarındaki küçük yemek masasına doğru götürdü.
Oturmadı. Önümde durdu. Sanki ilk kez gömleğimin desenini görüyormuş gibi baktı.
"Yüzündeki bu ifadeyi... ilk defa görüyorum," dedi.

"Ne ifadesi?"

"Bana güvenmeye başladığın o kırılgan ama cesur halin..."

Gülümsedim. İtiraf gibiydi.

Sonra o eğildi.
Yanağıma önce saçlarımla karışan bir buse kondurdu.
Ardından boynuma, dudak kenarıma...

Ve sonra... hafifçe, yavaşça, öptü beni.

Kırmadan. Acele etmeden.
Sanki ne kadar beklediğini unutmamak ister gibi...

İçim ısındı.
Kırık dökük kalbimin en derin yerinden bir şey kabardı.

Karşılık verdim.

Çünkü bu defa başka bir Mahir vardı.
Sevmeden önce iyileştirmeye çalışan, sabırlı, sakin... ve hâlâ içten içe benimle büyüyen.

Öpücük bittiğinde, dudaklarımız ayrıldığında, ikimiz de gülümsedik.
Sanki yıllardır anlatılamayan bir şey... sonunda söylenmişti.

Ben yavaşça başımı göğsüne yasladım.
O da saçlarımı okşadı.

Kalbimiz aynı ritimde atıyordu artık.

Ve biliyordum...
Sevmek, sadece el ele tutuşmak değilmiş.
Bazen en çok; biriyle hiçbir şey konuşmadan, sadece susarak... kalabilmekmiş.

&&&&

Evi toplamamız neredeyse kahvaltı kadar uzun sürdü.
Mutfağı savaş alanı gibi bıraktık.
Tost makinesi hâlâ inatla bipliyordu, Mahir çaydanlığın altını açık unutmuştu, ben de yumurtaların kabuklarını çöp yerine çekmeceye atmışım.

Ama o mutfağı gülerek temizledik.

Her şey... olması gerektiği gibiydi sanki.

Ve gün nihayet geceye döndüğünde, Mahir elinde battaniyeyle salona geldi.

"Bugünlük bir ödül hak ettik bence," dedi.
"Film mi?" diye sordum.
"Yok... belgesel. Penguenlerin aşk hayatı."
"Mahiiir!"
"Tamam tamam! Romantik komedi açıyorum."

Koltukta yan yana oturduk. Battaniyenin altına ayaklarımızı uzattık.
Kucağımda bir kase patlamış mısır. Mahir'in elinde uzaktan kumanda.
Sıradan, sade bir gece.
Ama benim için... çok özel.

Film başladı.
Ama biz yarısına bile gelmeden Mahir'in başı omzuma düşmeye başladı.

Önce hafifçe mırıldandı.
Sonra mısır kasesine ulaşmaya çalışırken neredeyse düşüyordu.

"Uyan, film başlıyor daha!" dedim fısıltıyla.
"Ben dublajlısını izlerim sonra," dedi mırıldanarak.

Gülümsedim.

Yavaşça başını omzumdan çektim.
Yastığını çekip dizlerime koydum.
Ve o, hiç direnmeden başını oraya bıraktı.

Saçlarını okşarken fark ettim...
Bu evin sessizliği... ilk kez huzurluydu.

Artık her sessizlik bir kırgınlık değildi.

Artık her suskunluk bir uzaklık değil...

Şimdi... aynı odada iki kalp, aynı ritimde atmıyordu belki ama...
Birbirini bulmaya çalışıyordu.

Gözlerim ekrana takıldı.

"Birlikte bırakalım her şeyi," demişti bugün. İçimde bir yer hâlâ korkuyordu, evet. Ama ilk kez... bu kadar huzurlu bir korkuydu. Yeni bir sayfanın kıyısında durmak gibi.

Tam o sırada kapı hafifçe tıklatıldı. Ardından tanıdık bir ses fısıltıyla içeriye seslendi:

"İklim?"

Yasin.

Gözlerim kapıya kaydı, sonra Mahir'e. Yavaşça başını yastığa bıraktım, üzerini battaniyeyle örttüm. İçimden "uyumaya devam et," dedim sessizce.

Kendimi tanımadığım bir duyguyla kapıya yönelttim. Sanki içimde iki kişi konuşuyordu.

Biri hâlâ ona kızgındı.
Biri... ne yapacağını bilmiyordu.
Çünkü o artık sadece Mahir'in abisi değildi.
Benim öz abimdi.

Bahçeye çıktık. Hava biraz serindi, ama ben üşümüyordum. Yasin'in yüzü solgundu, ellerini cebine sokmuştu.

Uzun bir süre konuşmadık. Sadece ayakta durduk.
İki yabancı gibi. İki yara gibi.

Sonunda o konuştu:
"Konuşmamız gerek."

Başımı eğdim. Ne söyleyebilirdim ki?

"İklim... ben de yeni öğrendim. Ama ben yıllarca... o evde büyüdüm. Şehmuz'un oğluyum sandım."

Yutkundum. Yine susmayı seçtim.

O devam etti: "Meğer... senin babanmış benim babam. Aynı kan. Aynı soy. Bunu öğrendiğimde, mideme yumruk yemiş gibi oldum. Mahir'le aramdaki her şey... kardeşlik sandığım o bağ... şimdi kime ne diyeceğimi bilemiyorum."

Gözlerim doldu ama dökmedim. "Yasin... ben de bilmiyordum. Sadece birkaç gün önce öğrendim. Ve söyleyemedim."

"Benim yüzümden mi?" dedi acıyla.

Başımı salladım. "Hayır. Söylemedim çünkü... ben bile henüz ne hissettiğimi bilmiyordum."

Göz göze geldik. İlk defa... başka bir gözle baktım ona. Ne Mahir'in abisiydi, ne Berrak'la geçmişin bir gölgesi. Karşımda... geçmişi kayıp bir adam vardı.

"İklim... ben abin olmayı hak ediyor muyum bilmiyorum," dedi. "Ama senin gibi bir kardeşim olduğunu bilmek... içimi hem rahatlatıyor hem parçalıyor."

Derin bir nefes aldım. Sonra usulca yanına yürüdüm. Omzuna dokundum. İlk defa, bir kardeşe dokunur gibi.

"Sen neysen osun, Yasin. Hak etmek başka bir mesele. Ama artık bu gerçek. Bunu birlikte öğrenmek zorundayız."

Gözlerini kapattı. Belli ki içine çok şey gömüyordu.

"Ben Mahir'e ne yaptım, biliyorsun. Sana ne söyledim, biliyorsun. Ve şimdi, ben sizin aranızdaki her şeye uzak olmaya çalışırken... aslında seni koruyamamış bir abiymişim."

İçim burkuldu. Bir yanım onu affetmek istemiyordu. Ama diğer yanım... kanımdan olan bu adama sırtını da dönemiyordu.

Biraz sessizlik oldu.
Sadece kuşların hafif cıvıltısı.
Şehir seslerinin geride kalan uğultusu.

Sonra ben fısıldadım:
"Belki bir gün... gerçek bir abi kardeş oluruz. Ama bugün değil. Yine de... abi demem için başka bir sebep yok."

O an yüzünde bir şey çözüldü. Bir yük gibi.

"Bu bana yeter," dedi.

Sonra başını eğdi.
"Artık içeri gir istersen," dedi.
"Üşüme."

"Sen?"

Başıa bahçe kapısın yola çıkan tarafını gösterdi. "Oradan çıkarım ben. İçerden geçip mahiri uyandırmayayım." dedi.

Gülümsemeye çalıştım ama başaramadım. Yalnızca usulca başımı sallayıp kapıya yürüdüm.

Ama içimden geçen tek şey şuydu: "Hayat... bazen kelimelere değil, sessizliğe sorular bırakıyor. Ve bazen, cevabın kendisi sadece... kabul etmek oluyor."

Gecenin o geç saatinde, Bahçede bir geçmiş yıkıldı, Ama belki bir kardeşlik doğdu.

Ve ben... ilk kez, Ne olduğunu tam bilmeden de, Birine 'ailem' diyebileceğimi anladım.

MAHİR EFE KARAN

Uykudan yavaşça uyandım. Gözlerimi ilk açtığımda salonun lambası kısık yanıyordu. Televizyon sessizce "bir sonraki bölüm başlıyor" ekranında kalmıştı.

Ama bir şey... eksikti.

İklim yoktu.

Başımı yastıktan kaldırdım. Üzerimdeki battaniyeye dokundum. O dokunmuştu... belli. Kokusu hâlâ üzerimdeydi.
İçimde hafif bir huzursuzluk hissettim. Birden kalktım.

Tam ayağa kalkacağım sırada, kapı yavaşça açıldı.

Ve o... içeri girdi.

Üzerinde kalın bir hırka, yüzü rüzgârda biraz kızarmış. Ama o tanıdık yorgunluk bakışlarında saklıydı. Göz göze geldik.

"Uyumuşum," dedim, sesim hâlâ uykulu.

Gülümsedi. Ama gülümsemesinin ardında bir şey vardı. Sanki biraz... boğulmuştu.

"Nereye gittin?" diye sordum.

Bir an durdu. Gözleri yere kaydı.

"Yasin geldi. Konuştuk."

İçimden bir şey kıpırdadı. Ne olduğunu bilmiyorum. Kıskançlık değildi. Ama... tuhaf bir sahiplenme.

"Anlattı mı?" dedim.

"Anlattı," dedi. "Her şeyi. Her şeyi değil belki ama... doğru olanı."

Başımı salladım. Sessizce.

Sonra yavaşça yanıma geldi.
Koltukta, battaniyenin altına oturdu.
Dizleri karnına çekilmişti.
Ben de sessizce yanına kaydım.

Bir süre konuşmadık.
Ama bu seferki sessizlik... korkutucu değildi.

"İlk defa bir abim olduğunu hissediyorum," dedi sonunda. "Ama aynı anda ne kadar eksik olduğumuzu da..."

Onun yüzüne baktım.
Ve parmaklarımı usulca eline götürdüm.

"Beni de böyle öğrendin," dedim. "Benim ne olduğumu, kim olduğumu, ne sakladığımı. Buna rağmen buradasın."

Gözleri doldu.

"İnsan bazen en yakınındakine en uzak kalıyor," dedi.
"Yasin... bana en yabancıymış. Ama sen... hep bildiğim bir şey gibiydin Mahir. Sadece... aramızda çok fazla duvar vardı."

Derin bir nefes aldım.
Elimi sıkıca tuttum.

"Duvarı sen yıktın. Ben sadece... başında bekliyordum."

O an göz göze geldik.

Bakışlarımız... uzunca bir süredir ilk defa bu kadar açık, bu kadar dürüsttü.

Ne geçmişi inkâr ettik.
Ne geleceği zorladık.

Sadece... "şimdi"yi yaşadık.

&&&

İKLİM MİRAY KARATAŞ

Salondan odamızadoğru yürürken sessizdik.
Ama bu sessizlik ilk defa içimi ürpertmiyordu.
Bu sessizlik, sanki yorgun iki savaşçının bir süreliğine silahlarını bırakıp birbirine yaslandığı bir sessizlikti.

Koridor boyunca adımlarımız yankılandı.
Ahşap zemin çıtırdayarak her şeyi hatırlatıyordu:
Geçmişi, kavgaları, tokatları, gözyaşlarını...

Ama bu gece?
Yalnızca yorgundum.
Ve biraz... Mahir'in yanında kalmak istiyordum.

Odaya girdiğimizde Mahir montunu koltuğun arkasına attı.
Sonra bana döndü, kıkır kıkır güldü.
"Yani... bunca tantanadan sonra pijamalarımla mı karşına çıkacağım? Cidden mi?"

Kafamı iki yana salladım. "İstersen smokinle uyu Mahir, ama ben ışığı kapatıyorum."

Işığı kısmadan önce onun hâlâ aynaya baktığını gördüm.
Saçını düzeltiyor, kendi kendine mırıldanıyordu.

"Yani kızın karşısına böyle çıkılır mı? Bu saç ne Mahir, bu surat ne... Ulan aynaya bakınca kendimden ayrılmak istiyorum," dedi.
Sonra bana döndü. "Gerçekten hâlâ yakışıklı mıyım?"

Ben de onun aynadaki yansımasına bakarak cevap verdim.
"Biraz uykusuz kalırsan... evet. Gece görüş gözlüğüyle filan."

Battaniyeyi üstüme çektim. Mahir yastığını alıp koltukta yatacakmış gibi yaptı.
Ama sonra, tipik Mahir hareketiyle battaniyeyi sürükleyip yanıma geldi.
"Benim belim zaten kıymetli. Lütfen, bu gece iyilik yapalım Mahir Bey'e," deyip yatağın kenarına oturdu.

"Bir de kendine 'Bey' diyor ya..." dedim içimden.

Yatakta sırt sırta uzandık bir süre.
Ben tavanı izledim.
O derin bir iç çekti.
Sonra hafifçe döndü.

"İklim?"

"Efendim?"

"Sence... burası bize iyi geliyor mu?"

Gözlerimi kapadım.
Bilmiyorum... demedim.
Ama içimden geçen şey basitti:
Yanındaysan, evin yeri fark etmezdi.

Bir şey demedim.
O da zorlamadı.

Sonra biraz sustuk.
Ama içimde bir cümle dolanıp duruyordu.

Dudaklarımı araladım. "Mahir..."

"Hı?"

"Hiç. Sadece... buradasın ya."

Onun sesi yastığın öbür ucundan geldi.
"Ve gitmeyeceğim."

Kısa ama sağlam cümlelerdi bunlar.
Bir söz gibi, bir umut gibi...

Ardından Mahir battaniyeyi üstüme daha iyi örttü.
Kendi tarafını da düzeltti.

"Üşüyor musun?" diye sordu.

"Hayır."

Ama ellerim biraz soğuktu.
Onunkilerse sıcaktı.
Ve bir anlık kararsızlıkla elimi onun yastığının kenarına uzattım.
Dokunmadan sadece... yakınında olmak için.

O fark etti.
Ama hiçbir şey demedi.

Sadece usulca elini uzattı.
Ve parmaklarımız... sanki yıllar sonra ilk kez birbirini hatırladı.

Zaman akıyordu.
Ama bu gece, durabilirdi de.

Bu gece başka hiçbir yere ait değildik.
Sadece buraya.
Bu yatağa.
Bu sessizliğe.
Ve birbirimize...

&&&

Göz kapaklarım hafifçe kıpırdadı.
Yastık hâlâ sıcaktı, battaniye usul usul tenime değiyordu.
Ama bir eksiklik vardı...
Yanım boştu.

Elimi yavaşça uzattım, Mahir'in yattığı taraf serindi.
Gözlerimi kısıp odaya baktım.
Yoktu.

Sabah olmuştu.
Ve ben... biraz üşümüş hissediyordum.

Tam tekrar gözlerimi kapatacakken...
Telefonum çalmaya başladı.
Yastığın kenarında, titreyen küçük ışık...
Annem.

Ekranda onun sabah sabah kendini uykusuzluktan sarkmış gibi çeken görüntülü araması yanıp sönüyordu.
Gözlerimi ovuşturarak aramayı kabul ettim.
Telefonu yukarı kaldırmadan ekrana baktım.

"Günaydın kızım! Hâlâ yatakta mısın?" dedi annem, yüzünde o tanıdık hafif meraklı bakış.

"Anne, saat kaç farkında mısın sen?" dedim.
Sesim hâlâ uykuluydu.
Kamerayı hafif yastığa doğru çevirdim, yüzüm yarım yamalak görünüyordu.

"Ne bileyim, seni özledim işte. Bir arayayım dedim," dedi annem.
Sonra kıkırdadı. "Mahir nerde?"

"Bilmem, yatağında değil," dedim dürüstçe.
Bir yandan da yorganı üzerime daha çok çektim.

Tam anneme "birazdan kalkarım" falan diyecekken,
kapı birden açıldı.

Ve Mahir...
Elinde bir tepsi, üzerinde iki bardak çay, bir tabak peynirli gözleme...
Yüzünde o sabah mahmurluğuyla karışık muzur sırıtış...

"Günaydın, güzeller güzeli karım," dedi.
Ve hiç düşünmeden geldi, yorganın ucunu kaldırdı,
yorganın altına girdi.

"Mahiiir!" diye fısıldadım, panikle.
Ama çok geçti.

Yanaklarıma küçük bir öpücük kondurdu, sonra burnumu hafifçe ısırır gibi yaptı.
"Sabahları böyle tatlı olman yasak olmalı," dedi gülerek.
Kolluk gibi sardı beni, saçlarımı karıştırmaya başladı.

Tam ona "çekil" demeye hazırlanıyordum ki...
Annemin sesi tekrar yükseldi.

"Ayyyy! Ha ha haha!"

Mahir dondu.

Bir saniye hiçbir şey söylemedi.
Sonra kaşlarını kaldırarak bana döndü.
"Ne gülüyorsun kız?" dedi.

Ben de kahkahamı bastırmaya çalışarak cevap verdim:
"Ben gülmüyorum ki."

"Eee..." dedi Mahir, şüpheyle.
"Sen gülmüyorsan bu ses nerden geliyor?"

Telefonu hafifçe kaldırdım.

Ekranda annem elinde kahvesiyle, ekranın öbür ucunda kahkahadan kıpkırmızı olmuştu.
"Vallahi canlı yayında izliyoruz aşk dizisini. Diziye gerek yok, siz yeteriniz!"

Mahir anında yastığa gömüldü.
"Allah'ım... bu kadın beni canlı yayına verdi," diye mırıldandı.

Ben sadece gülmeye devam ettim.

Annem hâlâ konuşuyordu:
"Kızım, bak adam kahvaltı bile yapmış. Bak kıymetini. Senin baban bir kere tost yaptı da evi yakıyordu az daha."

Mahir gözlerini kıstı.
"Bir daha canlı yayında sürpriz yaparsam ne olayım," dedi kendi kendine.

Ama yastığın altından bana gülümsediğini görüyordum.
Çünkü onun için "aile" olmanın ilk kuralı buydu belki de:
Kendinden vermek.

"Anne, hadi ama, bu kadarı da fazla," dedim hâlâ kahkaha arasında.

"Tamam tamam, ben sustum," dedi, ama hâlâ gülerken hıçkıran bir sesi vardı.
"Size afiyet olsun. Mahir'in elinden kahvaltı yapan kaç kadın var şu hayatta? Kıymetini bilin."
Sonra göz kırptı, ekranı kapattı.

Ben yastığa gömüldüm.
Mahir de başını benim omzuma bıraktı.
"Bir sabahım da normal geçmeyecek değil mi?" dedi mırıldanarak.
Ama gülüyordu.
O içten, çok nadir gördüğüm gülüşlerinden biri.

"Şikâyetin varsa sabah kahvaltını geri alabilirim," dedim.
"Yok yok, çayımdan bile feragat etmem," dedi anında, yüzünü buruşturarak.
Tepsiyi bize doğru çekti.

İki bardak çay...
Üzerinden hâlâ buhar yükseliyordu.
Ve bir tabakta gözlemeler. Yanına salatalık, biraz da peynir eklemişti.

"Ne zaman yaptın bunları?" dedim şaşkınlıkla.

"Sabah altıda uyandım, önce biraz seni izledim."
Gözlerini kısmış, sinsi bir sır verir gibi konuşuyordu.
"Sonra kalktım, mutfağa geçtim. Gözlemeleri yaktım, tost makinesini bozuyordum az kalsın... ama olsun. Senin için her şey değer."

Kahkaha attım.
"Şov yapma Mahir."

"Benim her hareketim zaten şov," dedi, çayından bir yudum alarak.
Sonra daha ciddi bir ses tonuyla devam etti:
"Sabahları yanında uyanmak çok tuhaf İklim. Sanki... olması gereken şey buymuş gibi."

Sustum.
Elimdeki gözlemeye baktım.
Düşünmeden söyledikleri bazen bana kalbimi hatırlatıyordu.

Sonra göz göze geldik.
"Seninle uyuyakalıp... sonra seninle uyanmak... Bilmiyorum. Sanki bütün öfkem, korkum, geçmişim biraz daha az geliyor."

Bir şey demedim.

Ama yavaşça elim onun eline kaydı.
Parmaklarımız birbirine dolandı.
Bir çay, bir kahvaltı, birkaç kelime... ama hepsi yuvaydı artık.

O an Mahir aniden gözlerini kısıp fısıldadı:
"Ee... ne zaman ikinci kahvaltı olacak?"

"Ne ikinci kahvaltısı?" dedim şaşkınlıkla.

Yastığa biraz daha sokuldu.
"Senin dudağından yapılanı kastetmiştim..."
Ve bir anda çenesini sürter gibi yanağıma yaklaştı.

"Mahiiir!"

"Tamam tamam tamam!" dedi ellerini kaldırarak.
Ama yine sırıtıyordu.
Ve ben o sırıtışı... artık baş belası olarak değil, evimin bir parçası olarak görüyordum.

Kahvaltıdan sonra Mahir kalktı, çay bardaklarını tepsiye topladı.
Ben hâlâ onun o sabahki sözlerini düşünüyordum.
"Seninle uyanmak... sanki olması gereken buymuş gibi."

İçimde bir şeyler eriyor muydu? Evet.
Ama yine de... sabun köpüğü gibi düşüncelere kapılmadan önce, yapılması gereken bir şey vardı: Ev dağılıyordu.

"Temizlik zamanı," dedim mutfağa doğru seslenerek.

O an Mahir'in iç çektiğini duydum.
"Daha kahvaltıyı yeni hazmetmeye başlamıştım..."

"Şikâyet edenin işi iki kat artar, haberin olsun."

Mahir başını salon kapısından uzattı.
Yanaklarında suçlu bir çocuk ifadesi.
"Ama ben... seninle beraber yerleri silerim. Şu süpürgenin sapına yapışırım. Ne dersen yaparım."

Bir an kaşlarımı kaldırıp ona baktım.
"Yeter ki çok yakın olabileyim diyorsun, değil mi?"

Gülümsedi.
Yüzüme o meşhur "Ben masumum ki" bakışını attı.
"Ben sadece yardıma açık bir vatandaşım, İklim Hanım."

Elime elektrikli süpürgeyi aldım.
"Tamam vatandaş Mahir, o zaman işe koyul."

Yarım saat sonra...

Mahir yere diz çökmüş, halının altına kaçan bir toka yüzünden bütün sehpaları kaldırmıştı.
Ben camları siliyordum ama sürekli bir gözüm onda.
Çünkü... Mahir'in her "yardımı", sonunda bir "yakınlaşma" operasyonuna dönüşüyordu.

"İklim..." dedi birden, yere doğru eğilmişken.

"Ne var?"

"Halı kayıyor da, şuradan tutar mısın?"

Yere çöktüm.
Tam halıyı kaldıracakken... Mahir yüzünü bana çevirdi.
Yüzümüz neredeyse birbirine değiyordu.
"Vay," dedi fısıltıyla. "Yakından daha da güzelsin."

"Elimde süpürge var Mahir. Ciddi olamazsın şu an."

"Benim için en çekici şey temizlik motivasyonu. Gerçekten," dedi kahkaha atarak.

O an dürtme hissiyle süpürgenin ucuyla kaburgasına hafifçe vurdum.

"Oy, kadın şiddeti! Şahit var mı?!"

"Sus da camları sil!"

Bir saat sonra mutfakta...

Tezgâhın üzerini silerken Mahir arkamdan yaklaştı.
Kolumun altından uzanarak bezi aldı.
"İzin verirsen tezgâhını silmek istiyorum."

"Bunun için mi yanıma yapıştın?"

"Hayır, çünkü bu şekilde yanına yaklaşmak için tezgâhı bahane etmem gerekiyor."

Ben bir şey diyemeden, çenesini omzuma yasladı.
"Beni böyle ev haliyle seviyorsan..."

"Ev haliyle seviyorum, ev temizliğiyle değil," dedim gülerek.

1 GÜN SONRA

Banyonun buğusu hâlâ üzerimdeydi. Sıcacık su iyi gelmişti ama dışarı çıktığımda serin hava birden tenime çarptı. Omzuma sardığım havluyu biraz daha sıktım. Saçlarım hala ıslaktı, birkaç damla şakağımdan süzüldü. Sessizce odamıza geçtim.

Aynanın karşısında durup saçlarımı kurulamaya başladım. O sırada odanın kapısı hafifçe aralandı. Mahir...

Yarı gülümseyerek, yarı istekle kapıdan sarkmış, elinde diş fırçası, bir kaş havada, bana bakıyordu.

"Günaydın... ama böyle günaydın her sabaha nasip olmazmış be kadın," dedi kıkırdayarak. Gözleri direkt bana değil ama omzumdan kaymaya meyilli havluya takılıydı.

Gözlerimi devirdim. "Daha sabah sabah, çay bile içmedim Mahir. Lütfen!"

O sırada o meşhur ıslığını çalmaya başladı. Yani o, "fark ettim ama çaktırmıyorum" ıslığı. Saçımı kuruladığım fön havlusunu yere fırlatacakken tuttum kendimi.

"Islık çalmasan kuruyacaksın sanırım," dedim.

"Senin gölgen bile içimi kurutuyor, kurutuyor," dedi, sonra kendine hayran bir edayla aynaya baktı. "Bu adam her sabah aynaya bakınca şükür sebebi sayılıyor İklim. Bi' zahmet sen de sahip olduğun şansın farkına var."

Havlumu biraz daha sıkı sarıp, yanından geçip komodine yöneldim. "Şansımı tam şu an kapıya doğru yürürken hissediyorum," dedim, omzumu vurarak geçerken. "Çekil Mahir."

Ama Mahir çekilmedi.

Kapının önünde durup ellerini iki yana açtı. "Geçmek istiyorsan... rüşvetini ver."

Bir gözümle onu süzdüm. "Rüşvet?"

"Bir sabah öpücüğü. Yoksa çıkamazsın."

İçimden "sabır ya Rabbi" dedim. Ama dışımdan sadece bir bakış attım. Sonra dudaklarına kısa bir öpücük kondurup kapıdan çıkmak için yürüdüm.

Tam geçerken omzuma bir fısıltı bıraktı:

"Bir gün bu öpücüklerin yerini, sabahlara beraber uyanmanın kıymeti alacak."

Olduğum yerde bir adım yavaşladım. Kalbim... minicik çarptı. Sonra hızla banyoya girdi, arkamdan kapıyı çarptım. "Seninle baş etmek atomu parçalamaktan zor!"

Kapının ardından gelen kahkahası hâlâ kulaklarımdaydı...

Üzerime geçireceğim bluzun kolunu henüz yarıya kadar çekmiştim ki, odanın kapısı tekrar aralandı.

Tahmin et bakalım kim?

Elinde bir çift boks eldiveniyle, yüzünde o meşhur yaramaz gülümsemesiyle Mahir kapıya yaslanmış bana bakıyordu.

"Güzelim, bu sabah kendini çok akıllı sanma... Spor kıyafetlerini giy, seninle boks maçı yapacağız," dedi sanki bunu her sabah yapıyormuşuz gibi doğal bir tonla.

Bir elim kolumun içinde sıkışmışken diğer elimle ona bakakaldım.

"Boks mu?"

"Evet. Hani şu yumruk falan atılan şey. Dün gece dizide gördük ya, içimde kalmasın istedim."

Kaşlarımı çatarak yeleğimi yere bıraktım. "Sen bence dün geceki diziden sadece kadın oyuncunun saçlarını hatırlıyorsundur."

"O da vardı... ama esas ilgimi çeken, iki karakterin tutkulu kavgasıydı. Hani birbirlerine sinirlenip sonra öpüşüyorlardı ya..."

Cevap vermedim. Sadece başımı sağa sola sallayarak dolabı açtım. Siyah bir tayt ve rahat bir tişört çıkardım. Üzerine de saçlarımı atkuyruğu yaptım.

Hazırdım.

O sırada Mahir odadan çıkmış, salona bir şeyler taşımıştı bile. Salona geçtiğimde halının üzerine bir battaniye serilmiş, ortada iki çift boks eldiveni duruyordu. Ve Mahir... tişörtünü çıkarmış, o kaslı kollarını esnetiyordu.

"Elinden geleni ardına koyma İklim Hanım," dedi, eldivenleri uzatırken.

Eldivenleri elime alırken homurdandım. "Sonra yenildim diye ağlamak yok."

"Ben yenileceğimi değil... senin öfkeni tatlı bir yorgunlukla alacağımı düşünüyorum."

İlk darbeyi attım.

Göğsüne hafif bir yumruk.

Ardından bir kaç adım geriye çekildim. Mahir yere eğildi, "Vay be, bu baya sağlamdı!" dedi gözlerini kısarak. Ama şımarık bir sırıtışı yüzünde saklıydı.

O da yaklaştı. Hafifçe omzuma dokundu. "Bu yumrukları başka zaman... başka yerlerde de kullanmanı isteyebilirim."

"Yani mutfakta mı? Temizlikte mi?" diye sordum.

"Yok... kalbimdeki dağınıklığı toparlamada."

Gözlerim istemsizce güldü. Yine yapmıştı. Yine duygusallığı şımarıklığın altına saklamıştı.

Birkaç dakika daha güreşir gibi güldük, boks yaptık, birbirimize çelme takmaya çalıştık. En sonunda ikimiz de kahkahalarla halının üzerine düştük.

Ben sırt üstü, o yana dönmüş bana bakıyordu.

Soluk soluğaydık ama o sessizlik... ilk kez bu kadar huzurluydu.

"Seninle böyle kavga etmeyi seviyorum," dedim nefes nefese.

"Ben de," dedi. "Çünkü seninle her savaş... barışla bitiyor."

"Bitti mi?" diye sordum.

Yerde yan yana yatarken nefesini düzeltmeye çalışıyordu. "Bitti sanıyorsan... beni hiç tanımamışsın."

Hemen ardından bir anda doğrulup elini uzattı. "Haydi, kalk. Round 2 başlıyor."

Kaşlarımı kaldırarak elini tuttum. Ama beni çekip ayağa kaldıracağına... kendi üstüne çekti.

Dizlerimin üzerine düştüm. O ise sırt üstü yatarken, ben gövdesinin hemen üzerindeydim.

"Bu da taktik mi şimdi?" dedim, nefesim hafif titrerken.

"Bu... avantaj," dedi gözlerimin içine bakarak.

Gülmemek için dudağımı ısırdım ama başaramadım. "Senin için mi benim için mi?"

"Elbette senin için. Bu yakınlıkta kaçıracağın tek bir mimiğim yok... özellikle dudaklarımın kıpırdayışı."

"Mahiiir!"

Gülüşmeler eşliğinde yuvarlandık. Bu sefer ben yan yatmıştım, Mahir ayakta durdu.

"Cidden devam mı?" dedim, yerden doğrulurken.

"Seninle her mücadeleye varım," dedi. "Ama şimdi... son raundu oynayacağız. Bu turda kural yok. Sadece... kimin daha iyi kaçabildiğini görelim."

Gözlerim kısıldı. "Yani?"

O anda yüzüme düşman bakışlarıyla değil, sinsi bir gülümsemeyle baktı. "Kaç İklim... çünkü geliyorum!"

"Mahiiir saçmalama-"

Ama lafım bitmeden yerden fırladı, ben ise refleksle kaçmaya başladım. Salonun etrafında deli gibi birbirimizi kovalıyorduk. Arada kanepeye tırmanıyorum, o arkamdan geliyor, ben halının üzerinden kayıyorum, o "Benimle böyle oynarsan sonunu düşünmen gerekirdi!" diye bağırıyor.

En sonunda yakalandım.

Köşe koltuğun kenarında, iki kolunu iki yana açarak önüme geçti. "Bitti güzelim."

"Pes etmiyorum."

"Zaten seni pes ettirmek gibi bir niyetim yoktu," dedi. Sonra kısık sesle ekledi:

"Yalnızca... böyle nefes nefese, göz göze, yakın yakın durmayı seviyorum."

Tam önümdeydi. Elleri hala boks eldivenindeydi ama parmaklarıyla saçlarımın bir telini düzeltmek ister gibiydi.

Ben hâlâ nefes nefeseydim.

O anda, evdeki tüm dağınıklık, tüm gürültü... arka fonda kaldı.

Sadece o vardı, ben vardım... ve henüz tamamlanmamış bir bakış vardı aramızda.

Kalbim her zamanki gibi aklıma ters çalışıyordu.

Ve tam bu bakışta duruyorken...

Kapı çaldı.

İkimiz birden irkildik.

Mahir gözlerini kısmıştı. "Umarım... postacıdır. Yoksa yarım kalan son raundun faturasını ödetirim."

Mahallede böyle "tam yakınlaştık" derken bozulan kaç sahnemiz var, sayamadım artık. Ama bu sefer... bu sefer Mahir gerçekten sinirliydi.

"Kim o ya!" diye söylendi, eldivenlerini çıkarırken. "Bütün günü bekleyip neden tam burayı seçiyorlar? Taktik mi bu? Bizi mi sabote ediyorlar?!"

O sinirli sinirli kapıya yürürken ben arkadaki aynada saçımı düzeltiyordum. Kalbim hâlâ göğsümde hopluyordu, nefesim yeni yeni düzeliyordu.

Kapı açıldı.

"Selamınaleyküm."

Şehmuz baba.

Mahir'in omuzları bir anda düştü. O tüm "Sana gününü göstereceğim!" karizması... şak diye yere düştü.

"Aleykümselam baba," dedi. Ama sesi... resmen ilkokul öğrencisi öğretmenini görünce konuşur gibi.

Ben mutfağın kapısından kafamı uzattım. "Hoş geldiniz Şehmuz baba."

"Hoş bulduk kızım," dedi ve içeri adım attı. Sonra şöyle bir etrafa baktı. Salon dağınık, yerde boks eldivenleri, ortalıkta bir sürü karışıklık. Hatta Mahir'in tişörtü de kanepeye atılmış.

Bakışı Mahir'e döndü.

Kaşlarını hafif kaldırarak, "Yoksa kavga mı ettiniz?" dedi.

Ben yutkundum.
Mahir ne yapacağını bilemedi. "Yoo... şey... spor yaptık. Boks çalışıyoruz da... hani evdeyiz ya... fiziksel aktivite önemli. Kalp sağlığı... kas grupları... falan."

Şehmuz baba bir süre hiç konuşmadı.

Sadece Mahir'e baktı.

Sonra kanepeye oturdu, ayakkabılarını çıkardı. "Ben de geldim işte. Bakalım kim sağlam çıkacak bu evlilikten: Kalbiniz mi, sinirleriniz mi."

Ben gülmemek için dudağımı ısırdım. Mahir başını ellerinin arasına aldı. "Of, baba, vallahi yanlış anlıyorsun."

"Anlamasam burada olmazdım zaten," dedi Şehmuz baba.

Bir sessizlik oldu.

Sonra Şehmuz baba ciddileşti. "Ben aslında ciddi bir mesele için geldim."

İkimiz birden toparlandık. Mahir hemen yanına geçti, ben de mutfaktan su getirdim.

"Ne oldu?" diye sordum.

"Berfin aradı. Birkaç gün içinde tekrar Almanya'ya dönecekmiş. Gitmeden önce herkesle tek tek konuşmak istiyor. Özellikle... seninle, İklim."

Bir an durdum. "Benimle mi?"

"Evet kızım. Dedi ki, 'İklim ne kadar güçlü olursa olsun, hâlâ bazı şeyleri yalnız taşıyor.' Ne demek istedi bilmiyorum ama... kalbi senin yanında gibi geldi bana."

Gözlerim doldu.

Berfin... gerçekten gitmeden bana bunu bırakmak istemişti.

Mahir ise hâlâ şoktaydı.

"Baba, sen cidden sırf bunu söylemek için mi geldin?"

"Bir de torunumu görecektim ama belli ki siz hâlâ evde baş başa boks yapıyorsunuz. Daha torun morun olmaz bu gidişle."

Ben gülmeye başladım, Mahir de dayanamadı.

Şehmuz baba ayağa kalktı. "Ben gidiyorum. Siz de birbirinizi fazla hırpalamayın. Bak bakayım şu dudağında morarma yok değil mi Mahir?"

"Oooo baba yok artık ya!"

Kapıdan çıkarken sadece döndü, "Boks bahaneymiş ama bu evde başka başka hormonlar çalışıyor, ben anladım," dedi.

Kapıyı kapattığında Mahir bana döndü.

"Elalemin babası kızına 'kocanla iyi geçin' der, bizimki gelip salonu denetliyor. Hem de 'dede olamıyorum' diye sitem edip gidiyor."

Güldüm.

Sonra gözlerimi Mahir'e kaldırdım. "Sana bir şey diyeyim mi?"

"De."

"Ben Şehmuz babayı bile... galiba sevmeye başlıyorum."

Mahir bir anda yaklaştı. "O zaman... sıradaki round için daha çok sebebimiz var demektir."

"Mahiiir!" Sesim refleks gibi yükseldi. Sanki onun bana yaklaşacağını hissedip savunma mekanizmamı devreye sokmuştum ama... geç kalmıştım.
Çünkü o, çoktan yanımdaydı.

Bir anda belime uzanan sıcak ellerini hissettim.
O kadar hızlı ve kararlıydı ki... nefesim kesildi.

Mahir, beni belimden kavrayıp kendine doğru çekti.
Kalbim o an sanki göğsümden çıkacak gibiydi.

Aramızda neredeyse hiç boşluk kalmamıştı.
Gözlerim gözlerine kilitlendi.
O ise... gülümsüyordu.

Ama o sıradan, alaycı Mahir gülümsemesi değildi bu.

O gülümsemede "sahiplenme" vardı.
"Seni bırakmam" diyen bir dokunuş, "seninleyim" diyen bir bakış vardı.

"Ne bu panik?" dedi kısık bir sesle.
Sesi alçaktı ama içinde yankı vardı.
Sanki kalbimin duvarlarına çarpıyordu her harfi.

"Şey... baban... dışarı çıktı... belki... hâlâ duyuyordur..."
Cümle kurmaya çalıştıkça kendimden utanıyordum.

Ama Mahir susmadı.

"Duyarsa ne olur?" dedi, alnını alnıma yaslayarak.
"Karım olduğun için seni sevmemin, sana dokunmamın, seni arzulamamın... kime ne zararı var?"

Gözlerimi kaçırmaya çalıştım ama nafile.

O an... kendimi teslim olmuş gibi hissettim.
Ama zayıf değil.
Güçlü bir kadın olarak... duygularını inkâr etmeyi bırakan biri gibi.

"Mahir..." diye fısıldadım ama devamını getiremedim.
Çünkü o dudaklarını yanağıma hafifçe dokundurdu.
Sonra boynuma.

Ve kulağıma eğilip şöyle dedi:
"Sen benim son şansımsın... ve ben artık seni kaybetmekten korkuyorum."

O cümleyle dizlerimin bağı çözüldü.

Bir elim tişörtünün yakasına gitti. Hafifçe çekip başımı göğsüne yasladım.
Oysa daha demin Mahir'e "Mahiiir!" diye kızan bendim.

Mahir yüzünü yavaşça yaklaştırdı.
Bir an durdu.
Bana izin veriyor gibiydi.
Bana sormadan hiçbir sınırı geçmeyeceğini biliyordum.

Ben de bir şey demedim.
Çünkü ilk kez, kaçmadım.
Çünkü o an kaçmak değil... kalmak istedim.

Çenemi kavrayıp göz göze gelmemizi sağladı. Dudakları dudaklarıma yumuşakça değdiğinde içimden geçen şey yalnızca bir öpücük değildi.
Geçmişin yükü, geleceğin korkusu, şimdinin karmaşası... hepsi bir saniyeliğine sustu. Karşılk verdiğimde eli yavaşça tişörtümden içeri sızdı. Tenimi okşayarak beni rahatlatıyordu. Kollarımı ensesine sararak ensesindeki saçlarını okşadım.

Mahvolmuş bir evliliğin küllerinden yükselen ilk gerçek bağ gibi.
Zorunluluktan doğan bir beraberliğin, kendi isteğiyle tuttuğu el gibi.

&&&

YAZARDAN

Aynı masada sekiz kişi...
Bir zamanlar sadece akraba olanlar, şimdi bir şekilde kaderle örülmüş bağlarla yan yana.
Restoran şıktı ama kasılmadan. Mardin'in taş dokusu içindeki o ferah, şık, avlulu mekânlardan biri. Sarı ışıklar, taş duvarlara vuruyor, ortada hafif müzik çalıyor.
Ama bizim masada... başka bir ritim vardı.

Mahir, İklim'in tam yanında.
İklim beyaz sade bir gömlek giymiş, saçlarını yarı toplu bırakmıştı. Mahir ise siyah gömlekle her zamanki gibi "sakin ama tehditkâr yakışıklılığı" üzerindeydi.
Berfin, Yasin'in çaprazında oturuyor ama bakmıyor bile.
Şehmuz ve Züleyha karşılıklı. Mehmet ve Ayşe de öyle.
Garsonlar masaya yöresel mezeleri bırakmaya başladığında, sessizlik olmuştu.

Şehmuz çatalını alırken hafifçe öksürdü. "Bu aile uzun zamandır böyle bir sofrada toplanmamıştı."

Züleyha, sanki onun söylediklerine katılmıyormuş gibi yüzünü çevirdi ama kibarca gülümsedi.
"Belki de bu kadar gecikmemeliydik."

Ayşe, gözlerini İklim'den ayırmadan konuştu:
"Zaman... bazı şeyleri geciktiriyor. Ama her gecikme kötülük değildir."

Berfin elindeki bardağa odaklandı.
Mahir onun sessizliğini fark etti ama ses etmedi.
Çünkü o an... en çok gözü İklim'deydi.

Mahir, eli masanın altından İklim'in eline usulca dokundu.
İklim bir şey söylemedi ama bakışı "şu anlık sakin olalım" der gibiydi.

Mehmet, sonunda söze girdi.
"Geçmişin hesabını yapmak değil niyetim. Ama... Yasin oğlum," dedi. Sesini bilerek vurguladı.
"...benim oğlum. Bu masa, artık daha farklı."

Yasin, yüzünü yere indirdi ama sonra başını kaldırıp Berfin'e baktı.
"Ben geçmişte çok hata yaptım. Ama... aile dediğin şey, bazen kanla değil, pişmanlıkla bağ kurar."

Berfin, çatallanmış bir sesle fısıldadı:
"Ama bazen pişmanlık da geç gelir."

Masa yine sessizliğe büründü.

Züleyha, masaya zeytinyağlı dolmadan aldı.
Konuyu değiştirmek istercesine, gülümsedi.
"Berfin'in çocukluğu hep sofralarda konuşmakla geçti. Yine herkesin dilinde."

Ayşe "Ben hâlâ İklim'in ne zaman büyüdüğüne inanamıyorum." dedi.

Mahir, bir an bile gözünü kaçırmadan. "O büyümemişti. Zorla büyütüldü."

İklim başını hafifçe çevirdi. Mahir'in elini sıktı. Şehmuz boğazını temizledi. "Ben hâlâ torunumu göremedim."

Mahir ve İklim aynı anda birbirlerine baktılar.
Sonra Mahir hafifçe başını eğdi.
"Biraz zamana ihtiyacımız var baba."

Züleyha"İkinize de güveniyorum. Zamanı geldiğinde... her şey olur." dedi.

Berfin o an, garsona döndü. "Bir tatlı menüsü alabilir miyiz? Belki bu masanın ağzı biraz tatlanır."diye söylendi.

Yasin onun bu sözünü üstüne alındı ama sustu.

Ayşe, yavaşça İklim'in omzuna dokundu.
"Kızım... asma artık suratını. Bak herkes iyi. Gerginlik çıkmadı."

İklim gözlerini kaçırdı.
Ama Mahir o bakışı hemen gördü.

Tatlılar geldiğinde ortam yumuşamıştı. Herkes kaşığını sessizce tatlısına daldırıyor ama bir yandan gözleri masanın diğer ucunda dolanıyordu. Arada bir minik tebessümler, bazen de eskiye dönük kısa bakışlar... Sanki herkes aynı dili konuşuyordu artık: "Sessizce toparlanıyoruz."

Berfin, kaşığını kadayıfa daldırırken Mahir'e hafifçe göz ucuyla baktı.
"Babaannen olsa, bu sofrayı görse 'aile olmayı ancak kriz masasında mı hatırlıyorsunuz?' derdi."

Züleyha, çatalı elinden bırakıp kıkırdadı.
"Babaannesi hep lafı gediğine koyardı zaten. O yüzden hâlâ her birimizin kafasında yankılanıyor."

Şehmuz, gülümsedi ama gözleri derinleşti.
"Rahmetli kadın bir tek beni dinlemezdi."

Ayşe, sessizce gülümsedi, sonra bakışlarını kızına çevirdi.
"İklim çocukken ne zaman üzülse sofraya saklanırdı. Kaşığını karıştırıp sessiz kalırdı. Aynı şimdi gibi."

İklim, kafasını kaldırmadan başını hafif salladı.
"Ama şimdi... masadan kalkmak istemiyorum."

Mahir, göz ucuyla İklim'e baktı.
Bir şey söylemedi.
Sadece eli, onun dizine dokundu.
Ve orada kaldı. Sıcacık.

Yasin, uzun süre sonra ilk kez bir kelime etti.
"Bence bu masa... yıllardır kurulmayı bekliyordu. Biz sadece geç geldik."

Mehmet, sandalyesinde doğruldu.
"Ben hâlâ birçok şeyi sindirmiş değilim. Ama... gözümde herkes burada. Demek ki bu masada hâlâ umut var."

Züleyha, fincanını önüne çekti.
"Benim için bu akşamın anlamı... her birinizin yüzüne bakabilmek. Çünkü çok uzun zaman sırt çevirdik. Hepimiz."

Kısa bir sessizlik oldu.
Masada herkes kendi tabağına gömülmüş gibi görünse de aslında herkes bir diğerinin sesini hafızasına kazıyordu.

Sonra bir anda... Alya belirdi masanın ucunda.
Üzerine rahat bir hırka geçirilmişti. Uykulu ama meraklı bakışlarla herkesin yüzüne tek tek baktı.

Alya: "Ben de buraya oturabilir miyim?"

İpek, gülerek yana çekildi.
"Gel anneciğim. Ama sütlü irmiğe dokunma, o benim."

Alya masaya çıktı gibi oturdu neredeyse.
Mahir gülümsedi, "Bunu kim öğretti sana böyle ortalığı ele geçirmeyi?"

Alya gözlerini kısıp ciddi bir ses tonuyla:
"Halam!"

Gülüşmeler yükseldi.
İklim, Alya'nın başını okşarken göz göze geldi Mahir'le.
İkisinin de yüzünde benzer bir şey vardı: "Artık bir şeyler gerçekten iyileşiyor."

Yasin, ona baktı. İpek'e.
Bu sefer bakışı dolu doluydu.
"Özür dilemek hâlâ kolay değil ama... burada oturmama izin verdiğin için sağ ol."

İpek, ona bakmaya tenezzül bile etmedi.
Ama cümlesi arkası dönük bir merhamet gibiydi. "Yer çekimini ben icat etmedim. Sen kendin geldin."

Şehmuz, sandalyesinden kalktı, bastonuna yaslandı.
"Bu masa, bu akşam yalnızca karın doyurmadı... vicdan da doyurdu. Biz eksik çok şey yaptık. Ama hâlâ buradayız. Hâlâ birlikteyiz."

Birbirine kırgın bakan gözler, artık daha yumuşaktı.

Mahir, sessizce İklim'in kulağına eğildi:
"Şu masadan kalkalım mı? Artık sadece biz olalım biraz."

İklim, hafifçe başını salladı.
Ama Alya anında devreye girdi:
"Ben de halamlarla kalıcam! Tamam mı anne?"

İpek, hafif bir şaşkınlıkla baktı.
Ayşe de gülümsedi.
"Bu gece herkes ait olduğu yerde uyusun."

Berfin kıkırdadı.
"Yoksa sabaha kadar tatlı yersiniz, başka bir şey konuşamazsınız."

Gecenin sonu usulca yaklaşıyordu.
Masadan birer birer kalktılar.
Ama bu sefer dağılmadılar.

Çünkü bu masa... kırık dökük geçmişin üzerine kurulmuştu.
Ve artık herkes... yeniden kurulan bu sofrada kendine bir yer bulmuştu.

MAHİR EFE KARAN

Gülüşmeler arkamızda kalıyor, gece serinliği tenimize çarpıyordu.
Berfin biraz önden gidiyordu, İklim yanında, hafifçe koluna girmişti.
Annem Züleyha ve babam Şehmuz yavaşça yürüyordu, başları önlerinde; sessiz ama kendi dengelerinde.
Mehmet Bey ve Ayşe Hanım birkaç adım gerideydi.
İpek, Alya'nın adını sayıklıyor, yorgun bir gülümseme taşıyordu.

Ben... hepsinin ortasında bir yerdeydim.
Ellerim cebimde, gözlerim her yeri tarıyordu.
Karanlık... fazla karanlıktı.
Ve sessizlik, fazla tanıdık.

"Sen hâlâ mı bakınıyorsun?" dedi İklim, hafifçe omzuma dokunarak.

Gülümsedim. "Alışkanlık."

Ama içimde bir şey sıkıyordu boğazımı.
Otokontrol, refleks, eski korkular belki...
Ya da sadece bu gecenin fazla güzel geçmesiydi.
Fazla güzel şeylerin arkasından gelen fırtınaları ezbere biliyordum.

Berfin arabaya yaklaşmıştı. Kumandasıyla kapıyı açmak üzereydi.
Anahtarın sesi...
Çıt.

Tam o an...
Otoparkın köşesinden bir gölge kımıldadı.
İçim irkildi.
Refleksle İklim'in önüne geçtim.
O da anlamıştı bir şeyleri - eli koluma uzandı.

"Bir şey mi oldu?" dedi fısıltıyla.

Gözlerim o gölgede.
Bir çift ayak.
Sonra başka bir çift daha.

İçimden geçen tek şey:
"Hayır. Şimdi değil."

"Berfin! Dur!" dedim biraz yüksek sesle.

Berfin arkasını döndü. "Ne oldu?"

Adımlarımı hızlandırdım, tam o sırada...
Karanlıkta biri geri çekildi.

Belimdeki silahı çıkararak gzlerimi kısıp sertçe bağırdım. "Kim var orada?"

Kimse cevap vermedi.
Ama sessizlik, cevapların en gürültülüsüydü o an.

Annemle babam da durmuştu artık.
Şehmuz Baba cebinden telefonunu çıkarıyordu.

Berfin ise donakalmıştı.

Yanıma İklim geldi.
Elim refleksle onun elini tuttu.
Sıkıca.

Ve içimden sadece tek bir dua geçiyordu: "Lütfen bu gece, kimseye bir şey olmasın."

Aynı şekilde babam, yasin ve mehmet baba da silahını kavramıştı. Ama biz daha ne olduğunu anlamadan arkamızdan üç el ateş edilmişti. Kadınların çığlıkları bir yerde, alyanın anne diye bağırması bir yerdeydi. Arkamıza hızlıca dönüp ateş edenlerin peşinden gidecekken iklimin elinin elimden kaydığını hissettim.

İklim'in eli elimden kayarken, zaman büküldü sanki.

O saniyede hiçbir şey net değildi ama her şey çok gerçekti.
Bir çığlık...
Sonra bir diğeri.
Berfin'in sesi mi o?
Yoksa İpek mi?

Alya'nın "Anne!" diye çırpınan sesi kulaklarımda yankılandı.
Birden nefesim kesildi.

Gözlerim, elimden kayan o narin eli takip etti.
İklim...
Yere çökmüştü.
Bedeninde o tanıdık sıcaklık değil, kırmızı bir leke yayılıyordu.

"İKLİM!"

Koşmak istedim.
Ama ayaklarım bana ihanet etti.
Çünkü aynı anda Berfin de bir arabaya yaslanarak yere kaymıştı.

İpek...
İpek çığlık çığlığa Alya'yı kucaklamıştı.
Ama onun da bacağından kan süzülüyordu.

Her şey bir kâbus gibi.
Ama ne uyanabiliyorum, ne bağırabiliyorum.

Yasin çoktan silahını çekmiş, mermilerin geldiği yöne koşmuştu.
Babam dizlerinin üzerine düşmüş, Berfin'in başını kucağına almıştı.

"Ambulans çağırın!!" diye bağırdım.
Sesim çatladı.
Ama umurumda değildi.
Çünkü kollarımda İklim vardı artık.
Gözleri yarı açık. Dudakları soluk.

"Ben buradayım... duyuyor musun beni?"
"Bak... seninle kavga bile etmedik bugün daha... uyuma iklimim. Uyuma bebeğim.."

Gülümseyemedim.
Ama o kanlar içinde, titreyen elleriyle hafifçe elimi sıktı.

"Mah... Mahir..."
Sesi neredeyse yoktu.

"Şşş... konuşma. Ambulans geliyor. Sadece gözlerime bak. Ne olur kapatma gözlerini. Yalvarırım kapatma kahvelerini. Göreyim ben senin güzel gözlerini, saklama benden."

Yanı başımda Berfin inliyordu.
Annemde diz çöküp kızının başını tutmuştu.
İpek hâlâ Alya'yı sıkı sıkı sarıyordu, kanayan bacağına rağmen.

Ve Alya...
Alya, o küçük haliyle bana doğru bakıyordu.
O gözlerinde öyle bir korku vardı ki, yemin ederim ikinci bir kurşun değil, onun bakışı kalbimi parçaladı.

İklim'in alnına yapıştım.

"Ben buradayım, tamam mı? Sana hiçbir şey olmayacak... Sana hiçbir şey olamaz!"

Ama içimde...
İçimde o kurşunun bizi sadece delip geçmediğini biliyordum.
Bizi paramparça etmişti.

Gözlerim doldu.
Ama güçlü olmak zorundaydım.
Onun için.
Hepsi için.

Arka sokaktan ambulans sirenleri duyulmaya başladığında...
Ben hâlâ İklim'in gözlerinin içindeydim.

Ve o an içimden tek bir cümle geçti.

"Eğer seni kaybedersem... kendimi affetmem İklim. Bir daha asla. Ve sana yeminim olsun. Bende Mahir Efe Karanım senin bir damla kanını yerde bırakmam."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.